Giriş 3
Açılış Konuşması 4
Konuşma 1- Tunus Vilayeti
Aile Birliğinde Kriz: Sebepleri ve Sonuçları 6
Konuşma 2- Hollanda
Eşitlik Düşüncesinin Aile Bireylerine Yaptığı Zulüm 10
Konuşma 3- Pakistan Vilayeti
Evlilik ve Aile Yaşamını Baltalamada Medyanın Rolü 14
Konuşma 4 – Tunus Vilayeti
Aile İçi Şiddet: Sebepleri ve İslami Bakış İle Koruma Yolları 18
Konuşma 5 – Lübnan Vilayeti
İslami Aile Yasalarına Karşı Oluşturulan Uluslararası ve Ulusal Gündemlere Karşı Koymak 23 Konuşma 6 – Türkiye Vilayeti
Aileyi Kurtarmak İçin İslam’ın İçtimai Nizamı Şart 28
Konuşma 7 – Endonezya
Anneliği İade Edelim: Kadının Eş ve Anne Olarak Asli Görevinin Ehemmiyeti 33 Konuşma 8 – Arap Körfezi
Erkeğin Kadın Üzerindeki Kavvâmesi 38
Konuşma 9 – Mübarek Toprak (Filistin)
İslam’da Evlilik Hayatı 44
Konuşma 10 – Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Konuşması
Hilafet Ailenin Kalesidir 50
Kapanış Konuşması 55
İÇİNDEKİLER
Giriş
Bizleri İslam nimetiyle nimetlendiren Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya hamd-ü senâlar olsun. Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, ailesinin, ashabının ve ona tabi olanların üzerine salat ve selam olsun.
Hicri 18 Safer 1440, Miladi 27 Ekim 2018, tarihinde Hizb ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Hizb ut Tahrir Tunus Vilayeti ile birlikte; “Aile: Zorluklar ve İslami Çözümler” başlıklı bir uluslararası kadınlar konferansı düzenleyerek Müslüman beldelerde ve tüm dünyada evliliğe ve aile hayatının ahengine ve birliğine zarar veren krizi ele aldı.
Bu önemli konferans; bu önemli konuyu irdelemek üzere Tunus’tan ve başka ülkelerden toplumlarında etkili lider veya bu konuda deneyim sahibi yüzlerce seçkin kadını bir araya getirdi. Konferansta Ortadoğu, Körfez Bölgesi, Afrika, Asya, Güneydoğu Asya ve Avrupa’dan Hizb-ut Tahrir’li kadın konuşmacılar yer aldı.
Bu konferans, üç hafta süren yoğun bir küresel kampanyanın doruk noktası ve zirvesiydi. Kampanya esnasında cemaatler, kuruluşlar, etkin kadınlar ve medya ile iletişime geçildi, sosyal medyada geniş küresel katılımla aktif bir kampanya yürütüldü.
“Aile Birliği” bir medeniyetin temelini teşkil etmektedir. Güçlü aileler, güçlü, istikrarlı ve başarılı toplumların merkezinde yer alır. Aile kurumu, tüm mensuplarına fiziksel, duygusal ve maddi destek ve refah bulduğu, çocukların sağlıklı bakım ve doğru terbiyeye ulaştığı hayati bir kurumdur. Bugün tüm dünyada ve Müslümanların yuvalarında aile birliğine zarar veren bir krizle karşı karşıyayız. Evlilik zarar görmüş, evlilik ve aile hayatında anlaşmazlık yaygınlaşmış, annelik değersizleştirilmiş ve aileler epidemik boyutta dağılıyor. Oysa güçlü, birleşik ve ahenkli aile hayatı, bir zamanlar İslami ümmetin en önemli karakteristik özelliğiydi.
Mutsuz, parçalanmış ve işlevsiz evlilikler ve aile hayatları herkes üzerinde ağır duygusal etkiler oluştururken çocuk ve toplum üzerindeki etkileri yıkıcı olabiliyor. Dolayısıyla aile kurumu içindeki bu krizi ele almak ve yıkımdan korumak için ciddi gayret gösterilmesi hayati önem taşımaktadır. Bu önemli kampanya ve konferansın amacı, günümüz dünyasında aile yapısının değişiminden doğan tehlikeleri, evlilik kurumuna ve aile hayatının ahengine zarar veren kilit faktörleri, bunlarla birlikte medyanın ve hükümetlerin krizi körüklemedeki rolünü açıklamak olmuştur. Bu esnada Müslümanları dinlerinden daha fazla uzaklaştırmak amacıyla İslam’ın aile ve içtimai hükümlerini laikleştirmeye yönelik ulusal ve uluslararası projeler de ifşa edildi. Ve nihayet, İslam’ın içtimai sistemi tanıtıldı, İslam’ın toplumda cinsiyetler arasında ilişkilerin düzenlenmesine dair eşsiz görüşü ile temel ilkeleri, değerleri ve yasaları açıklandı. İslam’ın aile hayatında kadın ve erkek için tanımladığı roller ve haklar, evlilikte sükûnetin nasıl sağlanacağı, anneliğin yeniden hak ettiği yüce konuma nasıl getirileceği ve güçlü ve sağlam aile birliklerinin nasıl oluşturulup korunacağı da anlatıldı. Bu kampanya ve konferans ayrıca güçlü evlilikler ve aile birlikleri kurmak, desteklemek ve korumak için şart olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet altında İslami yönetimin hayati önemini de açıklayarak İslam’ın gerçekten ailenin kalesi olduğunu gösterdi.
Bu kitapçık; “Aile: Zorluklar ve İslami Çözümler” konferansında sunulan konuşmaları içermektedir.
Allah Subhanehu ve Teâlâ bu kampanyayı ve konferansı düzenleyen ve destek olan herkesten razı olsun. Tüm bu çabaların neticesinde aileyi ve toplumu harap olmaktan kurtaracak olan şanlı Hilafet Devletinin yeniden ikamesini bir an evvel nasip etsin. Amin.
Dr. Nazreen Nawaz
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Müdiresi
Açılış Konuşması
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:
﴾َنﻮُﻠَﻤْﻌَﻳ ْﻢُﺘْﻨُ
ﻛ ﺎَﻤِﺑ ْﻢُﻜُﺌِّﺒَﻨُﻴَﻓ ِةَدﺎَﻬَّﺸﻟاَو ِﺐْﻴَﻐْﻟا ِﻢِﻟَﺨ َﻟﻰِإ َنوُّدَ ُﺘﺮَﺳَو َنﻮُﻨِﻣْﺆُﻤْﻟاَو ُ ُ ﻮُﺳَرَو ْﻢُﻜَﻠَﻤَﻗ ُ َّﺑا ىَ َﻴﺮَﺴَﻓ اﻮُﻠَﻤْﻗا ِﻞُﻗَو﴿
“De ki: “Çalışın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, Mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” [Tevbe 105]
Kıymetli Misafirler, Kıymetli Kardeşlerim, “Aile: Zorluklar ve İslami Çözümler” adlı uluslararası konferansımızın açılışını ilan etmekten çok mutluyum.
Saygıdeğer Misafirlerimiz;
Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yardımıyla Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları ve Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti Medya Bürosu ile birlikte bu yılın uluslararası kadın konferansını düzenlemiş olmaktan mutluyuz. Daha önce
“Hilafet: Kadının Hakları ve Siyasi Rolü için Parlak Bir Model” adlı tarihi Uluslararası Konferans’ın ardından tekrar burada Tunus’ta buluşuyoruz.
Bu konferans 3 Ekim 2018 tarihinde başlatılmış olan küresel bir kampanyanın doruk noktasıdır. Üç hafta süren bu çalışma;
aile krizini ve ailenin karşısındaki zorlukları ele aldı ve onu kurtarmak, sağlıklı ve ahenkli bir toplum oluşturmak için bazı İslami çözümleri sundu.
Aile birliğine zarar veren bu kriz hayati öneme sahip bir konudur. Zira ortaya çıkışı da İslam dünyası dâhil tüm dünyaya yayılışı da aile kurumunun çöküşüne, dağılmasına ve kargaşaya yol açmıştır. Örneğin Tunus’ta kardeşlerim; Ulusal İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2011 ile 2015 yılları arası boşanma oranları %18 artmış, evlilik oranları düşmüş ve 25-29 yaş grubunda bekârlık oranı 1994’ten 2011’e kadar %37,7’den %54,4’e yükselmiş. Kadın kuruluşlarının araştırmaları; şiddet mağduru kadınların %84’ünün evli olduğunu tespit etmiş.
Öyleyse kıymetli kardeşlerim; içimizden hangimiz evliliğe zarar veren, aile kurumunun temellerini zayıflatan ve aile fertleri arasındaki ilişkileri bozmak için öğelerini kirletip ailede birlik ve ahenk yerine kavga ve nifak oluşturan bu krizin ciddiyetini anlamaz? Maalesef ailenin dağılmasını durdurmak için sunulan çözümler sadece kozmetik, doğaçlama, dar görüşlü ve sebeplerini anlamaktan yoksun sığ bir bakış açısının yüzeysel çözümleridir. Bundan ziyade İslam beldelerindeki rejimlerin politikaları, edepsizliği ve ahlaksızlığı yayıp İslam’ın içtimai nizamının son parçalarını da yok eden Batılı diktaları tatbik ederek ve uluslararası sözleşmeleri kabul edip yerel hukuka geçirerek ailenin kötüye doğru gidişatını durdurmak yerine krizi daha da pekiştirmiştir. Bunun en büyük kanıtı Tunus’un Medeni Kanunu’dur. Buna bağlı olarak aile ve içtimai nizama dair hükümleri laikleştirdiler, en son eşitlik bahanesiyle ve Şahsi Hürriyetler ve Eşitlik Komitesinin en son raporuna dayanarak İslam’ın farz kıldığı miras hukukunu iptal ettiler ve Müslüman kadınların gayri Müslim erkeklerle evlenmesini kanuna dâhil ettiler.
Saygıdeğer kıymetli misafirlerimiz, aile toplumun temel taşıdır. Hiç şüphesiz İslam dünyasında ailelerin maruz kaldığı ıstıraplar Batı medeniyetinin yıkıcı liberal fikirleriyle ve İslami kimliği teşkil eden değerleri yok edip yerine yozlaşmış maddiyatçı kriterleri yerleştiren işgalinin neticesidir.
