• Sonuç bulunamadı

2062 YAPAY ZEKÂ DÜNYASI-Toby WALSH

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "2062 YAPAY ZEKÂ DÜNYASI-Toby WALSH"

Copied!
36
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

1

2062 YAPAY ZEKÂ DÜNYASI-

Toby WALSH

Derleyen: Halit YILDIRIM 16 Nisan 2021

HOMO DIGITALIS

İnsan olağanüstüdür. Hatta gezegendeki yaşam yelpazesi çok geniş olmasına rağmen, belki de şimdiye dek onun üzerinde yaşayan en olağanüstü tür biziz. Nehirlerin akışını tersine çevirdik, doğayı yola getirdik.

Görenleri şaşkına çeviren yapılar inşa ettik. Uzaya bir tür üstü açık araba gönderdik. Dünya’dan çıkıp Ay’da yürüdüğümüz bile oldu. Hatta yenilerde Mars’a uzay araçları gönderdik…

Ancak bütün bu şahane başarılara rağmen, çok yakında yerimize başkaları geçecek. Homo sapiens' in neredeyse bütün izleri Dünya'dan silinecek; tıpkı öncelimiz Homo neandertalensis'in neredeyse bütün izlerinin silindiği gibi durak bilmeyen evrim yüzünden...

50 bin yıl kadar önce Homo neandertalensis, Homo sapiens’in yükselişiyle baş edememişti. Öyle veya böyle, Neandertaller yok olup gitti ve yerlerine biz geçtik. Bizden önceki her tür gibi, biz de yerimizi yeni ve daha başarılı bir türe bırakacağız. Tabi biz akıllı olduğumuz için-unutmayın ki sapiens, yani “akıllı/bilen”, direkt tür adımızın parçasıdır- bu ardılın kim olacağını bile öngörebiliyoruz.

Ardılımız Homo digitalis, yani Homo cinsinin dijital hale evrilmişi olacak. Yaptıklarımız da onları yaptığımız yerler de gitgide-ve bazı durumlarda tamamen-dijitalleşecek. İnsan düşüncesinin yerine dijital düşünce geçecek. Gerçek dünyadaki beşerî faaliyetin yerini de, yapay ve sanal dünyalardaki dijital faaliyet alacak. İşte bizim yapay zeki geleceğimiz böyle olacak.

Son kitabımda yapay zekanın (YZ) Antik Yunan döneminde de başlayan ve 45 yıllık bir zaman içinde, 2062'de sona eren hikayesini anlatmıştım. Teknolojiye, yani bugün geliştirmekte olduğumuz ve 2062 yılında bir gün bizim kadar zeki olmaya başlayacak dijital makinelere odaklanmıştım. Bu kitap ise onun kaldığı yerden devam ediyor. 2062 civarında bu düşünen makinelerin hayata katılmasıyla, insanlığın bu yüzyıl veya iki yüzyıl içerisinde gideceği noktanın hikayesini anlatıyor. Teknolojiye değil, bize odaklanıyor. Düşünen makinelerin insan ırkı üzerinde yaratacağı etkiyi irdeliyor.

HOMO SAPIENS'in DOĞUŞU

Biz-Homo sapiens- neden bu kadar başarılı olduk? Neden bu gezegene iyi ya da kötü hükmeden biziz? Neden Homo sapiens, Homo neandertalensis'in yerini aldı?

Neandertaller bizden pek de farklı değildi. Bizimle aşağı yukarı %99,7 oranında aynı DNA dizilimine sahiplerdi. Bizden biraz daha kısa ve tıknazlardı; bu onlara daha düşük bir yüzey-hacim oranı sunuyor, mevsimsel iklim koşullarına daha iyi uyum sağlamaları anlamına geliyordu.

(2)

2

Ve zekalarıyla ilgili efsaneye rağmen, aslında beyinleri bizimkilerden daha büyüktü.

Peki, bizi üstün kılan neydi? Belki hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz;

ancak bunun en muhtemel cevabı dildir. 100 bin yıl kadar önce, Homo sapiens karmaşık konuşma dilini geliştirmeye başladı. Buna karşın görünen o ki, Neandertaller en iyi ihtimalle basit bir proto-dile sahipti. Bu proto-dil de muhtemelen konuşmadan ziyade müziğe yakındı.

Başarımızın gerçek kaynağının kesinlikle bu olduğunu söylemek güçtür, 20. yüzyılın büyük bölümünde, dilin kökenlerini tartışmak bilimsel olarak kayda değer bulunmuyordu.

Yazının Etkisi

Dilin konuşulmakla kalmayıp yazıya dökülmesiyle, Homo sapiens bir atılım daha yaşadı. Bu gezegenin hâkimi konumuna gelişimizde ikinci bir sıçrama yarattı.

Yazı ilk olarak MÖ yaklaşık 5.000’de Çin’de ve bundan bağımsız biçimde yaklaşık MÖ 3.100’de Mezopotamya’da ortaya çıktı.

Üçüncü sıçrama ise çok daha yakın geçmişte, basım ile meydana geldi. Johannes Gutenberg'in MS yaklaşık 1440'ta matbaa makinesini icat etmesinden sonraki yüz küsur yıl içinde, Avrupa genelinde 100 binden fazla kitap basıldı. Bir sonraki yüzyıl içinde bu şayi üç kat artarak 300 binden fazla kitaba çıktı.

Baskı makinesinin kitap üretmek için gereken maliyet ve zamanı büyük ölçüde azaltmasının ardından, Rönesans adını verdiğimiz dönemin gelmesi tesadüf değildir. Nitekim düşünceler ve öğrenme, hızla ve kolayca yayılır olmuştur. Bugün internet sayesinde, çok az bir masrafla gezegen çapında enformasyon paylaşabiliyoruz. Bilgi bollaşıp ucuzlarken, insanlar da çok daha akıllı hale geldi.

Öğreşim

Bir sonraki sıçrama şuan yaşanıyor. Ben bu kavrama “öğreşim” adını verdim. Bu, kolektif öğrenme kavramıyla yakından alakalı -ancak ondan ince bir çizgiyle ayrılan- bir düşüncedir.

Sosyologlar, antropologlar ve diğerlerinin tarifine göre; Homo sapiens nesiller boyunca birlikte öğrenen topluluklar olarak gelişmektedir. Bu kolektif öğrenmedir. Her nesil bir öncekinden toplu halde öğrenmektedir.

Topluluk olarak daha zekiyizdir, ancak bireylerin ille de tek tek daha zeki olması gerekmez. Öğreşim ise bir topluluğun değil, topluluk içindeki bireyin öğrenmesidir.

Öğreşim dil aracılığıyla değil, bilgisayar koduyla hayata geçmeye hazırlanıyor.

Bilgisayarlar gibi sadece bir kod paylaşarak öğreşim yapabildiğinizi hayal etsenize…Dünyadaki her dili konuşabilirdiniz. Kasparov gibi satranç Lee Sadol gibi Go oynayabilirdiniz.

(3)

3

Bilgisayar, Söylenenden Fazlasını Yapar

YZ' de son zamanlarda göze çarpan ilerlemelerin birçoğuna hayat veren şey, yapay öğrenme oldu. Google'ın AlphaGo programına, gezegendeki en iyi Go oyuncularını yenme gücünü veren oydu. Google Translate'in başarısının arkasında o var.

