YAKIN İLİŞKİLERDE KISKANÇLIK (BİREYSEL, İLİŞKİSEL VE DURUMSAL DEĞİŞKENLER)

204  Download (0)

Full text

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

PSİKOLOJİ (SOSYAL PSİKOLOJİ) ANABİLİM DALI

YAKIN İLİŞKİLERDE KISKANÇLIK

(BİREYSEL, İLİŞKİSEL VE DURUMSAL DEĞİŞKENLER)

Doktora Tezi

H. Andaç DEMİRTAŞ

Ankara-2004

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

PSİKOLOJİ (SOSYAL PSİKOLOJİ) ANABİLİM DALI

YAKIN İLİŞKİLERDE KISKANÇLIK

(BİREYSEL, İLİŞKİSEL VE DURUMSAL DEĞİŞKENLER)

Doktora Tezi

H. Andaç DEMİRTAŞ

Tez Danışmanı Prof. Dr. Ali DÖNMEZ

Ankara-2004

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

PSİKOLOJİ (SOSYAL PSİKOLOJİ) ANABİLİM DALI

YAKIN İLİŞKİLERDE KISKANÇLIK

(BİREYSEL, İLİŞKİSEL VE DURUMSAL DEĞİŞKENLER)

Doktora Tezi

Tez Danışmanı : Prof. Dr. Ali DÖNMEZ

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

TEŞEKKÜR...iv

BÖLÜM 1 GİRİŞ 1. 1. TANIM ...3

1. 2. KURAMSAL YAKLAŞIMLAR ...8

1. 2. 1. Freud’e Göre Kıskançlık ...8

1. 2. 2. Sullivan’a Göre Kıskançlık ...16

1. 2. 3. Mead’e Göre Kıskançlık ...18

1. 2. 4. Evrimsel Yaklaşım ve Kıskançlık ...20

1. 2. 5. Bilişsel-Olgusal Kuram ve Kıskançlık……...………..24

1. 2. 6. Sosyal Mübadele, Karşılıklı Bağımlılık Ve Kıskançlık...37

1.2. 7. Transaksiyonel Yaklaşım ve Kıskançlık………… ...41

1. 3. İLGİLİ DEĞİŞKENLER ...45

1. 3. 1. Bireysel Değişkenler……...………46

Cinsiyet ...46

Cinsiyet Rolü Yönelimi ...57

Kendine Saygı ...67

Yaş ...68

Bağlanma ...69

1. 3. 2. İlişkisel Değişkenler ...70

İlişkinin Süresi ...70

İlişkisel Doyum ...72

İlişkinin Türü ...73

1. 3. 3. Durumsal Değişkenler ...74

Rakibin Özellikleri ...74

Kültür ...75

1.4. ARAŞTIRMANIN AMACI ...77

BÖLÜM 2 YÖNTEM 2. 1. Katılımcılar ...80

2. 2. Veri Toplama Araçları ...82

2. 2. 1. Kişisel Bilgi Formu ...82

(5)

2. 2. 4. Rosenberg Kendine Saygı Ölçeği ...96

2. 3. İşlem…….. ...97

2. 4. Verilerin Çözümlenmesi ...97

BÖLÜM 3 BULGULAR 3. 1. Belirtilen Kıskançlık Düzeyi ...98

3. 2. Tüm Kıskançlık Tetikleyicilerine Gösterileceği Belirtilen Toplam...102

3. 3. Kıskançlık Durumunda Verileceği Belirtilen Fiziksel, Duygusal ve Bilişsel Tepkiler. ...107

3.4. Kıskançlığın Olumlu ve Olumsuz Etkilerine İlişkin Görüşlere Katılma Düzeyi...115

3. 5. Kıskançlıkla Baş Etme Yöntemleri ...120

3. 6. Daha Çok Kıskançlığa Yol Açtığı Belirtilen Tetikleyici Türü (Cinsel ve Duygusal Aldatılma) Seçimi ... 126

BÖLÜM 4 TARTIŞMA 4. 1. Belirtilen Kıskançlık Düzeyi...……... ………...129

4. 2. Tüm Kıskançlık Tetikleyicilerine Gösterileceği Belirtilen Toplam Kıskançlık Düzeyi...133

4. 3. Kıskançlık Durumunda Verilen Fiziksel, Duygusal ve Bilişsel Tepkiler…...136

4. 4. Kıskançlığın Olumlu ve Olumsuz Etkileri İle İlgili Görüşlere Katılma Düzeyi...138

4. 5. Kıskançlıkla Başetme Yöntemleri ...139

4. 6. Daha Çok Kıskançlığa Yol Açtığı Belirtilen Tetikleyici Türü (Cinsel ve Duygusal Aldatılma) Seçimi...142

4. 7. Sonuç ve Öneriler ...144

Özet ...147

Summary ...150

Kaynakça …………...………..153

Ekler... ...184

(6)

ŞEKİL VE ÇİZELGELER LİSTESİ

Şekil 1. 1. Lazarus’un Bilişsel-Olgusal Kuramı’nın Kıskançlığa Uyarlanması Çizelge 1. 1. Çift Etken Çözümlemesine Göre Başetme Davranışları

Çizelge 1. 2. Rusbult’un ÇKBU Modeli

Çizelge 1. 3. Kıskançlık durumunda verilen tepkiler açısından kadınlarla erkekler arasında gözlenen farklılıklar

Çizelge 2. 1. Örneklemin Cinsiyet ve İlişki Türüne Göre Dağılımı Çizelge 2. 2. Örneklemin Eğitim Düzeyi ve Cinsiyete Göre Dağılımı

Çizelge 2. 3. “Kıskançlık Tetikleyicileri” alt ölçeğinden elde edilen puanlara uygulanan faktör analizi sonuçları

Çizelge 2. 4. “Kıskançlık Durumunda Verilen Tepkiler” alt ölçeğinden elde edilen puanlara uygulanan faktör analizi sonuçları

Çizelge 2. 5. “Kıskançlığın Etkileri” alt ölçeğinden elde edilen puanlara uygulanan faktör analizi sonuçları

Çizelge 2. 6. “Kıskançlığın Nedenleri” alt ölçeğinden elde edilen puanlara uygulanan faktör analizi sonuçları

Çizelge 2. 7. “Kıskançlıkla Başetme Yöntemleri” alt ölçeğinden elde edilen puanlara uygulanan faktör analizi sonuçları

Çizelge 2. 8. Bem Cinsiyet Rolü Envanterinin Kadınsılık ve Erkeksilik Ölçeklerinden Alınan Puanlara Göre Yapılan Cinsiyet Rolü Yönelimi Sınıflandırması

Çizelge 3.1. Cinsiyet, Cinsiyet Rolü Yönelimi ve İlişkinin Türüne Göre Belirtilen Kıskançlık Düzeyi Ortalamaları ve Standart Sapmalar

Çizelge 3. 2. Cinsiyet, Cinsiyet Rolü Yönelimi ve İlişkinin Türüne Göre Belirtilen Kıskançlık Düzeyi Puanlarına Uygulanan Varyans Analizi Sonuçları

Çizelge 3. 3. Belirtilen Kıskançlık Düzeyi puanlarına uygulanan aşamalı regresyon analizi sonuçları Çizelge 3.4. Kıskançlık Tetikleyicileri Alt Ölçeği’nden Alınan Puanların Ortalama ve Standart Sapmaları

Çizelge 3.5. Cinsiyet, Cinsiyet Rolü Yönelimi ve İlişkinin Türüne Göre Kıskançlık Tetikleyicileri Alt Ölçeğinden Alınan Puanlara Uygulanan Varyans Analizi Sonuçları

Çizelge 3. 6. Kıskançlık Tetikleyicileri Alt Ölçeği Puanlarına uygulanan aşamalı regresyon analizi sonuçları

Çizelge 3. 7. Kıskançlık Durumunda Verilen Fiziksel Tepkilerden Alınan Puanların Ortalama ve Standart Sapmaları

(7)

Çizelge 3. 8. Kıskançlık durumunda verilen duygusal tepkilerle ilgili puanlara uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 9. Kıskançlık Durumunda Verilen Duygusal Tepkilerden Alınan Puanların Ortalama ve Standart Sapmaları

Çizelge 3. 10. Kıskançlık durumunda verilen duygusal tepkilerle ilgili puanlara uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 11. Kıskançlık Durumunda Verilen Bilişsel Tepkilerle İlgili Puanların Ortalama ve Standart Sapmaları

Çizelge 3. 12. Kıskançlık durumunda verilen bilişsel tepkilerle ilgili puanlara uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 13. Kıskançlığa Verilen Tepkiler Alt Ölçeği puanlarına uygulanan aşamalı regresyon analizi sonuçları

Çizelge 3. 14. Kıskançlığın Olumlu Etkilerine İlişkin Görüşlere Katılma Düzeyi Ortalamaları ve Standart Sapmaları

Çizelge 3. 15.Cinsiyet, cinsiyet rolü yönelimi ve ilişkinin türüne göre kıskançlığın olumlu etkilerine ilişkin görüşlere katılma düzeyi puanlarına uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 16.Kıskançlığın Olumsuz Etkilerine İlişkin Görüşlere Katılma Düzeyi Ortalamaları ve Standart Sapmaları

Çizelge 3.17.Kıskançlığın olumsuz etkilerine ilişkin görüşlere katılma düzeyi puanlarına uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 18. Kıskançlığın Etkileri Alt Ölçeği puanlarına uygulanan aşamalı regresyon analizi sonuçları

Çizelge 3. 19. Katılımcıların kıskançlıkla baş etmede yapıcı yöntemlere başvurma puanlarının ortalamaları ve standart sapmaları

Çizelge 3. 20. Cinsiyet, cinsiyet rolü yönelimi ve ilişkinin türüne göre kıskançlıkla baş etmede yapıcı yöntemlere başvurma puanlarına uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 21. Katılımcıların kıskançlıkla baş etmede yıkıcı yöntemlere başvurma puanlarının ortalamaları ve standart sapmaları

Çizelge 3. 22.Cinsiyet, cinsiyet rolü yönelimi ve ilişkinin türüne göre kıskançlıkla baş etmede yıkıcı yöntemlere başvurma puanlarına uygulanan varyans analizi sonuçları

Çizelge 3. 23. Kıskançlıkla Baş etme Yöntemleri Alt Ölçeği puanlarına uygulanan aşamalı regresyon analizi sonuçları

Çizelge 3. 24. Katılımcıların Cinsiyet ve Seçtikleri Tetikleyici Türüne Göre Dağılımı

(8)

Çizelge 3. 25. Katılımcıların Cinsiyet Rolü Yönelimi ve Seçtikleri Tetikleyici Türüne Göre Dağılımı

Çizelge 3. 26. Katılımcıların İlişkinin Türü ve Seçtikleri Tetikleyici Türüne Göre Dağılımı

(9)

TEŞEKKÜR

Tez danışmanlığımı yürüten sevgili hocam Prof. Dr. Ali Dönmez’e, yüksek

lisans derslerimi aldığım dönemden bu yana verdiği her türlü güdüleme, hoşgörü

ve öğrettikleri için ve ayrıca tez çalışmam sırasında göstermiş olduğu anlayış ve

destek için yürekten teşekkür borçluyum.