Hakikaten de Müslüman aileyi parçalayıp birliğini yok etmek için sergiledikleri çabalar hala Batının karşısındaki en büyük engelin Müslüman aile olduğunun kanıtıdır. Zira Müslüman aile ahlakı, izzeti ve gelecek nesilleri koruyan emniyet valfidir.
İşte bugün bu konferansta, Allah’ın izniyle, Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ’nın cinsiyetler arasındaki ilişkileri düzenleyen eşsiz bakış açısını ve (cinsiyetler arasındaki) mükemmel rol dağılımını anlatacağız. İslami içtimai nizam ile ailenin ve toplumun yeniden şekilleneceğini, güçlü evlilikler inşa edeceğini, aile fertleri arasında temin edeceği ahenk ile sıkı aile bağları oluşturacağını açıklayacağız.
Kıymetli kardeşlerim, bugün bu konferansa ve sergiye katılımlarınızdan dolayı Allah sizlerden razı olsun. Allah hepimizin çalışmalarını kabul etsin ve Yüce Hükümleri tekrar ikame edilene kadar yardımcımız olsun.
Son olarak; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla konferansın açılışını ilan ediyorum: “Aile: Zorluklar ve İslami Çözümler”
Son niyazımız: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd-u senalar olsun:
Elhamdulillahi Rabbil Âlemîn
Ves-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh
Hanan Al Khmairy Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti
Kadın Kolları Resmi Sözcüsü
Tunus Vilayeti
Konuşma 1: Aile Birliğinde Kriz: Sebepleri ve Sonuçları
Es-Selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu
﴾َنوُﺮَّ
ﻜَﻔَﺘَﻓ ٍمْﻮَﻘِّ
ﻟ ٍتﺎَﻳﻵ َﻚِﻟَذ ِﻓﻲ َّنِإ ًﺔَ ْﺣﻤَرَو ًةَّدَﻮَّﻣ ﻢُﻜَﻨْﻴَﺑ َﻞَﻌَﺟَو ﺎَﻬْ َِإ اﻮُﻨُﻜْﺴَﺘِّﻟ ﺎًﺟاَوْزَأ ْﻢُﻜِﺴُﻔﻧَأ ْﻦِّﻣ ﻢُﻜَﻟ َﻖَﻠَﺧ ْنَأ ِﻪِﺗﺎَﻳآ ْﻦِﻣَو﴿َ
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” [Rum 21]
Allahumme salli ala Seyyidina Muhammedin abdike ve Resulike ve alel’muminine vel’muminati vel’muslimine vel’muslimati…
Ey Kardeşlerim! İnsanlık bir uçurumun eşiğinde! Toplumun temel taşı olan aile kurumu elden gidiyor... Tüm dünya bir aile krizi ile karşı karşıya. Batıyı derinden sarsan Aile Krizi ve doğurduğu sosyolojik, psikolojik ve birçok başka sorunlar;
insanlık için çıkartılmış en hayırlı Ümmeti - biz İslam Ümmetini de - pençesine almış durumda!!!
Her geçen yıl evliliklerin sayısı azalırken boşanmaların sayısı gittikçe artıyor. Örneğin Türkiye’de son on yılda boşanma oranları %82 arttı, 2001’de 6 aileden birisi boşanırken 2018’de 3 aileden birisi boşanmış. Ürdün, bugün Orta Doğu’nun en yüksek boşanma oranlarına sahip. 2011 yılında sadece BİN boşanma kaydedilmişken, 2016 yılında neredeyse 22 bin boşanma kaydedilmiştir. Hatta evlenen çiftlerin %8,2’si daha evliliklerinin ilk yılını tamamlamadan boşanmış! Mısır’da, boşanma oranı son 20 yılda %83 oranında artmış ve günde yaklaşık 260 boşanma gerçekleşiyor. Endonezya’da 2014 yılında boşanmalarda 380 bin Müslüman evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Bu saatte 44 ve günde binden fazla boşanmaya tekabül ediyor. 1999’dan 2009’a kadar boşanma oranı 10 kat arttı. İran’da ise bu yılın Mart ayına kadar saatte 20 boşanma davası görülmüş. Sadece Tahran’daki boşanma oranları bir yıl içinde %22 artmış.
Bununla birlikte İslam Ümmeti içinde evlilik oranları düşmüş ve evlilik yaşı artmıştır. Örneğin Mısır’da resmi kayıtlara göre evlilikler 2004-2016 yılları arasında %70,4 azalmış. Yine Filistin’de evlenme oranları 2015-2016 yılları arasında %8 düşmüştür. Lübnan’da 35-39 yaş arası kadınların %47’si bekâr, Malezya’da 2010 yılında 15 yaş üstü nüfusun %35’i hiç evlenmemiş. Buna ek olarak, tüm İslam beldelerinde ilk evlenme yaşı ortalaması 30’lara yaklaşmış.
Yine aile kurumunun toplumsal yapıda giderek zayıfladığını, ailelerin giderek küçüldüğünü, yalnız yaşayanların arttığını ve ailelerin çocuk yapmaktan kaçınmaya başladığına şahit oluyoruz. Üç ve daha fazla çocuklu aile sayısı geriliyor. Aynı anda 1-2 çocuklu aile sayısında büyük bir artış görülüyor. 2016 yılında örneğin Türkiye’nin doğurganlık hızı 2,1 çocuğa düşerek ve nüfusun yenilenmesi için gereken doğum oranının altına düştü. 2016 yılına kadar TÜİK Türkiye’nin doğurganlık oranını her zaman “nüfusun yenilenme oranının üstünde” olarak belirtirdi. Bundan dolayı ülke nüfusun hızla yaşlanması riskiyle karşı karşıyadır. Bangladeş’te doğurganlık oranı 1975’te 6,3 iken 2011’de 2,3’e düşerek %63’lük bir düşüş göstermiştir. Aynı endişe verici demografik gelişmeler, Pakistan’da, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde de kendini gösteriyor. Yalnızlaşan ve çocuktan kaçınan bir sosyal gelişme eğilimiyle karşı karşıyayız. Bunun temel nedenlerinden birisi, ilk annelik yaş ortalamasındaki artış ve anneliğin değersizleşmesidir.
İslam’ın ahlaki ve kültürel değerleri çözülmeye uğradıkça evlilik hayatında geçimsizlik, mutsuzluk ve evlilikte şiddete yol açmıştır. Örneğin Türkiye’de son on yılda kadına karşı şiddet oranı % 1400 artmış. Sadece geçen yıl Türkiye’de 400’den fazla kadın boşanma nedeniyle öldürüldü. Bununla birlikte Türkiye’de boşanmaların doğurduğu dehşet bir tablo daha var…
Anneden intikam almak için kendi çocuğunu öldürmek gibi “yeni bir sistem” çıktı ortaya… 2017 yılında 20 çocuk öz babası tarafından öldürülmüş…
Boşanma oranlarındaki artış doğrudan çocuk ve genç nesilleri etkileyen problemlere yol açmıştır. Çocuk suçluluk oranları, alkol ve madde bağımlılığı, okul başarısızlığı ve okulu terk, psikolojik problemler, fuhuş ve evlilik dışı doğum, şans oyunları ve kumar, intihar gibi problemlerdeki artışların her ülkede boşanma oranlarıyla birlikte arttığı dünya genelinde bilimsel çalışmalarla açıklanmıştır. Örneğin boşanmaların devamlı ve hızlı arttığı Türkiye’de çocuk suçluluk oranları 2008-2013
arası 4 katından fazla artmıştır.
Kıymetli Kardeşlerim, korkunç istatistikler saymakla bitmez... Gerçekten de bunlar; epidemik boyutta zehirlenme belirtileridir.
Batıdan ithal edilen kapitalist, liberal, feminist ve laik değer ve normların, kanun ve nizamların yayılması, teşvik ve tatbik edilmesi Ümmeti zehirlemiştir. Müslümanların düşünce yapısını, zevklerini, hayat mefhumlarını ve kriterlerini İslam’dan uzaklaştırıp Batı çizgisinde şekillendirmiştir. Üzerimize tatbik edilen Batılı değer ve kanunlar, iddia edildiği gibi kalkınma getirmedi… Tam aksine, bizleri Batının ahlaki çöküntüsüne ve bir sürü aşılamaz sosyal sorunların içine itti…
“Liberal Hürriyetler” diyerek kadın erkek arasındaki sosyalleşme/ilişki sınırlarını ortadan kaldırdılar ve İslam toplumunu gayri İslami toplumlara benzettiler. Liberalleşme ile “iffet ve hayâ” gericilik sayıldı. Oysa Enes Radıyallahu anh’tan rivayet ile Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
«ُءﺎََ ْﻟا ِمَﻼ ْﺴِﻹا ُ ُﻠُﺨ َو ﺎًﻘُﻠُﺨ ٍﻴِد ِّﻞُِﻟ ﱠنِإ »
“Her dinin kendine özgü bir ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı ise hayâdır”.
Yine Ebu Mes’ud el-Bedrî Radıyallahu anh’tan rivayetle Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayânın İslam Ahlakının temeli olduğunu ifade etmektedir:
« َتْئ ِﺸ ﺎَﻤ ْﻊَ ْﺼﺎَﻓ ِﻲْ َ ْ َﺘ َْﻟ اَذِإ ﻰَﻟوُْﻷا ِةﱠُﱡﻟا ِم َﻼَ ْ ِﻤ ُسﺎﱠﻟا َك َرْدَأ ﺎﱠ ِﻤ ﱠنِإ »
“Peygamberlik sözlerinden insanlara ilk ulaşan söz: Utanmazsan dilediğini yap!” İşte liberal hürriyetlerin telkin ettiği tam da budur: “Herkes dilediğini yapsın. Utanmak seni gericiliğe ve ezikliğe mahkûm eder!”
Kadınlar tesettürsüz ve süslenerek sokağa çıkıyor, erkekler gözlerini yere çevirmiyor, gayri meşru ilişkiler ve cinsel azgınlık gün geçtikçe artıyor, evliliğe kıymet verilmiyor, evlilik ve aile hayatında bağlılık ve sorumluluk duygularına karşı isteksizlik oluşuyor, evlilik kurumunun ihtiyacı ortadan kalkıyor, altı oyuluyor… Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu çöküntünün önüne geçip ahlak ve huzuru korumak üzere evliliği garanti altına almanın metodunu şu şekilde ortaya koymuştur: Hz. Aişe (ranha)’dan şöyle emrettiği aktarılmıştır:
« ﻲِِّﻤ َسَْﻠَﻓ ﻲِﱠ ُ ِ ْﻞَ ْﻌَ َْﻟ ْ َ َﻓ ﻲِﱠ ُﺴ ْ ِﻤ ُحﺎَِّﻟا »
“Nikâh sünnetimdir. Sünnetime rağbet etmeyen benden yüz çevirmiştir.”