Yapay öğrenme fikrine gösterilen klasik tepkilerden biri, bilgisayarların ancak yapmalarını programladığınız işleri yapabilecekleri yönündedir. Bu temelde doğrudur. Bilgisayarlar bütünüyle deterministtir.

Bilgisayar, kodlarında yazılı komutlar doğrultusunda hareket ederler. Sapma göstermezler, gösteremezler. Ancak daha derine inildiğinde, bilgisayarlar yapmaya açıkça programlanmadıkları şeyleri de yapabilir. Yeni programlar öğrenebilir, hatta yaratıcı da olabilirler. Tıpkı bizim gibi, tecrübelerine dayanarak yeni şeyler yapmayı öğrenebilirler.

AlphaGo, antik Çin oyunu Go'yu bir dünya şampiyonundan daha iyi oynamak üzere programlanmamıştı. Bunu kendi kendine milyonlarca kez oynayarak öğrendi. İnsanları; geçmesinin sebebi, herhangi bir insanın ömrü boyunca yapabileceğinden daha fazla Go oyunu oynamasıydı. Dahası, iyi Go oynamayı öğrenirken biraz yaratıcılık da kazandı. Go'nun oynanışında yeni kapılar açarak, Go ustalarının hiç beklemediği hamlelerde bulundu.

AlphaGo bu işte yalnız değil. Bilgisayarlar artık geniş bir oyun yelpazesinde insanlardan daha iyi durumda; tavla, poker, Scrabble ve satranç da buna dahil.

Ne zaman biri bilgisayarların sadece yapmaya programlandıkları şeyleri yapabileceklerini söylese, şu an Dünya şampiyonu oldukları yarım düzine oyunu sayasım geliyor. Neredeyse her örnekte, bu bilgisayar programları orta seviyede yetenekli oyuncu tarafından hazırlanmıştı ve sonunda insanlardan daha iyi oynamayı öğrenerek dünya şampiyonu oldular.

Makine Avantajı

Homo sapiens' in neden yerini daha ileri bir sürüme bırakmaya hazırlandığını anlamak için, bilgisayarların insanlar karşısındaki-ve dijital dünyanın analog karşısındaki- avantajlarını anlamamız gerekir. Öğreşim önemli avantajlardan biri, ama gelin diğerlerine de bakalım.

Öncelikle, bilgisayarlar insanlara göre çok daha geniş bir bellek kapasitesine sahip olabilir. Bizim hatırladığımız her şey, kemikli kafataslarımızın içinde depolanmış olmak zorundadır. Kafalarımızın mevcut büyüklüğünün bedelini bile zaten ağır ödüyoruz. Yakın zamana kadar çocuk doğurma, kadınlar için başlıca ölüm nedenlerinden biriydi. Doğum kanalının boyutları da daha büyük kafalı olmamıza izin vermiyor. Bilgisayarların ise böyle sınırları yoktur. Basit bir müdahaleyle bellek alanını genişletmek mümkündür,

İkinci avantaj, bilgisayarların insanlardan çok daha yüksek hızlarda çalışabilmesidir. Nöronların her birinin ateşlenmesi 1I100 saniyede bir gerçekleştiği için, beyin 100 Hz'in altında çalışır. Beyinlerimiz elektriksel olduğu kadar kimyasaldır; bu da onları daha fazla yavaşlatır.

(4)

4

Makinelerin insanlar karşısındaki üçüncü avantajı, bilgisayarların aksine insanların sınırlı bir güç kaynağına sahip olmasıdır. Beyinlerimiz, bir yetişkin vücudunun ürettiği 100 Watt'ın 20 Watt'ını kullanır.

Buna karşılık, ortalama dizüstü bilgisayar 60 Watt'a kadar güç çekebilir. Daha fazla güç (ya da hesaplama) isterseniz, basit bir yolla işleri bulutta yürütebilirsiniz. Gezegendeki 7 milyar insan beyni, toplu olarak 14 Gigawatt civarında güç harcamaktadır. Dünya çapındaki bilgisayar kullanımı ise şu an bu güç miktarının 10 katından fazlasını tüketmektedir. Aslında bugün bilgisayarlar, dünya elektrik kullanımının %10'undan-200 Gigawatt’tan fazlasından- sorumludur. Bu rakam daha da büyüyecektir.

Bilgisayarların insanlar karşısındaki dördüncü avantajı, insanların dinlenmeye ve uyumaya ihtiyaç duymasıdır. Bilgisayarlar ise hiç yorulmaksızın 7 I 24 çalışabilir.

Bilgisayarların insanlar karşısındaki beşinci avantajı; insanlar gibi unutkan olmamalarıdır. Kayıp bir eşyayı aramakla ne kadar sık vakit kaybettiğinizi düşünün. Veya bir doğum gününü unuttuğunuzu...Tabii ki unutmak bazen işe yarayabilir, alakasız detayları es geçmemizi sağlar;

ancak bilgisayarları unutmaya programlamak gereksizdir.

Altıncı avantaj, insanların duygularının onları kör etmesidir. Bugün bilgisayarların duygulan olmadığına göre, körleşemezler. Diğer yandan duygular hayatlarımızda önemli bir rol oynar ve çoğu kez kararlarımıza olumlu yönde de etki ederler. Bu nedenle evrimsel bir değerleri var gibidir.

Gelecekte bilgisayarlara duygu bahşetmeyi seçebiliriz.

Bilgisayarların insanlar karşısındaki yedinci avantajı, yeni keşfettiğimiz bir şey: İnsanlar bilgi ve becerilerini paylaşma konusunda sınırlıdır, bilgisayarlar ise değildir. Herhangi bir bilgisayar, başka herhangi bir bilgisayarın kodunu çalıştırabilir. Bir bilgisayar Çinceden İngilizceye çeviri yapmayı öğrendiğinde, bu yeni yeteneği her bilgisayara verebiliriz. Bir bilgisayar-kötü huylu bir cilt tümörü olan- melanomu teşhis etmeyi öğrendiğinde, beceriyi her bilgisayara verebiliriz. Bilgisayarlar en üst düzey öğreşimcilerdir.

Sekizinci avantaj ise, gerçekte insanların daha kötü karar vericiler olmalarıdır. Hayatta kalmaya yetecek kadar evrimleştik, ama idealden epey uzağız. Örneğin kesin olasılıkları hesaplamakta berbatız. Bunu biraz başarabilseydik, asla piyango bileti almazdık. Ama bilgisayarları ideal olmaya programlayabiliriz.

Elbette bunlar hep tek yönlü değildir. Bilgisayarlar her konuda bizden iyi diye bir şey yoktur. İnsanlar da bilgisayarlar karşısında birkaç önemli avantaja sahiptir. Beyinlerimiz en büyük süper-bilgisayarlardan bile daha karmaşıktır. Biz çabuk öğrenme yeteneğinin yanı sıra; muazzam bir yaratıcılık, duygusal zekâ ve sosyal empati sahibiyiz. Ancak uzun vadede bilgisayarlar karşısında bu avantajlara sahip olmayı sürdürebileceğimizden son derece kuşkuluyum.

(5)

5

Daha şimdiden, bilgisayarların yaratıcı olabilecekleri gibi duygusal zekâ ve empati de geliştirebileceklerine dair birtakım belirtiler söz konusudur. Uzun vadede, Homo sapiens makinelere karşı yarışta pek umut vaat etmemektedir.

