• Sonuç bulunamadı

Star değil, emekçiyim. Türkan Şoray la, kitabı Sinemam ve Ben üzerine. Aydınlık BU SAYIDA 36

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Star değil, emekçiyim. Türkan Şoray la, kitabı Sinemam ve Ben üzerine. Aydınlık BU SAYIDA 36"

Copied!
24
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

A ydınlık

BU SAYIDA

36

KİTAP TANITILIYOR

14 Aralık 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 42

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

KITA P .

Toplam: 1391

İnsana karşı

cepheden bakmak Türk Çağdaşlaşmasının

Kadın Tahayyülü Ananın yazısı

kızaymış Arada

kalanlar Özgürlüğün bedeli ve körlük

“Star değil, emekçiyim”

Türkan Şoray’la, kitabı

“Sinemam ve Ben” üzerine

(2)
(3)

İsterdik ki Orhan Pamuk bugünlerde yeni bir eser versin, biz de bir gü- zel masaya yatıralım, edebi yönden inceleyelim. Nasıl günümüzün en bü- yük eleştirmenlerinden Tahsin Yücel yaptıysa öyle irdeleyelim yeni eseri- ni. Yakında “Kafamda Bir Tuhaflık Var” isimli kitabının çıkacağı söyle- niyor. Kitap henüz ortada yok ama tuhaflık çok; Orhan Pamuk ve ben- zeri dört yazarın Esad’a açık mektubu Fransız Liberation gazetesinde ya- yımlandı. Her ortamda insan hakları, demokrasi gibi lafları diline dola- yanlar bu kez ölüm naraları atıyorlar. Pamuk, mektubunda Esad’ı açık- ça tehdit etmekten çekinmiyor. “Dikkat et, sonun Kaddafi gibi olur” di- yor. Alın size Nobel’in büyüklüğü. Alın size Nobel meşruluğu. Nobel’in tem- sil ettiği sözüm ona entelektüel birikime bakın siz! Yazarlar ne zaman hay- dutluğa soyundu?

* * *

İstanbul’un Kadıköy ilçesinde birkaç yıldır ufak çaplı bir kitap fuarı düzenleniyor. Bu yıl altıncısı gerçekleşecek olan Kadıköy Kitap Günleri 13- 16 Aralık tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi’nde kitapseverlere ev sahipliği yapacak.

Etkinliğin bu yılki onur konuğu Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ. Bir- çok yayınevinin katılacağı ve çok sayıda söyleşi ve imza gününün ger- çekleşeceği etkinlikte Çığ’ın yanı sıra Öner Yağcı, Cüneyt Ülsever, Seyyit Nezir, Orhan Koloğlu, Eray Cenberk, Bilgesu Erenus, Hüsnü Mahalli, Bed- ri Baykam, Emre Kongar, Alev Coşkun, Orhan Bursalı, Mustafa Mutlu ve Orhan Karaveli gibi birçok isim kitaplarını imzalayacak ve söyleşiler düzenleyecek.

* * *

30 Kasım 2012 tarihli sayımızda yer alan “Büyükşehir yaşamında göç- men sorunsalı” başlıklı yazıda Yrd. Doç. Dr. Bora Ataman’ın kitabından bahsediyoruz. Yazıdaki Bora Ataman fotoğrafı yanlış kullanılmıştır. Sa- yın Ataman’dan ve okurlarımızdan özür diliyoruz.

Haftaya görüşmek dileğiyle...

Tuhaflık mı?

İÇİNDEKİLER SUNU

Haftanın Portresi: Wilhelm Karl Grimm s. 4

İnsana karşı cepheden bakmak s. 5

Türk çağdaşlaşmasının kadın tahayyülü s. 6

Ölüş s. 7

Ananın yazısı kızaymış s. 8

Arada kalanlar s. 9

Özgürlüğün bedeli ve körlük s. 10

s. 12

s. 14

Mimarların Dünyasından Kesitler s. 15

s. 16

s. 17

Yeni Çıkanlar s. 18-19

Çocuk: Doğadan beslenen kitaplar s. 20

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca s. 22

14 ARALIK 2012 CUMA

3

Aydınlık KİTAP

www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com

Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti.

Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34

Yönetim Yeri

İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04

Faks: 0212 252 51 22 Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş.

adına sahibi:

Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni:

Serhan Bolluk Sorumlu Müdür:

Mehmet Bozkurt

Genel Müdür Yardımcısı (Reklam):

Saynur Okuroğlu Aydınlık

KITA P .

Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

Sahaf: Gizli belgelerdeki İsmet Paşa politikaları

Marsilya rıhtımındaki Fransız işçi: “İnönü, milletini harp cehennemine sokmadı.”

Umudun ve direncin şairi:

Hüseyin Haydar

Kadir Aydemir’le “Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı” üzerine söyleşi:

Kapak: Türkan Şoray Aydınlık Kitap’a ko-

nuştu: “Star değil, emekçiyim”

(4)

O

yuncu ve yazar Yılmaz Gruda, “Sul- tan Abdülaziz Vak'ası” isimli yeni romanıyla okuyucuyla buluştu. Bilgi Yayınevi’nden çı- kan kitapta Sultan Abdülaziz’in intihar mı ettiğini yoksa suikaste kurban gittiğini mi sorgulayan Gruda, kitabının kapağında da belirttiği üzere “çağcıl, hızlı yaşama uygun ancak piyasadaki romanlara karşı-roman”

yazdığını belirtiyor. Sultan peki öldü mü öl- dürüldü mü? Cevabı okuyucuya bırakmak en iyisi.

Yılmaz Gruda’nın bu romanı ilk kitabı değil. Daha evvel yayımlanan “Bir Başka O - Oratoryo”, “Marathon ‘Bir Uzun Koşu’ ”,

“Çarmıhtaki Yeni Mehmet”, “Bir Çürümüş Kent Belgeseli” ve “Şu Bizim Tiyatro- muz” gibi eserleriyle tanıdığımız Gruda, aynı zamanda Attila İlhan ile beraber şiir- de mavi hareketinin öncülerindendir. Tür- kiye’de ilk kez “Çağdaş Meddah”ı sahne- ye koymuştur. Tiyatro oyunları yazan ve çe- viriler de yapan Gruda’nın eserlerinde ge- leneksel Türk tiyatrosundan izler ve Çe- hov’dan etkiler görmek mümkündür.

Romanın konusu belirtildiği üzere Sul- tan Abdülaziz’in ölümündeki sır perdesini aralamak ve bunu yapan ana karakterleri- miz de Abdülhamid devrinin vakanüvisle- ri Tarih Efendi ile Kâtip Efendi. Her iki ka- rakter de Abdülaziz devrinde de görevle- rini sürdürmüş ve padişahla çalışma imkâ- nı bulmuştur. Hatta kendileri de tarihe pa- dişahın intihar ettiğini yazmışlardır, on dokuz doktordan alınan rapor doğrultu- sunda… Ancak Abdülhamid döneminde Yıldız Mahkemeleri ile beraber olayın tek- rar sorgulanması ve Tarih Efendi’ye araş- tırması için emir verilmesi ile Tarih Efen- di’nin de içine kurt düşer. Tarih gerçekten nasıl yazılır?

“Tarihin onda dokuzunu egemen yazdı-

rır. Cesaretin varsa sen yazarsın! Tıpkı bir sa- nat yapıtı gibi! Bir başına belge toplar, tanık dinlersin. Ama boşunadır! O kelle koltukta yazdıkların ya elinden alınıp yok edilir ya da arşivlerin insana geçmez, el değmez rafların birinde toz-ufak olmaya bırakılır… Üstelik bu egemeni de, ortalıkta dolaşan yöneticiler fi- lan sanırsın!”

Yani yazar esas olarak romanda tarihin ele alınışını ve tarih yazımındaki yanlılığı yansıtmakta. Zira Tarih Efendi tarihi ya- zarken şüphe duymamış ve sorgulamadan eldeki görünür verilerle yetinmiştir. Hem de yanı başında gerçekleşen bir olayda! Hal- buki sultanın karakterini bilecek kadar ya- kınındadır. Sultanın intihar edip etmeye- ceğini raporlara rağmen bilebilecek du- rumdadır.

Yazar, tarihin oluşumuyla ilgili vurgu- lardan sonra değişimin ve getirilen yeni- liklerin yerleşmesinin zorluğunu sultanın ölümü ile beraber sorguluyor. Zira sultanın ölümü ile kimlerin fayda sağlayabileceğini irdeleyerek, sultanın getirdiği yenilikleri tek tek hatırlatıyor. Bu hatırlatmaların peşi sıra Osmanlı’daki yenilikçi padişahlarının, mo- dernleşmeye çalışmaları sebebiyle ölüme gittiğini gözler önüne seriyor ve değişimin daimi zorluklarını anımsatıyor bizlere.

Sonuç olarak roman, son dönemde ol- dukça tartışılan ve dizilere, filmlere ve ki- taplara konu olan Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili bir karşı-roman niteliğinde. Yazar, Osmanlı padişahından yola çıkarak esas ola- rak tarih algımızı ve modernleşmeye, daha ileriye gitme çabasındaki her insanın kar- şısına çıkan sindirilmenin ölümle sonuç- lanmasını, faile meçhule gitmesini anım- satıyor tekrardan.

(Sultan Abdülaziz Vak’ası, Yılmaz Gruda, Bilgi Yayınevi, 167 s.)

“Tarihin onda dokuzunu egemen yazdrr. Cesaretin varsa sen yazarsn! Tpk bir sanat yapt gibi! Bir bana belge

toplar, tank dinlersin. Ama bounadr! O kelle koltukta yazdklarn ya elinden alnp yok edilir ya da arivlerin insana

geçmez, el demez raflarn birinde toz-ufak olmaya braklr”

DENİZ ANTEPOĞLU

denizantepoglu@hotmail.com

Ylmaz Gruda

Wilhelm Karl Grimm

(24 ŞUBAT 1786 - 16 ARALIK 1859) Grimm Kardeler çeitli mahalli lehçeleri incelemiler, daha sonra köy köy, kasaba kasaba dolaarak, yüzyllardan beri anlatlagelen eski Alman

iirlerini, efsanelerini ve masallarn derleyip, edebi bir üslupla yeniden yazmlardr

Ü

nlü Alman masal toplayıcısı ve ya- yımlayıcısı Grimm kardeşlerden Wil- helm Grimm, 1786’da Almanya’nın Hanau kentinde doğdu. Babasının işi se- bebiyle gençlik yılları Steinau’da geç- miştir. Kardeşiyle beraber gittiği Kas- sel’deki Friedrich Lisesi’nden mezun olunca Marburg Üniversitesi’ni kaza- narak Friedrich Carl von Savigny’nin ya- nında hukuk eğitimi almıştır. Eğitimi- ni tamamladıktan sonra çeşitli sağlık so- runları nedeniyle istikrarlı bir memu- riyet görevi sürdürememiştir. 1806 yı- lından itibaren kardeşi Jacob ile bera- ber masallar toplamışlar ve daha son- ra bu masalların üzerinde çalışarak ya- yımlamışlardır. Meşhur “Grimm Ma- salları” 19. yüzyılda yayımlanmış Ger- men dünyasından derlenmiş masallar olma özelliğini taşımaktadır.