İşte Ümmeti Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetinden uzaklaştıran liberal hürriyetler olmuştur. İslam’a göre kadın ve erkek arasındaki ilişki toplumda cinsiyetler arası sağlıklı yardımlaşma olması gerekirken zevk ve sefa odaklı bir şekle dönüştürmüştür. Toplumların cinselleştirilmesine, artan evlilik dışı ilişki biçimlerine ve hatta eşcinselliğin yayılmasına ve bunlara karşı hoşgörüye yol açmış doğal olarak da evliliğe ve aile birliğinin sağlığına zarar verip temelini çürütmüştür.
Heva ve heveslerin peşinde koşturmayı telkin eden çürük liberal kültür İslam Ümmetine de buşlaşmıştır. Oysa Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
﴾ً
ﻼﻴِﺒَﺳ ُّﻞَﺿَأ ْﻢُﻫ ْﻞَﺑ ِمﺎَﻌْﻏَ ْﻷَﻛﺎ َّﻻِإ ْﻢُﻫ ْنِإ َنﻮُﻠِﻘْﻌَﻓ ْوَأ َنﻮُﻌَﻤْﺴَﻳ ْﻢُﻫَ َﺜﺮْﻛَأ َّنَأ ُﺐَﺴْ َﺗﺤ ْمَأ * ًﻼﻴِﻛَو ِﻪْﻴَﻠَﻋ ُنﻮُﻜَﺗ َﺖﻧَﺄَﻓَأ ُهاَﻮَﻫ ُﻪَﻬَﻟِإ َﺬَ َّﺗﺨا ِﻦَﻣ َﺖْﻳَ أَرَ
أ﴿
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” [Furkan 43-44]
Kıymetli Kardeşlerim,
Kapitalist değerler İslam Ümmeti içerisinde büyümekte olan Aile Krizi’nin başlıca sebeplerindendir. İslam; Müminleri ve toplumdaki gayri Müslimleri dahi evlilik, çocuk ve aile birliği için en iyi, en hayırlı olana odaklanmaya teşvik ederken, kapitalizmin ferdiyetçilik değeri bencil ve ferdî ihtiyaçlara odaklanan zihniyetler oluşturuyor. Aynı şekilde maddiyatçılık, kazanç uğruna yozlaşmış imaj ve materyalleri yüceltti, daha fazla kazanma ve harcama kültürünü aşıladı. Bu uğurda kadını bir meta haline dönüştürdü. Bu prensipler üzerine kurulu kapitalist ekonomi politikaları “toplumun ve devletin ekonomik itici gücü olma” kandırmacasıyla kadınları annelikten uzaklaştırıp iş hayatına itiyor. Ailenin, çocukların ve toplumun mutluluğunu düşünmek yerine daha fazla para kazanarak ve satın alarak mutlu, sevilen ve saygın insan olunacağı algısı yerleşti zihinlere. Bu yaşam tarzı ebeveyn ve evlat ilişkisini, tüm toplumsal denge ve düzenleri bozan, toplumsal huzuru etkileyen ciddi bir sorun olarak duruyor karşımızda.
Oysa Ebû Hüreyre Radıyallahu anh’tan rivayetle Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:
« ِسْﻔﱠﻟا ﻰَِﻏ ﻰَِﻐْﻟا ﱠ َِﻟ َو ،ِض َرَﻌْﻟا ِة َرَْ ْ َﻋ ﻰَِﻐْﻟا َسَْﻟ »
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” Bugün uzun çalışma saatlerinden ve maddi değerlerin peşinde koşturmaktan dolayı eşlerin birbirlerine veya çocuklarına ayıracak vakit bulamaması boşanmaların başında gelen, hatta evliliğe mani olan önemli faktörlerden birisidir.
Cinsiyet eşitliği gibi feminist fikirler; yine İslam Ümmeti içerisindeki aile ve toplum yapısına son derece büyük zarar veren ithal fikirlerdir. Bu fikirler evlilikteki rollerde, görev ve haklarda kargaşaya ve çatışmalara yol açmış, aynı zamanda evlilik mefhumunu ifsat edip anneliği değersizleştirmiştir. Bu fikirlerle zehirlenen kadınlar; Rabbimizin emri olan erkeğin kavvam olma görevini reddediyor, erkeklerse ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek istemiyor. Oysa İslam’da ne kadının erkeğe ne de erkeğin kadına üstünlüğü söz konusudur ve aile hayatındaki hakları ve görevleri tayin ederken cinsiyet eşitliğine yer vermez. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur
َ ْﺒﻦ َﺴَﺘْﻛا ﺎَّﻤِّﻣ ٌﺐﻴ ِﺼَﻧ ءﺎ َﺴِّﻨﻠِﻟَو ْاﻮُﺒ َﺴَﺘْﻛا ﺎَّﻤِّﻣ ٌﺐﻴ ِﺼَﻧ ِلﺎَﺟِّﺮﻠِّﻟ ٍﺾْﻌَﻧ َ َﻟﺒ ْﻢُﻜَﻀْﻌَﻧ ِﻪِﺑ ُّﺑا َﻞَّﻀَﻓ ﺎَﻣ ْاْﻮَّﻨَﻤَﺘَﻳ َﻻَو﴿
﴾ﺎًﻤﻴِﻠَﻋ ٍءْ َ ِّﻞُﻜِﺑ َنَﻛﺎ َّﺑا َّنِإ ِﻪِﻠْﻀَﻓ ﻦِﻣ َّﺑا ْاﻮُﻟَﺄْﺳاَو
“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan bol nimet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir.” [Nisa 32]
﴾ ُّﺑا َﻆِﻔَﺣ ﺎَﻤِﺑ ِﺐْﻴَﻐْﻠِّﻟ ٌتﺎَﻈِﻓﺎَﺣ ٌتﺎَﺘِﻧﺎَﻗ ُتﺎَ ِﻟﺤﺎ َّﺼﻟﺎَﻓ ْﻢِﻬِﻟاَﻮْﻣَأ ْﻦِﻣ ْاﻮُﻘَﻔﻧَأ ﺎَﻤِﺑَو ٍﺾْﻌَﻧ َ َﻟﺒ ْﻢُﻬَﻀْﻌَﻧ ُّﺑا َﻞَّﻀَﻓ ﺎَﻤِﺑ ءﺎَﺴِّﻨﻟا َ َﻟﺒ َنﻮُﻣاَّﻮَﻗ ُلﺎَﺟِّﺮﻟا﴿
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır.” [Nisa 34]
Bugün İslam beldelerinin birçoğunda kadının toplumsal/kamusal hayattan uzaklaştırılması, kadınların İslam’ın kendilerine vermiş olduğu bazı haklardan, aktivitelerden mahrum edilmesi, zorla evlilik, Hindistan’daki çeyiz gelenekleri, kadına zulmedilmesine yol açan evliliğe dair yanlış görüş ve beklentiler günümüzün fenomenleridir. Bunlar İslam’dan değildir!
Bunlar İslam’dan değildir! Bunlar, gayri İslami geleneksel tutum ve törelerin uygulamalarıdır. Özellikle evliliğe dair yanlış görüş ve beklentiler huzursuzluk, memnuniyetsizlik ve öfkeye yol açmıştır. Hatta gerici kültür ve gelenekleri İslam’la bağdaştıran kadınların da erkeklerin de Batı kültürüne yönelip İslam’ın hükümlerini reddettiğini görüyoruz.
Özellikle evliliğe dair yanlış görüş ve beklentiler huzursuzluk, memnuniyetsizlik ve öfkeye yol açmıştır. Hatta gerici kültür ve gelenekleri İslam’la bağdaştıran kadınların da erkeklerin de Batı kültürüne yönelip İslam’ın hükümlerini reddettiğini görüyoruz.
Zira kardeşlerim, bizler Ümmet olarak kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi verimli bir şekilde düzenlemeye yönelik Şer’i hükümleri anlayamaz olduk. Evlilik ve aile hayatını en güzel şekilde düzenleyip huzur ve uyumu temin eden İslami hükümler hakkında fikirlerimiz berraklığını kaybetti. Tüm bunlar; Ümmet olarak aile yapılarımızda İslami hasletlerin kaybına yol açmıştır, karı koca ve diğer aile fertleri arasında tartışma ve çekişmelere neden olmuştur, fakat en önemlisi ortaya çıkan sorunları gidermek için de açık ve net bir yol bırakmamıştır. En önemlisi ise bizlere bu sorunları çözebileceğimiz açık bir yol bırakılmadı.
Kıymetli Kardeşlerim,
Şunu açık ve net bilmeliyiz ki tüm bunlar emperyalist güçlerin kültürel sömürgeciliğinin ve İslam’ı yok etme projesinin neticesidir. Bunu ise İslam beldelerinin başındaki kukla hükümetlerin desteğiyle başarmaktadırlar. Çeşit çeşit gayri İslami nizamlarıyla ve kurumlarıyla zararlı Batılı ve gayri İslami değerleri teşvik ve tatbik ederek aile krizini körükleyen işte bu rejimlerdir. Örneğin Batılı eğitim nizamlarını uyguluyor, çeşitli feminist kuruluşları ve programları teşvik ediyor, İslami içtimai hükümleri ve aile yapılarını yıkmayı hedefleyen uluslararası sözleşmeleri onaylıyor, çeşitli liberal ve cinsiyet eşitçi kanunları ve ulusal politikaları yürürlüğe sokuyor, medyaya toplumu cinselleştiren, evlilik kurumunu tahrip eden ve aile hayatının huzuruna zarar veren içerikleri yayması için gerekli zemini sunuyorlar.
Mesela İslam beldelerindeki anayasalarına yerel kanunları uluslararası sözleşmeler doğrultusunda düzenleme zorunluluğunu yerleştirdiler. Ülkelerimizdeki kadın ve aileye dair üretilen politikaların, kanun ve hukuki uygulamaların tümü “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikasına dayalı uluslararası sözleşmeleri esas alarak yapılmaktadır. Örneğin Birleşmiş Milletlerin hazırladığı CEDAW’ı Filistin, İran, Sudan, Somali hariç her İslam ülkesi imzalamıştır.
