S a n a t T a r i h i :
B İ Z A N S S A N A T I
Prof. Hon. S. Runtiman
İstanbul Üniversitesinde Bizans tarihi Profesörü
Çeviren: M. İ. B. Çelebi
"s
Patrik Joseph'in portresi XV yüz yılı
Geçen konferansımda, Bizans sanatını 1 1 -inci asırda en yüksek mertebesine çıktığı bir dev-re kadar gözden geçirdik. Bu sanat 1 1 inci asır sonlarında ve 12 inci asır başlarında tedrici fakat esaslı bir inkilâp geçirdi. Bu tebeddül devrin siyasî ve içtimaî vekâyiiyle alâkadardır. Son asrın refah ve saadeti Bizanslılarda bir sükûnet hassası yaratmıştı. Kendilerinin Greko.Roman dünyasının yegâne varisi bulunduklarına ve Biza.ntiyonun da hiristiyan medeni-yetinin merkezi olduğuna kani bulunuyorlardı. Zaten
Bizanslılara h;ç bir şehir İstanbul kadar zengin ve
müessir görünmemiştir. Lâkin 1 1 inci asır sonlarında siyasî vakayi dolayısiyle halkın bu sakin havası bozul-muş ve onları akibetleri için endişeye düşürmüştü. Anadolu vilâyetlerinin bir çoğu Türklerin eline
geç-mişti. Garptan ise, Norman müstevlileri ve Haçlılar hiç beklenmedik bir şekilde ve onları iztıraiba
sevke-den bir canlılıkla Bizansa doğru akın etmeğe başla-mışlardı. Bizantiyon, hâlâ medeniyetin en ziyade his-sedilen merkezi olmakta devam etmekle beraber, şüphe ve pesimizm ile müvazenesi bozulmuştu.
Bu ruhî teşevvüç kendisini sanatta da gösterdi: bir tarafta mistik dine karşı duyulan zevk ve masıva-ya meyi ve muhabbet klasik proporsiyonu ortadan kaldırarak, hatların romantik bir şekilde mübalâğa edilmesini, şekilde muhtelif tecrübelerin yapılmasını ve fanteziye karşı umumî temayülü mucip oldu. Di-ğer taraftan ise, hiyeratik formalizm yerini beşeriyete karşı duyulan yeni alâkaya bıraktı. İnsan resimleri daha insanî bir mâna ile vücuda getirilip, ifadelerde
a
-Trabzonda Aya-Sofya klişe si
hafif bir teessür ve heyecan seziliyordu. Teknik ka-biliyet hâlâ yüksekti. Artık, klasik ananeye has sükû-neti taşımayan 1 2 inci asır Bizans sanatı bundan ev-velki devrin sakin ve daha mükemmel parçalarından hislere umumiyetle dalha ziyade ve vasıtasız hitap eden!, bazan ulhrevî ve bazan da tamamen dünyevî, heyecanlı bir güzelliğe malik eserler vücuda getiri-yordu. Bu sanat Jbundan sonraki konferansımda tedkik edeceğim. Gotik sanatını pek fazla andırmak-tadır. Bu sanatın ayni zamanda, menşe itibariyle esa-sen mübalâğalı bir sanatı bir kat daha müba.lâğa-landıran orta çağların son devir Rus sanatına, bu garip surette ımuztarip ve hüzünlü sanata bir menba teşkil etmiştir.