Sevgili hocam Prof. Dr. Selim Hovardaoğlu’na verdiği destek, katkı ve

aşıladığı güven duygusu için çok teşekkür ederim.

Bu çalışmanın özellikle uygulama ve analiz aşamalarında bana vermiş

olduğu her türlü akademik/duygusal destek için, ayrıca dostluğu ve bana olan

inancı için sevgili arkadaşım Ayda Büyükşahin’e sonsuz teşekkürler ederim.

Bana her zaman güvenen ve hep yanımda olduklarını hissettiren sevgili

annem, babam ve ağabeyime bana gösterdikleri sevgi, anlayış ve sabır için sonsuz

teşekkürler… Ayrıca, her türlü desteği için sevgili Orçun Madran’a çok teşekkür

ederim.

(10)

GİRİŞ

Kıskançlığın yakın ilişkilerde en güçlü, en yaygın ve en yıpratıcı duygulardan biri olduğu konusunda tartışma yoktur (Aune ve Comstock, 1991; Pines ve Friedman, 1998). Kıskançlık bazen ölümle bile sonuçlanabilmekte, eşler arasında cinayetlere ve ağır yaralamalara yol açabilmektedir (Buunk ve Bringle, 1987).

Edebiyatta, örneğin Shakespeare’in Othello’sunda ve Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’ında, kıskançlığın yıpratıcı doğası ve trajik sonuçları işlenmiştir. Evlilik araştırmalarında ve terapilerde, kıskançlık önemle üzerinde durulan sorunlardan biridir (Buunk, 1981; Guerrero ve Eloy, 1992). Dahası, felsefe, sosyoloji, antropoloji ve özellikle de psikoloji yazını kıskançlıkla ilgili oldukça zengin örnekler sunmaktadır (Pines ve Aronson, 1983).

Kişilerarası ilişkileri sistemli görgül araştırmalar yoluyla inceleyen bilim dalı sosyal psikolojidir. Sosyal psikologlar, işbirliği, yarışmacılık, boyun eğme, kendine saygı, bağlanma ve çekicilik gibi kıskançlıkla yakından ilişkili birçok konu üzerinde çalışmaktadırlar. Çok yaygın olmasına ve pek çok disiplinin ilgisini çekmesine rağmen, kıskançlık, sosyal psikolojik araştırmalara ve kuramlara yeterince konu olamamıştır.

(11)

Kurt Lewin (1948) kıskançlık üzerine yürütülen ilk kuramsal incelemeleri gerçekleştirmiş, Alan Kuramı’nı kıskançlığa uyarlamış, kıskançlığın özellikle evli çiftlerde sık sık gündeme geldiğini, bunun nedeninin de eşlerin birbirlerinin “yaşam alanlarına” müdahale etmeleri olduğunu belirtmiştir. Lewin’in öncü niteliği taşıyan bu açıklamalarının ardından, 1980’lere dek, Sosyal Psikoloji’de kıskançlık üzerinde pek fazla durulmadığı görülmektedir (Pines ve Aronson, 1983).

Ancak, son yıllarda, kıskançlık duygusunun kendine saygı, bağlanma ve benzeri bir dizi değişkenle ilişkisini (Karakurt, 2001; Pines ve Aronson, 1983;

Sharpsteen ve Kirkpatrick, 1997) ve kıskançlığa bağlı olarak gösterilen davranışsal ve duygusal tepkileri (Afifi ve Reichert, 1996; Aune ve Comstock, 1991; DeWeerth ve Kalma, 1993; Ellis ve Weinstein, 1986; Guerrero, 1998; Mathes ve Verstraete, 1993) ele alan çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Konuya ilişkin sosyal psikolojik altyapı, birçok önemli kuramsal yaklaşım açısından ele alınmışsa da, henüz tam olarak oluşmuş değildir. Kıskançlığın tam olarak nasıl tanımlanacağı, nasıl sınıflandırılabileceği, altında yatan bilişsel süreçlerin nasıl işlediği, normal olup olmadığı, başetme ve benzeri birçok soru yanıt beklemektedir.

Bu çalışmada da, genel olarak, kıskançlığın tanımlanması, sınıflandırılması, kıskançlığa verilen tepkiler ve kıskançlıkla başetme yolları üzerine açıklamalara yer verilecek, ardından da kıskançlıkla bir dizi başka değişken arasındaki ilişkiler üzerinde durulacaktır.

(12)

I. 1. Tanım

Kıskançlık, birçok insanın farklı anlamlar yüklediği bir kavramdır. Birçok farklı sözcüğü, anlamı ve imgeyi çağrıştırır (White, 1981).

Pines’a (1998, s.2) göre “kıskançlık, önemsenen bir ilişkinin yitirilmesine ya da bozulmasına yol açabilecek bir tehlikenin varlığına ilişkin bir algı sonucunda verilen karmaşık bir tepkidir”. Buunk ve Bringle’a (1987, s.124) göre kıskançlık,

“Bireyin süregelen ya da daha önceden var olan bir ilişkisindeki eşiyle üçüncü bir kişinin ilişkisinden kaynaklanan, hoş olmayan duygusal bir tepkidir. Bu ilişki, gerçek, düşlenen, beklenen ya da daha önceden yaşanmış bir ilişki olabilir”. White (1981b, s.24) kıskançlığı, “Bireyin birlikte olduğu kişiyle düşlenen ya da gerçek bir rakip arasındaki gerçek ya da olası bir ilişki nedeniyle algılanan, ilişkinin varlığına ya da niteliğine ve/veya bireyin kendine saygısına yönelik tehditlere eşlik eden duygu, düşünce ve davranışlar bütünü” olarak tanımlamaktadır. DeSteno ve Salovey’e (1996; s.921) göre kıskançlık, değer verilen biriyle kurulmuş olan ilişkinin gerçekten bozulması ya da tehlikeye girmesiyle artan, öfke, mutsuzluk ve korku duygularıyla kendini gösteren sapkın bir duygu durumudur”.

Bir diğer tanıma göre kıskançlık, “Bir ilişkiyi korumak ve sürdürmek amacıyla verilen korku temelli bir tepki”dir (Buunk, Angleitner, Oubaid ve Buss, 1996, s. 359). Mathes ve Severa (1981, s.24), kıskançlığı “bir rakibin varlığı

(13)

nedeniyle yaşanan ilişki kaybı ya da ilişkinin kaybedilmesine yönelik bir tehdit sonucu yaşanan olumsuz duygu durumu” olarak tanımlamaktadırlar.

Tüm bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi, kıskançlık tek ve yalın bir kavram ya da duygu değil, bir duygular ve tepkiler karmaşasıdır.

Kıskançlık çoğu insan için son derece acı verici, çılgınca bir duygudur (Pines ve Bowes,1992). Kimilerine göre aşkın, kimilerine göre düşük kendine saygının, kaybetme korkusunun ya da güvensizliğin göstergesidir (Greenberg ve Pyszczynski, 1985).

Yazında, kıskançlığı tanımlama girişimlerinde değinilen ve kavram karmaşasından kaçınmak amacıyla onunla karşılaştırılarak tanımlanmaya çalışılan ilgili diğer bir kavram da hasettir. Bu nedenle, kıskançlıkla (jealousy) haset (envy) arasındaki ayrım üzerinde durmak, bu çalışmada temel kavram olan kıskançlığa ilişkin tanıma açıklık kazandırmak açısından yararlı olacaktır.

Kıskançlık ve Haset

Yukarıda yer verilen tanımlardan yola çıkarak, kıskançlığı kısaca, yakın ilişkiyi tehditlere karşı korumak amacıyla verilen bir tepki olarak tanımlayabiliriz.

Haset (envy) ise, diğerlerinin sahip olduklarına sahip olmak istemeyi, diğerlerinin sahip oldukları nitelik, başarı ve maddi olanakları kendininkilerle karşılaştırmayı ve

(14)

sonuçta da çekememe boyutuna varan bir durumu anlatır (Anderson, 2002; Kim ve Hupka, 2002; Parrott ve Smith, 1993; Pines, 1998).

Kıskançlık, değer verilen bir ilişki tehlikeye girdiğinde yaşanan bir duygudur.

Algılanan tehlikelere verilen koruma amaçlı bir tepki olması nedeniyle hasetten ayrılır. Haset, bir bireyin, sahip olmadığı bir şeyi istemesi durumudur, kıskançlıkta ise birey sahip olduğu bir şeyi kaybetmeme, koruma yönünde güdülenmiştir (Pines ve Aronson, 1983).