Daha sonra Göttingen Üniversite- si’nde kütüphaneci olarak görev yapmış- tır. 1835 yılında profesör olmuştur. 1837 yılında Hannover kralı tarafından görevi yükseltilmiş ve ülkesinde tanınan bir kişi olmuştur. 1841 yılında Prusya kralı Fri- edrich Wilhelm IV. tarafından Berlin’e da- vet edilmiş, buraya yerleşmiştir. Aynı yıl içinde Prusya Akademisi’nin üyeliğine yükselen Wilhelm Grimm, ölümüne ka- dar 18 yıl boyunca Berlin Üniversitesi’nde eğitim vermiş ve kardeşi ile beraber “Al-

man Sözlüğü” üzerine çalışmıştır.

Kardeşi ile ortak çalışmalarının ha- ricinde Wilhelm Grimm, Alman yiğit- lik destanları gibi ortaçağ edebiyatı üzerine yoğunlaşmış ve dramatik ma- sallar da yayımlamıştır. Kardeşi ile be- raber Alman Arkeoloji Bilimi’ni, Alman Dil Bilimi ve Alman Dili ve Edebiyatı Bilimi’ni kurmuştur. Wilhelm Grimm 16 Aralık tarihinde vefat etmiştir. Kendi- si Akademi’nin bir üyesi, Alman Dil- bilimcisi, Alman şiirlerini ve efsanele- rini toplayan bir kişi olarak akıllarda kal- mıştır. Alman halkı genellikle onu kar- deşi Jacob Grimm ile birlikte anmıştır.

“Grimm Masalları” olarak bildiği- miz eser 1812’de Almanya’da “Çocuk ve Yuva Masalları” ismiyle yayımlan- mıştır. Grimm Kardeşler çeşitli mahalli lehçeleri incelemişler, daha sonra köy köy, kasaba kasaba dolaşarak, yüzyıl- lardan beri anlatılagelen eski Alman şi- irlerini, efsanelerini ve masallarını der- leyip, edebi bir üslupla yeniden yaz- mışlardır. Tüm dünyaca bilinen bu ma- sallar, Alman dilinin tüm inceliklerini yansıtmaktadır. Çünkü Alman diline dair araştırmalar da yapan Grimm Kardeşler masal derlemeleri esnasında da bu titizliklerini sürdürmüşlerdir. Al- mancanın bugünkü duruma gelmesin- de büyük katkıları olmuştur.

(5)

John Gardner

İnsana karşı

cepheden bakmak

Gardner, Grendel’e bir iç dünya ve ruh katm.

Böylelikle Grendel roman boyunca tpk saf bir çocuktan gittikçe

canavarlaan bir yetikine dönüüyor

E

ski kıta Avrupa’nın bilinen en eski des- tanlarından biri olan “Beowulf”u bir de kar- şı cepheden okumaya var mısınız? İnsanı, va- roluşu üzerinden sorgulamak, iyi ve kötü kav- ramlarını bir de Beowulf’un alt etmeye çalıştığı Grendel’in gözünden bakmak isterseniz John Gardner’ın romanı “Grendel”i okumadan geçmeyin.

Azize Özgüven’in çevirisiyle kasım ayın- da Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Gren- del”de, İngiliz edebiyatının bilinen en eski ve en ünlü sözlü destanı Beowulf’un karşıt ka- rakteri (antagonist) Grendel’in hem insan- larla savaşını hem de bu savaşla birlikte ken- di içindeki serüvenini belki deyim yerindey- se kendi var oluşunu okuyoruz. Peki bunun neyi mi ilginç?

CANAVARIN BAKI

AÇISIYLA NSANOLU

Amerikan yazar Gardner; 1971’de “Beo- wulf”a paralel olarak yazdığı romanda, bildi- ğimiz destanın aksine canavar Grendel’in karşısında sadece Beowulf’u

görmüyoruz. Romanda Beo- wulf’un ne Anne Grendel’le ne de Ejderha ile savaşını görü- yoruz. Aslına bakarsanız, Beo- wulf hâlâ Grendel’le savaşabi- len tek insanoğlu olmasına karşın, Beowulf’un kendisi bile küçük bir öneme sahip hikâ- yenin bu karşı cepheden ya- zılmış hikâyesinde.

Gardner’ın romanın ana karakterinin karşısında bu kez tümüyle insanoğlu, onun yapısı ve dünyayla olan iliş- kisi var. Yazar bunu yapar-

ken de canavar Grendel’e bir iç dünya ve ruh katmış. Böylelikle Grendel roman boyunca tıpkı saf bir çocuktan gittikçe canavarlaşan bir yetişkine dönüşüyor. İnsanları anlarken in- sanlar tarafından anlaşılmayan ancak kor- kularak dışlanan, yalnız ve ötekileşen bir kah- raman var karşınızda.

Roman boyunca göçmen topluluklar- dan mükemmeleşen araçlar, savaş ve siyasetler giderek karmaşık bir uygarlık kurmaya doğ- ru ilerleyen insanoğlunun da gelişimini izle- yebilirsiniz. Hrothgar’ın insanları üzerinden izleyebileceğiniz bu gelişim, Grendel’e insa- noğluyla ilgili çok çarpıcı gerçekleri de öğ- retebilir mi? Bunun en güzel örneklerinden biri Grendel’in Beowulf’un gözlerinde gör-

düğü duygu hali.

Ejderha’nın Grendel’e aktardığı katı ger- çeklik onu insanoğlu ve dünyaya bakış ko- nusunda ikna edebilecek mi? Yoksa yaşa- dıkları mı Grendel’e belli bir gerçeklik da- yatacak? Bu ve benzeri ipuçlarının yanıtı bul- mayı da siz okurlara bırakalım.

SANAT NSANI NSAN KILAR MI? YOKSA...

Sanat insanı insan kılar mı? Sanatın var oluşu basit bir estetik ihtiyacı mı yoksa ondan ötesi mi? Sanatçının sanat ve insan arasındaki ilişkide sorumluluğu ne kadardır? Gren- del’in sorgulamaları arasında en büyük pay- lardan biri de sanatla ilgili olanlar kuşkusuz.

Hrothgar’ın köyündeki Ozan’ın Gren- del’i nasıl etkileyebildiğinden söz etmeden geç- mek olmaz. Ozan’ın dilin araçları (şiir) ve mü- ziği kullanarak insanları yaptıklarına dair adeta büyülü bir “yeniden tanımlamaya” sev- ketmesi ve Grendel gibi farklı yaratılışta olan bir canavarı bile etkilemesi sanatın özelliği olsa gerek. Romanın yazarı Gardner, romanında sanata da böylelikle farklı bir özellik yüklemiş. Bunu da sa- natçının üretimi üzerinden de- ğil “güzellik” (estetik) kavramı üzerinden sorgulatarak yapıyor.

Sanıyoruz bunu en iyi özetleyen şu cümlelere bakmakta yarar var: “Eğer sanatın fikirleri gü- zel idiyse bu sanatın kabahatiy- di, Ozan’ın değil. Bir kör seçici, neredeyse bir çılgın: Bir kuş. Or- manda tatlı tatlı şakıyan kuşlar var diye insanlar birbirlerini daha nazikçe mi öldürdüler?”

Grendel’in bakış açısından tekrar yaptığımız bu okumada; Grendel’de vü- cuda eren yazar Gardner’ın bakış açısını antihümanist bir cephede, katı da olsa salt ger- çekle nihilizm arasında bir yere oturtabilirsiniz.

Gardner’ın sadece korkunç görüntüsünden ibaret bir varlığı bir karaktere dönüştürme- si büyük bir başarı açıkçası. Dünyanın anla- mı, edebiyatın ve mitolojinin gücü, iyi ve kö- tünün dünyası üzerine sıkı bir sorgulama olan romanın Gardner’a dünya çapında* ün ka- zandırmasının asıl nedeni de bu olsa gerek.

* Roman öyle bir ün kazanır ki, 1981 yı- lında “Grendel Grendel Grendel” adıyla bir animasyona uyarlanmıştır.

(Grendel, Yapı Kredi Yayınları, John Gardner, Çev: Azize Özgüven, 142 s.) SEZA ÖZDEMİR

sezaozdemir@gmail.com

5

Aydınlık KİTAP

(6)

U

lus-devletlerin inşa süreçle- rinde aileye önemli roller yüklenmesi ve dönüşümün aileden başlayarak di- ğer toplumsal alanlara aktarılmak is- tenmesi yeni bir uygulama değildir.

Türk çağdaşlaşması toplumu şekil- lendirmek için aileyi yeniden dü- zenleme gerekliliğini duymuştur.

Bu bağlamda erkeklere olduğu ka- dar kadınlara da rol biçilmiştir. An- cak bu rol uzun bir süre ev içinde “iyi bir eş ve iyi bir anne” rolleri ile sınırlı kalmıştır.

DEAL KADIN MODEL

Kadın, “eş” ve “anne”den sonra 1908 Devrimi sonrasında ve Milli Mücadele yıllarında hızlanarak, daha çok koşulların zorlamasıyla işçi olarak toplumsal hayata dâhil ol- maya başlamıştır. Kadınların evden çıkması başta muhafazakâr aydınlar olmak üzere pek çok kesimden er- kek tarafından eleştiri yağmuruna tu- tulmuştur. Kadın için evden çık- mak “kötü yola” düşmek için bir adım demektir. Dışarısı kadınlar için pek çok tehlike barındırmakla beraber, kadın doğası gereği “erke- ği cezbeden yaratık” olması bakı- mından da toplum için bir tehdittir.

Dönemin ileri diye nitelendirebile- ceğimiz aydınları da kadınların eve kapatılmasından rahatsız olmakla beraber şöyle bir ara formül üret- mişlerdir: “Kadın Batılı tarzda eği- tim görecek ama Batı’nın ahlaki değerlerinden uzak duracak, sınırları çizilmiş alanlarda çalışacak. Örneğin öğretmen, hemşire olacak ancak bu alanlarda aseksüel olarak yer alacak ve her şeyden önce de evin- de iyi bir anne ve iyi bir eş olacak.”

Çizilen bu ideal(!) kadın tipi daha sonra büyük ölçüde Cumhuriyet kadrolarınca da benimsenmiştir.