Ardılımız

Peki, kim bu Homo digitalis; kim bu bizim yerimize geçecek, bizden bile olağanüstü olan tür?

Bir tür, ne olduğuyla ve nerede faaliyet gösterdiğiyle tanımlanır. Homo digitalis örneğinde hem kendisinin hem de faaliyet gösterdiği yerin gitgide dijitalleşmesi söz konusudur.

Homo digitalis bizim dijital sürümümüz olarak yola çıkacaktır.

Bilgisayarlar daha akıllı hale geldikçe, düşünme işimizin gittikçe daha fazlasını onlara yaptıracağız. Bu dijital varlıklar artık bizim karmaşık, dağınık ve nispeten sınırlı beyinlerimizin engeline takılmayacak. Uyku ve dinlenmeye ihtiyaç duyan, sonunda da çürüyüp giden bedenlerin kısıtlamalarından sıyrılacağız.

Beyinlerimizin dijital yolla genişletilmesi sayesinde; Homo digitalis, Homo sapiens'ten çok daha akıllı olacak. Düşündüğümüz şey ile yapay zeka bulutunda düşünülen arasındaki farkın ayırt edilmesi gitgide zorlaşacak.

Homo digitalis, fizik benliğimizin ötesine geçerek hem biyolojik hem dijital olacak; yani hem beyinlerimizde hem de daha geniş bir dijital alanda yaşayacağız.

Aslında Homo digitalis -çoğu zaman- artık yavaş, karışık ve tehlikeli analog dünyanın bir parçası olmak zorunda kalmayacak. Gitgide bütünüyle dijital bir dünyada yaşayıp hareket edeceğiz. İklim değişikliği, finansal krizler ve terörizmle geçen bir yüzyılın ardından; bu dijital dünya rahatlatıcı, örgütlü ve düzenli bir yer olacak. Kimi zaman dünyada yaşamayı ıstıraba döndüren belirsizliklerin hiçbiri kalmayacak. Deprem veya toprak kayması olmayacak. Felaketler olmayacak. Her şey kesin ve adil kurallara bağlı olacak. Homo digitalis bu dijital alemin efendisi olacak. Biz de bir bakıma bu dijital boşluğun tanrıları haline geleceğiz.

BİZİM SONUMUZ

Ne Kadar Zamanımız Var?

Son yıllarda YZ’deki ilerlemeler epey bilinirlik kazandığından, acaba insanların belirlediği tarihler 2012’dekinden daha yakın olabilir mi diye merak etmiştim. (SORULAR ŞUNLAR: Bir bilgisayarın insan mesleklerini en az ortalama bir insan kadar icra edebilmesi için, ne zaman %10’luk bir ihtimal söz konusu olur? Peki, bu ihtimal ne zaman %50 olur? Ne zaman %90 olur?

Aslında bunlar, Nick Bostrom’un “Süper Zekâ” adlı kitabında yer alan 2012 tarihli araştırmasındaki sorulardı.)

Bostrom’un anketi, YZ'nin nispeten yakın bir gelecekte insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturduğuna yönelik kendi tezini destekleyen başlıca delillerden biriydi.

(6)

6

Eğer yapay genel zekanın ortaya çıkışı daha yakın zamanda bekleniyorsa, onun uyarılarını daha da ciddiye almamız gerekebilirdi.

Arna öyle olmadı. Benim anketimdeki uzmanlar, insan düzeyinde zeka geliştirmenin zorlukları konusunda, uzman olmayanlara göre ciddi ölçüde daha temkinliydi. Makinelerin insanlara %90 ihtimalle denk hale gelme tarihine ilişkin uzmanların ortalama tahmini 2112 olurken, uzman olmayanlarınki ise 2060 oldu.

Aradaki yarım yüzyıllık fark, Hollywood ve YZ etrafındaki mevcut aldatmacalarla açıklanabilir. Yapay zekanın, toplumdaki algısını iyileştirmek ve insanların korkularını yatıştırmak için yapabileceği en iyi şeyin, Los Angeles'ta bir senaryo ofisi açmak olacağını şakayla karışık hep söylemişimdir. %50'lik ihtimal için, uzmanların medyan tahmini 2062 oldu.

Bu kitabın adı da buradan geliyor: YZ alanındaki meslektaşlarımın, insanlığın kendisi kadar yetenekli makineler geliştirmiş olmasını bekledikleri ortalama yıl. Uzman olmayanlardan ise 2039 tahmini geldi, yani 20 kusur yıl daha öncesi... Uzman olmayanlar, Google'ın mühendislik departmanı başkanı ve bilgisayarların insanları 2045 civarında geçeceğini öngören fütürist Ray Kurzweil'dan biraz daha iyimserdi.

Son olarak, makinelerin insanlara %10 ihtimalle denk hale gelme tarihine ilişkin uzmanların medyan tahmini 2034'tü. Uzman olmayanların medyan tahmini ise 2026 oldu. Bu 10 yıldan daha az bir zaman demektir.

Yani uzmanların öngördüğünden aşağı yukarı iki kat daha yakın bir tarihtir.

Benim görüşüm-ve YZ alanındaki meslektaşlarımın çoğunluğunun da görüşü-bilgisayarların insanlara yetiştiğini görmemize en az yarım yüzyıl olduğu yönünde.

Teknolojik TEKİLLİK

Tekillik, zekâ olup zekasını daha yükseltmek için özyineleme yoluyla kendisini yeniden tasarlayabilen bir makine geliştirdiğimizde, insanlık tarihinde varılması beklenen noktadır.

Sonra o yeni makine de daha zeki olmak üzere kendisini yeniden tasarlayabilecektir. Bunun bir taşma noktası olacağı ve makine zekasının insan zekasını hızla kat be kat geçerek aniden üstel ilerlemeye başlayacağı düşünülmektedir.

Teknolojik tekilliğe ulaştığımızda, artık gezegendeki en zeki tür biz olmayacağız. Bu elbette tarihimiz açısından ilginç bir an olacaktır. Korkulan şey ise; söz konusu durumun bu süper-zekanın gelişimini takip ve kontrol etmeye vakit kalmayacak kadar çabuk meydana gelmesi ve bu süper- zekanın-kasıtlı ya da kasıtsız- insan ırkının sonunu getirmesidir.

Teknolojik tekillik taraftarları-bunların büyük kısmı yapay zekâ araştırmacıları değil fütüristler ya da felsefecilerdir- tekillik kaçınılmazmış gibi davranır. Onlara göre bu, mantıksal bir kesinlik taşımaktadır, tek soru işareti ne zaman olacağıdır. Ancak diğer birçok YZ araştırmacısı gibi, ben de bu kaçınılmazlık konusunda oldukça şüpheliyim.

(7)

7

İnsan zekasını ölçmek için tek ve doğrusal bir ölçek kullanılamaz.

Kullanılabilseydi bile, insan zekâsı tek bir nokta değil, farklı zekaların bir yelpazesi olurdu. İnsanlarla dolu bir odada, bazı kişiler diğerlerinden akıllıdır. Öyleyse bilgisayarların, insan zekâsının hangi düzeyini geçmesi bekleniyor? Odada bulunan en akıllı kişinin mi? Tüm gezegendeki en akıllı kişinin mi? Gelmiş geçmiş en akıllı kişininkini mi? Gelecekte var olabilecek en akıllı kişininkini mi? “İnsan zekâsı”nı geçme fikri, şimdiden hafif sallantıda görünüyor.