Kıskançlıkla haset arasındaki temel fark, kıskançlığın hasette olduğu gibi iki kişiyi değil, üç kişiyi içeren bir durum olmasıdır. Bir birey bir diğerine imrenebilir ve onun sahip olduklarına göz koyabilir; mal varlığı, güzel gözleri, kişilik özellikleri, başarısı ve benzeri. Hasetin odak noktası bir nesne ya da özelliktir. Kıskançlığın odağı ise var olan ilişki için tehdit olarak algılanan bir üçüncü kişidir (Brehm, 1992;

Friday, 2000; LaFollette, 1996; Pines, 1998; Salovey ve Rodin, 1989).

İki kavram arasındaki fark, birey (B)-- diğeri (D)-- üçüncü bir kişi ya da nesne (X) üçlüsü ile anlatılabilir. Bryson (1991), kıskançlığı, B’nin X’le süregelen ilişkisinin, D’nin X’le geliştirdiği ya da geliştireceği varsayılan bir ilişki yoluyla tehlikeye gireceği korkusuyla ortaya çıkan bir durum olarak değerlendirir. Bu durumu, “sosyal ilişki kıskançlığı (social relationship jealousy)” olarak adlandırabiliriz (Salovey ve Rodin, 1989).

(15)

D ile X arasında önceden kurulmuş bir ilişki varsa (X bir birey, nesne, sahip olunan bir kişisel özellik ya da herhangi başka bir şey olabilir), B’nin D’nin yerini alma ya da ikisi arasındaki ilişkiyi bozma yönündeki çabası “haset” olarak değerlendirilebilir. Günlük dilde bu durum da çoğunlukla “kıskançlık” olarak adlandırılmaktadır ve bunu “sosyal karşılaştırma kıskançlığı (socail comparison jealousy)” olarak ele almak yerinde olur.

Spielman (1971), kıskançlıkla haset arasındaki ayrımı, kıskançlığın daha güçlü olduğunu belirterek ortaya koymaktadır. Ona göre kıskançlık daha çok nefret duygusu içerir. Hasette bir diğer bireyin sahip olduğu şeye sahip olma isteği söz konusuyken kıskançlıkta, aynı zamanda, diğerinin ona sahip olmaması yönündeki istek de vardır. Hasette, birey, bir başkasının, kendisinin sahip olmak istediği şeye sahip olmasının verdiği mutsuzluk ve ona sahip olamamanın verdiği kendini kötü hissetme durumuyla karşı karşıyadır. Kıskançlık ise, çok değer verilen bir varlık, ilişki ya da duygunun yitirilmesinden ya da yitirilmesi olasılığından kaynaklanan bir kuşku, kaygı ve güvensizlik durumunu içerir. Haset kendine acımanın doğurduğu öfke ve üzüntüyle kendini gösterirken, kıskançlık, öfkenin yanında güçlü bir kaybetme korkusu da içerir.

Salovey ve Rodin (1986) bir çalışmalarında, katılımcıların, bu iki durumu, sosyal karşılaştırma ve sosyal ilişki boyutunda sınıflandırdıklarını, ancak, her ikisinde yaşanan duyguların benzer olduğunu belirttiklerini ortaya koymuşlardır. Her ikisinin de, çoğunlukla, öfke, üzüntü, mutsuzluk ve kaygı içeren karmaşık duygularla belirginlik kazandığı belirtilmiştir. Aynı çalışmanın daha sonraki aşamalarında da

(16)

benzer sonuçlara ulaşılmakla beraber, kıskançlığın daha yoğun ve olumsuz duygulara yol açtığı sonucuna ulaşılmıştır. Kısaca, sonuçta yaşanan duygular ortak, nitelik açısından benzer, ancak yoğunluk açısından farklıdırlar.

Ek olarak, bazı araştırmalarda kıskançlıkla hasetin farklı duygularla tanımlandığı yönünde sonuçlara da ulaşılmıştır. Örneğin, Parrott ve Smith (Akt.:

Salovey ve Rodin, 1989) 1987’de gerçekleştirdikleri deneysel bir çalışma sonucunda, kıskançlığın daha çok yalnızlık, aldatılmışlık, korku, belirsizlik ve kuşku duygularıyla birlikte görüldüğü; hasete ise, suçluluk, utanç, özlem, inkar ve aşağılık duygularının eşlik ettiği belirlenmiştir.

Kıskançlık ve hasetin yaşattığı duygular konusunda belirsiz sonuçlar elde edilmişse de, kıskançlığın genel olarak hasetten daha yoğun bir duygusal duruma yol açtığı konusunda tartışma yoktur. Birçok araştırmacı da, bu kavram karmaşasından kurtulmanın yolunu, “sosyal karşılaştırma kıskançlığı” ve “sosyal ilişki kıskançlığı”

ayrımını yapmakta bulmaktadır (örn.; Salovey ve Rodin, 1986; Hupka, 1985; Bers ve Rodin, 1984).

Kıskançlığın tanımından sonra, biraz da işleyiş ve dinamikleri hakkında bilgi vermek için, izleyen alt bölümde konuyla ilgili kuramsal yaklaşımlar ele alınmıştır.

(17)

1. 2. Kuramsal Yaklaşımlar

1. 2. 1. Freud’a Göre Kıskançlık

Genel Görüşleri

Freud kıskançlığın “kaçınılmaz”, dolayısıyla da evrensel olduğunu ileri sürmektedir. Kimsenin kıskançlıktan kurtulamayacağını, çünkü kıskançlığın köklerinin herkesin geçirdiği acı verici çocukluk yaşantılarında gizli olduğunu belirtmekte ve yetişkinlikte yaşanan kıskançlıkları çocukluk dönemi travmalarının yeniden canlanması olarak değerlendirmektedir (Pines, 1992a).

Freud, kaçınılmaz olduğuna ve herkes tarafından yaşandığına göre kıskançlığı, “üzüntü gibi “normal” olarak ele alınabilecek duygu durumlarından biri”

olarak tanımlamaktadır. O’na göre, eğer bir birey kıskançlık yaşamadığını iddia ederse, bu durum şiddetli bir bastırmayla açıklanabilir ve sonuç olarak da onu büyük bölümüyle bilinçaltında yaşadığı söylenebilir (Yates, 2000; Pines, 1992b). Bir birey, önem verdiği bir ilişki tehlikeye girdiğinde kıskançlık yaşamıyorsa ortada bir sorun var demektir. Bu, çok sevdiğiniz biri öldüğünde hiç üzüntü duymamaya benzer.

Böyle bir durum, o bireyin kıskançlık duygularını bastırmak ve bunu hem kendinden hem de çevresinden gizlemek için akıl almaz bir çaba harcadığının kanıtıdır.

Freud’tan etkilenen Pinta (1978, s. 699) bu durumu “patolojik hoşgörü (pathological tolerance)” olarak adlandırmaktadır. Patolojik hoşgörü, başka herhangi bir birey için

(18)

açıkça kıskançlığa yol açacak bir durumu algılayamama ya da ayırt edememe anlamına gelen “psikolojik körlüğe (psychological scotoma)” benzer bir klinik belirtidir. Örnek olarak, karısı açıkça çevredeki tüm erkeklerle flört eden ve istediği herkesle cinsel yakınlık kuran bir adamın bu durumun farkında olmayan tek kişi olması verilebilir (Pines, 1998).

Psikodinamik yaklaşıma göre kıskançlığı bilinçdışı süreçler yönetmektedir.

Her birey, bilinçaltında, farkında olmadığı birçok dürtü, istek, korku ve travmatik anı barındırır (Pines, 1998). Bilinç düzeyinde yaşanan her duygu ve düşünceye, bilinçaltındaki diğer parçası eşlik eder ve bu parça çoğunlukla bilinç düzeyindekinin tersidir. Bir birey, bilinçaltında çok hoşlandığı bir şeyi (bir birey, nesne ya da yaşantıyı), bilinç düzeyinde “iğrenme”yle karşılayabilir, bilinçaltında nefret ettiği birini de bilinç düzeyinde çok sevebilir. İçsel dürtülere ve bilinçaltındaki güdülere yapılan bu vurgu, günlük yaşamda anlaşılması güç davranışların açıklanmasında oldukça yol gösterici olmaktadır.

Psikodinamik yaklaşım, bireylerin, tüm yaşam döngülerinde olduğu gibi, yakın ilişkilerinde de etkin bir rol üstlendiklerini öne sürmektedir. Bireyi “patolojik kıskançlık” ya da “patolojik sadakatsizlik” içeren bir ilişkiye iten kötü kaderi değildir. Birey, böyle bir ilişkinin karşı tarafı olan eşini kendi rızasıyla seçer.

Çoğu bilinçdışı olan çocukluk anıları, travmaları ve sapkınlıklarının, insanların yaşantı ve dünyaya bakış açıları üzerinde çok güçlü etkileri vardır. Böylesi çocukluk dönemi yaşantılarının eş seçimi üzerinde de yansımaları olabilir. Bu seçim,

(19)

rastgele yapılan bir seçim değildir. İnsanlar, çocukluk döneminde doyurulmamış olan duygusal gereksinimlerini giderecek özellikte kişileri eş olarak seçerler (Pines ve Aronson, 1983).

Birey böyle birini bulduğunda, ona, çocukluk döneminde yapılanmış olan içsel imgesini yansıtır. Annesinin babasını aldattığına tanık olan bir erkek, çocukluk döneminde içselleştirdiği “aldatan eş” imgesini kendi sadık ve güvenilir eşine yansıtma yoluna gidebilir. Eşlerin, “tamamlayıcı” gereksinimleri vardır. Her biri, kendi içinde bastırılmış bir yönünü temsil edecek bir eş seçer. Örneğin, duygusal yönünü bastıran bir erkek, mantıksal yönünü bastıran duygusal bir kadınla evlenebilir. İçsel çelişkiler evlilik çatışmaları yoluyla açığa çıkabilmektedir. Eşler arasındaki çatışmalar ve kuşkusuz kıskançlık da içsel çelişkilerin açığa çıkmasına yol açar. Örneğin, çiftlerin “aldatma” üzerine süregelen çatışmaları, her ikisinin de aldatmayla ilgili içsel çatışmalarının bir yansımasıdır (Mathes, 1992).