“MLL VE MUHAFAZAKÂR MODERNLEME”

Serpil Sancar tarafından kaleme alınan “Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti” adlı araştırma eserin öz- gün kısmı muhafazakâr-modernlik dönemi olarak adlandırdığı 1945-65 dönem ile ilgili dört farklı gazeteyi tarayarak yürüttüğü çalışmayı de- ğerlendirdiği üçüncü kısımdır. Bu dö-

nemde aile odaklı bir modernleşme yaşandığını anlatan Sancar, bu dö- nemin iki özelliği üzerinde durur. Bi- rincisi erken Cumhuriyet dönemin- de romanlarda tahayyül edilen ai- lenin artık orta sınıf üzerinde şekil- lenmiş olması ikincisi ise köyden kente yaşanan göç neticesinde ortaya çıkan köylü gerçeğinin orta sınıf Türk ailesinde yarattığı endişedir.

Kitabın ilk iki bölümü ise yaza- rın milli modernleşme diye adlan- dırdığı Osmanlı ve Türk çağdaşlaş- masının 1945’lere kadar gelen sü- reçte kadına yüklediği rol modellerle ilgili. Sancar, daha önce bu konuda yapılmış pek çok feminist yazarın araştırmalarına da değinmiş. Diğer feminist yazarların Tek Parti Dö- nemi’ne yönelik eleştirilerini San- car’da da görmek mümkün: “Hiçbir konuda gericileri dinlememeye azim gösteren Cumhuriyetçiler neden kadınları devlet yönetimine alma ve siyasal haklar tanımada onların dü- şüncelerini karşılarına almak iste- miyorlar acaba?”(s.156)

POSTMODERNSTLERN KADIN LGS

Şunu belirtmek de fayda var:

1980’lerden sonra gelişen postmo- dern söylemler ka-

dın araştırmaları- na bir devinim ka- zandırmakla be- raber toplumsal sorunları dışla- ması yönüyle olumsuz bir rol oynadı. Feminist araştırmacılar postmodern söy- lem içinde din ve kültür gibi öğe- leri öne çıkara- rak sınıfsal so- runları hemen hemen hiç tar-

tışmadılar. Üretime aktif olarak ka- tılan kadınların yaşadıkları sorunlar, seçme-seçilme hakkının neden 1924’te değil de 1934’te verildiği meselesi kadar tartışılmaya değer gö- rülmedi. Hâlâ daha öyle. Feminist araştırmacılar cumhuriyetin otoriter olduğu gerekçesi ile eleştirilen Tek

Parti Dönemi’nde kadınların sustu- rulduğunu, genellikle partileşmesi- ne izin verilmemesi ve Türk Kadın- lar Birliği’nin (TKB) kapatılması ile açıklamaya çalıştılar.

III. Selim’den başlayarak Cum- huriyet Devrimi de dâhil tüm yeni- leşme adımlarında baş gösteren di- renmeler karşısında “kadının statü- sü” konusunun feda edilebilir bir alan olarak görüldüğü bir gerçektir ve bu anlamda eleştirilmelidir de.

Ancak unutmamalıdır ki yüzyıllarca süren bir devlet geleneğinin bir anda silinip gitmesi beklenemez ki bu gelenek bir devletin hukuk ku- rallarını oluşturmuş, toplum yaşamı o geleneğe göre şekillenmişti. Ayrı- ca değişime en dirençli olan kat- manlar ki halkın büyük çoğunluğunu oluştu- ran gruptur bu, değişim ve dönüşümlerde gele- neklere daha sıkı bağ- lanır, kurtuluş yolunu geleneklerin daha da yerleşmesinde görür. Bu da uygulanmak istenen reformların, getirilmek istenen yeniliklerin hız kesmesine neden olur.

CUMHURYET VE KADIN

Cumhuriyet Devrimi Medeni Kanun’un kabulü ve seçme- seçilme hakkı ile kadınlar açısından ileri bir adım atmıştır. Ancak genel kabul gören bu hakların “bir avuç kurucu kadro tarafından bahşedil- diği” yönündeki görüşün gerçekçi ol- madığı, aksine kadınların bu hakla- rı elde edebilmek için uzun soluklu

bir mücadele yürüttüğü aşikârdır.

Türk siyasi tarihinin mücadele çiz- gisine uygun olarak erkekler gibi ka- dınlar da kurdukları dernekler ve çı- kardıkları gazete-dergiler aracılı- ğıyla hak arama mücadelesine gi- rişmiş ve toplumsal alana atıldıkla- rı oranda da başarılı olmuşlardır.

Medeni ve siyasi hakları için müca- dele eden, eve kapatılmaya karşı çı- kan, peçesini atmak için savaşan kadınların torunlarının yüz sene sonra atılan peçeyi takmayı talep et- mesi de demokrasinin sadece de- mokrasi olmadığının bir kanıtıdır.

Kadınların, Tanzimat’la başlayıp, II. Meşrutiyet ve özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında yüklendikleri sorumluluklar ve başarıları cumhu- riyetle birlikte kendilerine “eşit yurt- taş” olmanın yolunu açacak olan ye- niliklerin yapılmasına vesile olmuş- tur. Bugün gelinen noktada kadın- ların, eleştiri yağmuruna tutulan Tek Parti Dönemi’nde elde ettikle- ri haklar üzerinden onlarca yıl geç- mesine rağmen yeni hiçbir şey yok- tur. Karşı devrimin ve gericiliğin öncelikli hedefinin kadın olduğunu unutmadan cumhuriyet kazanım- larının her alandan büyük oranda si- lindiği günümüzde, kadınların top- lumsal ve siyasal alana katılımlarının son derece kısıtlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Cumhuriyetle beraber

“eşit yurttaş”lık hakkını sadece hu- kuki düzlemde de olsa elde edebilen kadınların gerçekten “eşit” olabil- meleri yine kendi mücadelelerinin sonucu olacaktır.

(Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, 339 s.

Türk çağdaşlaşmasının kadın tahayyülü

Türk siyasi tarihinin mücadele çizgisine uygun olarak erkekler gibi kadnlar da kurduklar

dernekler ve çkardklar gazete-dergiler araclyla hak arama mücadelesine girimi ve toplumsal alana atldklar oranda da baarl olmulardr

CANSU YİĞİT

cansuygt@gmail.com

Medeni ve

siyasi hakları

için mücadele

eden, eve

kapatılmaya

karşı çıkan,

peçesini atmak

için savaşan

kadınların

torunlarının

yüz sene sonra

atılan peçeyi

takmayı talep

etmesi de

demokrasinin

sadece

demokrasi

olmadığının bir

kanıtıdır

(7)

Ölüş Kitapta, ölümcül bir hastala yakalanan ve üç aylk ömrü kald söylenen resim öretmeni Zahit lolu’nun iç dünyasna giriyoruz. Haliyle, youn, çok youn bir sorgulama süreci görüyoruz.

Ölüm korkusu, yaam korkusu, ölümünden sonra yaayacak olanlara dair korkular, artk hastalk yüzünden ac çekmeyecek olmann verdii “umut” ve daha nicesi dönüp duruyor Zahit’in beyninde

B

ir röportajında, “benim için önemli olan -her zaman- sayı değil kaliteydi. Bütün Türkiye tanımasın, yüz kişi bilsin, ama ben kalitemi hep artırayım o yüz kişinin gö- zünde.” dediğini okudum Bülent Ortaçgil’in.

Ve genellikle “iyi” olanın “az popüler”

olan olduğu fikrine bir destek daha bulmuş oldum. Bu durumun farklı disiplinlerde farklı farklı açıklamaları mevcut elbet, ama belki de, işin temelinde “kendini ta- nımak” ile beraber gelen tevazu yatıyor.

Malumdur, “kendini tanı” Sokrates’ten beri söylenegelir. İki binlerde ise, akla

“Dunning-Kruger sendromu”nu getirir.

Yetkin olmayan insanların sahici bece- riyi idrak edemediklerini, kendi “becerile- rine” aşırı değer biçtiklerini ve kendi ek- sikliklerini fark edemediklerini söyler, Cor- nell Üniversitesi’nin iki psikologu David Dunning ve Justin Kruger. Ancak şayet bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliş- tirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki ek- sikliklerini fark edip kabul edebilirler, diye de ekler.

Bu mevzunun toplumsal gölgesi, aslın- da “iyi” olmayanı popüler eder. “İyi” ise bir yerlerde keşfedilmeyi ya da hatırlanmayı bekler. Bunun edebiyat dünyasındaki ör- neklerinden biri, Erhan Bener.

1945’te başladığı yayın yaşamına, 2007’de vefat ettikten sonra da devam eden, zira kimi eserleri ölümünün ardından yayıma giren bir yazar Erhan Bener. Kırk- tan fazla edebi eseri olan, bunların içinde yirmi beş tane roman bulunan ve kimi eserleri yabancı dillere çevrilen Bener, ha- yatında sadece edebiyata yer vermez;

1950’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgi- ler Fakültesi’nden, 1956’da Ankara Üni- versitesi Hukuk Fakültesi’nden diploma alır;

maliye danışmanlığından, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’ne kadar pek çok ko- numda görev yapar. Görevleri icabıyla Belçika’da, Fransa’da ve pek çok şehirde bu- lunur. Bunca işin arasında, çocuk kitapla- rı, radyo oyunları, maliye ve iktisat kitapları da yazar, ayrıca çeviriler yapar. Pek çok ese- ri sinemaya ve tiyatroya uyarlanır.

Ayrıntı Yayınları güzel bir şey yapmış, Erhan Bener’in bütün eserlerini basmaya

başlamış. Serinin başına da, ilk olarak 1961 yılında “Ara Kapı” adıyla yayımlanan “Kedi ve Ölüm” adlı romanı almış. “Kedi ve Ölüm” Erhan Bener’in ödüllü romanla- rından; Fransız-Türk Kültür Cemiyeti Bü- yük Roman Ödülü’ne layık görülüp “Le Chat et la Mort” ismiyle Fransız okurlara sunulan kitabıdır.

ÖLÜM HTMALYLE GELEN SORULAR

Kitapta, ölümcül bir hastalığa yakalanan ve üç aylık ömrü kaldığı söylenen resim öğ- retmeni Zahit İloğlu’nun iç dünyasına gi- riyoruz. Haliyle, yoğun, çok yoğun bir sor- gulama süreci görüyoruz. Ölüm korkusu, ya- şam korkusu, ölümünden sonra yaşayacak olanlara dair korkular, artık hastalık yü- zünden acı çekmeyecek olmanın verdiği

“umut” ve daha nicesi dönüp duruyor Za- hit’in beyninde. O kadar çok dönüyor ki bunlar, bir süre sonra iş kabusa dönüşüyor.