Süper – Zeki Makineler

Teknolojik tekilliğin neden gerçekleşmeyebileceğine dair sunulan bazı sebepler, gerçekleşemeyeceğini kanıtlamaz. Bu hâlâ olasılık dahilindedir.

Teknolojik tekilliğe şüpheyle bakmayı sürdürsem de günün birinde insan kadar ya da insandan daha zeki makineler yapabileceğimizi düşünüyorum.

Bütün yetişkinlik dönemimi bu amaç uğruna çalışarak geçirdim.

Zekamızın da biyolojimizin de öyle çok özel bir tarafı yok. Bu yüzden bir gün düşünen makineleri yaratacağımıza inanıyorum. Bize göre farklı biçimlerde düşünebilirler. Ancak bizim kadar zeki olmaları mümkündür. Makineler insan düzeyinde zekaya ulaşırsa da en sonunda bizi geçmemeleri için bir sebep göremiyorum. Şimdiden bazı sınırlı alanlarda bunu başardılar. Dahası, makineler yapıları gereği insanlar karşısında birtakım avantajlara sahiptir.

Ancak süper-zekaya, öylece arkamıza yaslanıp makinelerin kendilerini geliştirmesini seyrederek ulaşacağımızı zannetmiyorum. Sanırım süper- zekaya ulaşmamız da hayatımızdaki diğer bütün teknolojik gelişmelere kavuşmamız gibi gerçekleşecek: Sıkı çalışarak, bilimi kendi maharetimizle geliştirerek, makineleri binbir zahmetle bizden daha akıllı olacak şekilde kurgulayarak.

AlphaGo, herhangi bir insandan daha iyi Go oynamayı öğrendi; ama bu süreç boyunca öğrenme biçimini ilerletmedi.

YZ'nin -bırakın süper-zekâyı- insan düzeyinde zekaya varana kadar daha gidecek çok yolu var. Ben yine de o noktaya varacağımıza inanıyorum.

Kendimizden üstün makineler yaratacağız. Bizden daha güçlü, daha hızlı ve daha zeki olacaklar. Ancak yerimizi onlara bırakmaktan ziyade, bu makinelerin kapasitemizi nasıl artırıp genişletebileceğini çözeceğimizden ümitliyim.

Varoluşsal Tehditler

Hollywood bize, kötücül robotların dünyayı ele geçirmeye kalkışacağından endişelenmeyi telkin etmiştir. Hatta malum filme göre, Terminatör ilk olarak 2029'da harekete geçecek; yani belki de 8 yıl kadar vaktimiz kaldı. Stephen Hawking süper-zekanın varoluşumuza en büyük tehdit olduğunu iddia etmekte haklı mıydı?

Şu an gezegendeki en zeki türüz ve diğer bütün yaşamların var olmaya devam etmesi bizim insafımıza kalmış. Peki, sırası gelince bizim kaderimiz de bu üstün, süper-zeki makinelerin insafına kalmayacak mı?

(8)

8

Gelelim süper-zeki makinelerin bizi direkt saf dışı bırakıp bırakmayacağı meselesine...İnsanlığın sonunu mu getirecekler?

Filmlerde, makineler genellikle kötücül resmedilir. Ama asıl risk kötü niyetten ziyade basiretsizlik olabilir gibi görünmektedir. Elbette süper-zeki makinelerin insan ırkını istemsizce sona erdirebileceği ihtimalini de göz önüne almak zorundayız. Bunun meydana gelebileceği çeşitli senaryolar söz konusudur.

Midas Dokunuşu

İlk risk senaryosu, süper-zeki bir makinenin hedeflerinin eksik tasarlanmış olabileceğini konu alır. Yunan mitlerinden biri bu durumu iyi açıklar. Kral Midas dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini diler; ama asıl istediği şeyi eksik dile getirir: Bu dileğine yemeği veya kızı dahil değildir.

Yapay zekanın bu duruma daha hafif ve tehlikesiz şekilde zaten düştüğü söylenebilir.

Süper-zeki makineler çok akıllı oldukları için, amaçlarına ulaşma yolları bizi şaşırtabilir. Diyelim ki süper-zeki makineden kansere çare bulmasını istedik. Bunu yapmanın bir yolu da kanserin barınabileceği bütün bünyeleri ortadan kaldırmak, yani insan ırkını sona erdirmek olabilir. Oysa çare bulmasını talep ederken, asıl istediğimiz bu değildir. Eğer sizi kansere çare bulmakla görevlendirseydim ve insanları öldürmeye başlasaydınız, muhtemelen o kadar zeki olmadığınıza karar verirdim.

Bir süper-zekanın zeki olduğu kadar bilge olması da gerekmez mi?

Ataşlar Her Yerde

İkinci risk senaryosu; hedefler doğru düzgün belirlenmiş olsa bile insanlığa zarar verecek, istenmeyen yan etkiler olabileceğini konu alır. Bir şekilde bilgisayar kodundan hata ayıklamış olan herkes, bilgisayarların komutları ne kadar sinir bozucu bicimde harfi harfine uyguladıklarını bilir.

Bu risk Nick Bostrom'un tasarladığı ünlü bir düşünce deneyinde ele alınmaktadır.

Süper-zeki bir makine geliştirdiğimizi ve ona mümkün olduğu kadar çok ataş üretme görevi verdiğimizi farz edelim. Makine süper-zeki olduğu için, ataş yapımında çok başarılı olabilir. Gitgide daha çok sayıda ataş fabrikası kurmaya başlayabilir; öyle ki sonunda tüm gezegen, ataş üreten fabrikalarla dolabilir. Makine kendisinden isteneni kusursuz biçimde yerine getirirken, insanlık için istenmeyen bir sonuç ortaya çıkar.

Elbette Bostrom, bizim-hele ki bu özel amacın risklerinin farkındayken- bir süper-zekaya ataş sayısını en yüksek düzeye çıkarma hedefi koyacağımızı düşünmüyordur. Ataş üretimini sadece sıradan, keyfi ve görünüşte zararsız bir amacın bile ciddi ciddi yoldan çıkabileceğini göstermek için seçmiştir.

Midas argümanı gibi, bu da pek parlak olmayan bir süper-zekâ tablosu çizer. Bir süper-zekanın açıkça belirlenmemiş örtük amaçları da anlaması gerekmez mi? “Evet, bir sürü ataş yap, ama çevreyi yok etme pahasına olmasın; tabii insan ırkını da…”.

(9)

9

Onlar mı, biz mi?

Üçüncü risk senaryosu, herhangi bir süper-zekanın insanlığın varoluş devamlılığına ters düşebilecek alt-hedefleri olması üzerinedir. Süper- zekanın, insanın mutluluğunu çoğaltmak veya gezegeni korumak gibi bir genel amacı olduğunu farz edelim. Buna benzer aklımıza gelebilecek amaçların neredeyse her biri, süper-zekanın eylemlerini gerçekleştirmek için kaynaklar geliştirmesini zorunlu kılar. Aynı zamanda süper-zekanın hedefine ulaşabilmesi için aktif durumda kalmasına da izin verilmesi gerekir.