Mimarî faaliyetler itibariyle mühim bir devir değildir. Yunan Haçı Plânı hâlâ mimarî zevki okşa-makta ise d'e irtifaların fazlalaştırılmasına ve bir ta-kım tenevvüler göstermesine karşı bir temayül
görül-meğe başlamıştı. Mimarlar, İstanbul'da. «Zeyrek» camiinde olduğu gibi bazan iki klişeyi yan yana inşa edip bunları gayet malhirane bir surette vücuda geti-rilmiş kubbeli bir höcere ile birbirlerine raptediyor-lardı. Yahut da Yuna.n haçı plânına daha ahenkdar bir şekilde uyan klişeler inşa ediliyorlardı ki, misal ola-rak tek kubbeli bir holden ibaret olan «Ka'riye» ca_ miini, ve esas itibarimle eski bir Bazilika olup Yunan Haçı plânına uymak üzere kolları uzatılan Trabzon'-daki «Aya Soifya» kilisesini gösterebiliriz. Bu klişeler gayet zengin bir şekilde tezyin edilmişlerdir. Divarlar-daki bütün boş sahaları resimlerle kaplamak tema-yülleri başlamıştır. Mozavikler f?,zla Dshalıya
maloî-dusrundan, mebzul en Fresko kulanılıvordu. Tezyini heykeltraşi Umumiyetle gayet sade idi. Döşeme
mo-zayikleri, tekrar moda olmuştu. Lâkin, bunlar «Tessarae» Tesere'den değil Marquetterie (Mar-ketri) 1er de olduğu gibi şekil verilmiş küçük taş
ve-ya mermer parç3İarınd!a,n vücude getiriliyordu.
Bu devrin temayülleri en ziyade resim sanatla-rında kendilerini belli ediyorlardı. Mozayiklerde, sa-dece zarif bir surette uzatılmış Madonnaları ve Aziz-leri de|ğil, ayni zamanda, da, samimî tavırlarını mu-hakkak canlı bir modelden almış olan İsa resimleri-ni d'e görüyoruz. Beşerî mânalar ve tavırlar daha he-yecanlı ve hüzünlüdür. Ekseriya, bir hattın mübalâğa edilmesi ile ve baza.n da işlenişteki kasti bir dikkatsiz-likle eserin tesiri ziyadeleştirilrniştir. Bu heyecan, bilhassa, maksada mozayiklerden ziyade muvafık •bir sanat kolu olan çerçeve içerisinde resimlerde de edilmektedir. Bu temayül ayni zamanda hayalî bir ar'ka plân ilâvesiyle El Yazması eserlerde de mev-cuttur. Daha evvelleri pek nadir vücuda getirilmiş bir sanat kolu olan çerçeve içerisinde resimlerde de yeni bir faaliyet sezilmektedir. Lâkin, Rusyada, bu tarihlerde çerçeveli resimler için büyük pazarlar kurul-muştur.
hak-kedilmiş haçlar ve iki buutlu heykelcikler bu devre aittirler. Mine işçiliği yine eskisi gibi pek muteber i di. Bu sanatın en güzel Bizans numuneleri 1 2 inci asır bidayetinden kalkmıştır. Desenli kumaşların imali
azalmıştır. Bunun sebebi bilhassa siyasidir. Memle-ketin -en mühim ipek böceği yetiştiren çiftlikleri son harpler esnasında harap olmuşlardı.
1204 tarihinde Lâtin Haçlıları Istanbulu zabte-dereik sayısız sanat eserlerini tahrip edip B i z a n s
kud-retini ebediyen köreltmişlerdi. Elıli yedi sene süren Lâtin İmparatorlar: devri, sanat tarihinde Iboş bir de-virdir. Bizanslıların vilâyetlerde kurmuş oldukları küçük devletçikler mevcudiyetlerini muhafaza için mücadele etmekle meşgul olduklarmdaın, fazla sanat eserleri meydana getirememekle beraber, bulunduk-ları yerlerde ve Bizans tesirleri altında kalan bazı Balkan devletlerinde oldukça muntazam bir inkişafın devlam etti|ğini gösteren sanat eserleri vücuda getiril-miştir. Bu inkişaf, Bizanslıların tekrar İstanbul'a ha-kim olup ve fakat kısa bir refah devri yaşamaya başladıkları 1 3 üncü asırda semerelerini vermiştir. Bilhassa resim sanatında büyük ve ciddi bir faaliyet başlamıştır. Bu devir, bazan Bizans Rönesansı devri diye isimlendirilir. Bazı tarihçiler, İtalyan üsluplarına takaddüm eden Bizans üsluplarını gönmemezlikten gelerek bu yeni canlanmada ilk İtalyan Rönesansunın rol oynadığını iddia ederler. Diğerleri ise, ibu ceryanı Klasik zevklerin anî ve tekemmül etmiş ıbir şekilde yeniden hayat bulduğunu söylerler. Bu ikinci iddia
hakikate u y g u n d u r . Çünkü, bu klasik sanat zevkini
klasik iliülere karşı uyanan bir talâka ta'kip etmiştir. Devrin muharrirleri gayet klasik biır üslupta, yazı yaz-maya başlamışlardı. Lâkin, hakikati söylemek icaıbe-derse, İbu anî bir Rönesans olmayıp, her ne kadar Klasik sanata karşı yeniden canlanan alâka,
Roman-tik israfı oldukça azaltmış ise de 1 2 inci asır üslupla-rının inkişafından doğmuştur.