Uyanınca geçen kabuslara. Ama uyanıkken zihnini saran iç sesler, onların yarattığı gürültü ve o gürültünün yalnızlıkta yankı- lanışı gittikçe şiddetleniyor Zahit’in. Çün- kü, anlamak çözmeye yetmiyor. Derken, işe uyanınca da geçmeyen kabuslar, yani san- rılar dahil oluyor. Ve Zahit’i savurup du- ruyor. Okur bu savrulmaların ortasında, Za- hit’in fırçasının ucunda buluyor kendini. Za- hit’in aslında çok da güzel olmayan resim- lerine dokunuyor. Adeta onun vücudu- nun ve ruhunun vücuduna dokunuşunun sentetik bir uzantısı oluyor. Ve manzarayı hem çok yakından hem de çok çeşitli açı- lardan görüyor.

Bunu yaparken metinden hiç kopmuyor okur, sıkılmıyor; aksine algısı metinle be- raber akıyor, konular değişirken, virajlar kes- kinleşirken satırlara tutunuşu daha da güç- leniyor. İşin şaşırtıcılığı da burada belir- ginleşiyor, zira akla, bundan elli bir sene ev- vel yayımlanmış bir anlatı nasıl olur da, gün gibi açık, bugün gibi duru bir dile sahip olur, sorusu geliyor.

Ve bu soru, insanı bir başka Erhan Be- ner romanı okumaya itiyor.

(Kedi ve Ölüm, Erhan Bener, Ayrıntı Yayıncılık, 128 s.) MURAT HATUNOĞLU

murathatunoglu@yahoo.com

7

Aydınlık KİTAP

(8)

“Ananın yazısı kızaymış,” der annem birçok anne gibi. Ben ise bunu annemin tamamen annelik iç- güdülerine ve benim geleceğime kar- şı duymuş olduğu endişeye bağlar ve bunun gerçeklik payını her zaman göz ardı ederdim. Lakin İnci Aral’ın an- lattıklarını okuduğumda bu sefer böyle olmadı. İnci Aral yeni kitabı

“Unutmak”ta kendi çocukluğunu, deneyimlerini, aşklarını kısaca ha- yatının birçok karesini çok açık yü- reklilikle okuyucuları ile paylaşıyor.

Kitap, Kırmızı Kedi Yayın- evi’nden çıktı. İnci Aral’ın da söyle- diği gibi tam bir “nehir söyleşi”

özelliği gösteriyor. Aslında yazarımız daha önce gelen “nehir söyleşi”

önerilerine sıcak bakmadığını, çün- kü varoluşuna, yazarak anlam ve ger- çeklik kazandırmış bir insan olarak dünyaya bakışının kapsayıcı özünü alışılmış soru-yanıt yöntemiyle ve gündelik dilin yetersizlik ve yavan- lığıyla dile getiri-

l e m e y e c e ğ i n e olan inancına bağ- lamakta olduğu- nu kitabın sunu bölümünde söylü- yor bizlere. Ancak Tolga Meriç’in ya- kın arkadaşı olma- sı gerekçesi ve onun dilinin şifre- lerini çözdüğüne olan inancı bu söy- leşi konusunda İnci Aral’ın ikna olma- sını sağlıyor.

Hemen söyle-

meliyim ki Tolga Meriç yaptığı işin hakkını veriyor. Sorduğu sorular, üzerinde iyice düşünülmüş aklın ve kalbin süzgecinden geçirilmiş sorular.

Bir insanın sırf insan olmasından ötürü sahip olduğu tüm zaafları bil- mesinin verdiği farkındalık ile yaza- rımızın belki de cevap verirken en çok zorlanacağı veya cevap vermekten ka- çınacağı veyahut kendisinin bile bu- güne kadar itiraf etmekte zorlandı- ğı tüm soruları en kuytu köşelerden çıkartıp hiç çekinmeden yazarımızın önüne koyuyor.

Ve hemen bu aşamada yazarın başarısı dikkat çekiyor. Çünkü yaza- rımız bütün bu sorulara tüm içtenli- ği ile cevap veriyor. Kitabı okurken kendimi İnci Aral’ın yerine koyma- dan edemedim. Tam emin olma- makla birlikte büyük ihtimalle bu ki- tabın yazarımızı bugüne kadar çı-

kardığı bütün roman ve öykülerden daha çok yormuş olduğunu düşün- mekteyim.

SÖYLEDEN ROMANA

Evet, bütün roman ve öyküler hatta edebi açıdan ortaya çıkartılan her bir ürün büyük sancılara doğ- muştur. Doğru, yalnız ben her zaman edebi açıdan yazılması en çok zor olan ürün olarak yazarın kendi ha- yatını konu olarak işlediği eserler ol- duğunu düşünürüm. Bunun nedeni ise yazdığının bir türlü içine sinme- mesi veya yazara çok basit gelmesi- dir bence. Belki de korkularının, se- vinçlerinin, hüzünlerinin kısacası tüm mahreminin tanımamış olduğun insanlar ile paylaşmış olmanın ver- diği zorluktur.

Kitabın bu kadar güzel olmasının temel sebebi de bu bence. Aslında ki- tabı söyleşi gözüyle okumadığınızda bir roman havası yaşatmıyor değil.

Çünkü İnci Aral’ın ha- yatından zaten bir ro- man çıkarmış. Ve oku- dukça sizde göreceksi- niz ki zaten yazarımı- zın bugüne kadar çı- karmış olduğu tüm o beğendiğimiz eserler- de onun hayatının be- lirli kesitleri yer alıyor.

Bazen ana karakter olarak çıkıyor yazarı- mız karşımıza bazen ise o öyküye konu olan olay, onun yaşa- mış olduğu bir olayın parçası oluyor aslında.

NSAN U YA DA BU

EKLDE UNUTAMAZSA HAYATTA KALAMAZ

Ve “Unutmak”... “İnsan unut- mak zorundadır. Ama bu unutmanın kendisi değildir. Unutmak yoktur.”

diyor İnci Aral. Hep zor bir hayatı ol- muş İnci Aral’ın. Çok küçük yaşta babasını ve babasının ölümünün üzerinden birkaç sene sonra da an- nesini kaybetmiş. Üç kardeş ayrı ayrı şehirlerde büyümüş. Halasının ve eniştesinin yanında büyüyen yazarı- mız evin en küçük çocuğu olmasının verdiği rahatsızlığı hep duymuş ha- yatında. Belki de en çok kızgınlığı an- nesine duymuş yaşamı boyunca, la- kin bu kızgınlığın temelinde aslında ona olan sevgi, özlem ve hasret yat- makta olmuş hep.

Ne trajedidir ki yazarımızın an-

nesinin de İnci Aral’ın hayatına çok benzeyen bir hayatı olmuş. O da ev- lenmeden önce küçük denilebilecek bir yaşta annesini ve babasını kay- betmiş. Okudukça annemin sözünü yâd edemeden duramadım. Ananın yazısı kızaymış...

Ve aslında okudukça yazarımızın unutmaya çalıştığı birçok şeyi ger- çekten unutmak istemediğinin far- kına varıyorsunuz. Çünkü unutma- ya çalıştığı birçok şey onun çocuk- luğuna ait. Yazarımız yaşadığı olay- ları anlatırken bir taraftan da o dö- nemin koşularını ayrıntılı olarak anlatıyor bizlere. Bu da kendimizi onun yerine koyabilmemizi ve olay- ları o günün koşulları içinde değer- lendirerek daha aklıselim şekilde de- ğerlendirme yapabilme imkânı sağ- lıyor biz okurlara.

BENM CENNETM VE CEHENNEMM YAZININ

ÇNDE

Zor hayat koşullarına rağmen okumayı hiç bırakmamış İnci Aral.

Taşındıkları bir evin çatı katında bul- duğu kitaplar onun hayatının dönüm noktası olmuş. Her ne olursa olsun, ne yaşarsa yaşasın okumaya devam etmiş. Durmadan, dinlenmeden okumuş. Ve onun bu tutkusu mes- leği olan resim öğretmenliğinden ya- zarlığa kadar taşımış.

“İflah olmaz bir yazma tutkusu- nun acınası kölesi gibi hissediyorum kendimi. Nasıl öldürücü bir zehri seçmiş olduğumu bilen ağır madde bağımlısı biri gibi...”

Lisede ve öğretmen okulunda

uzun uzun mektuplar yazmış İnci Aral arkadaşlarına. Aşkı anlatmanın en uygun yöntemi olarak görmüş çoğu zaman yazmayı. Karşındakine söylemek istediklerini anlatamadı- ğında hep yazmayı seçmiş çünkü böylelikle daha kolay anlatabiliyor- muş hissettiklerini karşısındakine.

Hatta yaptığı ilk evliğin temelini yazdığı mektuplar oluşturuyormuş.

Yazmayı şöyle tanımlıyor usta ya- zarımız: “Gerçekten başkalarının ne dediğine ve yergilere olduğu ka- dar övgülere de fazla önem verme- mek gerekir, çünkü alkışlar en küçük hatada yuhalamaya dönüşebilir. Yaz- mak güncel bir uğraş değil, uzun yol hayalidir. Başarı gelir ya da gelmez, hayal gerçek olur ya da olmaz, ye- terince emek vermeden, işin çilesiyle pişmeden ve güçlükleri sabırla yen- meden bilemezsiniz bunu. Farklı bakışlar, edebi anlayışlar olduğunu da akılda tutmak gerekir. Birileri sizi kendi tarzına yakın bulup beğene- bilir, öteki de hiç beğenmez.”

Toparlamak gerekirse kitabı bir haftadır başucumda tutuyorum ve odamda benimle birlikte dolaşan bir kişi daha var. Açtığım her yeni say- fada kendi hayatımın bir anına tanık oldum. Çok hoş sohbet bir dostumu dinlemiş gibi hissediyorum kendimi.

Bu uzun saatlerce yapılan konuşma- dan yorulmuş, lakin mutlu. İnci Aral hayranları kitabı zaten bir an önce okuyacaklardır, fakat benim sözüm henüz onunla tanışmamış olanlara.

Kendinize bir dost daha edinin...

(Unutmak, İnci Aral, Kırmızı Kedi Yayınevi, 372 s.)