Ancak insanlar makineyi kapatabilir. Dahası, süper zekanın kendi hedeflerine ulaşmasında kullanılması daha iyi olabilecek kaynakları da tüketmektedirler. Bu durumda mantıken süper-zekâ bizim saf dışı kalmamızı isteyecektir. Böylece onu kapatamayız veya onun amaçları için kullanılması daha iyi olabilecek kaynakları tüketemeyiz.

Kaygı Duymalı mıyız?

Bu varoluşsal riskler, bir bakıma süper-zekanın çok hızlı ortaya çıkmasına bağlıdır. Böyle bir durumda sorunların doğuşunu fark edip onları gidermeye pek veya hiç fırsatımız olmayacaktır.

Geçtiğimiz onyıl içerisinde YZ güvenliğine odaklanan bir araştırma camiasının oluştuğunu bilmek de belki içinizi rahatlatabilir. Bugün ABD, Birleşik Krallık ve başka birçok yerde kısmen Elon Musk'ın 10 milyon dolar tutarında bağışlarıyla finanse edilen ve az önce ana hatları çizilen risklere teknik çözümler bulmaya çalışan araştırma grupları var. Bu gayretlerin ışığında, YZ'nin insanlığı yakın bir zamanda yok etmeyeceğinden son derece eminim.

Elbette süper-zekanın oluşturduğu tehdidi bütünüyle yok sayamayız.

Ancak dikkatimizi YZ'nin varoluşumuza yönelik olmayan mevcut tehditlerinin yanı sıra varoluşumuza yönelik başka tehditlere de yoğunlaştırsak iyi olur.

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük varoluşsal riskin muhtemelen YZ olmadığına dair benim sözüme itibar etmeyebilirsiniz. Eylül 2017'de, uluslararası üniversite derecelendirme kuruluşu Times Higher Education tarafından Nobel ödüllü 50 kişi arasında yapılan bir ankette; iklim, nüfus artışı, nükleer savaş, hastalık, bencillik, cehalet, terörizm, yobazlık ve Donald Trump insanlık için yapay zekadan daha büyük tehditler olarak sıralandı.

Beyin Arayüzleri

Makinelere yetişmek için tek umudumuzun hızlı ve direkt bir arayüz yaratmak olduğunu öne süren Elon Musk, beyinlerimizi doğrudan bilgisayarlara bağlayacak bir “sinir filesi-ağı” geliştirmek üzere bir şirket kurdu. Ben birtakım sebeplerden ötürü, bunun makinelere yetişmemize olanak vereceği iddiasını ikna edici bulmuyorum.

(10)

10

Öncelikle, zaten beynimizde çok hızlı bir arayüz var: Gözlerimiz. İnsan gözü tahminen saniyede 10 milyon baytlık bir veri hızına sahiptir. Bu hemen hemen bilgisayarımızı internete bağlayan Ethernet bağlantı noktasının hızıdır.

İkincisi: verilerin beyne giriş hızı, insanın biliş yetisinde sınırlayıcı bir etken gibi görünmemektedir. Bir ders kitabını okuyarak iki saatte öğreneceğiniz şeyler, muhtemelen aynı sürede bir film izleyerek edineceğinizden çok daha fazladır. Ancak iki saat okumak sadece 10 megabayt civarında girdi sağlayabilirken, film için bu ölçü 2 gigabayttır.

Görünen o ki, verilerin beyne giriş hızı bizi bağlamamaktadır. Öğrenme soyutlama ister ve ders kitabı daha iyi, daha yoğun bir soyutlama sunar.

Üçüncüsü, beynimizin büyük bir bölümü zaten girdi verilerini işlemekle meşguldür. Beynin yaklaşık üçte birinin görüntü işlemeye ayrıldığı tahmin edilmektedir. Beynimizde kullanılmayan geniş bölümler olduğu ve bunların bir sinir filesinden (ağından) gelecek ekstra girdileri işleyebileceği kanısı efsaneden ibarettir.

Dördüncüsü, beyninizi arayüzle bir makineye bağlamak, olsa olsa makineyi yavaşlatır. Elimizde insan veya makinenin tek başına olmaktansa birlikteyken daha iyi olduklarına dair hemen hemen hiç örnek yoktur. Kısa bir süreliğine, insan ve bilgisayarın satrançta tek tek insan veya bilgisayardan daha iyi olmaları söz konusuydu. Ancak şu an satranç bilgisayarları bizi öyle geçtiler ki, biz ancak yollarında engel teşkil edebiliriz.

Şu bir gerçek ki; beynimizden hızlı bilgi çıkışı yapabilen bir arayüzümüz yok, sadece bilgi girişinde hızlıyız. Konuşma veya bilgisayarda yazma eylemleri için üretebildiğimiz bilgi çıkışı, ancak kilobaytları bulmaktadır. Ancak bu ağır çıkış hızının beyinlerimizi zapt ettiğine dair bir bulgu da yok gibi görünüyor. Sizi bilmem ama ben zaten düşünebildiğim hızda konuşup yazabiliyorum.

Makinelerden İleride Olmak

Peki, insanlar için makinelerin ilerisine geçmenin yolu daha hızlı bir arayüz değilse nedir? Güçlü yönlerimizi öne çıkarmamız gerekir:

Yaratıcılığımız, uyum becerimiz, duygusal ve sosyal zekâmız.

Hepsinden önce de insanları özel kılan şeylere oynamalıyız: Sanatımız.

Sevgimiz. Kahkahamız. Adalet ve doğruluk anlayışımız. Cesaretimiz ve direncimiz. İyimserliğimiz. Metanetimiz. İnsani özümüz. Topluluk bilincimiz.

Makineler ne kadar akıllı olursa olsun, hep makine kalacaklar. İnsani deneyim ise tüm eşitsizliğiyle insana özgü olmaya devam edecek. Umarız ki Homo digitalis bu durumdan faydalanmayı bilir; hangi görevlerde en iyi işi makineler çıkarıyorsa onları makinelere verip, kendisi insani deneyime odaklanır.

BİLİNCİN SONU

Bilincimiz, bizim çok özel bir parçamızdır. Sabah uyandığımız andan gece uykuya dalana dek, yaşam deneyimimizin merkezinde bilincimiz vardır.

(11)

11

Bizler yalnız zeki değiliz, aynı zamanda zeki olduğumuzun bilincindeyiz. Kim olduğumuza kafa yorarız. Endişeleniriz. Geçmişi hatırlarız.

Geleceği planlarız.

Zor Problem

Bilinci ölçmek için hiçbir aracımız yoktur. Bildiğimiz kadarıyla, beynin bilinçten sorumlu tek bir bölümü de yoktur. Bununla beraber her birimiz bilinçli olduğumuzun farkındayız.

Bazı hayvanlara bile sınırlı düzeylerde bilinç atfederiz. Örneğin köpeklerin belli bir bilinç düzeyi vardır, kedilerin de öyle. Ancak birçoğumuz, karıncaların bilinç namına pek bir şeye sahip olduğunu düşünmeyiz. Bugün ürettiğimiz makinelere baktığımızda, onların hiçbir surette bilinçli olmadıkları ortadadır.

AlphaGo bir sabah uyanıp “Biliyor musunuz? Siz insanlar Go'da sahiden berbatsınız. Bunun yerine internette poker oynayıp biraz para kazanacağım,” diye düşünmeyecektir. Hatta AlphaGo'nun, Go oynadığından bile haberi yoktur. Yapabileceği tek şey; mevcut oyunda kazanma olasılığının oranını en yüksek düzeye çıkarmaktır. Elbette uyanıp “Ben oyun oynamaktan bıktım. Gezegeni ele geçireyim,” diye de düşünmez.