Mesela Türkiye bu doğrultuda “Yeni Türk Medeni Kanunu”nu yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun ile “Aile reisi kocadır”
hükmü değiştirilerek “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirildi. Ve Anayasanın 41. Maddesine “Aile Türk toplumunun temelidir” ifadesine “ve eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmü eklendi. Hatta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı araştırma raporlarında “Aile kadınlar için güvenli bir ortam değildir.” ifadelerini kullandı ve “evlilik”
şiddet sebebidir dedi.
Yine Feminist kuruluşlara beldelerimizde çok fazla söz hakkı ve etki verilmektedir. Bir de İslam aile hukukunu ve kadına dair şer’i hükümleri kadını aşağılamakla suçlayarak yeniden modern kadın gözüyle yorumlanmasını talep eden “İslami Feministler” diye bir fenomen çıktı karşımıza. Bunların talepleri parlamentolarda dahi hemen kabul görüyor. Fakat talepleri Müslüman kadına ve aile kurumuna zulmediyor!
Ayrıca İslam ülkelerindeki mevcut laik eğitim sistemleri de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” prensibini, müfredat, kitap, öğretmen vs araçlarla uygulamaya odaklıdır. Amaç; kendi İslami evlilik ve ailevi görevlerini terk edip karşı cinsin görevlerini üstlenmek için çabalayan, bunu özgürleşmek bilen, anne babasına itaat etmek yerine onlara cinsiyet eşitliği terbiyesi veren nesiller yetiştirmektir. Bunu da Milli Eğitim Bakanlığı yapıyor.
Tüm bunların yanı sıra; beldelerimizdeki Laik hukuk sistemleri eskiden İslami yönetimde olduğu gibi evliliklerin birliğini ve aile yapılarını korumaya yönelik çalışan devletin bir kolu değiller. Mahkemeler artık evlilik içi anlaşmazlıklarda evliliği kurtarmak için arabuluculuk yapan veya kadını aile içi şiddetten koruyan veya erkeğin ailesinin bakımını hakkıyla yerine getirmesini temin eden veya karı kocanın birbirine karşı görevlerini hakkıyla yerine getirmesi için çalışan etkili bir araç değiller. Aksine aile hukukundaki bütün reformlar ailenin dağılmasından sonrası için planlanıyor, hatta ailenin dağılmasını teşvik ediyor. Nafaka ödemeleri, hakaret davaları, velayet sorunları gibi birçok alt başlık, evlilik sonrası için hazırlanan çalışmalardır. Hatta yasalar ‘aileyi’ korumadıkları gibi çoğu zaman boşanma oranlarını daha da artırıyorlar. Örneğin Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi esas alınarak çıkartılan “6284 Sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu”
çıkartıldı. Kanun, halk arasında “Aileyi Çökertme ve Kocaya Zulmetme” kanunu olarak isimlendirildi. Zira kanunun içerdiği şiddet tanımından tut, kanunun uygulanmasına yönelik yönetmeliklere kadar tüm ifadeler ailelerin korunmasını veya kurtarılmasını değil „dağılmasını“ garanti altına almıştır. Mesela “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.” diyerek kocaya karşı “masumiyet karinesini” ortadan kaldırmıştır. Bu kanunu silah gibi kullanan kadınlar, keyfi olarak eşlerini sokağa attırabiliyorlar. Avukatların, aile psikologlarının veya aile danışma merkezlerinin feminist ve cinsiyet eşitliği yaklaşımları, kolayca çözülebilecek aile sorunlarını bir anda boşanma davalarına dönüştürüyor. Türkiye’de bu kanunun mağduru olan kişi sayısı 1,5 milyon olduğu söyleniyor. Özetle, İslam beldelerimizdeki hukuk sistemleri hızlı ve etkili bir şekilde davaları sonuçlandırmaktan ve kadınların ve aile birliklerinin karşılaştığı sorunları çözmekten acizdir. Dolayısıyla da sorunların daha da kemikleşmesine ve kötüleşmesine ve evlilik ve aile hayatında daha fazla aşılamaz inatçı sorunların oluşmasına yol açmaktadır. Hatta hükümetlerin yeterince bütçe ayırmamasından ve çürük nizamların yol açtığı sorunların boyutundan dolayı mahkemeler ve hâkimler aşırı yoğunluktan dolayı sorunlarla ilgilenemiyorlar bile. Üstelik mahkemeler aşırı pahalı ve çoğu kez güç ve para sahiplerinin etkisi altında kalmaktalar. Tüm bunlar evlilik ve ailevi anlaşmazlıkları etkili ve adil bir şekilde çözmenin karşısında engel olarak durmaktalar.
Kıymetli Kardeşlerim,
Bu krizle samimi bir şekilde mücadele etmek istiyorsak, Ümmet olarak bu sorunun sebeplerine ve sebeplerini besleyen nedenlerine karşı köklü bir çözüm bulmak zorundayız. Allah Subhanehu ve Teâlâ bizleri insanlığı uçurumun kenarından emniyete, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak fikir ve metotlarla donattı. Öyleyse İslam’ın çözümlerini yaymak ve yeniden tümüyle tatbik edilmesi için var gücümüzle çalışmalıyız.
Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴾ِﺪﻴِﻤَْ
ﻟﺤا ِﺰﻳِﺰَﻌْﻟا ِطاَ ِﺻﺮ َ
ﻟﻰِإ ْﻢِﻬِّﺑَر ِنْ
ذِﺈِﺑ ِرﻮُّﺠا َ ﻟﻰِإ ِتﺎَﻤُ
ﻠ ُّﻈﻟا َﻦِﻣ َسﺎَّﺠا َجِﺮْﺨُ ِﻛﺤ َﻚْ َِإ ُهﺎَ ْﺠَﺰﻧَأ ٌبﺎَﺘِﻛ ﺮَﻟا﴿
“Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” [İbrahim 1].
Çedya Es-Sayadi
Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti Üyesi
Hollanda
Konuşma 2: Eşitlik Düşüncesinin Aile Bireylerine Yaptığı Zulüm
Es-Selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu Kıymetli kardeşlerim,
Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
﴾ ٍﺾْﻌَﻧ ُءﺎَ ِ ْوَ
أ ْﻢُﻬ ُﻀْﻌَﻧ ُتﺎَﻨِﻣْﺆُﻤْ
ﻟاَو َنﻮُﻨِﻣْﺆُﻤْ ﻟاَو﴿
“Mümin erkekler ile mümin kadınlar birbirlerinin velileridir.” [Tevbe 71]
Kur’an-ı Kerim’deki bu ayette Allah Subhânehu ve Teâlâ hikmeti ilahiyesiyle birbirlerini himaye etmeleri için erkek ve kadının birbirlerine karşı rollerinin nasıl olacağını öğretmektedir. Subhanallah bu ne kadar da güzel? Erkek ve kadından her birisinin karşı tarafa karşı istediği de tam olarak bu değil mi?
Ancak buradan bizim cevaplamamız gereken soru, “cinsler arası adalet” daha net bir ifade ile “cinsler arasında eşitlik” gibi önemli bir hedef gerçekleşir mi? Bugünkü konuşmamda Allah’ın izniyle bu hususu ele alacağım
Birincisi: Erkek ile kadın arasında adalete yapılan çağrı, siyasi, hukuki, iktisadi, eğitim ve yargı konularda erkek gibi kadının da aynı hakları elde etmesi demek değildir. Bilakis, evlilikte, aile hayatında ve genel bir nitelikle de “erkek ve kadın arasında eşitlik”
örtüsü altında toplumda kadın ve erkek olarak üzerlerine düşen görevleri, rolleri ve hakları belirlemek, ayrımcılık ve zulüm hatta kadına karşı şiddet bakımından cinsler arasındaki ihtilafları bir sonuca bağlamaktır. Örneğin, “cinsler arası adaleti” temsil ettiği gerekçesiyle, erkeklerin ve kadınların ailenin geçimini, ev işlerini ve çocukların terbiye edilmelerini paylaşmalıdırlar, denilmektedir.
On yıllar boyunca kadın hakları savunucuları; kadınlara saygı gösterilmesi, mutluluk, daha iyi bir evlilik ve çocukların daha mutlu olmaları kavramları çerçevesinde cinsiyet eşitliğini savundular. Kadınları ve kamuoyunu yanlarına çekebilmek, devletlerin anayasalarına ve kanunlarına bunları yerleştirebilmek için de “kadınların güçlendirilmesi”, “kadın hakları” ve “cinsler arası adalet” gibi şeker kaplı terimlerle pazarladılar. Sonra da cinsiyet eşitliği çağrısına karşı çıkanlar, aile hayatında erkek ve kadının rolünü yeniden tarif ettiler, kadına karşı şiddet suçlamasıyla da onları geri kalmışlıkla nitelendirdiler.
Bununla birlikte şekerle kaplama acılığın ve cinsler arası eşitliğin tadını gizledi. Toplum mühendisliği alanındaki bu tehlikeli deney, evlilik, annelik ve aile birliği üzerindeki en yıkıcı güçlerden biri oldu. Kadınlar, çocuklar ve erkekler için tarif edilemez sefalete yol açmasının yanı sıra toplumlar için çok çeşitli problemler yarattı. Bunun nedeni, toplumu yozlaştıran bu kavramın bir bütün olarak; kadın, erkek, çocuk ve toplum için en iyisi ne olursa olsun, kadınların kendi haklarını ve görevlerini tanımlamalarına teşvik etmiş olmasıdır. Aile hayatına kadın merkezli ve toplumun sorunlarını çözme konusuna cinsiyete dayalı yaklaşım evlilik hayatında ve ebeveyn sorumluluklarında kafa karışıklığına ve anlaşmazlıklara yol açmış, anneliğin değerini düşürmüş kadının, anne ve ev hanımı olarak hayati rolünü yerine getirme yeteneğini kaybetmesine neden olmuştur. Amerikalı gazeteci, öğretim görevlisi ve feminist felsefenin muhaliflerinden biri olan Dale O`Leary, «Kalite Gündemi: Eşitliği Yeniden Tanımlama» adlı kitabında şu ifadelere yer verdi. “Feministler kadınların ilerlemesini desteklediklerini iddia ettiler, ancak bana göre feminizm, kadın olmamın ne anlama geldiği konusunda çok çarpık bir fikir olduğu gibi sözde ilerleme bakımından da son derece uzak bir düşüncedir.”