Kıskançlıkla ilgili çocukluk deneyimleri, yetişkin kıskançlığına ilişkin ipuçları verir. Yetişkinlikte, çocukluk döneminde yaşananlara benzer koşullar altında kıskançlık duyguları tekrar canlanır (Mathes, 1992). Freud’a göre, terapinin amacı da çocukluk yaşantılarını ve bilinçaltını bilinç düzeyine çıkarabilmektir. Kıskançlıktan yakınan bir bireye, terapist, geçmiş yaşantılarıyla bugünkü sorunları arasındaki bağı görmesini ve bu yolla kıskançlığının gerçek nedenlerini keşfetmesini sağlayarak yardımcı olabilir. Bireyler, kıskançlıklarının kökenini keşfettikten sonra –yani geçmişteki olayların şu anki kıskançlıkları üzerindeki rolünü kavradıklarında- bununla başetme konusunda en önemli adımı atmış olmaktadırlar (Pines, 1998).

(20)

Kıskançlığın kökenine ilişkin görüşleri

Freud’a göre kıskançlığın kaynakları şöyle özetlenebilir (Pines, 1998, s.50):

a. Aşık olduğumuz birini kaybetme düşüncesinin verdiği üzüntü

b. İstediğimiz herşeye sahip olamayacağımız gerçeğine ilişkin acı farkındalık c. Başarılı rakiplere duyulan haset duyguları

d. Kaybımızdan kendimizi sorumlu tutmamıza neden olan öz-eleştiri.

Freud kıskançlığı “normal” olarak değerlendirmekte, ancak bu “normal”in kıskançlığın her zaman tümüyle akılcı, gerçek nedenlere ve içinde bulunulan koşulların gereklerine dayalı olduğu ve egonun kontrolü altında hayat bulduğu anlamına gelmediğini de belirtmektedir (Pines, 1998, s. 49). Bir başka deyişle, normal kıskançlık bile her zaman bilinçdışı ögeler içermektedir. Buna gerekçe olarak da kıskançlığın temelde çocukluktaki duygusal yaşantı karmaşasının bir uzantısı olması ve bilinçdışı bir süreç olarak işlemesi gösterilmektedir (Mathes, 1992).

Bilindiği gibi, Freud, kızlarla erkeklerin psikoseksüel gelişimleri arasındaki farkın önemini “anatomi kaderdir” sözüyle dile getirmiştir (Basow, 1992; Bem, 1994; Shaffer, 1994) . O’na göre, kıskançlığın kökü de oedipüs çatışmasıyla ilgili çocukluk deneyimlerinde (örtülü, yani cinsel organın çocuğun zevk ve ilgisinin odağı olduğu evrede) yatar. Kız ve erkeklerin cinsel organları farklı olduğundan, yaşantıları da farklılaşmaktadır.

(21)

Çocuklar zamanlarının çoğunu aile üyeleriyle geçirirler. Sonuç olarak da, aile üyeleri en ulaşılabilir aşk ve özdeşleşme nesneleridir. İlk cinsel duygularını aileden birine yöneltmeleri de bu nedenle son derece doğaldır. Erkekler için bu çoğunlukla anne, kızlar içinse babadır. Bu cinsel duyguları zaman içinde çocuğun rakip olarak gördüğü kişilere duyduğu kıskançlık izler. Karşıt cinsten anababayla girilen bu rekabet kızlarda Elektra, erkeklerde de Oedipüs kompleksinin temelidir (Bigler, 1995).

Oedipüs ve Elektra, Yunan mitolojisinin trajik kahramanlarıdır. Oedipüs, babasını öldürmüş ve annesiyle evlenmiştir. Elektra ise babasına aşıktır, babasını aldatıp öldüren annesinden de nefret etmektedir. Babasının ölümünün ardından erkek kardeşini annesini öldürmeye razı etmiştir. Freud’a göre tüm çocuklar Elektra ve Oedipüs’ün yaşadığı acıyı yaşarlar. Erkekler annelerine, kızlar da babalarına aşık olurlar. Ancak, her ikisinin de çok zorlu rakipleri vardır; kızlar için anneleri, erkekler içinse babaları. Erkekler babalarının öfkesinden kurtulmak için, babası gibi bir adam olma yoluna giderler, yani babalarıyla özdeşleşirler. Kızlar, annelerinin durumuna imrenirler ve ancak anneleriyle özdeşleşerek bunun üstesinden gelirler. Üzüntü, kaybetmenin verdiği acı, güçsüzlük, istediği herşeye sahip olamayacağına ilişkin acı farkındalık, başarılı rakibe duyulan haset ve bu üçgendeki “yenilgi” onların zihinlerine kazınır ve yetişkinlikte, benzeri bir aşk üçgeniyle karşılaştıklarında tekrar su yüzüne çıkar (Pines, 1998).

(22)

Freud’a göre kıskançlığın sınıflandırılması

Freud’a göre üç tür kıskançlık vardır (Mathes, 1992, s. 67);

a. Yarışmacı (competitive) ya da normal b. Yansıtılmış (projected)

c. Sanrısal (delusional)

Yarışmacı ya da normal kıskançlık bireyin sevdiği bir şeyi bir rakibe kaptırdığı ya da kaptıracağı düşüncesiyle çektiği acıda anlatım bulur. Bu tür kıskançlık, sanki sevilen kişiyi ve kendine saygıyı kaybetme, rakibe duyulan haset ve sevilen kişiyi yitirmekten dolayı kendini eleştirme ve suçluluk duygularının bir karışımıdır.

Yansıtılmış kıskançlık, bastırılan aldatma dürtülerinden ya da gerçek bir aldatmadan kaynaklanır. Aldatan ya da başka bir kadını arzulayan, ancak bu durumu eyleme geçiremeyen bir erkek, bunu karısına yansıtır, onu kendi yapmak istediği ya da yaptığı şeyleri yapmakla suçlar ve kıskançlık davranışları gösterir (Mathes, 1992).

Freud, herkeste aldatma eğiliminin bulunduğuna, bu eğilimin (eyleme dönüştüyse bu davranışın) üstesinden gelmenin en iyi yolunun da “yansıtma”

olduğuna işaret etmektedir. Bireyler, hatayı karşı tarafa yansıtırlar, böylece karşıdakinin kendilerinden daha iyi ve günahsız olmadığını düşünerek kendi kendilerini aklarlar (Pines, 1998). Freud’a göre, böyle bir yansıtma sonucu ortaya

(23)

çıkan kıskançlık içinde bir miktar “sanrısal” özellik barındırır ve bu benzerlik yanında terapiye yanıt vermesi açısından sanrısal kıskançlıktan ayrılır.

Eğer birey, kıskançlığının aldatmaya yönelik bastırılmış dürtülerin bir sonucu olduğunun, dolayısıyla da eşinin suçsuz olduğunun ayırdına varırsa kıskançlık sorunu çözülebilir duruma gelir. Sanrısal kıskançlıktaysa çözüm bu kadar kolay değildir.

Sanrısal kıskançlık bir tür paranoyadır. Freud’a göre kökeninde yine aldatmaya ilişkin bastırılmış dürtüler yatar, ancak, burada kıskançlık nesnesi kıskanç bireyin hemcinsidir (Mathes, 1992). Freud, bebeklerin ve küçük çocukların cinsellik açısından iki yönlü (biseksüel) olduğuna inanır (Basow, 1992). Olgunlaşma ve toplumsallaşma süreçleri sırasındaki baskılar sonucu cinsel tercih çoğunlukla heteroseksüellik yönünde belirlenir. Oedipal evreye ulaşan çocuklar, hem aynı hem de karşı cinsten anababalarından etkilenirler. Bu duygular zaman içinde bastırılır ve yetişkin kıskançlığında bireyin rakibine yönelttiği bilinçli ya da bilinçsiz ilgide tekrar canlanabilir. Bu homoseksüel ilgi, sanrısal kıskançlığın temel nedenidir. Bu eğilime karşı kendini korumaya çalışan birey, eşini hemcinsi olan rakipten hoşlanmakla suçlar.

Genel Değerlendirme ve Eleştiriler

Kıskançlık üzerinde çalışan birçok psikolog, Freud’un kıskançlığın patolojik açıdan, normalden sanrısala uzanan bir boyutta düşünülebileceği yönündeki görüşüne

(24)

katılmaktadır (örn., Pines, 1998; Mathes, 1992; Salovey, 1991). Ek olarak, sanrısal kıskançlığın tedavisi son derece güç bir tür paranoya olduğu görüşü büyük ölçüde paylaşılmaktadır. Ancak, büyük çoğunluk, sanrısal kıskançlığın homoseksüel değil, heteroseksüel eğilimlerin bastırılması sonucu ortaya çıktığına inanmamaktadır.

Freud’un kıskançlıkla ilgili açıklamaları, sanrısal kıskançlık altında yatan bilinçdışı güçler üzerine vurgusuyla bu konuya önemli katkılar sağlamaktadır. Bu bilinçdışı güçler, aynı zamanda kıskanç bireyleri daha çok çıkmaza iten belirli davranış kalıpları altında yatan temel nedenlerdir (Pines, 1998).

Yaklaşımın önemli bir diğer katkısı da, yetişkin kıskançlığının kökenlerinin erken çocukluk yaşantılarında aranması gerektiğine işaret etmesidir. Freud’a göre, bu yaşantılar Oedipal evredeki yaşantılardır. Erken çocukluk deneyimleri evrensel olduğuna göre, bu deneyimleri yetişkinlikte romantik kıskançlık olarak tekrar yaşamak da evrensel ve kaçınılmazdır.