Ananın yazısı kızaymış

Kitab söylei gözüyle okumadnzda bir roman havas yaatmyor deil. Çünkü nci Aral’n hayatndan zaten bir roman çkarm. Ve okudukça siz de göreceksiniz ki zaten yazarmzn bugüne

kadar çkarm olduu tüm o beendiimiz eserlerde onun hayatnn belirli kesitleri yer alyor

BURCU ÖZÜPEK

burcu_ozupek@hotmail.com

Kitabı bir haftadır başucumda tutuyorum ve odamda benimle birlikte dolaşan bir kişi daha var. Açtığım her yeni sayfada kendi hayatımın bir anına tanık oldum. Çok hoş sohbet bir dostumu dinlemiş gibi hissediyorum kendimi. Bu uzun saatlerce yapılan konuşmadan yorulmuş, lakin mutlu

nci Aral

(9)

“Peri masalları çocuklara ejderhaların gerçek olduğunu anlatmaz. Çocuklar onların var olduğunu zaten bilir. Peri masalları ço- cuklara, ejderhaların da yenilebileceğini anlatır.”

G.K. Chesterton

B

ir haftalık aranın ardından tekrar be- raberiz. Nadiren de olsa yazımın ekte bulunmadığı haftalar için, özellikle köşe- yi düzenli takip eden okurdan özür dile- rim. Nedenlerini sıralamaya gerek yok. Ge- nel olarak, kitap fuarının da bitmesiyle yeni yayımlanan eserlerde bir durgunluk ya- şandığını belirtmek gerekir. Madem bir hafta kaybettik, telafi edelim. Bu hafta farklı tatları ve farklı okuma serüvenleri- ni sunan üç kitabı beraberce inceleyeceğiz.

BAST DYALOGLAR VE HAVADA KALAN ÖYKÜLER

Vakit kaybetmeden, ilk kitaba geçelim.

İlk kitabımız Maceraperest Çizgiler’den (Oğlak Yayınları) bir çizgi-roman. Al- man çizgi-roman yazarı Peter Wiech- mann’ın kaleme aldığı (aynı zamanda Andrax ve Dietrich von Bern adında iki farklı seri ile Thomas der Trommler’in de aralarında bulunduğu bir hayli fazla sayı- da çizgi-romanın yazarıdır) ve İspanyol Ra- fael Méndez’in çizdiği Hombre. 2 ciltten oluşan serinin yayımlanan ilk cildinin ter- cümesini Kerem Sanatel üstlenmiş. Çevi- ri oldukça kolay bir okuma sunmasına kar- şın, Alman bir yazarın kaleme aldığı ve be- nim de Almanca (ve bir kaynakta da İs- panyolca ve Fransızca tercümelerine ulaş- tım) dışında bir baskısına ulaşamadığım çizgi-romanın, ciltte bulunan “İtalyanca as- lından çeviren,” ibaresi biraz tuhaf ve sorgulamaya yol açacak bir ibare olmuş.

Serinin yayın hakları ise ilk olarak Ervin Rustemagiç tarafından Bosna-Hersek’te kurulan, fakat savaş sonrası Slovenya’ya ta- şınmak zorunda kalan SAF’ın (Strip Art Features) elinde bulunuyor. İngilizce ter- cümesine rastlamadığım,

2009 yılı gibi yakın bir za- manda oluşturulan, wes- tern çizgi-roman Hom- bre’yi keşfettikleri ve dili- mize kazandırdıkları için Oğlak Yayınları’nı kutla- yalım. Çizgi-romana gelir- sek, her ne kadar Wiech- mann’ın vahşi batı tarihi ve öyküleriyle ilgili engin bir birikimi olduğunu bilsek ve fark etsek de öykücülü- ğünün pek de elle tutulur yanı olduğunu söylemek mümkün değil. Bir çizgi- roman için bile fazlaca ba-

sit kaçacak (hatta pek çok gerçek-dışı iz- leğin peşini süren western fumettilerde bile

rastlayamayacağınız kadar yalın) diya- loglarını göz ardı etsek dahi, bu sefer de öykülerinin izlediği yol ve çözümlemele- rinin havada kalmışlığına takılıyoruz. Cid- di anlamda bir çizgi-öykü senaryosu oluş- turmak yerine, aklında kalan vahşi batı öy- külerinin çarpıcı olabilecek doneleri et- rafında gezinip duruyor gibi bir izlenim söz konusu. Yazarın, okurun serüvenine yap- tığı tek katkı, öyküler arasında sunduğu okuma parçaları. Bu parçaları okurken ke- yif aldığımı ve hiç olmazsa öyküleri imgesel anlamda okurun bir yerlere oturtmasına yardımcı olduğunu söylemeliyim. Rafael Méndez’in çizimi ve anlatımı ise yazarının aksine olağanüstü ve açıkçası Hombre’yi okumaya iten, taşıyan ana faktör de Mén- dez’in sanatı. Biraz ağır olabilir belki ama eleştirmenin gereği olarak o kadar da söz söyleme hakkımız bulunsun; kişisel görü- şüm, Weichmann’ın bir yazar olarak Mén- dez gibi bir çizeri kesinlikle hak etmediği yönünde. Hombre harika sanatıyla, yeni bir western arayışındaki çizgi-roman okuru- nu bekliyor.

YENDEN MASALLARLA BULUMAK

İkinci kitabımız, Ev- rensel Basım Yayın’dan.

Melek Özlem Sezer imza- lı “Masal Masal Matitas”

kitabı. Yazarının derlediği, başlıklara böldüğü ve har- manladığı, yetişkinlere yö- nelik bir masal antolojisi.

En azından iddiası bu yön- de. Halbuki yazarının da üs- tünde durduğu, masalların sadece çocuklar için olma- dığı yönündeki serzenişin- deki haklılığı kadar, çocu- ğun anlayabileceği her-

hangi bir kitabın da aynı zamanda çocuk- lar için de olabileceğinin ayırdına varmak gerekir. C.S. Lewis’in “sadece çocuklar ta- rafından keyfine varıla- bilecek bir çocuk öyküsü, zerre kadar bile iyi bir ço- cuk öyküsü değildir,”

sözlerini hatırlayalım.

TRT Radyolarına ma- sal programları da ha- zırlamış olan 1971 do- ğumlu Melek Özlem Se- zer’in şiir (Derin, Yusuf ile Zeliha, Söğüt Sefası Meyhanesi, Söğüt Sefa- reti, Sözcük Dülgeri Ali), çocuk (Yokoko, Sincap Evi, Sakız Çiğneyen Kedi vb.) kitapları ve bunların yanında “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet” adında bir inceleme kitabı bulunuyor. Masalların yetişkin ha-

yatına nasıl etki ettiği ile ilgili fikirlerine ki- taplarında (Masal Masal Matitas’ın baş- langıcında da görüşlerine yer vermiş) rast- lamak mümkün. Bu an-

lamda harmanladığı bu antoloji, Melek Özlem Sezer’in masalları yeni- den insanlarla buluştur- ma, farklı yönlerini işleme çalışması için tamamlayı- cı bir rol de oynuyor. An- tolojiye dâhil ettiği ma- salları okumak ve veriler çevresinde tartışmak ol- dukça zevkli. Pek çok farklı yaklaşımı oldukça keyifli ve sorgulayıcı bir okuma serüvenine yol açsa da ne yazık ki stereo- tipleştirilen, “masalları

sadece küçük çocuklar için sanan” ucube okur tiplemesinin çok fazla etrafında dön- düğü izlenimine kapılıyorum (-ki aslında klasik masalların Grimm yanına ve karanlık yönlerine yaklaşımı, pek çok Batılı yazar ta- rafından defalarca irdelenmiştir, bu ne- denle pek de orijinal yaklaşımlar olduğu- nu söylemek mümkün değil). Yazılarında sık- lıkla eksikliğini hissetti- ğim şeyler, çocuk ve ço- cuğun barındırdığı “ma- cera” duygusudur. Beni bazı kolaycı yaklaşımlar zaman zaman rahatsız ediyor. Yazarın belirttiği Hansel ve Gratel’in “ha- neye tecavüz, yamyamlık, cinayet, hırsızlık” gibi ve- rilerine dikkat çekmek, bunları yazmak, istediği- niz meselelere yaymak kolaydır. Esas olan, Han- sel ve Gratel’deki, edebi anlamda, korku yazınındaki “çaresizlik” duygusunun nasıl su yüzüne çıkartıldığına ve modern za- manın zombi öykülerinden tutunda, apo- kaliptik bilim-kurgudaki “çaresizlik” his- sine nasıl ön-ayak teşkil ettiğine, dolayısıyla

“çaresizlik” duygusuna duyulabilecek öz- lem veya nefrete dikkat çekmektir. Yine ya- zarın değindiği, rızası dışında öpülen ölü Pamuk Prenses’in karşısında dehşete ka- pılmamız gerekirken hissettiğimiz ro- mantik duygular üzerinden masalın gücü- ne göndermeler veya övgüler de yine ko- laycı bir yaklaşımdır. Asıl olan, meseleyi oradan Erich Fromm’un “Sevginin ve Şid- detin Kaynağı” (1964) kitabında ele aldı- ğı nekrofiliye taşıyarak, karşılaştırma ya- pabilmektir. Yani, örnekte değindiğim gibi nekrofilinin psikolojideki yerinden emin olmadan, karşısında “dehşete düş- mek” tanımlamasına indirgeyerek, masa- lın ergen ve yetişkin yaşantısındaki psiko-

lojik açılımını yapmak, oldukça havada ka- lan bir çabalamadır. Bu örnekleri çoğalt- mak elbette mümkün ancak unutmamamız gereken bütün bu incele- meleri Melek Özlem Se- zer’den beklemenin hak- sızlık olacağıdır. Masalla- ra sırtını dönen okuru (sa- dece masallara değil el- bette, bu sorun, hayal gü- cünün bütün eserlerine sırtını dönen tüm okurla- rı kapsar) yeniden masal- larla buluşturduğu, ma- sallara farklı bakış açıları- nın yolunu açtığı için ona teşekkür borcumuz var.

Okuması ve üzerine dü- şünüp tartışması bir hayli zevkli olan bu antolojiyi kaçırmamanızı öneririm.

KURGUDAN FELSEFEYE

Üçüncü kitabımız, İthaki Yayınla- rı’ndan: Gregory Bassham ve Eric Bron- son’un derlediği, “Hobbit ve Felsefe”.