Bununla birlikte cinsler arası adalet ve cinsel eşitlik temel kuramı çerçevesindeki fikirler, sömürgeci politikalar, laik rejimler ve batı değerlerini esas alan bakış açısını teşvik eden, zorlayan yönetimler tarafından uygulanan siyasetler neticesinde batı dünyasının ötesine İslâm dünyasında da varlık buldu. Anayasalar, kanunlar, medya, sistemler, eğitim girişimleri çerçevesinde kadın hakları kavramı da halklar arasında yerini aldı. Örneğin Tunus’ta toplumda erkek ile kadın arasında tam eşitliği sınırlayan yeni anayasaya ilave olarak şahsi haller kanununda bunu görmek mümkündür. Veya Arap dünyasında yürütülen yoğun kampanyalara bağlı olarak eğitim sistemleri aracılığıyla cinsel eşitlik düşüncesi yaygınlaştırılmaktadır. Örneğin kadınları anneler ve eşler olarak gösteren ders kitapları artık eskimiş ve değişime ihtiyaç duyulan kitaplar olarak değerlendirilmektedir.
Bu laik hükümetler, kadın hakları temelinde kadınların kendi topluluklarında özgürce faaliyet göstermelerine ve İslâm ümmeti içinde bozuk fikirlerin yayılmasına izin verdi. Bunların yanında ayrıca devletlerin yasa ve politikalarında cinsiyet eşitliğini güçlü bir şekilde destekleyen “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) gibi uluslararası
antlaşmalar ve sözleşmeler kabul edildi.
Sonuç olarak, İslâm ülkelerinde Müslüman Ümmet’teki birçok insan, kadınların saygınlığına ve ilerlemesine katkı sağlayacağı, toplumlarını siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak kalkındıracağı inancıyla cinsiyet eşitliğini ve diğer feminist fikirleri benimsedi.
Müslüman kadının başarısına dair vizyonumuzu yeniden şekillendirdiler. Kadının başarılı bir anne ve ev hanımı olması için Rabbi Subhânehu ve Teâlâ nezdinde başarılı ve hadim olması yerine kocalarından mali olarak bağımsız, rollerinde ve görevlerinde kocası ile ortak olan ve başarılı bir işi olmasıyla yeniden şekillendirdiler. Bunun neticesi olarak İslâm ümmetinde; erkeğin söz sahibi olması, kadının kocasına itaat etmesi, kadının asıl görevinin evin hanımı ve çocuklarının eğitmeni olması, çok eşlilik, boşanma ve miras hükümleri gibi içtimai hayatı ilgilendiren hükümler ve Müslüman aile hakkında birçoklarında hoşnutsuzluk ve şüpheler oluştu. Kadın ile erkek arasındaki farkların İslam´ın toplumsal cinsiyete özgü farklılıkları kabul etmesinin bir yansıması olduğunu dolayısıyla aile yaşamını ve toplumun etkili bir şekilde düzenlenmesini sağlayan bir araç olduğunu kabul etmek yerine aralarında cins farkı olması nedeniyle erkeklerin kadınlara karşı üstün olmaları veya kadının erkeğin kölesi olması gibi şeylerle şer’î hükümler itham edildi.
Müslümanlardan bir kısmı ise yalan söyleyerek İslâm›ın kadın erkek eşitliğini desteklediğini yaydılar. Nitekim günümüzde
«Müslüman Feministler» denen kadınların; miras, boşanma, roller ve evlilik hakları gibi hususlarda erkek ile kadının eşit olması çerçevesinde İslami metinleri toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi ile yeniden yorumlanması çağrısında olduklarını görüyoruz.
Ancak gerçekte hayatta kadının rollerinin ve haklarının sınırlandırılması düşüncesine çağıran cinsel eşitlik ve toplumsal cinsiyet adalet öyküsünü kabul eden ve destekleyen Müslümanlar, feminist hareket kavramlarını anlamayı başaramadı. Zira bu düşünceler İslâm akidesiyle temelden çelişki halindedir. Çünkü İslâm´da kadın ve erkeğin rolleri eşitlik veya özel isteklerine göre sınırlandırılmaz. Sadece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükümlerine göre sınırlandırılır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
﴾ ﺎًﻨﻴِﺒُّﻣ ﻻًﻼ َﺿ َّﻞ َﺿ ْﺪَﻘَﻓ َُ َ
ﻮُﺳَرَو َ َّﺑا ِﺺْﻌَﻓ ﻦَﻣَو ْﻢِﻫِﺮْﻣَ أ ْﻦِﻣ ُةَ َﻴﺮِْ
ﻟﺨا ُﻢُﻬَﻟ َنﻮُﻜَﻳ نَ أ اًﺮْﻣَ
أ ُُﻮُﺳَرَو ُ َّﺑا َ َ
ﻗ اَذِإ ٍﺔَﻨِﻣْﺆُﻣ َ
ﻻَو ٍﻦِﻣْﺆُﻤِﻟ َنَﻛﺎ ﺎَﻣَو﴿
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.
Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” [Ahzap 36]
Buna ilave olarak İslâm, aile ve toplum içinde erkeğin ve kadının hakları, görevleri ve rolleri ile ilgili bazı ihtilaflara açık ve net bir şekilde yer vermektedir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
﴾ْﻢِﻬِﻟاَﻮْﻣَ
أ ْﻦِﻣ ْاﻮُﻘَﻔﻧَ
أ ﺎَﻤِﺑَو ٍﺾْﻌَﻧ َ َﻟﺒ ْﻢُﻬَﻀْﻌَﻧ ُّﺑا َﻞَّﻀَﻓ ﺎَﻤِﺑ ءﺎَﺴِّﻨﻟا َ َﻟﺒ َنﻮُﻣاَّﻮَﻗ ُلﺎَﺟِّﺮﻟا﴿
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur...” [Nisa 34] .
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise şöyle buyurdu:
«...ِﻩِدَﻟ َوَو ﺎَﻬِﺠ ْوَز ِتَْﺒ ﻰَﻠَﻋ ٌﺔَِﻋا َر ُةَأ ْرَ ْﻟاَو ،ِﻪَِْﺒ ِﻞْﻫَأ ﻰَﻠَﻋ ٍعا َر ُﻞُﺠ ﱠرﻟاَو ،ٍعا َر ُر ِﻤَْﻷاَو ،ِﻪِﱠِﻋ َر ْ َﻋ ٌﻝ ُئ ْ َﻤ ُْﱡﻠُ َو ٍعا َر ُْﱡﻠُ »
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz. Devlet başkanı bir sorumludur ve yönettiklerinden sorumludur. Evin beyi bir sorumludur ve yönettiklerinden sorumludur. Kadın, kocasının evinden ve çocuğundan sorumludur.”
[Buhari, Müslim]
Buna ilave olarak Müslüman kadının başarısı erkeğin hakları ve sorumluluklarıyla karşılaştırılarak değerlendirilemez. Tam tersine yaratıcısı Allah Subhânehu tarafından belirlenen nitelikler çerçevesinde görevlerini yerine getirmesine göre değerlendirilir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
َ ْﺒﻦ َﺴَﺘْﻛا ﺎَّﻤِّﻣ ٌﺐﻴ ِﺼَﻧ ِءﺎ َﺴِّﻨﻠِﻟَو اﻮُﺒ َﺴَﺘْﻛا ﺎَّﻤِّﻣ ٌﺐﻴ ِﺼَﻧ ِلﺎَﺟِّﺮﻠِّﻟ ٍﺾْﻌَﻧ َٰ َﻟﺒ ْﻢُﻜَﻀْﻌَﻧ ِﻪِﺑ ُ َّﺑا َﻞَّﻀَﻓ ﺎَﻣ اْﻮَّﻨَﻤَﺘَﻳ َﻻَو﴿
﴾ﺎًﻤﻴِﻠَﻋ ٍءْ َ ِّﻞُﻜِﺑ َنَﻛﺎ َ َّﺑا َّنِإ ِﻪِﻠْﻀَﻓ ﻦِﻣ َ َّﺑا اﻮُﻟَﺄْﺳاَو
“Allah’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.” [Nisa 32]
Feminist hareketin fikirlerini benimseyen bu Müslümanlar, insanlık tarihi boyunca yaşanan tecrübelere dayanan bu kavramların Batılı ülkelerdeki kadınların yaşadığı temel politik, ekonomik, eğitimsel ve yasal hakların yokluğu ve adaletsizliğin ve ezilmenin tarihsel deneyimlerinin sonucu olduğunu, İslâm’ın ve İslâmî yönetimin bunda herhangi etkisinin bulunmadığını kavrayamadılar.
Ancak bundan daha önemlisi cinsler arası adalet hikâyesini benimseyen Müslümanlar, cinsel eşitlik ve diğer feminist kavramların bir bütün olarak; aile, kadın, çocuk ve toplumun yapısında yarattığı toplumsal yıkımın kapsamını da anlamadılar.
(1) Evlilik Oranlarındaki Düşüş, Uluslardaki Doğum Sayısında Açık Ve Evlilik Dışı İlişkilerde Artış:
Birincisi: Feminizm ve cinsel eşitlik hareketi, baskıcı bir yapı olduğu, kadınlardan ziyade erkekler için faydalı olduğu ve kadının sadece kocasının kölesi bir eş olduğu gerekçesiyle birçok kadın arasında, evlilik karşıtı bir durum meydana getirdi. Bu durum, birçok kadının kendilerini ötelenmiş bir eş ve anne statüsünde görmelerine, mesleklerinin ve işlevlerinin arkasında koşturmaktan daha değersiz saymalarına neden olmuştur. İşte bu durum birçok kadının evliliği veya anneliği ertelemelerine veya reddetmelerine yol açmış buna bağlı olarak da evlenme ve doğum oranları düşmüş, yaşlı nüfusun bakım ve gözetimini üstlenecek çocuklarda bir boşluk meydana gelmiştir. Yine buna ilave olarak feminist hareketin cinsel özgürlüğü motive etmesi, evlilik dışı ilişkilerde, zinada artışa neden olmuştur. Bu durum aynı zamanda parçalanmış aileleri çocukları gündeme getirmiş, bu çocuklar evlilik dışı doğumlar yapmışlar ve kürtaj oranlarının artmasına neden olmuştur.