İstanbul'da, Bizansın son iki asrın pek cüz i bir mimarî faaliyet görülmektedir. Yeni yeni inşaata gi-rişmekten ise, tahrip edilenleri tamir etmek daha lü-zumlu idi. Zaten, hükümet ibu gibi faaliyetlere vasi bir yer verecek kabiliyette değildi. Yunan Haçı
plânı-nın pek zarif tenevvülerini gösteren bir kaç küçük klişe inşa edilmiştir. En güzel bir misal, «Fethiye» camiine muttasıl «Ölüler Şapeli» dir. Vilâyetlerde muhtelif mahalli üsluplar inkişaf ediyordu. Aynaroz da Üç Yapraklı (Trefoil) klişeler in'şa ediliyordu. Mora'da Mistria şehrinde Bazilika zemin plânı üzeri-ne Yunan Haçı şeklinde klişeler inşa edilmişti. Sırp-lar bu üslubu daha ileriye götürerek, dışından murab-ba şeklinde ve içerisi gayet muğlak plânlı, üstleri gay-rı muntazam bir tarzda serpiştirilmiş kubbeli, ve
ça-tılı büyük klişeler vücuda getirdiler. Sirbistan, o ta-rihlerde, Cenubu Şarkî Avrupanın bu gibi binalar inşa edebilecek yegâne zengin memleketi idi.
Bütün but klişeler, pek zengin (bir surette tezyin edilmişlerdir. Dıvarlarm her santimi Azizlerin resim-lerini ve mukaddes sahneleri ihtiva eden Freslkolar-la ve mozayiklerle örtülmüştü. Bu resimlerde, ifade edilmek istenilen mânalarda tezyini mahiyetlerini bir-leştirmeğe karşı bir temayül başlamıştı. İşte bu devir-dedir ki, şu veya ;bu resmin, şuraya veya butfaya resmedilmesi için kaideler çıkarılmıştır. Azizlere, k o -laylıkla teşhis edilebilmeleri için muayyen vasıflar verilmiştir. Üslup, insanî ve natüralistiktir. Renk-ler zengin ve canlıdır. FigürRenk-ler umumiyetle iyi res-medilmiş olup, fantaziye karşı meıclubiyetten değil, anlatılmak işitenden hikâyenin d'aha manidar olma-sını temin etmek arzusundan dolayı, biraz mübala-ğalı işlenmişlerdir. Yine ayni sebeplerden sahneler oldukça kalabalıktır. Bu sanat mozayiklerden ziyade fıreskolara uyar. Bizantiyonun pek fakir düşüp bu gibi pahalı vasıtaları kullanamıyacak bir ihale düştüğü gü-ne kadar miktarları fazla, fevkalâde güzel mözayik-ler vücuda getirilmiş ise de en güzel mozayik sana-tının malik olması icap eden vakar ve ciddiyet bun-larda sezilmektedir. Bundan başka, Bizans 'tarihinin hiç ıbir devrinde görülmeyen büyük ibir ıportrecilik kabiliyeti müşahade edilir. 14 üncü asır sonunda Bizans ıresiım sanatında başlıca iki ekol saymak müm-kündür. Sanat tarihçileri, pek de doğru olmiyarak, bu ekollere Girit ve Makedonya Ekolleri isimlerini vermişlerdir. Zannıma göre bu kanaat sahipleri bu iki
mekteb arasındaki farkları mübalâğa etmişlerdir. Halbuki b u farklar Girit ekolünün İtalyan Rönesan-sı tesirleri altında girdiği, Bizanstan sonraki
devirle-re kadar pek belli bir şekilde farkediiememişti. Girit ekolü daima fazla hümanistikdir. Makedonya ekolü ise renklerin kullanılmasınıda oldukça sert olup hikâ-yeyi anlatmak hususunda mânayı derinleştirmek için natüralizme kaçmak t ansa mübalâğayı tercih etmekte idi. Bu ekolün zevki, doğuş itibariyle Giritli olan ve E L G R E C O lâkabını alan büyük sanatkâr Do'minico Theotocopouli tarafından İspanyol ressamlığına aşı-lanmıştı.