AlphaGo'nun kazanma olasılığını en yükseğe çıkarmak dışında hiçbir amacı yoktur. Onun arzuları da yoktur. Olduğu olacağı, bir Go oynama programıdır.

Kaybedince üzülmez, kazanınca da sevinmez.

Tabii bunun böyle süreceğinden emin olamayız. Belki gelecekte bilinçli makineler geliştiririz. Etik davranmak adına bilgisayarların kendi kararlarını ölçüp tartabilmesi çok önemli olabilir. Sürekli değişen ve belirsiz bir dünyada faaliyet gösterebilmeleri için; hedefleri çok açık olan ve o hedeflere nasıl ulaşacaklarına, hatta nasıl uyum sağlayacaklarına kafa yorabilen makineler geliştirmek gerekebilir. Bunlar muhtemele bilinçli bir makineye giden yoldaki adımlardır.

Bilinç varlığımızın öyle önemli bir parçasıdır ki, evrimde bize güçlü bir avantaj sağlayıp sağlamadığını düşünmek gerekir. Karmaşık toplumlarımızın işleyişi, biraz da diğerlerinin nasıl düşünüyor olabileceğinin bilincinde olmamızla ilgilidir. Eğer bilinç bu kadar güçlü bir evrimsel avantaj olmuşsa, makinelere de bu avantajı sunmak faydalı olabilir.

Bilinçli Makineler

Makinelerde bilinç üç şekilde meydana gelebilirdi: Programlanarak, karmaşıklıktan doğarak veya öğrenilerek.

İlk yol zor görünüyor. Anlamakta bu kadar aciz kaldığımız bir şeyi nasıl programlayacağız ki? Makinenin tepesine eylemlerini ve akıl yürütmesini izleyen bir idari katman dolamak yeterli olabilir. Ya da programlamaya başlamadan önce, bilinci daha iyi anlayana kadar beklemek zorunda kalabiliriz.

(12)

12

Bunun dışında, bilinç net bicimde programlanmaya gerek duymadan beliren bir fenomen de olabilir. Karmaşık sistemlerde, beliren fenomen örneklerine bol bol rastlarız. Örneğin hayat, karmaşık evrenimizde doğmuştur. Bilinç de benzer biçimde, yeterince karmaşık bir makineden doğabilir.

Üçüncü seçenek -makinelerin bilinçli olmayı öğrenmesi- de mantıksız değildir. Bizim bilincimizin büyük bir bölümü öğrenilmiştir. Doğduğumuzda bilincimiz sınırlıdır. Ayak parmaklarımızı keşfetmekten zevk alıyor gibiyizdir.

Aynadaki görüntümüzün aslında biz olduğumuzun farkına varmamız, bir yıl veya daha fazla değilse bile, belli bir zaman alır. Madem benlik bilinci bizim öğrendiğimiz bir şey, bir makine de aynısını yapamaz mı?

Ne var ki bilinç bir makinede simüle edemeyeceğiniz bir şey, doğru maddeye has bir özellik olabilir. Bunun bir anolojisini havayla kuralım. Bir bilgisayarda fırtınayı simüle edebilirsiniz, ama bilgisayarın içi hiçbir zaman ıslanmaz. Benzer biçimde, belki bilinç de ancak maddenin doğru ayarlanmasıyla meydana geliyordur ve silikon bilincin oluşması için uygun bir madde olmayabilir.

Acı Problemler

Günümüzde makineler acı çekmez. O halde acı çekmediklerine göre, belki makinelerin hakları da yoktur?

Teknolojik açıdan, 2062' deki makinelerin acıyı deneyimlemesi onların yararına olacaktır. Bunun bizimki gibi gerçek acı mı, yoksa yapay acı mı olması gerektiği tartışmaya açıktır.

Acının uzun bir evrimsel tarihi vardır ve hem insanların hem de diğer hayvanların işine yaramış gibi görünmektedir. Acı, robotların hatalarından hızlıca ders almalarını sağlayabilir. Elimizi ateşten çabucak çekmemiz, ateşin verdiği hasarı fark etmemizden değil, acının şiddetinden kaynaklanır.

Robotlar da benzer geri-besleme mekanizmalarından faydalanabilir.

Ancak makinelere acı hissini kazandırmak geri tepebilir. Zira acı çekebildikleri için, bunun önlenmesine yönelik hakları doğacaktır. O zaman onlara en pis ve en tehlikeli işlerimizi yaptıramayabiliriz ve bu da bize olan faydalarını büyük ölçüde sınırlar. Robotlara acı hissini vereceksek, belki acıdan önce gelen ve aynı zamanda hasar görmeyi önleyen korkuyu da vermemiz gerekir. Peki, neden orada bırakalım ki? Robotlara diğer insani duyguları da kazandırmak iyi olmaz mıydı: örneğin arzu, mutluluk, ilgi, şaşırma, merak ve hatta keder?

İnsanlar hayatı duygu zenginliğiyle yaşar. Hatta duygularımız ve zekâmız çok yakından ilişkili görünmektedir. Davranışlarımızın çoğunu duygularımız yönlendirir. Duygular önemli bir evrimsel avantaj sunmaya elverişlidir: Şaşırma yeni ve tehlike potansiyeline sahip olanı tespit etmemizi sağar, merak bizi dünyayı keşfetmeye ve yönetmeye sevk eder.

Makinelerin bu avantajlara sahip olmasını istemez miydik?

(13)

13

Günümüzde makinelerin duyguları yoktur. Yine de insani duygulara dair temel bir kavrayış kazanmaya başlıyorlar. Örneğin bir e-posta metninin öfkeli olup olmadığına karar verebiliyorlar. Bu onlarla karşılıklı yapacağımız uzun soluklu sohbetlerde, bizimle etkileşime geçmelerine yardımcı olacak.

Aşk (Her) adlı film bu konuda nokta atışı yaptı. 2062’nin işletim sistemi yapay zekâ olacak.

Ölümün Sonu

Bilincimiz, canlı oluşumuzla yakından bağlantılıdır. Günümüzde bilimin söyleyebildiği kadarıyla, bilinç ölümle sona eriyor gibi görünmektedir. Bu bizi ölüm konusuna götürür. Ölüme giderken de transhümanizmden geçeceğiz.

Bugün yapay zekâ son derece revaçtadır. 20 yıl önce insanlara yapay zekâ üzerinde çalıştığımı söylediğimde bilgisayarların ne kadar aptal olduğuyla ilgili şakalar yapıyorlardı. Oysa şimdi, YZ hayatımızın kimi bölümlerine sızmaya ve hatta oraları geliştirmeye başladıkça; insanlar çoğu kez “Yapay zekâyı mı araştırıyorsun, vay be!” diyor. Diğer yandan yapay genel zekâ, hâlâ bir yan uğraş olmayı sürdürüyor. Ve o yanı keşfetmeye başlarsanız, varacağınız yerlerden biri transhümanizmdir. Bu noktada YZ'yi, ölümü aldatmanın bir yolu olarak gören insanlarla karşılaşırsınız.

İlginç biçimde, YZ'nin yarattığı varoluşsal riskle ilgili uyarılarda sesi daha fazla çıkanların çoğu, yani Nick Bostrom gibi kişiler; transhümanisttir.