(2) Evlilikte Kaos Ve Çatışma:
İkincisi: Aile desteği, ev işi ve çocuk bakımı açısından erkekler ve kadınlar için evlilik içinde açıkça tanımlanmış rollerin ve görevlerin aşınması nedeniyle feminizm ve cinsel eşitlik düşünceleri evlilik ve babalık sorumluluklarında birtakım ihtilaflara ve kaosa neden olmuştur. Böylelikle, karı koca evlilik ve aile yükümlülüklerini yerine getirdikleri homojen bir birlikten ziyade, roller ve sorumluluklar üzerinde cinsiyet ilişkisine rekabet hâkim olmuştur. Ayrıca evlilik, sevgi, merhamet ve eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları tarafından belirlenen bir yakınlık bağı olmaktan ziyade kişisel tercihler ve haklar üzerinde bir savaş alanı haline gelmiştir. Üstelik birçok erkek ve kadının zaman içinde uzun ve zorlu işlerde çalışıyor olmaları evliliğin başarısı için daha az enerji harcanmasına ve evlilik bağlarının zayıflamasına neden olmaktadır. Örneğin, Amerika’da Pew Araştırma Merkezi tarafından yürütülen ve 2013 yılında yayınlanan bir anket çalışmasına göre, ankete katılan yetişkinlerin yarısı, artan sayıda çalışan kadının evlilik yapmasını daha zorlaştırdığını söyledi.
(3) Kadınların İstihdama Zorlanması:
Üçüncüsü: Feminizme göre cinsel eşitlik hikâyesi erkeklerin ve kadınların hayatta eşit roller üstlenmelerini gerektirir ve kadın değerini çalışmasından, parasal olarak erkekten bağımsız olmasından elde eder. Bu ise, kadının çalışmasını bir seçenek olmaktan çıkartıp tam tersine olması gereken, beklenen bir toplum anlayışına neden oldu. Hatta evli olmayan anneler, çocuklarının bakımını tek başına üstlenmek zorunda kaldılar. Bu nedenle genellikle kadınlar, ailelerinin bir çalışanı olarak erkeklerin rolünü üstlenmeye zorlanmışlar, hatta evlerinde oturup çocuklarının bakımlarını üstlenmek istemelerine rağmen piyasanın kölesi haline gelmişlerdir. 2013 yılında İngiliz Guardian gazetesi, “Ailenin Geçimini Sağlayan Annelerin Artması Eşitliğin Zannedildiği Kadar Başarılı Olamadığının Göstergesidir” başlığı altında yayınladığı makale ile eşitlik düşüncesinin daha az başarılı olduğunu ifade etmektedir. Zira makalede Pew Research Center raporundan elde edilen istatistiklere göre, ABD’li tüm hanelerin %40’ının çocukları olup anneler tek veya temel bakıcı konumundadırlar. Makale, % 40’ın yani ailelerin üçte bir kadar çoğunluğunun bekâr anneler olduğunu açıkladı. Bunlar birçoğu ev bakım sorumluluklarını ve çocuk bakım sorumluluklarını omuzlamak için mücadele ediyor. Makale aynen şu açıklamayı yapıyor: “Görünen o ki, yorgunlukları, yeterli desteğin olmaması ve yaygın imaj kaybı nedeniyle özellikle evli olmayan annelerin bakıma muhtaç kimseler olmaları feminizmin daha az başarılı olduğunu göstermektedir.”
Kadınların başarısını iş sahibi olmakla irtibatlandırmak aynı zamanda başarılı bir iş bulmak veya görevini korumak için birçok kadının çocuk sahibi olmasını geciktirdi ya da engelledi. Dolayısıyla feminizm ve cinsel eşitlik, birçok kadını annelikten mahrum bıraktığı gibi milletleri de gelecek nesillerden ve güçlü nüfuslardan yoksun bıraktılar. Ayrıca çalışma düşüncesinin kadına toplumda daha üstün bir yer sağlayacağı bir vehimdir. Çünkü birçok kadın düşük ücretli ve basit işlerde çalışmakta, çoğu kere de yaptığı işler nedeniyle sömürülmektedir.
(4) Çocukların Hakları İhmal Edildi:
Dördüncüsü: Feminist kampanya, anneleri toplumsal cinsiyet eşitliği adına işyerlerine itti, anneler olarak hayati rolünü zayıflattı ve çocukların ihtiyaçlarını göz ardı etti. Her iki ebeveynin de çalışıyor olmaları, birçok ebeveynin çocuklarını etkili bir şekilde büyütme kabiliyetini zedelemiş ve olumsuz yönde etkilemiştir. 2013 yılında Amerika’da Pew Research Center tarafından yapılan bir araştırmada, çalışan kadınların oranının %75’i varmış olması ailenin çocuklarını yetiştirmesini zorlaştırdığını söyledi.
Feminist hukuk teorisinin en etkili isimlerinden biri olan Profesör Martha Albertson Veneman, iki ebeveynli bir aileyi “çocuklara bakacak kimsenin BULUNMAMASI muhtemel bir kurum” olarak tarif ediyor. Diğer taraftan Ahlak ve Sosyal Felsefe Profesörü
“Parçalanmış Aile” kitabının yazarı Brenda Almond, çalışan annelerin büyük bir kısmının, “çalışma günü boyunca her iki ebeveynin de evde bulunmamasının kaçınılmaz olduğuna” razı olmak zorunda kaldığını yazmıştır. Ayrıca, çalışan anneler, çocuklarına bakmak için harcadıkları zamanın azlığı nedeniyle, birçok kişi tarafından suçlanmaktadır. Bu durum aynı zamanda
çocukların ruh sağlığını ve eğitim performansını etkilemesinin yanı sıra günümüzde birçok toplumu etkilemiş olan gençler arasında suçlu ve sosyal olmayan davranışların yüksek olmasının nedenlerinden birisidir.
(5) Kadınların Hayatları Eziyete Dönüştü:
Beşincisi: Çalışma baskısı ile ev işleri ve aile sorumlulukları arasında mücadele etmek zorunda kalan kadınlara yönelik yüksek baskı, kadınlar arasında kaygı ve depresyonda belirgin bir artışa neden olmuştur. Avrupa Birliği Nöroloji ve Nörobilim Koleji tarafından 30 Avrupa ülkesinde yürütülen ve 2011 yılında yayınlanan bir çalışmada, aile yükümlülüklerini iş gereksinimleriyle bağdaştırmak zorunda kalmanın “muazzam yükü” nedeniyle Avrupa’da aile içindeki depresyonun, son 40 yılda ikiye katladığı görülmüştür. 2009 yılında, Birleşik Krallık’taki Ulusal Sağlık Bilgi Merkezi, istihdamın sürdürülmesi, çocukların yetiştirilmesi ve yaşlı ebeveynlere bakım nedeniyle baskıya maruz kalan kadınların oranının önemli oranda arttığını bildirdi. Bu nedenle, cinsel eşitlik çağrısı bir zulüm halini almıştır çünkü “her şeyi al, kadın” rüyası “her şeyi yap, kadın” kâbusuna dönüştü. Zira kadın kaçınılmaz olarak hem ev kadını hem de evin ihtiyaçlarını karşılama baskısıyla yüz yüze kaldı. Bu ise kadın için adalet olmaktan çok uzak bir durumdur.
(6) Annelik değersizleştirildi:
Son olarak, feminist propagandaya göre kadınların ev içi görevleri ve çocuklarının terbiyesi kadınların yeteneklerinin israf edilmesidir. Çünkü onlar toplumdaki gerçek potansiyellerini gerçekleştirme sıkıntısı ile karşı karşıyadırlar. Feministlere göre görev almak ve çalışmak kadına; değer, saygı, başarı ve varlık bulma fırsatı sağlamaktadır. Oysa bu durum annelik rolünün hayati öneme sahip olmasına dair toplum rüyasını olumsuz yönde etkilemektedir. Kadınların eş ve anne olarak temel rolü fikrini destekleyenler, kadınlara “çocuk yetiştirme makineleri” olarak hakaret etmekle suçlandılar. Bir hakikat olarak annenin, çocuğun bakım ve terbiyesinde toplum içinde en değerli varlıklarından birisi olmasına rağmen. Bunun neticesinde çocuklarının bakım ve terbiyelerinin üstlenen anneler ikinci dereceye itilmekte ve saygı görmemektedirler. Yine buna bağlı olarak kadınlar kendilerini, özgür kadın fikrine ihanet ediyor gibi hissettiler ve topluma tam olarak katkıda bulunamadılar. Kadınların hayatlarına birtakım hedefler muhtaç kimseler olarak bakılıyordu. Çoğu kere de düşük sınıf, daha az eğitimli, daha az yetenekli, daha az başarılı ve toplum için daha az değerli olarak değerlendiriliyordu. Bunun ardından da erkeklerin üstlenmiş oldukları görevler ve roller altın standardı haline getirildi ve buna bağlı olarak cinsel eşitlik düşüncesinin gerçekleşmesine yapılan çağrı kadınların güçlendirilmesi fikriyle tümüyle çelişir bir hal aldı. Bütün bunların sonucunda kadının değerini düşürdüler. Hatta kadının biyolojik doğasını insan ırkının taşıyıcısı olma özelliğini küçümsediler.
Sonuç olarak kardeşlerim:
Cinsel eşitlik çatlamış bir kavramdır ve toplumsal erozyonun sebebidir. Çocukların esenliğinin yanı sıra aile hayatının birliği ve uyumunda telafisi mümkün olmayan zararlara neden oldu. Kadınların biyolojik doğasını, insan ırkının taşıyıcıları olarak görmezden gelmek, bunu bir kenara itmeye çalışmak, her iki cinsiyet için de evlilik ve aile yaşamındaki rollerini ve haklarının belirlenmesinde ana eksen rolünü üstlendi. Aynı zamanda annelik kavramının çocuğun hayatında merkezi eksen olmasının da reddedilmesini gerektirdi. Bunlara ilave olarak, konuşmamın başında da değindiğim gibi Allah Subhânehu Teâlâ’nın Kur’an’da emrettiği gibi erkek ve kadının birbirlerinin yardımcıları, destekçileri ve koruyucuları olması gerekirken bu düşüne eşler arasında çatışma ve rekabet meydana getirmiştir. Ayrıca kadına ait rollerin ve hakların sınırlandırılması düşüncesi onu zulümden kurtarmamış tam tesrine zulmün çeşitli türlerine maruz bırakmıştır. Çünkü bireysel ve dar kapsamlı bu feminist bakış, kendisine göre kadın için sözde en iyi olanı istiyor olmasına rağmen, evlilik, çocuklar, mutlu aile ve bir bütün olarak toplum için en iyi olanı göz ardı eder.