Çerçeve içerisinde resimler ve İkonlar da Fres-ko resim sanatını takip etti. Bunlar eskiye nazaran daha mebzul olarak vücuda getirilmişlerdir. Manus-kri (El Yazması) resimlerinde ise 10 uncu ve 1 1 inci asırlarda, oldu(ğu gibi iki ekol mevcuttur ki, bunlar da Saray ve Halik ekolleridir. Birincisi Fresko ve İkıoıı resimlerini andırır. İkincisi ise sadece resim ve sekiL
>
Tezekkeretülbünyanda Sinan bu hususu şöyle izah
ediyor: (Mukaddema bina olunan üç şerefeli bir
kule ıgibidir, gayet kalındır, ama bunun manaresi
hem nazik hem üçer yolları olmak gayet müşkül
olduğu ukalâya malûmdur).
Selimiyede büyük esas kubbe 8 fil ayağına
is-tinat eder. Kubbenin büyük dafiası bu ayakları her
taraftan destekliyen kemerlerde beden duvarına
intikal eder. Duvarlar mihrap tarafında büyük
mihrap nişi, yanlarda istinat ayakları, avlu
tarafın-da avlu kemerleri vasıtasile takviye edilmiştir.
Bu camiin en büyük hususiyeti esası
cami'bina-sının 4 köşesinin 4 minare ile tesbit edilmiş
olma-sıdır. Bu suretle büyük kubbenin zamanla tesirini
göstermesi icap eden dafia kuvveti çok bilgili bir
surette karşılanmıştır.
Selimiye camii gerek teknik imkânların
bü-yük bir vukufla ve kolaylıkla kullanılmış olması
bakımından, gerek birçok detaylardaki olgunluk
bakımından eşsiz bir şaheserdir. Ancak,
Süleyma-n iyedeki mimarî seziş Süleyma-ne SiSüleyma-naSüleyma-nıSüleyma-n, Süleyma-ne de düSüleyma-nya
öl-çüsünde başka bir mimarın hiçbir eserine nasip
olmayan bir kudrettedir.
Sinanm diğer binaları her biri ayrı bir tetkik
mevzuu teşkil edecek mahiyette orijinal
eserler-dir.
Sinan hakkında bugüne kadar çok söz
söy-lenmiş olmakla beraber san'at ve teknik
bakımın-dan hemen hiçbir esaslı etüd yapılmamıştır.
De-ğerli mimar ve mühendis arkadaşlarımızın bu
va-dide kadirşinas mesailerini temenni ederiz.
M. MORTAŞ
(Bizans San'ati yazısından dsuam)
den ibaret olup, -canlı ve neşelidir; bazan hatlarda, Helleniatiik ibir sadelik görülürse de, bazan da kaba ve siliktir.
İmparatorluğun çok fakir düşmüş olması dola-yısiyle nim kıymette olan maddeler üzerine işlenmiş küçük çapta slanatlar, artık pek nadir vücuda
getiril-di. .Tedariki müşkül olan madeni kap kaçağı tercih eden Bizanslılar, Seramik sanatını o tarihe kadar ih-mal etmişlerdir. Bu devirde Seramik sanatında da büyük bir inikişaf görüldü. Lâkin, Bizans kap kaçağı,
estetik noktayı nazardan, insanı sukutu hayala uğratır. Dokuma kumaşlar artık imâl edilmiyordu. Buna
mu'-kabil hem sade nakışlara ve hem de aplike nakışlara fazla rağbet gösterilmiştir. Aplike nakış sanatı, son Bizansı müteakip devre kadar yüksek bir vtarlık gös-termkir.