Her yetişkin, içinde terkedilmiş, korkutulmuş, incitilmiş, engellenmiş bir çocuk taşır. Herkes, yaşamın ilk haftalarındaki güven duygusuna özlem duyar. Çoğu ilk aşkını (kız çocukları babalarını, erkek çocukları annelerini) kardeşiyle ya da anababasıyla paylaşmak zorunda kaldığında kıskançlığı tanır. Yetişkinlikte bu duyguları farklı şekillerde tekrar yaşar (Mathes, 1992).

(25)

Yaklaşıma yöneltilen ilk eleştiri, kıskançlık altında yatan gerçekleri gözardı ederek tüm kıskançlıkların az da olsa sanrısal olduğu görüşünedir. Gerçek (gerçek tetikleyicilerin neden olduğu) kıskançlığa çok az yer verildiği ileri sürülmektedir.

Bir diğer eleştiri de, bireyi, kıskançlık sorununu pekiştirecek koşullar aramak ya da yaratmakla suçlama yönündeki eğilime yöneliktir. Yaklaşımın, kıskançlık sorununa yol açan ve onu besleyen bilinçli beklentilere ve gerçek olaylara yeterince yer vermeyip, daha çok bilinçdışı süreçlere odaklanmış olduğu ileri sürülmektedir.

Ayrıca, erken çocukluk dönemi yaşantılarının yetişkin kıskançlığı üzerindeki etkilerinin çok fazla vurgulandığı, yetişkinlik yaşantılarının öneminin gözardı edildiği, özellikle ilişki dinamiklerinin dikkate alınmadığı da eleştiriler arasında bulunmaktadır.

Freud’dan sonra, kısaca Sullivan’ın kıskançlıkla ilgili görüşleri üzerinde durulacaktır.

1. 2. 2. Sullivan’a Göre Kıskançlık

Harry Stack Sullivan (1953) kıskançlıkla ilgili açıklamalarına kıskançlıkla haset arasındaki ayrımla başlamış ve “başkasına ait olan bir şeye göz koymak” olarak tanımladığı haset altında yetersizlik duygularının yattığına işaret etmiştir. Bu duyguyu yaşayan bireylerin, dikkate alınmadıklarını ve diğerlerinin bekledikleri gibi biri olamadıklarını hissettiklerini; bu duygunun üstesinden gelebilmek için de, toplumda iyi bir konuma sahip olabilmek için gerekli olduğuna inandıkları ve

(26)

diğerlerinde var olan herşeye (örn., değerli mal mülk, statü, başarı, iyi ilişkiler) sahip olmak istediklerini ileri sürmüştür (Mathes, 1992).

O’na göre kıskançlık da haset gibi yetersizlik duygularıyla yeşerir. Ancak kıskançlık üç kişi, hasetse yalnızca iki kişi arasında olur. Kıskançlık, yetersizlik duyguları bireyi yakın ilişki kurmaktan alıkoymaya başladığı zaman kendini gösterir, bireyin birlikte olduğu kişi arkadaşlarıyla tanışmaya başladığında ve iyi anlaştıklarında da iyice su yüzüne çıkar. Birey, derinlerde büyük bir yetersizlik yaşadığında, arkadaşlarıyla yakın ilişkide olduğu kişinin tanışıp yakınlaşmaya başlamaları, onların kendisinden daha iyi olduklarına inandığı için yakın ilişkide olduğu kişi ile kuracakları ilişkinin de kendi yakın ilişkisinden daha iyi olacağını varsaydığından kıskançlık duymaya başlayacaktır.

Sullivan da Freud gibi, kıskançlığın paranoyayla yakından ilişkili olduğuna inanmakta, ancak, homoseksüel eğilimlerle bağdaştırma konusunda ondan ayrılmaktadır. O’na göre kıskançlık, hoş olmayan bir duygu durumudur. Kıskançlığı yaşayan birey, derin yetersizlik duyguları yanında sanki kendisine acımaktadır ve her türlü yakın ilişkisinin, kendisinden daha iyi bir diğer kişi nedeniyle sona ereceğine inanmaktadır (Mathes, 1992).

Diğer yandan, Sullivan, olgun bireylerin diğerlerine göre daha az kıskanç olduklarını savunmaktadır, çünkü, bu bireyler daha az olgunlaşmış olanlara kıyasla, aynı anda birden fazla yakın ilişkiyi sürdürebilmenin zorluğunun bilincindedirler, bu bilinç de onları bu duygudan korur (Mathes, 1992).

(27)

İzleyen alt bölümde de, kıskançlığa farklı bir açıdan yaklaşan Mead’in görüşleri ele alınmaktadır.

1. 2. 3. Mead’e Göre Kıskançlık

Margaret Mead (1977), kıskançlığın kökünde tümüyle kendine saygıyı tehdit eden bir tehlikeye verilen tepkinin yattığını öne sürmektedir. Bu görüşünü de, devrimden önce Fransa’da süregelen ve “ilk gece hakkı” adıyla anılan bir geleneği örnek vererek desteklemektedir. Bu geleneğe göre, lordlar hükmettikleri bölgelerde, gelinlerle ilk gece önce kendileri birlikte olmaktadırlar. Beklenebileceği gibi, halk bu duruma çok içerlemekte ve tepki göstermektedir. Ancak, Mead’e göre, erkeklerin sergilediği bu rahatsızlığın ve kıskançlığın altında, eşlerinin ilk gece lordla birlikte olması ve bunun ilişkilerine getirebileceği zarar değil, geleneğin kendi güçsüzlük ve yetersizliklerini açığa vurması yatmaktadır.

Kıskançlıkla ilgili yaklaşımını antropolojik araştırmalarıyla zenginleştiren Mead, eş değiştirme geleneği ve çok eşlilik üzerine yaptığı incelemelerde, üçüncü bir kişinin ilişkiye dahil olmasının, diğer bir deyişle bireyin eşinin bir başka bireyle birlikte olmasının kıskançlığa yol açmadığı sonucuna varmıştır. Örneğin, Eskimolarda, erkek eşini konuğuna misafirperverlik adına bir gece için sunmaktadır.

Bu durum, erkeğin karısını kıskanmasına yol açmamakta, hatta gelenek yerine gelmezse huzursuzluk yaşamasına ve kendine saygısının yaralanmasına yol açmaktadır.

(28)

Çok eşliliğin hakim olduğu toplumlarda ise, kadınlar kocalarından ikinci ya da üçüncü eşini seçmesini istemektedir, çünkü bu durum onun prestijini artırmaktadır. Eşinin çok eşliliği kadının kıskanmasına değil, aksine, kendine saygısının yükselmesine yol açmaktadır.

Özetle, Mead (1977), kıskançlığın, kendine saygısına yönelik tehditler nedeniyle doğduğuna inanmakta, onu “normal” olarak değerlendirenlere katılmamakta, “talihsiz” bir duygu olarak nitelendirmektedir.

Mead, cinsiyetle ilgili olarak da, daha güvensiz olmaları nedeniyle kadınları erkeklerle karşılaştırıldığında daha kıskanç bulduğunu belirtmektedir. Bu güvensizliğin de kişisel eksikliklerinden değil, toplumdaki göreli güçsüzlüklerinden kaynaklandığını düşünmektedir (Mathes, 1992).

Buraya kadar görüşlerine yer verilen üç kuramcı da, kıskançlığı psikopatolojiyle bağdaştırmaktadırlar. Freud, normal kıskançlığın kökenini erken çocukluk travmalarında aramakta, yansıtılmış kıskançlığı nevrotik savunma mekanizmalarının ürünü olarak değerlendirmekte, sanrısal kıskançlığın köklerinin ise paranoid psikozda yattığını ileri sürmektedir. Sullivan, kıskançlığa neden olarak aşağılık duygusunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşık olamama durumunu göstermektedir. Mead ise, kıskançlığın kültürel ya da bireysel kaynaklı güvensizlik ve yetersizlik duygularından kaynaklandığını ileri sürmektedir.

(29)

Freud, Sullivan ve Mead’in görüşlerinden sonra, aşağıda günümüz kıskançlık çalışmaları üzerinde önemli etkileri olan Evrimsel Yaklaşım üzerinde biraz daha ayrıntılı olarak durulmuştur.

1. 2. 4. Evrimsel Yaklaşım ve Kıskançlık

Darwin, ortaya attığı evrim kuramında cinsel farklılıkların evrimine ilişkin önemli açıklamalara yer vermiştir. Kıskançlıkla ilgili görüşlerini de daha çok cinsel farklılıklara ilişkin açıklamaları çerçevesinde açıklamıştır. O’na göre, kıskançlığın kökeninde evrimsel nedenler yatmaktadır, çünkü kıskançlık ilişkiyi koruma amacına hizmet eden bir içgüdüdür (Kenrick ve Trost, 1997). Kıskançlıkla ilgili duygu ve davranışlar, çiftlerin ilişkilerini sürdürmelerini, üremelerini, çocuklarını büyütmelerini ve dolayısıyla da genlerini kopyalayarak soylarını sürdürmelerini sağlamaktadır.

Son dönemlerde, evrimsel yaklaşımı benimseyen psikologlar özellikle eş seçimi konusundaki cinsel farklılıklar üzerinde odaklanmakta, araştırmalarına dayanarak, kadınların, ekonomik açıdan doyurucu gelire sahip, toplumsal açıdan başat bir eş; erkeklerinse, daha genç, sağlıklı ve fiziksel olarak çekici bir eş arayışı içinde olduklarını belirtmektedirler (Buss ve Barnes, 1986; Kenrick ve ark., 1993).

Eş seçimindeki cinsel farklılıklardan yola çıkan çalışmalar, 1990’lı yıllarda yerlerini cinsel ve duygusal aldatma, kıskançlık, kıskançlığa verilen tepkiler gibi yeni çalışmalara bırakmaya başlamıştır (örn.: Buss ve ark., 1999; Cramer ve ark., 2001;

DeWeerth ve Kalma, 1993; Widerman ve LaMar, 1998).