Bütün bunlara rağmen cinsel eşitlik ve cinsel arası adalet -ki bu düşünce İslâm dışı yabancı bir düşüncedir- kadınların statüsünü artıracak birtakım kanunlar, programlar ve siyasetleri İslâm topraklarında halen daha sürdürmektedirler. Şüphe yok ki Müslümanlar olarak bizlerin, başarısız yabancı sosyal tecrübeleri tekrarlamak yerine dinimize, kanunlarımıza, değerlerimize, sağlıklı bir metoda sahip olan, kadın ve erkeğin görev ve rollerini ve haklarını daha sağlıklı yollarla belirleyen ilahi İslâm nizamımıza sımsıkı bağlı kalmamız gerekir. Bu nedenle kadınların, çocukların ve ailelerin karşı karşıya kalmış olduğu sayısız sorunların çözümü için dinimize dönmemiz gerekir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
﴾ٍءْ َ ِّ ُﻜﻞِّﻟ ﺎًﻧﺎَﻴْﺒِﺗ َبﺎَﺘِﻜْﻟا َﻚْﻴَﻠَﻋ ﺎَ ْﺠَّﺰَﻧَو﴿
“Biz sana kitabı her şeyi açıklayıcı olarak indirdik.” [Nahl 89]
Yasmin Malik
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Üyesi
Pakistan Vilayeti
Konuşma 3: Evlilik ve Aile Yaşamını
Baltalamada Medyanın Rolü
Değerli kardeşler ve saygıdeğer misafirlerimiz. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Bugün konuşmak istediğim konu medyanın ailelerimiz üzerindeki etkisidir. Bunun etkilerini ve boyutunu daha iyi anlayabilmek için Pakistan’ı örnek alalım.
Raporlara göre Pakistan ev hanımlarının %55,7’si renkli televizyon sahibidir. Gerçek rakam ise bunun daha üstündedir.
Çünkü bu rakamlar siyah beyaz televizyonları kapsamına almamaktadır. Ailelerin bir araya gelip sadece televizyon izlediğini de dikkate almayın. Zira Pakistanlıların %17’si internet kullanmaktadır. İnternet kafelere gidenleri de dikkate aldığımızda gerçek rakam bunun çok üstündedir.
İstatistikler bize vakıa hakkında bir görüntü vermektedir. Vakıaya göre günümüz medyası, Pakistan’ın da içinde yer aldığı İslâm dünyası üzerinde büyük ölçüde etkili olmaktadır. Yoksulluğun yoğun olduğu Pakistan’da televizyonlar ve akıllı mobil cihazlar insanların kolaylıkla sahip olduğu araçlardandır. Bu cihazlar, yerel ve küresel olarak sosyal sınıf farkını gözetmeden küçüklerin ve büyüklerin televizyon eğlence dünyasına girmelerine ve elektronik iletişime geçmelerine izin vermektedir.
Geçtiğimiz 15 yılda, kadınları ve erkekleri özellikle de gençleri hedef alan dergilerin yapımında artışa tanık olduk. Ayrıca gazeteler, eğlence dünyası ve meşhurlarla ilgili haberler yapan dergilere sahiptirler.
İşte farklı türleriyle bu medya toplumlarımız üzerinde büyük bir etki meydana getirdi. Bilinçli veya bilinçsiz olarak insanlar bu haberleri takip ediyorlar ve medya tarafından değer verilen hususlar onların tasarruflarının temeli haline geldi.
General Müşerref’in özel medyaya, kablo, uydu ve internet üzerinden kanallara erişime izin verdiği günden bu yana bu durum daha da arttı. Bu süre zarfında aynı zamanda matbu medyada da artış oldu. Sınırlı sayıda kişiye ait olmasına rağmen, örneğin Pakistan’da üç dev medya vardır. Ayrıca bunlar dışında birçok medya kuruluşu da Urduca ve İngilizce yayın yapmaktadır. Sonuç olarak çoğu insan, medyanın hayatlarında, özellikle de Pakistan’daki ailelerinde ve gençlerinde yarattığı etkinin farkındadır.
Pakistan medyasına göz attığımızda son yirmi yıl içerisinde çok açık ve net değişikliklerin olduğunu görürüz. Toplumumuzda aile ilişkileri üzerindeki etkileri önemseyen erkek ve kadın topluluklarda yaşanan tartışmanın ilk konusu budur. Pakistan, mahrem olmayan oyuncuların birbirlerine dokunmalarının yasak olduğu yapımlardan, oyuncuların evlilik hayatının gerçeklerini sunabilecekleri ve arzu ettikleri sanatsal faaliyetleri gerçekleştirdikleri yapımlara intikal etti. Öyle ki erkek ve kadın oyuncular, batılı oyuncular tarafından eleştirilecek şekilde medya yıldızları oldular. Birbirlerine âşık olma iddiasıyla evlilik dışı ilişkilere girdiler. Eskiden, dinimizin üzerimizdeki etkisinden kaynaklı açık ve net sınırlar vardı. Daha sonra bunlar modernlik, özgürlük ve sanat isimleri altında değiştirildi.
Bu türden yapımlar ve filimler, İslâm topraklarındaki gözlemcilere göre İslâmî ilkeleri ve değerleri vurmayı hedeflemektedir.
Cinsel özgürlük kavramının ve İslami olmayan bu fikirlerin ilişkilerde prensiplerimizin temeli olarak kullanılması, evliliğin azaltılması, aile yapısının sakinliğini ve bütünlüğünü zayıflatmak gibi evlilik ve evlilik yaşamı hakkındaki görüş ve beklentileri de içermektedir. Batılı liberal yaşam biçimleri ve fikirleri toplumlarımızda normal olarak tanıtılmakta, kesinlikle bölge hükümetleri ve medya politikaları tarafından kabul edilmekte ve desteklenmektedir.
General Müşerref, Pakistan’da kablo ve uydulara koşulsuz erişim modeline başladı. İnsanların Batı ve Hint medyasına açık bir şekilde erişmelerine izin verdi. Bunun toplumumuz üzerindeki etkisini görmemiz mümkündür. Zira bu erkek ve kadın oyuncular onları ve onlar tarafından benimsenen değerleri, kıyafetlerini, güzel ve çağdaş olarak kabul edilen hayat tarzlarını taklit eder oldular.
Pakistan, Hint kültürünün halkımız üzerindeki etkisi ile karşı karşıya kaldı. Asya kültürü ve ortak kültürümüz kavramı çerçevesinde onları adetleri, evlilik, karı koca ve geniş aile arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi. Bu geleneklerden ve adetlerden ortaya çıkan sorunlar genellikle birçok dram ve konuşma şovunun konusunu oluşturdu. Hayatın her alanında oğlunun ve eşinin hayatını kontrol eden koruyucuların basmakalıp görüntüsü, bitmek tükenmek bilmeyen gerilimin ve kötülüğün kaynağı oldu. Çoğu kere de medya tarafından trajikomik durumlarda sunulurlar. Ancak ne yazık ki bu sorunlar
için İslâm yerine batı kültürüne ait çözümler sunuldu.
Ne yazık ki bu sadece Pakistan için geçerli değildir, İslâm dünyasının tümünde durum aynıdır. Geçtiğimiz yıl, Türk Kültür ve Turizm Bakanı, Amerika’nın ardından dizi filim ihracatında Türkiye’nin Avrupa düzeyinde ikinci sırada yer alması ile övünmüştür.
Medya tarafından haram ilişkilerin teşvik edildiği, “aşk tüm zorlukları aşar” sloganı altında kadınlarla erkeklerin ihtilat halinde hatta evlilik ilişkisi dışında bulunmalarının açıkça sergilendiği bu hususlar nasıl olur da övünç kaynağı olabilir? Yine onlar ilişkilerde haram olan ihtilatı ve televizyonlarda çıplaklığı teşvik etmektedirler. Hatta bazıları fuhşu ve eşcinselliği teşvik etti. Bu türden tasarrufları doğal ve kabul edilir hale getirdiler. Aşkı veya cinselliği, erkek ve kadın arasındaki ilişkilerin tek ve temel itici gücü gördüler. Tam özgürlüğe çağrı yaptılar ve İslâm’ın koymuş olduğu sınırlamaları terk ettiler. Karşı cinsle nasıl ilişki kurulacağına dair sanki bir rehbermiş gibi izleyenler için çekici olmak üzere romantizme ve aşk hikâyelerine dayalı filimler ve diziler yaptılar.
İzleyenlere cazip gelmesi, karşı cinsle nasıl ilişki kurulacağı hususuna rehberlik etmesi, kimi zaman da evlilik beklentisi için dizileri ve filmleri aşk ve romantizm üzerine kurguladılar. Oysa onların sergiledikleri şeyler tümüyle hakikatten uzaktı.
Çünkü onlar hakikat dışı şeyleri sergilemek suretiyle evlenmek isteyenleri hatalı bir bakışa yönlendiriyorlardı. Zira onlarda var olan evlilik hayatı kavramı, “fantezi romanına” daha yakın olup evliliğin sorumluluklarına, sıkıntı ve zorluklarına dikkat etmeyen sevgi ve romantizm anlayışına dayalıdır.
Yine bu filmlerde sergilenen tabloya göre ideal eş, yakışıklı, şık, genç ve zengin olup hanımına sürekli olarak hediyeler veren adamdır. İdeal kadın ise güzel, çekici olup her daim kocasıyla partilere katılan ve seyahatlere çıkan kadındır. Bunlar hiçbir surette aile görevlerini ve hayatın sorumluluklarını taşımazlar. İşte bütün bunların neticesi olarak bu türden dizileri ve filmleri seyreden genç kızlar ve erkekler, hayat ortaklarında, fiziki ölçülere uygun ve mali güce sahip nitelikleri aramaktadırlar. İslâm’ın davet ettiği ahlaki nitelikleri ve dinlerini nazarı itibara almamaktadırlar. Ancak bu genç kızlar ve erkekler çok geçmeden hayatın gerçekleriyle ve evlilik sonrası omuzlarına yüklenen sorumluluk ve görevlerle karşı karşıya kalmaktadırlar.
Bunlar aynı zamanda evlilik hayatındaki başarısızlığın da öncüleridir. Çünkü her taraf özün değil görüntünün peşindedir.
Her iki taraf da beraber yaşadığı ortağında ekranlarda gördüğü “aşk hikâyesini” aramaktadır.
Medya tarafından geliştirilen düşünme şekli, evlenmeye çalışanlarla sınırlı olmayıp evli çiftleri de kapsamına almaktadır.