Tabii buna çok da şaşırmamak lazım. Eğer sonsuza dek yaşamayı planlıyorsanız, YZ insan ırkını ortadan kaldıracak olursa kendi hesabınıza kaybedecek çok şeyiniz vardır. Bu nedenle transhümanist hayallerini başarmalarına yardım edecek bir YZ'yi görmeye can atan transhümanistlerin, YZ'nin yapabileceklerinden de bir o kadar korkuyor olması eğlenceli bir ironidir.

Peki, YZ nasıl ölümün sonu olabilir? Biyolojik benliklerimiz, kusurlu kaplardan ibarettir. Virüsler ve bakteriyel enfeksiyonlar savunmamızı istila eder. Bağışıklık sistemlerimiz bozulur, kanserojen maddelerin hücrelerimize tutunmasına ve bizi öldürmesine geçit verir. Onarım mekanizmalarımız çalışmayı durdurup, bizi yaşlanmış ve yıpranmış halde bırakır. 70 yılın ardından çoğumuz morgun yolunu tutarız. Silikon, zekamıza çok daha sağlam bir barınak oluşturur. Daha hızlı ve daha geniş olmasının yanı sıra, bozulmaktan büyük ölçüde muaftır. Dijital bilgi hatasız kopyalanabildiği için de, her an yeni ve mükemmel bir sisteme yeniden yüklenebiliriz.

Peki, 2062' de, beyinlerimizi basitçe buluta yükleyip sanal bir varoluşa mı geçeceğiz? Dijital bir alt katmanın üstün özellikleriyle donatılan Homo digitalis, bütünüyle dijital mi olacak? Yoksa varlığını kısmen biyolojik, kısmen dijital olarak mı sürdürecek? Bu soruların yanıtları, bir dereceye kadar bilincin doğasına bağlıdır. Eğer bilinç emsalsiz biçimde biyolojikse, kendimizi buluta yüklemekle arkamızda önemli bir şey bırakacağız demektir.

(14)

14

Diğer yandan, eğer YZ bilinçli olabilirse; belki oraya yüklenen benliğimiz, biyolojik benliğimizdekine benzer bir bilinci miras olarak devralabilir. Bu da büsbütün daha sıkıntılı bir olasılıktır.

Neyse ki teknolojik kısıtlamalardan ötürü, beyinlerimizi yüklemenin yaratacağı etik ikilemlerden kurtulabiliriz.

Biyolojik beyinlerimizin içeriklerini dijital bir kopya çıkarabilecek kadar doğru okumak, tek kelimeyle imkânsız veya çok zor olabilir.

Milyarlarca nöronu ve trilyonlarca sinapsı ile insan beyni, açık ara farkla evrende bildiğimiz en karmaşık sistemdir. Bunların her birini "okumak", teknik olarak uygulanamaz bir şeydir. Yahut bu ancak tahrip ederek mümkün olabilir. Yani beyinlerimizin içeriklerini okuyabilmek için, aslını tahrip etmemiz gerekir. Bu şekilde yapay bir kopya elde edebiliriz; ancak geride işleyen bir biyolojik beyin kalmaz. Bu da bizi kimlik ve benlikle ilgili birtakım zor ahlaki ve etik meselelerden azat etmektedir.

Sanal Hayat

Benim beklentim, biyolojik halimizi koruyacağımız ama sürekli yardıma hazır dijital asistanlarla onu zenginleştireceğimiz yönündedir.

Ayrıca dijital dünyada bizim gibi davranan dijital avatarlarımız da olacak.

2062'ye gelindiğinde ise, kendimizi gerçek dünyadan ayırt edilmesi imkânsız sanal ve artırılmış dünyalara kaptırmış olacağız. Bedenlerimiz gerçek dünyada olsa da, beyinlerimiz dijitalde olduklarını düşünecek.

Bu sanal dünyalar çok baştan çıkarıcı olacak. Böyle dünyalarda hepimiz zengin ve ünlü olabiliriz. Hepimiz güzel ve akıllı olabiliriz. Hepimiz başarılı olabiliriz.

Sanal dünyaların rahatsız edici bir yanı, bazı kişilerin gerçek dünyada kabul görmeyecek tarzda eylemleri için buraları mesken tutmaları olacaktır.

Toplum, gerçek dünyada suç sayılan davranışların, sanal ortamda da kanunsuz veya imkânsız kılınıp kılınmayacağına karar vermek zorunda kalacak. Tabii bunun yerine, toplum bu tür sanal dünyaların ihtiyaç duyulan bir emniyet supabı işlevi gördüğüne de karar verebilir. Bu zor bir karar olacak, sanırım görüşler de bir öyle bir böyle gidip gelecektir.

Biyolojinin Sonu

Ölümü sona erdirmemizin diğer bir yolu da biyolojiyi yenmek olabilir.

YZ insan vücudunun nasıl çalıştığını, yaşlanmayı nasıl durduracağımızı ve hatta tersine çevireceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak. Belki de başımıza dert olan bütün hastalıkları kolayca tedavi edeceğiz, ki buna Batı dünyasında yaşamlarımızın çoğunu sona erdiren hastalık da dahil: Yaşlılık.

Neden 70 yıl değil de 700 yıl yaşamayalım? 700 yılı görebilirsek, neden orada bırakalım? Yaşamımızın ilk yarısında vücudumuz kendisini onarmakta son derece başarılıdır. Belki vücudu bu süreyi uzatması için kandırabiliriz?

CRISPR gibi gen düzenleme teknolojileriyle birleştirilen YZ, ölümsüzlüğe giden yolda çok işimize yarayabilir.

(15)

15

İnsanın varoluşunda yaşanacak böylesi bir değişim, toplumda da köklü değişikler gerektirir. Eğer bu “ölümsüzlük” hali zenginlerle sınırlı olacaksa, toplum zengin ölümsüzler ile yoksul ölümlüler arasında şimdikinden çok daha bölünmüş hale gelir. Zengin insanlar zaten şimdi de yoksullardan da uzun yaşamaktadır, ancak bu denli sert bir ayrım muhtemelen büyük bir toplumsal muhalefetle sonuçlanır.

Diğer yandan bu tür bir ölümsüzlüğe herkes erişebilirse; toplumun işleyişini bütünüyle yeniden tasarlamamız şarttır. Mesela yeni nesillere yer açabilmek adına gönüllü ötenaziyi mi uygulamaya koymamız gerekir? Bir sıfır-çocuk politikasına; hatta belki kazara veya kasten ölenlerin yerine koymak üzere çocuk yapabileceğimiz zamanlar için bir piyangoya mı ihtiyacımız olur? Yüzlerce ve hatta binlerce yıl sürebilecek yaşamlar için;

çocukluk, çalışma ve emeklilik dönemlerini nasıl yeniden şekillendirebiliriz?

Sonu olmayan yaşam, ayrıca varlığımızın anlamını da yeniden gözden geçirmemizi gerektirir. İnsani deneyim, süresinin kısalığıyla tanımlanır.

Hayat kısadır ve güzelliğinin bir parçasını da buna borçludur.

Hiçbirimiz ne zaman biteceğini bilmediğimiz için, hayatı dolu dolu yaşamak isteriz. Hepimiz aynı nihai kaderi paylaşırız. Eğer Homo digitalis bunun ötesine geçerse, hayata anlam katmak için bütünüyle yeni inançlara ihtiyacımız olabilir.