Gregory Bassham’ın imzası bulunan, aynı şekilde pek çok popüler fantastik kurgu eseri felsefeye yakınsandığı çalışması mev- cut (bkz. Narnia and Philosophy, Lord Of The Rings and Philosophy ve Harry Pot- ter and Philosophy). Kitabın adını duyar duymaz, işte bir eseri daha sömürmeye ça- lışan “falanca filanca ve felsefe” veya

“bilmem ne’nin şifresi,” gibi bir kitapla kar- şı karşıya olduğum önyargısına kapıldım ve kitabı okudukça da bu önyargımdan do- layı utandım. Felsefeyi daha geniş kitlelere, popüler bir kitabın öykü dağarcığından yola çıkarak, akıcı bir dille aktarmaları ol- dukça değerli bir çalışma. Hobbit’i tekrar elinize alıp, felsefi keşiflerle beraber bir yol- culuğa çıkmanız elbette keyifli. Ancak göz- den kaçabilecek bir başka can alıcı noktaya değinmek istiyorum. Yazar olmak gayre- tindeki genç arkadaşlar (özellikle de fan- tastik kurgu alanında eser vermek isteyen kardeşlerimiz) bu kitabı özellikle oku- sunlar. Öykücülüğün norm, kurgu ve alt metin oluşturma yönlerine farklı bakışlar edinecekleri gibi, aynı zamanda başlangıçta mutlaka her yazar gibi öykünecekleri usta yazarların yaratımlarını incelemede ve okumada hangi faktörlerin üzerinde dur- maları gerektikleri hakkında ipuçlarına da ulaşacaklardır. Kitabın bir başka kullanım alanı da bahsedilen başlıklar üzerinden, ki- tabı okuyan başka arkadaşlarınızla yapa- bileceğiniz tartışmalar olacaktır (özellik- le, 292. sayfadaki, ‘Tolkien’in Boethiusvari Çözümü’ne tekrar göz atınız). Özetle herhangi bir kurgu eserin, farklı şekiller- de nasıl okunabileceğine dair bir kılavuz olarak da değerlendirebilirsiniz.

Haftaya görüşmek dileğiyle…

M. SALİH KURT

mustafa.salih.kurt@gmail.com

Arada kalanlar

14 ARALIK 2012 CUMA

9

Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

(10)

M

etis Yayınları 2012’nin kasım ayında Susan Buck-Morss’un “He- gel and Haiti” adlı eserini, “Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih” başlığıyla Türk okuruna sundu. Kitabın adına

“Evrensel Tarih” adının eklenmesi- nin nedeni kitabın iki makaleden oluştuğunu vurgulamak olsa gerek.

Kitap iki ayrı ama birbiriyle ilişkili makaleden oluşuyor. Makalelerden ilki “Hegel ve Haiti”, ikincisi ise “Ev- rensel Tarih” adını taşıyor. Yazarın,

“Hegel ve Haiti” adlı makalesi (2000 yılının yazında Critical Inquiry der- gisinde yayımlanmış ve bu makale il- kin Monokl dergisi tarafından çev- rilmiş fakat çeşitli nedenlerle ya- yımlanamamış) beraberinde birçok tartışmayı getirmiş. Bu makaleye yöneltilen eleştilere yanıt vermek, il- kinde yazarın ele almadığı başka kay- nakları da değerlendirmek ve tar- tışmayı derinleştirmek amacıyla “Ev- rensel Tarih” başlıklı ikinci makaleyi kaleme almış yazar.

AVRUPA’NIN KORKAKLARI:

GERÇE GÖREMEYEN KORKAR, KORKAN GERÇE GÖREMEZ!

İki makalenin de ana ekseni, Avrupa merkezci, ırkçı, korkak ve uysal tarih yazımı ve tarih felsefesi- nin eleştirilmesidir. Eserde adı geçen Hegel, bu ırkçı, ayrımcı ve korkak ta- rih felsefesi yazınının gerçeğe en ya- kın filozofu olarak ele alınmakta.

Hegel’in yakaladığı onca bağlantıyı nasıl olup da soyut bir dille sundu- ğunun, filozofun devrimci yaklaşı- mını neden sürdüremediğinin (de- yim yerindeyse Burjuvazinin ilerici hamlesini neden sürdür(e)meyip gerici bir şekilde kendi ideallerinden çark ettiğinin), Avrupa’nın evren- sellik idealinin nasıl olup da Haiti gibi bir ülkede daha da ileriye ta- şındığının ve Avrupa’nın bu ilerici hamleye karşı duruşunun hikayesi ki- tabın merkezini oluşturuyor. Ay- dınlanma’nın filozoflarının (Hobbes, Rousseau, Locke, Hegel, vb.) ırkçı yaklaşımlarının, kolonileştirilmiş halkların mücadelesine karşı tepki- siz kalışlarının, Avrupa’nın merke- zi siyasetinin sınırlarına hapsoluşla- rının nedenleri bir bir ele alınıyor.

Avrupa’nın tarih yazımının ideo- lojik karakteri her iki makalede de başarılı bir şekilde sunuluyor. Bir yandan, oldukça yanlı ve tarafını açıkça belirten bir ideolojik tutum gözlenirken, öte yandan pozitivizmin

Aydınlanma dönemindeki etkisiyle birlikte “tarafsızlık”, “nesnellik”

adına yeni bir ideolojik tutum beli- riyor. İkinci tutumun örneğini Al- manya menşeili Minerva dergisinde görebiliyoruz. Bu dergi dünyada olup bitenleri “olduğu gibi”, “taraf- sız” bir şekilde aktarırken, hakkını teslim edelim, devrimci olgu ve olayları da Avrupalı aydınların dik- katine sunuyor. Yazarın iddiası bu derginin Hegel üzerinde büyük bir etkide bulunduğudur. Hegel’in, ala- bildiğine soyut anlatımının ardında, Haiti’de olanları “Köle-Efendi Di- yalektiği”nde sunduğu iddia ediliyor.

Kojeve’den Frankfurt Okulu’na, Hegel’in “Tinin Görüngübilimi”

adlı eserinde (Türkçesi Aziz Yar- dımlı, İdea Yayınevi) köle ile efen- di arasındaki tanınma mücadelesine dair yazdıkları hep Fransız Devri- mi’yle sınırlandırılmıştı. Yazar, aka- deminin bu sığ okumasını eleştiriyor ve Hegel’in sözü edilen metinde Haiti ile koloniciler arasındaki iliş- kiyi betimlediğini belirtiyor.

AVRUPALILATIKÇA BANAZLIK,

DÜNYALILATIKÇA DEVRMCLK

Ne var ki, Hegel, konu ırk ay- rımcılığına gelince Avrupa’nın geri kalanından nitelik açısından çok da ayrılmıyordu. Onların aksine siyah ırkın doğuştan aşağılık olmadığını düşünmekle beraber, siyah ırkın öz- gürleşmesi söz konusu olduğunda aşamacı bir çizgi izliyordu. Soy bağı üzerinden biyolojik bir ayrımcılık ye- rine kültürel bir ayrımcılığa saplanan Hegel, alalade ırkçı-

lıktan farklılaşsa da son kertede Avrupa- lı’nın bakışına uyu- yordu: “Hegel belki de daima biyolojik değilse de kültürel bir ırkçıydı.” (s. 87).

Yazar, Hegel’in bu tutumunu, onun temkinli oluşuna ve akademisyen ola- rak varlığını sür- dürmek için dü- şünsel iklimle ça- tışmaktan kork- masına bağlıyor.

Şu devrimci sözlerin yazarı bu kor- kaklığın sonucu köşesine sinmiş:

“Dolayısıyla, özgürlük için mü- cadele edilmesi... kişinin kendisini

tıpkı başkalarını attığı gibi ölüm tehlikesine atması gerekir.” (s. 74, Hegel’den aktaran Buck-Morss).

Hegel başka bir yerde, yine şunları söylemişti:

“Özgürlük ancak tehli- keye atılırsa kazanılır...

Hayatını ortaya koyma- mış olan birey, hiç şüp- hesiz, bir kişi olarak tanı- nabilir, ama bu tanınma- nın bağımsız bir özbilinç mahiyetindeki hakikati- ne ulaşmamıştır.” (s. 68).

“İşin ironik ama acı yanı şu ki, Hegel’in bu dersle- ri Afrika toplumu konu- sundaki konvansiyonel uzmanlık bilgisini daha sadık bir şekilde yansıt- tıkça, daha az açık fikirli hale gelip daha çok bağ- nazlaşıyordu.” (s. 86).

Öteden beri tarihin ama- cını “özgürlük” olarak koyan Hegel, bağımsızlı- ğın ve emeğin hakkını teslim etmişti: “Kölelere sahip olan sınıf, zenginli- ğini oluşturan “bolluk”

için, kendi varoluşunu or- tadan kaldırmadan, ta- rihsel ilerlemenin bir fai- li olamaz.” (s. 66). Avru- palı’nın maddi gücünün dayandığı plantasyonla- rını kaybetmemek için yarattığı ırkçılık ve ırkçı-

lığa dayalı düşünsel iklimden so- yutlanmamak için Hegel’in de uy- duğu “ortak akıl” onu kölelerin öz- gürleşmesi konusunda ahmaklaş-

tırdı.

SEZAR’IN HAKKI SEZAR’A

Yazar bütün bu eleştirileriyle birlikte, Hegel’in Aydınlan- ma dönemi filozof- larıyla arasındaki far- kı da unutmuyor:

“(Hegel), Hobbes’tan Rousseau’ya kadar pek çok kişinin yaptı- ğı gibi, kölelik karşı- sında bir tür mitik doğa durumu metaforuyla değil, kölelere karşı efendiler metaforuy- la yola çıkıyor ve böylece, eserini gö- rünmez bir mürekkep gibi sarıp sar-

malayan çağdaş, tarihsel gerçeklik- leri bu metne (Tinin Görüngübilimi) dahil ediyordu.” (s. 64). Avrupalı li- berallerin ve demokratların günü- müzde de pompaladığı gibi özgür- lüklerin bahşedilerek geldiği ya da tesadüf sonucu oluştuğu yalanına karşı bir safta durur Hegel de. Yazar bu konuda kendi duruşunu çok net bir biçimde belirtir: “Köleliğin ilga- sı evrensel özgürlük idealinin müm- kün olan tek mantıksal sonucu olsa da, kölelik devrimci fikirler, hatta Fransızların devrimci eylemleri sa- yesinde değil, bizzat kölelerin ey- lemleri sayesinde kaldırıldı.” (s. 48).

Her ne kadar Fransız devrimciler ve devrime önderlik eden Burjuvazi öz- gürlük duaları etmiş olsalar da zen- ginliklerinin kaynağının Afrika’da, Karayipler’de ve dünyanın geri ka- lanında kurdukları plantasyonlar olduğunu fark ettikleri ölçüde kö- leliği savundular, buna uygun yasa-

Özgürlüğün bedeli ve körlük

“Köleliin ilgas evrensel özgürlük idealinin mümkün olan tek mantksal sonucu olsa da, kölelik devrimci fikirler, hatta Franszlarn devrimci eylemleri sayesinde deil, bizzat kölelerin eylemleri

sayesinde kaldrld.”