(30)

Evrimsel yaklaşım, kıskançlıkla ilgili çalışmalarda son 20 yılda önemli bir noktaya gelmiştir. Çağdaş evrimsel yaklaşımın temel çıkış noktası, kıskançlığın insanoğlunun evrimsel geçmişine bakılarak açıklanabileceğidir. Ancak, açıklamalarına öncelikle kıskançlığın yaşamsal önemini vurgulayarak başlayan evrimciler, kültürün ve psikolojik mekanizmaların önemini de yadsımamaktadırlar (Buss ve Schmitti, 1993; Buss ve ark., 1992; Buss ve Larsen, 1996; DeSteno ve Salovey, 1996).

Evrimci psikologlar, aldatılmaya verilen tepkilerde çok belirgin bir cinsel farklılığın olduğunu ileri sürmekte, kadınların duygusal sadakatsizliğe, erkeklerinse cinsel sadakatsizliğe açıkça daha şiddetli tepki gösterdiklerini belirtmektedirler.

Doğurganlık kadına özgü olduğundan, erkekler, kadınların karşılaşmadığı bir sorunla karşı karşıya kalmakta, çocuklarının gerçek babası olup olmadıkları yönünde bir kuşkuya düşmektedirler. Babalıkla ilgili bu belirsizlik ve kuşku durumu insanlık tarihi boyunca süregelmiş bir gerçektir (Pietrzak ve ark., 2002). Bu nedenle erkekler, cinsel açıdan “tek” tercih olmayı koşul olarak koymaktadırlar. Cinsel sadakatsizlik durumunda erkek, öncelikle bir başkasının çocuğuna babalık etme olasılığıyla karşı karşıya kalmakta, dahası, eşi için harcadığı fiziksel enerji ve diğer maddi/manevi yatırımları riske girmektedir. Belki de kaynaklarını kendi soyundan olmayan bir çocuğa aktarmakta ve hatta belki de soyunun sürmesi engellenmektedir.

Kadınlar içinse, annelikle ilgili herhangi bir belirsizlik ya da kuşku durumu söz konusu değildir. Cinsel açıdan aldatılmak da bu anlamda kadın için bir tehdit

(31)

oluşturmamaktadır. Ancak, kadın, eşi bir başkasıyla ilgilenmeye başladığında zamanını, enerjisini, kaynaklarını, yatırımlarını, korumacılığını ve bağlılığını boşa harcamış olacaktır. Duygusal açıdan aldatılmanın, kadın için ilişkisini yitirme tehlikesi anlamına geldiği ve bu nedenle de kadınların böyle bir durumla karşı karşıya gelmekten daha çok rahatsızlık duydukları ve daha çok kıskançlık yaşadıkları görülmektedir (Buunk ve ark., 1996).

Evrimsel yaklaşımın kıskançlıkla ilgili çalışmalara rehberlik etmeye başlaması büyük ölçüde, Buss ve arkadaşlarının (1992) farklı aldatılma türlerine (cinsel ve duygusal) verilen tepkilerdeki cinsiyet farklılıklarını araştırdıkları etkileyici bir çalışmanın yayımlanmasından sonra olmuştur. Literatüre giren birçok çalışmada önemle vurgulanan bu girişimin sonuçları evrimsel yaklaşımın kıskançlıkla ilgili önemli bir önermesi haline gelmiştir. Çalışmada, katılımcılara iki aldatılma durumu sunulmuş (duygusal/cinsel) ve hangisinin kendilerini daha çok rahatsız edeceğini belirtmeleri istenmiştir. Beklendiği gibi, duygusal sadakatsizliğin kadınlarda, cinsel sadakatsizliğin de erkeklerde daha güçlü bir tepkiye ve kıskançlığa yol açtığı görülmüştür. Aynı bulgulara, Çin, Almanya, Japonya, Kore, Hollanda, İsveç ve Amerika’da yapılan çalışmalarda da ulaşılmıştır (Buss ve ark., 1999;

Cramer ve ark., 2001; Hupka ve ark., 1985).

Ancak, her ne kadar kültürlerarası geçerliliği kabul görmüş de olsa, bu yaklaşım, özellikle de kullanılan yöntem açısından ciddi eleştirilere konu olmuştur.

Örneğin, DeSteno ve Salovey (1996), yalnızca “cinsiyet”in bağımsız değişken olarak ele alındığı bu çalışmalarda, ulaşılan sonuçları etkileyebilecek bazı karıştırıcı

(32)

değişkenlerin de olabileceğini, bu durumun gözardı edilmiş olmasının büyük bir eksiklik olduğunu belirtmektedirler.

Ayrıca, öğrenmenin ve kültürün de bu sonuçlar üzerinde yadsınamaz yansımaları olduğu açıktır. Nitekim, bazı toplumlarda, kadınların yalnızca duygusal aldatılma karşısında, erkeklerinse hem cinsel hem de duygusal aldatılma karşısında şiddetli kıskançlık yaşadıkları görülmüştür (örn., Harris ve Christenfeld, 1996;

Nannini ve Meyers, 2000).

Evlilik dışı ilişkiye daha ılımlı yaklaşan kültürlerde ise farklı bulgulara ulaşıldığı, her iki cinste de duygusal aldatılmanın daha fazla kıskançlığa yol açtığı görülmektedir (Buunk, Angleitner, Oubaid ve Buss, 1996; DeSteno ve Salovey, 1996).

Kıskançlık, daha kapsamlı ölçekler kullanılarak ölçüldüğünde, hem kadınların hem de erkeklerin, her iki aldatma durumunda da kıskançlık yaşayacakları ileri sürülmektedir. Kıskançlığın bazı türe özgü mekanizmaların bir doğurgusu olarak değil, insanların değer verdikleri bir şeyi kaybetme korkularının sonucu olduğu çok yaygın olarak kabul gören bir yaklaşımdır. Wiederman ve Allgeier’e göre (1993), belirlenen cinsiyet farklılıkları da büyük oranda kadınlarla erkeklerin, sunulan iki aldatma durumuna yükledikleri anlamlar arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır.

(33)

Ancak, temelde yönteme ilişkin eleştirilere hedef olmuşsa da evrimsel yaklaşımın aldatma ve kıskançlıkla ilgili önermesi yaygın olarak kabul edilmiş ve farklı birçok boyutta ilgili araştırmalara katkı getirmiştir.

Kıskançlıkla ilgili çalışmalarda adından söz ettiren diğer bir kuram da Bilişsel-Olgusal Kuramdır. Bu nedenle, aşağıda, Lazarus’un bu kuramı ve kuramın kıskançlığa uyarlanması üzerinde durulmuştur.

1. 2. 5. Bilişsel-Olgusal Kuram ve Kıskançlık

Kıskançlığa ilişkin görüşlerini bilişsel boyutta örgütlemek isteyen araştırmacıların (örn. , Hupka, 1981; Mathes, 1991; Mathes, 1992; White, 1981) yaklaşımlarını Lazarus’un Bilişsel-Olgusal Kuramı’nı kıskançlığa uyarlayarak (Cognitive-Phenomenological Theory) somutlaştırdıkları görülmektedir. Bu nedenle, öncelikle Lazarus’un kuramından genel olarak söz edilecek, ardından kıskançlıkla ilişkisi bağlamında bilişsel yaklaşım ele alınacaktır.

Lazarus’un Bilişsel-Olgusal Kuramı

Lazarus (1966), bireyi “çevresinde gereksinimleri ve arzuları ile ilgili ipuçları arayan ve her girdiyi önemi ve anlamı açısından değerlendiren sorgulayıcı bir organizma” olarak tanımlamaktadır. İnsanların içinde bulundukları durumu sürekli ve aşamalı bir şekilde değerlendirdikleri varsayımından hareketle oluşturulan kuramda, olaylar karşısında, birincil değerlendirme, ikincil değerlendirme ve yeniden

(34)

değerlendirme olmak üzere üç ayrı aşamada değerlendirmenin yapıldığı ileri sürülmektedir.

Birincil değerlendirmede, birey içinde bulunduğu durumu, iyilik hali (wellness) bakımından ele alır. İçinde bulunulan durum bireyin iyilik hali açısından,

“ilişkisiz”, “olumlu/ılımlı” ya da “stres verici” olabilir. İlişkisiz durumların bireyin iyilik hali üzerinde herhangi bir etkisi yoktur, olumlu/ılımlı durumlar bireyin iyilik halini arttırır. Stres verici olanlarsa zarar, kayıp, korku ve başkaldırı duygularına yol açabilir (Lazarus, Kanner ve Folkman, 1980).

İçinde bulunulan durum stres vericiyse, ikincil değerlendirmeye geçilir.

İkincil değerlendirme, durumla başetmede işe yarayacak olası alternatiflerin gözden geçirilmesini içerir. Bireyin karşı karşıya olduğu tehlikenin büyüklüğü, stres kaynağıyla ne kadar etkili olarak başa çıktığına bağlıdır.

Başetme davranışları, dışsal (dış koşulları değiştirme amacı güden) ya da içsel (bireyin içsel değişimini hedefleyen) olabilir. İçsel başetme davranışına örnek olarak savunma mekanizmalarının kullanımı verilebilir.

Yeniden değerlendirme, başa çıkma davranışı ardından, koşulları yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Bu değerlendirme, olayın artık stres verici olmaktan çıktığına, önemsiz ya da olumlu-ılımlı olduğuna işaret ediyorsa birey başka sorunlara ve çözüm yollarına geçer. Ancak, yeniden değerlendirme olayın hala stres verici

(35)

olduğunu gösteriyorsa yeni bir çözüm yolu seçilir ve eyleme geçirilir. Bu süreç, olayın stres verici olmaktan çıktığına işaret edinceye kadar sürer.