Bu türden filmleri ve dizileri izleyenler özellikle de kadınlar, hayatlarının tekdüze olduğunu, ekranların sunduğu yaşam tarzıyla çelişki arz ettiğini gördüler ve hayatta gerçekçi olmayan standartlarla karşılaştılar. Tüm bu gerçekçi olmayan beklentilere dayalı hayat ortaklığı, medya tarafından yaratılan yanlış vizyon kriterlerine uymadığı zaman, maddi sıkıntılara, çatışmalara, çekişmelere ve mutsuzluğa kapı açıyor ve bu da sonuçta boşanmayı getiriyor.
Oxford akademi dergilerinden birisi tarafından (2006 Ocak ayında) İletişim gazetesinde yayınlanan ve Profesör Chris Segrin (Arizona Üniversitesi İletişim Bölümü) tarafından yazılan makalede şu ifadelere yer verilmektedir: “Evliliğin ideal beklentilere dayalı olması, toplumumuzdaki yüksek boşanma oranını açıklayan hususlardan birisidir. Bu beklentilerin temel kaynağı olarak da medya tescillidir.” Medya araçları evlilik hedefi olarak, kişisel isteklerin ve arzuların gerçekleştirilmesinde yoğunlaşmaktadır. Medya evliliği, toplumdan veya beşer ırkından soyutlamaktadır. Çünkü her yönüyle evlik hayatının hedeflerinde bireysel yöntem kullanılmaya devam etmektedir.
Bu diziler ve filmler, Müslüman kadınlara başarı ve mutluluk algısını yeniden tarif eden girişimlere ve İslâm tarafından tüm netliği ortaya konulan erkek ve kadına ait sorumluklar darbe vurmakta, rollerinin değerini düşürmekte hatta ve hatta saldırmaktadırlar. Örneğin kadınların halini şu tasavvurlarıyla bize göstermektedirler: Kadın, zayıf ve baskı altındadır, herhangi bir şeye hükmetme gücüne sahip değildir, toplumda değeri yoktur. Dolayısıyla bu durumda kadının rolü ya anne olmak ya da ev hanımı olmaktır. Böyle diyorlar ardından talihsiz oldukları için onları kınıyorlar. Adeta evinde hapis halinde bir kadın olması nedeniyle hayallerinden hiçbir şeyi gerçekleştiremeyen, zorluklarla karşılaşan, baskı altında birisi olarak gösteriyorlar. Evinin işleriyle ve çocuklarının terbiyesiyle ilgilenmekten başka hiçbir vazifesi olmayan birisidir kadın. İşte kadınların akıllarına bunları ekiyorlar. Dolayısıyla onların sorunlarının çözümü, ev hanımı ve benzeri hususlarla sınırlı olan eş rolüne karşı devrim yapmaktan geçmektedir.
İkinci görünüm ise; erkeklere muhtaç olmayan, ilişkilerini idare edebilen, ihtiyaçlarını karşılayan ve kendi kararlarını kendisi alabilen kimsedir. Bu haliyle kadın tasarruflarında bağımsızdır, kayıtsız bir şekilde dilediğini yapabilir. İslâm şeriatı
tarafından konulan sınırlar dâhil olmak üzere özgürlüğünü kısıtlayacak her şeyi bir kenara bırakabilir. İşte kadına ait bu görüntü ideal, arzu edilen, takip edilmesi veya gerçekleştirilmesi gerekendir. Bunun neticesi olarak da eşler arasında karşılıklı saygı azaldı ve Müslüman aile arasında fazlasıyla hatalı tasarruflar yaygınlaştı. Buna bağlı olarak da ailevi yakınlıklar parçalandı ve boşanmaya neden oldu.
Ayrıca batı düşüncesine göre evlilikte ve aile hayatında cinsel rollerde herhangi bir fark yoktur. Erkek ve kadın arasındaki görevleri bakımından farklılığa cinsel eşitlik adı altında izin verilmez.
Cinsiyet eşitliğine ve feminizme dayalı batı idealleri, İslâm dünyasında medya aracılığıyla teşvik edilmekte, Müslüman karı kocanın rolleri ve görevlerinde var olan dengenin yıkılmasına katkı sağlamaktadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ tarafından her birisi için belirlenmiş olan rollere göre şekillenen huzur ve razı olma kavramı akıllarından çekip alındı.
Bu neticeler aynı zamanda anne-babaya ve geniş aileye karşı çocukların isyankâr tasarruflarda bulunmalarına ve bunların da kabul edilebilir hale gelmesine neden oldu. İşte bunların tümü aile ilişkilerinin parçalanmasına katkı sağladı.
Şimdi bir de WhatsApp ve Facebook gibi elektronik iletişim araçlarının yıkıcı etkilerine bir göz gezdirelim. Bu uygulamalar, zamanla birbirinden kopmuş olan veya mesafelerin aralarını ayırmış olan aile üyelerini birleştirmek için kullanılırken şu anda ise bu ilişkileri kırıp koparan bir nitelik kazanmıştır. Aralarında ne kadar da büyük bir çelişki var!! İletişim sitelerinde görülen büyük çaplı genişleme, evleri açık hale getirmiş, aile ve fert hayatı ile ilgili özel durumlar ortadan kalkmıştır. Birçok evde var olan sırlar açık hale gelmiş, özel hayatın detaylarının her tarafa yayılmasına, aileler düzeyinde boşanmaya ve eşlerin birbirlerine düşman olmaları gibi sorunlara neden olmuştur.
Yapılan birtakım araştırmalara ve raporlara göre yüksek boşanma oranlarının temel sorumlusunun bunlar olduğunu gösteriyor. Bazı rakamlara bakıldığı zaman bunun ne kadar ciddi olduğu görülür. Filistin’de şer’i mahkemelere boşanmaların yarısının düğün töreninden önce olduğunu, uzmanların bunun nedenini soruşturduklarında en önemli nedenin elektronik iletişim olduğunu görmüşlerdir. 2016 yılında yayınlanan istatistiklere göre, son üç yıl içinde Ürdün’de boşanma oranlarında dikkat çekici bir artış meydana gelmiş olup bu rakamlar bir öncesine göre ise 1000 civarında daha fazla gerçekleşmektedir.
Modern iletişim araçlarının Facebook ve Google’ın yüksek sayıdaki boşanmanın başlıca nedenleri olduğunu dikkate alındığında durum budur. Yine yapılan araştırmalara göre Birleşik Arap Emirliklerinde yaşanan boşanma olaylarının
%50’sinin elektronik iletişim sitelerinden kaynaklanmaktadır. BAE’deki aile endeksine göre 2015 yılında aile %50-60 oranında artarak ihtilafları 5000 civarında olmuştur. Bunların 1000 tanesi boşanma ile sonuçlanmış olup tümünde de elektronik sitelerle alakası vardır.
Bu korkunç rakamlar ve istatistikler, akıllı telefonlarda var olan uygulamaların ve sitelerin, aile hayatlarını ele geçirmesine izin veren bu kimselerin ailevi anlaşmazlıklarında ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Bu bağımlılık, ebeveynlerin çocuklarına yönelik eğitim ve rehberlik görevlerinde başarısız olmalarına, çocukların karşılaştıkları sorunlara kulak verilmesinde, onların muhatap alınmasında gerekli ihtimamın gösterilmemesine ve buna bağlı olarak da onları büyük risklere yol açabilecek ve yanlış davranışlara sürüklenmelerine neden olmuştur.
Eşler açısından ise bu bağımlılık, ihmale, aralarında kötü iletişim kurulmasına, birbirlerine karşı görevlerinin yerine getirilmesinde başarısızlığa önderlik etmiş, aralarındaki uçurumu genişletmiş ve evlilik sorunlarını sıklaştırmıştır.
Bir başka cihetten ise bu uygulamalar ve siteler, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın korkusundan uzak, erkek ile kadın arasındaki evlilik dışı ilişkileri kolaylaştırmıştır. Beraberinde de ise yüksek oranlarda ihanetlerin yaşanmasına buna bağlı olarak da mahkeme sicillerine göre boşanmaların başlıca sebebi haline gelmiştir.
Bu medyanın Müslümanların erkek ve kız evlatlarına yönelik sergilemiş olduğu bu zehirleyici yıkıcı fikirler buz dağının sadece görünen kısmıdır. Zira bu medya, batı kavramlarını ekmek ve İslâmî mefhumları yerle bir etmek suretiyle ümmet içinde fesadı yaymaktadır. Bunu gerçekleştirirken batı hayat tarzını, takip edilmesi gereken istisnai bir hayat tarzı olarak sunmaktadır. Bu nedenle batılı hükümetlerin İslâm topraklarına medya araçlarının kullanımını adeta bir zorunluluk haline getirdiğini unutmamalıyız. Zira medya son derece önemli sömürü aracıdır!!
Bu nedenle; diziler veya filmler veya müzikler ya da elektronik iletişim araçları üzerinden medya tarafından teşvik edilen bozucu ve ahlak dışı etkiye karşı durmamız gerekir. Bu hususta mutlak surette kararlı olmalı, Müslüman erkek ve kız çocuklarımızı onların ağızlarına bir lokma olarak bırakmamalıyız. Yaymış oldukları her türlü fesada ve zehirlemeye karşı biz, tüm Müslümanları ailelerini gözetmeye ve korumaya davet ediyoruz. Zira Allah-u Teâlâ Tahrim Sûresi 6. ayette şöyle
buyurmaktadır:
﴾ٌداَﺪِﺷ ٌظ َ ﻼِﻏ ٌﺔَﻜِﺋَ
ﻼَﻣ ﺎَﻬْﻴَ ﻠَﻋ ُةَرﺎَﺠِْ
ﻟﺤاَو ُسﺎَّﺠا ﺎَﻫُدﻮُﻗَو اًرﺎَﻧ ْﻢُﻜﻴِﻠْﻫَ
أَو ْﻢُﻜ َﺴُﻔﻧَ
أ اﻮُﻗ اﻮُﻨَﻣآ َﻦﻳَِّ
ا ﺎَﻬُّﻓَ ﻛ ﺎَﻳ﴿
“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü melekler vardır.”
Aynı şekilde, İslâm topraklarında bu türden medya araçlarının yayılmasını ve varlığını destekleyen İslâm dünyasındaki yönetimleri üstlenmiş oldukları rolleri nedeniyle muhasebe etmeliyiz. Batı güçlerine boyun eğme ve siyasetlerini takibe karşı seslerimizi yükseltmeliyiz. Ki böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ bu ümmeti onların şerlerinden korsun ve onları yüceltsin. Allahumme âmin.
Sara Feroz Hizb-ut Tahrir Üyesi