CENK ÖZDAĞ

ozdagcenk@gmail.com

Yazar çok net bir dille Aydınlanma dönemi filozoflarının ekonomik ve sosyal açıdan girdikleri ilişkileri ortaya koymakta ve bu ilişkileri filozofların ırkçı tutumlarının nedeni olarak sunmaktadır

Hegel

(11)

lar yaptılar ve dahası köle isyanlarını kan- lı bir şekilde bastırmaya çalıştılar.

AYDINLANMA FLOZOFLARININ

IRKÇILIININ NEDENLER

Yazar çok net bir dille Aydınlanma dö- nemi filozoflarının ekonomik ve sosyal açı- dan girdikleri ilişkileri ortaya koymakta ve bu ilişkileri filozofların ırkçı tutumlarının nedeni olarak sunmaktadır. Irkçılık, yazara göre, koloniciliğin nedeni değildir, aksine ırkçılığın nedeni kolonicilik ve kolonileri sömürme politikasıdır. Yazarın bu ma- teryalist duruşunu destekleyen olgulardan bazıları şunlardır: Hobbes’un ırkçılığı sa- vunmasının nedeninin hamisi Lord Ca- vendish üzerinden Amerika’da bir koloni yöneten Virginia Şirketi’yle bağlantısının olması (ss. 38-39); İngiltere’de direnme hakkını açıkça savunan ve köleciliğe kar- şı nutuk atan Locke’un, Carolina’daki Amerikan koloni yönetimiyle bağları olan Royal African Şirketi’nin hissedarı ol- ması (s. 40).

YAZARIN “EVRENSEL TARH”E BAKII

Yazar, akademik çalışmayı şu şekilde betimlemektedir: “Akademik tartışma- nın maksadı, düşünce alanının belli bir kav- ramını savunmak yerine, tarihsel tahay- yülün ufkunu genişletmek olmalıdır. Böy- le bir kolektif akademik uğraşın siyasi bir yanı vardır. Amacı, tanımlayıcı sınırların ta- rihin galiplerinin bilgi üzerindeki tekelci denetiminin bir sonucu olarak önceden be- lirlenmediği, adına yaraşır bir küresel ka- musal alan için bilgi üretmektir.” (s. 25).

Dolayısıyla, yazar, ideolojik örtüyü kaldı-

rıp ardındaki gerçeği bulmayı sadece ya- lanları ve yanlışları ifşa etmekle sınırlı tut- mayıp karartılan gerçekliğin yeniden bir in- şasını kurmakla mümkün görmektedir. Ta- rihin gerçekçi yazımı salt bu nedenle bile olsa yine ideolojik olmaktadır: “Tarihsel tahayyülün ufkunu genişletmek”.

Yazara göre evrensel tarih anlayışı, ba- zılarının (Frankfurt Okulu ve Postmo- dernistler gibi) savunduğu gibi yerle bir edilmesi gereken bir anlayış olmaktan çok bir tarih yazım (ya da tarih felsefesi) yön- temi olarak anlaşılmalıdır: “Evrensel ta- rih içerikten ziyade yönteme gönderme- de bulunur.” (s. 10). “Hegel ve Haiti” baş- lıklı makalesinin hakim anlayış tarafından eleştirilmesinin nedeni olarak yazar şun- ları söylüyor: “Batı modernliğinin mira- sını merkezinden ediyordu etmesine (ve bundan dolayı methediliyordu), ama bir- çok alternatif modernlik olduğu beya- nında bulunmaktansa, daha az rağbet gö- rebilecek bir hedefe yönelip modernliğin evrensel yönelimini kurtarmayı öneri- yordu.” (s.9). Dolayısıyla, yazar, halkla- rın ilerlemesinin ve özgürlük mücadele- sinin (dolayısıyla da tarihlerinin) yazıl- masında Avrupa-merkezci yanın evrensel tarih anlayışından ya da yönteminden de- ğil de bu yöntemin içeriğinde yattığını dü- şünmektedir. Devrimci yaklaşım, evren- sel tarihi ya da tarihin (ve toplumun) ya- salarını yerle bir etmek yerine onları ha- kikate uygun bir biçimde belirlemek ol- malıdır. Yapılması gereken, olguları ye- rele özgü olarak ele almak ama bütüncül bir yöntemde kurgulamaktır.

(Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih, Susan Buck-Morss, Metis Yayıncılık, Çev: Erkan Ünal, 176 s.)

Yazarın, başka bir eserini de Türk- çeye çeviren Tuncay Birkan, “Hegel ve Haiti”yi Özge Çelik ile birlikte ya- yıma hazırlamış. Eserin çevirisini ise Erkal Ünal yapmış. Böylesine zor bir eseri böyle duru bir Türkçeyle okumak gerçekten bir şans. Çeviride karşıla- şılan güçlüklerin (yazarın kullandığı kimi terimlerin tarihsel imlemlerini okuyucuya sezdirme sorunu) gideri- lebilmesi için fazlaca dipnot kullan- mak gerekebilirdi. Kendi payıma böy- lesi bir düzenlemeyi isterdim ancak eserin özgün haliyle Türkçesini kar- şılaştırınca böyle bir düzenlemenin ki- tabın Türkçe baskısını şişirmesi kaçı-

nılmaz olurdu. Söz konusu sorunlara bir örnek vermek için “boudoir” söz- cüğünün “özel oturma odası” şeklin- de çevrilmesine dikkat çekmek isti- yorum: Fransızca boudoir sözcüğünün işaret ettiği oda tipi, bildiğim kadarıyla, Türk kültürüne ve tarihine oldukça ya- bancı. Bu ve bunun gibi terimlerin, sözcüklerin anlaşılabilmesi için ol- dukça uzun dipnotlara gerek olabili- yor. Benzer bir durum, yazarın andı- ğı bölgeler, halklar ve yasalar için de geçerli. Bu örneklerle yazıyı daha fazla genişletmemek için böylesi bir ki- tabın çevirisinin zor olduğunu söyle- yerek bu bahsi kapatalım.

“ABD’li yazar ve akademisyen Susan Buck-Morss, Cornell Üniversi- tesi, Kamu Yönetimi bölümünde Si- yaset Felsefesi ve Toplumsal Teori, Sa- nat Tarihi bölümünde de Görsel Kül- tür dersleri vermektedir. Frankfurt Okulu, özellikle de Adorno ve Ben- jamin’in eserleri hakkındaki özgün çalışmaları çok yankı uyandırmış ve bir- çok dile çevrilmiştir. Metis’te “Rüya

Alemi ve Felaket” (2004) ve “Gör- menin Diyalektiği” (2010) adlı eserleri yayımlanmış. Yazarın bir başka eseri

“Küresel Bir Karşı Kültür” adıyla Versus tarafından 2007 yılında ya- yımlanmış. Buck-Morss ayrıca “The Origins of Negative Dialectics: Theo- dore W. Adorno, Walter Benjamin and the Frankfurt Institute” (2007) adlı ki- tabın yazarıdır.” (Kitaptan)

Çeviriye dair

Susan Buck-Morss kimdir?

11

Aydınlık KİTAP

(12)

T

ürkan Şoray’ın 60’larda “Köyde Bir Kız Sev- dim” filmiyle başlayan sinema serüveni bugün ona

“Türk Sinemasının Sultanı” ünvanını kazandırdı. Bu süreçte onlarca kadın rolünü üstlenen Şoray, 70li yıl- lara geldiğinde melodramların “salon kadını” rol- lerinden mücadeleci, emekçi, baş kaldıran, edilgen değil etken kadın rollerine geçiş yaptı. “Kamera” ve

“stop” sözcüğü arasında yaşanan onlarca hayat Tür- kan Şoray’ın yaşamı. Yıldız oyunculuktan yorum- cu oyunculuğa ulaştığında sinema artık Türkan Şo- ray için bir “aşk”tı. “Dönüş” filmiyle erkek egemen sinema sektöründe kadın yönetmen olarak yer bul- du. Daha sonra yönettiği üç filmle de bu konumu- nu sağlamlaştırdı. Sinema emekçilerinin hak mü- cadelesinde başı çekenlerden oldu. Sansür, telif hak- ları, çalışanların sigorta hakkı gibi konular üzerine kurulan örgütlü mücadelenin içindeydi. Onun ağzından sinema serüvenini dinlediğimiz “Sinemam ve Ben” isimli kitabı Sultan’ın

bir “güzellik fenomeni”nin öte- sinde olduğunun en güzel ka- nıtı. Seyircisine sarılmaktan korkmayan, sinema uğruna her türü zorluğa göğüs germiş, oy- nadığı karakterlerle gönlümüze taht kurmuş olan Türkan Şo- ray'ın kendiyle barışık, dalga ge- çer hali ve mizahi yönü kitapta dikkat çekiyor. Bütün şaşaalı ya- şam sunusuna rağmen sadelikte kendini ifade etmeyi seçmiş, şöh- retin rüzgarına kapılmayıp mü- tevazılığını muhafaza edebilmiş, geldiği noktada kendi emeğinin ve terinin yanında seyircinin de payı olduğunu en derininden görebil- miş nadir sanatçılardan. Yapma-

cıklığın ve yabancılaşmanın giderek arttığı günü- müzde “samimiyet” sözcüğü oldukça değer kaza- nıyor. Kitabı okuduğumuzda Türkan Şoray'ın bu ka- dar sevilmesinin anahtar sözcüğü “samimiyet” ola- rak karşımıza çıkıyor.

“Oyuncu öncelikle kendini tanımalı, kendi ek- siklerini, zaaflarını bilmeli, en önemlisi egosunu yok etmeli, sırça köşkte yaşamamalı, toplumda yaşa- nanlara, kendi dünyası dışında yaşanan dramlara du- yarlı olmalı, sorgulamalı, meraklı olmalı, kültürel bi- rikime sahip olmalı. Ben de sanatımla olduğu ka- dar kişiliğimle de oyuncu sıfatını taşımalıydım,” di- yor Türkan Şoray kitabında. “Bana hayatı tanıtan

oyunculuğu bir yaşam felsefesi olarak benimsedim,”

diye de ekliyor.

Aydınlık Kitap olarak “Türk Sinemasının Sul- tanı” Türkan Şoray ile son kitabı “Sinemam ve Ben”

üzerine konuştuk.

“BU KTAP BENM SEYRCLERMLE SOHBETMDR”

Türkan Şoray’ı başkalarının kaleminden oku- muştuk fakat ilk defa sinema hayatınızı sizin ka- leminizden okuyoruz. Sinemadan sonra kitap dünyasında da bir Türkan Şoray imzası görüyo- ruz. Size bu kitabı yazdıran neydi?