Birincil değerlendirme durumun ilişkisiz olduğunu gösteriyorsa, birey çok az duygusal tepki verecek; olumlu-ılımlı olduğuna işaret ediyorsa, olumlu duygular yaşayacak; stres verici olduğunu söylediğinde ise olumsuz duygularla yüzleşecektir.

Eğer ikincil değerlendirmede işe yarar bir çözüm yolu bulunabilirse bu olumsuz duygular ortadan kalkacak; bulunamazsa ikincil değerlendirme sonunda da olumsuz duygular devam edecektir. Benzer şekilde, durumun artık stres verici olmadığını düşündürüyorsa, olumsuz duygular bu evrede de ortadan kalkabilir; tersi söz konusu olduğunda ise devam edecektir.

Kıskançlık ve Bilişsel-Olgusal Kuram

Bu kuramı kıskançlığa ilişkin açıklamalarında temel alan ilk araştırmacı olan White (1981a, b), kıskançlığı tetikleyen temel etmenin bireyin eşini bir rakibe kaptırması (ya da öyle olacağına inanması) olduğunu ileri sürmektedir. Bu nedenle, kuram kıskançlığa uyarlandığında bireyin (B), eşinin (E) ve rakibinin (R) oluşturduğu bir üçgen (B-E-R üçgeni) ortaya çıkmaktadır.

B-E-R ÜÇGENİ

Bu üçgende, birey eşini elinden almaya çalışan bir rakiple karşı karşıyadır.

Çoğu durumda, B’nin E üzerinde R’den daha çok hakkı vardır. Ancak, sıradışı

(36)

durumlar da söz konusu olabilir (örn., R E’yi, E B ile evli bile olsa, daha önceden tanıyor olabilir). White (1981d), eğer, E üzerinde hak sahibi olma bakımından bir eşitlik söz konusuysa, bu durumun kıskançlık değil bir yarışma olarak değerlendirilebileceğini ileri sürmektedir. E üzerinde R’nin B’den daha çok hakkı varsa, B’nin yaşadığı durum “romantik haset”tir, çünkü B R’nin sahip olduğu birşeye sahip olmak istemektedir.

Birincil değerlendirme

a. R’nin E’yi Elde Etme Olasılığı

B-E-R üçgeninde, B öncelikle birincil değerlendirmeye başvurur. Bu durumun ilişkisiz mi, olumlu/ılımlı mı yoksa stres verici mi olduğuna karar verir (Şekil 1. 1). Bu karara varabilmek için dikkate alması gereken birçok şey vardır. Öncelikle, R’nin E ile bir ilişki kurması olasılığı üzerinde bir değerlendirme yapar. Eğer bu olasılık düşükse ya da böyle bir olasılık yoksa

“ilişkisiz” seçeneğinde karar kılar ve bu duruma daha fazla zaman ve enerji harcamaz. Diğer yandan, R daha önce E’yi elde etmeyi başarmışsa ya da şu anda veya gelecekte başarma olasılığı varsa, bu üçgen stres verici olarak değerlendirilecektir. R’nin başarısını, dolayısıyla da B’nin stresini yordayan temel etmen R’nin sosyal beğenirliğidir. R, birçok sosyal beğenirlik özelliğine (fiziksel çekicilik, zeka, zenginlik...) sahipse E’yi elde etme olasılığı, bunlara sahip olmadığı durumla karşılaştırıldığında daha yüksek olacaktır.

(37)

Şekil 1. 1. Lazarus’un Bilişsel-Olgusal Kuramı’nın Kıskançlığa Uyarlanması

E. W. Mathes (1991), s. 54’den uyarlanmıştır.

B-E-R ÜÇGENİ

Birincil değerlendirme 1. R’nin E’yi elde etme

olasılığı

2. B’nin E’ye olan duyguları

3. B’nin değer yargıları 4. B’nin ruh sağlığı 5. B’nin kıskançlık

durumu

İlişkisiz Olumlu/ılımlı

Stres verici 1. İlişkinin

ödüllerini kaybetme 2. Benlik

saygısını kaybetme

Olumsuz duygular

İkincil değerlendirme 1. Ödül

2. Ceza

3. Ahlaki, normatif ve yasal güç

4. İlişkisel olmayan stratejiler

5. Ödüller ve bedeller Başetme

davranışları

İlerki yansımalar

Yeniden değerlendirme

Olumsuz duygulara ilişkin olası değişiklikler

Olumsuz

duygulara ilişkin olası değişiklikler

(38)

Eğer E ve R cinsel bir ilişkiye girmişlerse, B ile E arasındaki özel bağ zarar görecek, B E’yi R’ye kaptırdığına ya da kaptıracağına inanacaktır. Bu durum da onun tarafından son derece stres verici olarak değerlendirilecektir.

b. B’nin E’ye Yönelik Duyguları

B’nin birincil değerlendirmesini biçimlendiren tek etmen R’nin E’yi elde etme olasılığı değildir. B’nin E ile ilişkisinin doğası da önemlidir. B E’yi sevmiyor ve istemiyorsa R’nin varlığı stres verici olarak değil, olumlu/ılımlı olarak bile değerlendirilebilecektir. Ancak, B E’ye aşıksa ve E’den aldığı ilişkisel ödüller doyurucuysa R’nin varlığı stres verici olacaktır.

c. B’nin Değer Yargıları

Birincil değerlendirmede dikkate alınan üçüncü bir öge de B’nin değer yargılarıdır. Eğer B, tekeşliliğe, sadakate ve ilişkinin “özel”liğine inanıyorsa, R’nin varlığı büyük ölçüde stres verici olacaktır. Öte yandan, B çok eşlilikten yanaysa R’nin varlığı olumlu/ılımlı olarak değerlendirilebilir, çünkü eşi rakiple de birlikte olursa bu onun da halihazırdaki ilişkisi dışında bir başka ilişkiyi özgürce yaşama hakkının bir gereği sayılacaktır. Zaten çokeşlilikten yana olduğundan, E’yi R ile paylaşmaktan rahatsızlık da duymayacaktır.

(39)

Bireyin değer yargıları kültüründen bağımsız olarak ele alınamayacağından bu noktada kısaca kültür-değer ilişkisi üzerinde biraz durmakta yarar vardır. Cinsel açıdan daha tutucu, tekeşlilikten yana kültürlerde R’nin varlığının daha çok stres yaratacağı ortadadır.

Birincil değerlendirmeyi etkileyen bir diğer etmen de B’nin kendine saygısı ve ruh sağlığıdır. Eğer B’nin kendine saygısı yüksek ve ruh sağlığı yerindeyse, R’nin varlığını stres verici olarak değerlendirme olasılığı aksi duruma göre daha düşüktür. Eğer B’nin kendine saygısı yüksekse E’yi elinde tutma konusunda kendisine daha fazla şans tanıyacaktır. En kötü olasılıkla, R E’yi elinden alsa bile, kendisinin R’den üstün durumda olduğuna inanacak, E de zamanla bunu görerek ve ona dönecektir. Kendine saygısı düşükse, E’yi elinde tutma konusunda kendisine pek fazla güvenemeyecektir.

d. B’nin Kıskançlık Durumu

Üçgene, birincil değerlendirme aşamasında giren son etmen de B’nin kıskançlık düzeyidir. Bazı insanlar diğerlerine kıyasla daha kıskançtırlar.

Eğer B çok kıskançsa birincil değerlendirme sonunda durumu stres verici olarak görecektir.

(40)

İkincil Değerlendirme

Sözü edilen beş etmen dikkate alındığında B’nin üçgene ilişkin birincil değerlendirmesinin sonucu olumlu/ılımlı ise, B, R ile E arasında gelişen ilişkiyi destekleme eğilimiyle ikincil değerlendirmeye geçecektir. Eğer birincil değerlendirmeden “ilişkisiz” sonucu çıktıysa B artık bu olayla daha fazla ilgilenmeyecek, yani, ikincil değerlendirmeye geçmeyecektir. Ancak, eğer üçgene ilişkin birincil değerlendirmeden stres verici sonucu çıkmışsa, B, çözüm yolu aramak için ikincil değerlendirmeye geçecek ve kıskançlık başlayacaktır.

a. Ödül

Eğer birincil değerlendirmenin sonucu stres verici ise B’nin ikincil değerlendirmesi E ile ilişkisini iyileştirmek için yapılabilecekler üzerinde yoğunlaşacaktır. B kendini R ile bir yarış içinde bulur ve kazanma şansının ne olduğunu belirlemeye çalışır. Bu sorgulama sırasında B ödüllere odaklanabilir. E’ye kendisi mi yoksa R mi daha çok ödül sunmaktadır? Bu aşamada B R ile fiziksel çekicilik, zeka, kişilik özellikleri, başarı, duyarlılık, E’ye benzerlik, E’ye yönelik tutumlar, duygular ve benzeri daha birçok açıdan sosyal karşılaştırma yapma yoluna gidecektir. Değerlendirmeye E’nin beklentileri de eklenecektir (örn., aşka, paraya ne kadar önem vermektedir?). İstekleri doğrultusunda E’yi ödüllendirmeye, aynı zamanda da R’de ne bulduğunu keşfetmeye çalışacaktır. Diğer yandan, E’nin ilişkide doyumsuzluk yaşadığını, R’yi

(41)

cinsel açıdan çekici bulduğunu, ilişkiyi sınadığını ve bunu da daha fazla ilgi görmek için yaptığını düşünecektir.

B, ilişkiyi iyileştirme, iletişim kurma, akılcı tartışmaya başvurma gibi başetme yöntemlerini deneyebilir.

Eğer birey kendisinin E için R’den daha ödüllendirici olduğunu düşünürse bir tehlike algılamayacaktır. Öte yandan, aksi söz konusuysa;

yani, “R E’nin ne istediğini daha iyi biliyor ve ona daha çok ödül sunabiliyor” sonucuna varırsa, B kendisini ciddi bir tehdit altında hissedecektir.

b. Cezalandırma

İkincil değerlendirme sonunda B E’yi cezalandırmaya da karar verebilir. E’nin ilişkide kalması için cezalandırmanın iyi bir yöntem olup olmadığı üzerinde düşündükten sonra yararlı olacağı sonucuna varırsa ceza seçeneklerini gözden geçirip bir karara varır. Olası cezalar; cinsel, fiziksel ve maddi katılımı çekmek; ayrılmak; fiziksel ya da duygusal şiddet uygulamak, belki de bunların tümüyle tehdit etmek şeklinde sıralanabilir. B aynı zamanda R’yi cezalandırma yoluna da gidebilir ve bu doğrultudaki tehdidin onun E’den uzak durmasını sağlayacağına inanabilir.

(42)

Eğer birey, uyguladığı cezanın eşinin ilişkide kalmasını sağlayacağına inanırsa, durumu daha az tehlikeli olarak algılayacak, aksi halde eşini kaybetmeye başladığını düşünecek ve kendisini büyük bir tehdit altında hissedecektir.

c. Ahlaksal, Normatif ve Yasal Güç

İkincil değerlendirme sonunda bireyin eşini elinde tutmak için başvurabileceği diğer bir yöntem de onun üzerinde ahlaksal, normatif ya da yasal güç uygulamaktır. Burada B ile E’nin evli olup olmaması önemli etmenlerden biridir. Eğer ortada bir evlilik varsa birey eşi üzerinde sosyal ve yasal haklara da sahiptir. Eğer evli değillerse aralarında nasıl bir bağın bulunduğu, örneğin, sözlü ya da nişanlı olup olmamaları da büyük ölçüde belirleyici olacaktır. Eğer onu rakip için terkederse eşi ahlaksal bir sorumluluk hissedecek ya da suçluluk yaşayacak mıdır? Aralarında herhangi bir bağ ve bağımlılık var mıdır?

Eğer birey eşiyle aralarında ahlaksal, normatif ve/veya yasal bir bağlılık olduğunu düşünürse kendini şanslı sayacak ve algıladığı tehdit azalacaktır. Diğer yandan, eğer aralarında böyle bir bağ yoksa kendisini daha büyük bir tehlike altında görecektir.

d. İlişkisel Olmayan Stratejiler

(43)

Birey açısından ikincil değerlendirmede başvurulabilecek diğer bir yöntem de, ilişkiyi korumak yerine, stresi azaltacak biçimde sürdürmek yönünde bir seçim olabilir. Örnek olarak, yadsıma, kaçınma, mantığa bürüme gibi savunma mekanizmalarını kullanma verilebilir. Birey, aslında eşini sevmediğini, onu yeterince sıcak bulmadığını, onu rakibe kaptırdığı için şanslı bile sayılabileceğini düşünmeye başlayabilir. Diğer yandan, sosyal destek arayışına girebilir ya da alternatif ilişkilere yönelebilir. Başka bir çıkış yolu olarak da, kendine saygısını yükseltecek girişimlerde bulunabilir (akademik gelişim, sporda başarılar, işyerinde terfi gibi).

Bu stratejiler işe yararsa, birey eşi olmadan da ayakta kalabileceği sonucuna varır ve tehlike algısı giderek ortadan kalkar. Ancak aksi söz konusu olursa onsuz yaşayamayacağı inancı ile algıladığı tehlike daha da büyüyecektir.

e. Ödüller ve bedeller

Birey, başvurduğu çözüm yollarının kendisine zaman, para ve fiziksel çaba açısından bedelini de dikkate alacaktır. Diğer yandan, ilişkiden elde ettiği ödülleri de göz önüne alacaktır. E’yi ne kadar sevmektedir, alternatif ilişkileri olabilir mi, ayrılırlarsa ne kadar üzüntü ve suçluluk duyacaktır gibi sorulara yanıt arayacak, ödül bedel karşılaştırmasına gidecektir. Kuşkusuz

(44)

herkesin bu kıyaslamaya gidip gitmeyeceği ya da sonucunu dikkate alarak hareket edip etmeyeceği tartışmaya açıktır.

Yeniden Değerlendirme

Birey bu baş etme stratejilerine başvurmaya başladığında artık yeniden değerlendirme süreci devreye girmiş demektir. Eğer taktikleri işe yarar, herşey yolunda giderse, soruna öyle ya da böyle bir çözüm yolu bulunmuştur. Çabaları başarısız olduğunda ise, birey durumu yeniden değerlendirecek ve yeni çözüm yolları arayacaktır. Eğer işler yolunda gitmez ve eşini rakibe kaptırırsa, bu yenilgiyle baş etmenin en iyi yolu, E’nin kendine saygısında yarattığı yaraları saracak ve en az onun kadar ilişkisel doyum sunacak yeni bir sevgili bulmaktır. White (1981a), bu durumun kadınlar için daha geçerli olduğunu savunmaktadır.

Duygusal Tepkiler

Bireyin B-E-R üçgeninde yaptığı birincil değerlendirme onun temel duygusal tepkilerinin bir habercisidir. Eğer, rakibin varlığını olumlu-ılımlı olarak değerlendiriyorsa vereceği duygusal tepki olumlu olacak, gülecek, işi şakaya vuracaktır. E’nin R ile ilişkisini onun bireysel ve cinsel özgürlüğün bir gereği olarak değerlendirirse duyguları yine olumlu olacak, özgürlük ve özgecilik duyguları devam edecektir. Ancak, eğer eşini elinde tutmak istiyorsa bir süre sonra olumsuz duygular yaşamaya başlayacaktır. Böylece, bir süre sonra eşinin tümüyle rakibe kapılıp

(45)

gitmesi ve yalnızca onu tercih etmesi olasılığı devreye girecektir. Özgürlük ve özgecilik yönündeki duygular yerini duygusal çöküntü, kaygı ve öfkeye bırakacaktır.

Eğer birey birincil değerlendirmeden kendi iyilik hali açısından “ilişkisiz”

sonucu çıkıyorsa, çok az duygusal tepki verecek, belki de hiç vermeyecektir. Öte yandan, değerlendirmeden “stres verici” sonucu çıkıyorsa kaygı, duygusal çöküntü ve öfke gibi olumsuz duygusal tepkiler kendini gösterecektir. Duygusal çöküntü ve kaygı ilişkiden alınan ödülleri kaybetmeye; öfkeyse kendine saygıya yönelik tehditlere verilen tepkilerdir. Bu üç olumsuz duygu içinden kıskançlığı en iyi nitelendireni öfkedir. Diğer yandan, toplum, evliliklerin korunması için, bireyi eşine değil rakibine öfke duymaya yöneltmekte, bu evlilik dışı ilişkide E’nin değil R’nin cinsel bir ayartma içine girdiğini savunmaktadır.

İkincil değerlendirme, birincil değerlendirme sonunda verilen duygusal tepkilerde bir takım değişiklere yol açabilir. Eğer birey ilişkisini tekrar toparlayabileceğine inanırsa olumsuz duygularında önemli bir azalma görülür. Eğer savunma mekanizmaları aracılığıyla kendine saygısını korumayı başarabilirse, duygusal çöküntüsü ve kaygı durumu sürse de öfkesi büyük ölçüde azalacaktır.

Birey, hem kendine saygısını hem de ilişkisini yitireceğine inanırsa tüm olumsuz duygular doruğa çıkacaktır.

Yakın ilişkilerle ilgili çalışmalarda en çok üzerinde durulan iki temel yaklaşım daha vardır: Sosyal Mübadele ve Transaksiyonel Yaklaşım. İzleyen alt

(46)

bölümlerde bu iki önemli yaklaşımın kıskançlıkla ilgili açıklamalar özetlenmeye çalışılmıştır.

1. 2. 6. Sosyal Mübadele, Karşılıklı Bağımlılık ve Kıskançlık

Sosyal Mübadele Kuramları’nda (Sosyal Mübadele Kuramları) insan davranışlarına ilişkin çok kapsamlı bir yaklaşımdan yola çıkılmakta ve yakın ilişkinin hem kurulması hem de sürdürülmesi aşamalarında ilişkiden elde edilen ödüllerin önemli bir rol oynadığı ileri sürülmektedir (Buunk, 1997; Rusbult, 1983).

Birey, ödül elde edebilmek için karşı tarafa ödüller sunmakta ve elde ettiği ödüller için ödediği bedelin aldıklarının üstüne çıkıp çıkmadığını gözetmektedir. İlişki, her iki tarafın elde ettiği sonuçlar (ödüller, cezalar ve bedeller) aşağı yukarı eşit olduğu sürece daha doyurucu olmaktadır. İlişkinin ilk dönemlerinde eşler birbirlerine karşı daha özgeci bir yaklaşım sergilemekte, karşılık beklemeden ödüllendirici olmaktadırlar (Mills ve Clark, 1982; Erber ve Erber, 2001). Ancak, aynı zamanda, daha iyi sonuçlara ulaştırabilecek alternatifleri de gözönünde bulundurmaktadırlar.

İlişki süreci içinde, eşlerin ulaştığı sonuçlar zamanla karşılıklı hale gelmekte, birinin geçirdiği olumlu yaşantılar diğeri için de bir tür ödüle dönüşmektedir (örn.;

“Mutluyum, çünkü o da mutlu”) (Buunk, 1991).

Sosyal Mübadele Kuramları içinde dikkati en çok çekenlerden biri Thibaut ve Kelley’nin Karşılıklı Bağımlılık Kuramı’dır (1959). Thibaut ve Kelley, insanların kendilerini ödüllendirenlerden etkilendikleri görüşünden yola çıkarak ikili ilişkilerdeki karşılıklı bağımlılık üzerinde durmuşlardır (Hovardaoğlu, 1996).

Figure

Updating...

References

Related subjects :