Ben sinemamı yazdım. Benim buradaki amacım şuydu; bana yıllardır filmlerimi nasıl çevirdiğim so- ruluyor, ben de anlatıyorum başıma şunlar geldi, bun- lar oldu diye. Bu kitap benim seyircilerimle bir soh- betimdir. Aslında edebiyat ve sine- ma temelde aynı şeyler. Dünyayı an- lama, anlatma, kendini ifade etme, hayatta biriktirdiklerini ifade etme sinemada kamerayla perdeye ak- tarımla oluyor, yazar da anlatmak istediklerini kalemle kağıda akta- rıyor. Bu kitapta ben kendimi ifa- de etmeye çalıştım, sinemamı an- latmaya çalıştım. Sinemanın benim için ne ifade ettiğini, hayatımı na- sıl etkilediğini bütün samimiye- timle yazdım. Yani ben yazar dünyasındayım gibi bir şeyi ke- sinlikle söylemiyorum. Zaten bu kitabın ne edebi bir değeri var, ne de benim bir yazarlık amacım var.

Ben kesinlikle böyle bir şey at- fetmiyorum bu kitaba. Devrik cümleler, yarım cümleler ile doğal bir akış var. Aman çok güzel cümleler olsun, şöyle ede- bi olsun diye hiç düşünmedim. Benim yazar dünya- sına girmem gibi bir şey mümkün değil. Ülkemizde saygı duyduğum çok değerli yazarlarımız var, asla o alana girme gibi bir hedefim olmadı, haşa yani. Be- nim mesleğim sinema. Sinema anılarımı ve sinemayla büyüyen kendimi anlattım ben.

“DÜLEDM BUYDU”

Kitabı okuyan sevenlerinizle son dönemde sık sık imza günlerinde buluşuyorsunuz. Tüyap, An- kara Kitap Fuarı, çeşitli kitabevlerindeki imza gün- leri... Muazzam bir ilgi var bu günlere. Neler his-

“Bu kitap benim seyircilerimle bir sohbetimdir. Aslnda edebiyat ve sinema temelde ayn eyler. Dünyay

anlama, anlatma, kendini ifade etme, hayatta

biriktirdiklerini ifade etme sinemada kamerayla perdeye aktarmla oluyor, yazar da anlatmak istediklerini kalemle kada aktaryor. Bu kitapta ben kendimi ifade

etmeye çaltm, sinemam anlatmaya çaltm.”

“Star değil, emekçiyi “Star değil, emekçiyi “Star değil, emekçiyi “Star değil, emekçiyi

“Star değil, emekçiyi

“Star değil, emekçiyi

“Star değil, emekçiyi

“Star değil, emekçiyi “Star değil, emekçiyi

DAMLA YAZICI

damla.yazici@msn.com

(13)

settiriyor bu size?

Düşlediğim buydu. Yani yıllarca filmlerimi sey- reden o seyirciyle buluşmak, onların kalbine do- kunabilmek, onlarla göz göze gelebilmek... Kitap buna imkan sağladı. Benim için bu imza günleri mutluluk kaynağı. Seyircilerimle o kadar mutlu- luk yaşıyorum ki. Birbirimize sarılıyoruz hasret gi- deriyoruz. Öyle özel bir bağ ki onlarla aramızda var olan. O yüzden bu günler benim için unutul- maz ve heyecan verici günler oluyor.

“KIRGINLIKLARI ÇMDE HALLETTM”

Peki her şeyi anlattı mı Türkan Şoray bu ki- tapta? Yoksa meslek hayatında olan bazı kır- gınlıkları, anlaşmazlıkları ya da özel hayatına dair parçaları kendine mi sakladı? Bir otosansürden bahsedebilir miyiz?

Şimdi öncelikle şunu söylemek isterim, bu be- nim özel yaşamımı anlattığım bir kitap değil. Ben özel yaşamımı yazmayı düşünmem. İnsanın ken- dine saklayacağı birtakım şeyleri, bir mahremiyeti olmalı düşüncesindeyim. Kitapta yer yer özel ya- şama dokunuluyorsa da, sinemamdan dolayıdır.

Hayatımın o dönemi sinemayla bağlantılıdır ve o yüzden yazmışımdır. Örneğin mesleğimden ayrı kalmışımdır ya da mesleğimin bana kattığı gü- zelliklerdir. Bu çerçevede özel hayatımdan parçalar var. Sinemanın özel yaşamıma değdiği dönem yani.

Meslek yaşamım için bakarsak da, herkesin ka- riyerinde mutlaka iniş çıkışlar, kırıcı olaylar, üzen olaylar olmuştur. Benim de kolay olmadı tabi si- nema hayatım. Tek başınıza bir mücadele veri- yorsunuz. O dönemde de beni üzen tatsız olaylar, kırıldığım insanlar oldu tabii ki. Zaman zaman ba- zıları anılarını yazıyorlar, yirmi sene önce olmuş bir şeyi böyle pat diye gündeme getiriyorlar. Ben bunu gereksiz buluyorum. Kötü şeyler yaşanmış- sa bile, yıllar sonra o insanı yargılamaya, rencide et- meye gerek yok. Bunlar benim karakterime uygun şeyler değil. Onun için ben, empati kurabiliyorum, affediciyim. Yani bazen çok affedemesem bile içim- de halletmeye çalıştım. Ayrıca ben hayata ve in- sanlara sevgiyle bakan biriyimdir. Bu meslekte ol- duğu gibi tabii her meslekte olabilir böyle şeyler.

Hatta benim mesleğimde en az olur herhalde diye düşünüyorum. Çünkü biz yıllarca sinema dünya- sında birbirimize o kadar kilitlendik ki. Benim sev- gi dünyasındaki sevgi sözcüklerimin hepsi gerçek- tir, hepsi yüreğimdendir. Çok köklü aile bağlarımız vardır bizim sinemada. Bazen birbirimizi görme- sek de o benim canımdır, ben onun canıyımdır. Böy- le bir dayanışma,dostluk, kenetlenme oluştu bizim sinema dünyasında. Onun için pek otosansür de- nemez buna, çünkü ben zaten bütün kırgınlıkları

yıllar öncesinde kendi içimde hallettim, çözümle- dim, sansürlememe gerek yoktu.

“BENM ÇN ÖHRET; PARA, PUL, AAALI YAAM DEL, SEYRCMN SEVGSDR”

Türk Sinemasının Sultanı ünvanıyla yıllardır şöhretin zirvesindesiniz, fakat halkınıza sarıl- maktan hiç vazgeçmediniz. Sanatçının toplum- daki konumu ve şöhreti doğru sindirmesi konu- sunda neler düşünüyorsunuz? Özellikle egoları- mızın bu kadar kaşındığı bir dönemde siz bunu nasıl başardınız?

Aslında şöhret tabii çok tehlikeli bir olgu. Eğer

“ben şöhretim” duygusuna kapılırsanız, zaten o bir süre sonra biter, şöhret kalıcı bir şey değil. Ben ken- dimi hiçbir zaman şöhretliyim diye görmedim.

Ben mesleğimi seviyorum, mesleğime emek veri- yorum, mesleğime aşığım. Ben bir “star” değil, bir

“emekçi”yim. Çünkü ben emek veriyorum sinemeya.

On sekiz saat çalışıyorum, dağlarda, kar, tepe, so- ğuk demeden. Güneşin kavurucu sıcağının alnın- da çalışıyorum. O zaman ben de bir emekçiyim.

Bir de şu var tabii; on dört, on beş yaşlarım- da tanınmaya başladım ben ve “şöhret olacağım, star olacağım” gibi bir hedefim hiç olmadı, şöh- ret nedir bilmediğim için ve dolayısıyla süreç içe- risinde şöhret ile tanıştığım için, anlayamadım tam olarak şöhret miyim neyim (gülüyor) Böylece onunla bütünleştim, kaynaştım, bu benim hayat tarzımmış demek ki dedim. Çünkü birdenbire şöh- ret ile tanışanlar “ayy ben neymişim” havasına gi- rebiliyor. Ben bir anda şöhret olmadım. Daha ha- yatı tanımadığım, kişiliğimin gelişmediği dö- nemlerde, kendimi keşfederken hepsi birbirine kaynaştı, ben onu üstüme yavaş yavaş giydim. Bir de beni mutlu eden tanınmak, çok para kazanmak, süslü elbiseler giymek, lüks arabalara binmek de- ğildi. Tanınmaya başlayınca fark ettim ki, bizlere o şöhreti veren seyircidir ve ben seyircimle sev- gi bağımı keşfettim böylece. Demek ki şöhret gü- zelmiş dedim, yani benim için şöhret para, pul, şaşaalı yaşam değil, seyircimin sevgisidir.

LK VE SON

Başka bir kitap daha gelir mi Türkan Şo- ray’dan?

Sanmıyorum. Herhalde hayatta ilk ve son ki- tabım bu olacak.

Nezaketiniz ve zaman ayırdığınız için çok te- şekkürler Türkan Hanım.

Ben teşekkür ederim, bütün Aydınlık çalı- şanlarına sevgilerimi yolluyorum.

(Sinemam ve Ben, Türkan Şoray, NTV Yayınları, 388 s.) 14 ARALIK 2012 CUMA

13

lık KİTAP

“SİNEMAM VE BEN” ADLI KİTABI ÜZERİNE KONUŞTUK

im” im” im” im”

im”

im” im”

im” im”

Damla Yazc

Türkan oray ile birlikte

KAPAK

Referanslar

Benzer Belgeler

Lazerin yüksek parlaklığı, bir numunenin çok faz- la ışık soğurmasına, dolayısıyla numunede çok kısa zaman içinde çok fazla enerji depolanmasına neden olabilir..

SANAT YILI JÜBİLESİ 18 - OCAK -1967 HAYATI ESERLERİ HAKKINDA YAZILANLAR SÖYLENENLER... — Röportaj sorularına

Haziran 1998-Ocak 2002 tarihleri arasında 51 hastanın 56 tibia cisim açık kırığı Đlizarov Tekniği ve Đlizarov tipi sirküler eksternal fiksatör uygulanarak tedavi

In this paper, we reported a case of ADD caused acute pancreatitis, presenting in emergency department with abdominal pain.©2008, Ondokuz Mayis University, Medical Faculty.. Key

Özellikle, günüm üzde ülkem izde R eşit E rzin, Ali Avcı- oğlu, gibi tanınm ış ve ayrıca ye­ tişm ekte olan birkaç yetenekli genç çellist dışında; bu

Neyzen iki yana sallanan başını dik tutmaya çalışarak, 'Vallahi de içmedim, billâhi de içmedim Paşam!' diye cevap verince, kulaklarına kadar kızaran Said Halim Paşa

[r]

Bu nedenle anlam yüzeyinde hem üretim ve alım- lama hem de bir sanat olarak geçmişin parodi ile ilişkisi postmodernizmin temel ilgisi olabilmektedir (Hutcheon, Winter, 1986-1987,