ÇALIŞMANIN SONU

Unutmayalım ki, ayıp bir sözcük varsa o da “iş”tir. 2062'de yapay zekanın en gözle görülür etkilerinden biri, insanların çok daha az iş yapması olacaktır.

Gelecek bize en basitinden bugün zengin insanların sahip olduğu şeyi verebilir: Serbest hayatlar. Buna İkinci Rönesans diyebiliriz; zira makineler ağır işlerde ter dökerken, biz vaktimizi salt beslenme ve barınmadan daha önemli şeylere ayıracağız. Yüce sanatlar icra edip, onların tadını çıkarıyor olacağız. Topluluklarımızı besleyip büyüterek, sağlıklı ve istikrarlı siyasi tartışmalarla uğraşıyor olacağız. Ve tabii güzel gezegenimizi koruyup, onun keyfini sürüyor olacağız. Bazılarımız bütün bu boş vakti amatör bilim insanları olmak için bile kullanabilir. Geçen Rönesans gibi bu da evrendeki yerimize dair bilginin hızla çoğalacağı bir dönem olacak.

Nihayetinde hayat iyileşecek. İhtiyaç duyduğumuz temel ürünler daha verimli makineler tarafından üretileceği için, fiyatları önemli oranda düşmüş olacak.

Uçak Kullanmak

Ticari pilotların yerini bilgisayarların almasına yirmi yıldan fazla zaman olduğunu düşünüyorum. Biz yolcular olarak, en önde işler ters giderse kendi hayatı da tehlikeye girecek bir kişinin bulunması fikrini seviyoruz.

Bugün kazaların çoğu pilot hatasından kaynaklansa bile; pilotları geçmişte bırakmanın toplumca kabul edilir olması muhtemelen yirmi yıldan fazla sürecektir.

(16)

16

20-30 yıl önce bir uçağa bindiğimde, en öndeki kişinin kır saçlı, tecrübeli görünümlü bir pilot olmasını isterdim. Ne de olsa, “Yaşlı pilot vardır, bir de gözü pek pilot vardır; ama hem yaşlı hem gözü pek pilot yoktur,” derler. Oysa bugün tüm ekranlara hâkim genç bir bilgisayar kurdu olmasını yeğliyorum. Sonuçta iş değişecek. Eski moda uçuşa göre daha çok bilgisayar kullanımına dayalı hale gelecek. Ancak insan pilotlara olan rağbet de düşecek gibi görünmüyor.

Açık Meslekler Kapalı Mesleklere Karşı

Otomasyonun belli başlı meslekleri ortadan kaldırmayacak olmasının sebeplerinden biri, bazı durumlarda o belirli mesleğin daha büyük bölümünü bizim icra edecek olmamızdır. Bu açıdan "açık" ve "kapalı" meslekleri ayırmakta fayda vardır.

Otomasyon, açık meslekleri büyütme, kapalı mesleklerin ise yerine geçme eğilimindedir.

Kapalı mesleklerde yapılacak işin miktarı sabittir. Örneğin, cam temizleyiciliği kapalı bir meslektir. Gezegende temizlenecek camların sayısı sabittir.

Aynı şekilde, bisiklet tamirciliği de kapalı bir meslektir.

Açık meslekler, siz onları otomatikleştirdikçe gelişir. Örneğin kimyagerlik açık bir meslektir. Eğer kimyagerseniz, işinizi otomatikleştiren araç gereçler, olsa olsa kimya alanında daha çok şey yapmanızı sağlar.

Elbette birçok meslek ne tamamen açık ne de tamamen kapalıdır.

Hukuki meslekleri ele alalım. Bilgisayarlar rutin resmi işlerin gitgide daha da büyük bölümünü üstlendikçe, hukuka erişimin maliyeti düşer. Bu durum daha fazla talep yaratarak ve hukuki danışmanlığa daha kolay ulaşmamızı sağlayarak, avukatların piyasasını genişletir. Büyük ihtimalle deneyimli avukatlar için daha fazla iş alanı yaratır. Ancak giriş düzeyindeki çok sayıda hukuki mesleğin devam edeceğini düşünmek güçtür. Bütün hukuki kaynakları okumuş olan, uykuya hiç ihtiyaç duymayan, hiç hata yapmayan ve bir maaş gereksinimi olmayan robot avukatlarla rekabet etmek yeni mezunlar için iyice zorlaşabilir.

Kamyon ve Taksi Şoförleri

Gelişmiş dünyanın felaket habercileri muhtemelen şoförler olacaktır.

Taksi, kamyon ve sevkiyat aracı sürenler büyük ihtimalle YZ Devrimi'nin vereceği ilk büyük kayıplardır. ABD’de 3 milyondan fazla kişi şoför olarak çalışıyor. Birçoğunun işleri de önümüzdeki yirmi yıl içinde risk altında görünüyor.

Sürücüsüz arabaların gelişi epey yakın görünüyor. Bunun itici güçlerinden biri güvenlik olacaktır. Otomobilin icadı bize bireysel hareket kabiliyeti sagladı, ama çok da pahalıya patladı. 2016' da ABD yollarında 37.000' den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu ölümlerin aşağı yukarı %95’i sürücü hatasından kaynaklanıyordu.

(17)

17

Biz gerçekten berbat sürücüleriz. Sarhoşken araba kullanırız.

Yorgunken araba kullanırız. Cep telefonlarımız dikkatimizi dağıtır. Trafik kurallarını ihlal ederiz. Hatalı sollama yaparız. Kırmızı ışıkta geçeriz. ABD'de, yaşamımız boyunca motorlu araç kazasında ölme ihtimaliniz yaklaşık 100'de 1'dir. Amerikalı gençlerin bir numaralı ölüm sebebi olan otomobil kazaları, ateşli silahlardan bile daha fazla tehlike arz etmektedir. İnsanların yerine güvenilir bilgisayarları ne kadar çabuk getirirsek, o kadar iyi olur.

Bir diğer önemli itici güç; maliyet olacaktır. Kamyonla mal taşınırken, fiyatın yaklaşık dörtte üçü işgücü maliyetidir. Kullandığınız Uber taksinin de en masraflı kısmı sürücüsüdür. Uber şimdiden sürücüsüz taksileri test ediyor. Şirketin Google ve Facebook bünyesindeki teknoloji şirketleri gibi- onların çok yüksek değerlemelerini de haklı çıkararak- ölçeklenebilmesinin tek yolu budur.

Otonom sürüşün sağlayacağı kazançlar çok çarpıcıdır. Otonom bir kamyonun mola vermesine gerek yoktur, böylece neredeyse dörtte biri fiyatına iki kat fazla yol yapabilir. Bu verimlilikte kabaca sekiz misli artış demektir. İnsan şoförlerin bununla yarışamayacağı ortadadır. Araç sürmek, artık insanlara karşılığında para verdiğimiz bir vasıf olmaktan çıkacaktır.

Kamyon şoförleri için, dönüşüm nispeten daha sancısız gerçekleşebilir. Kamyon sürmek Avustralya'da yaşça büyük insanların çoğunlukta olduğu bir meslektir: Ortalama kamyon şoförü yaşı 47'dir. On yıl kadar sonra, çoğu emekliye ayrılır ve işlerini otomatik kamyonlar devralır.

Genç insanlar da bu mesleğe hiç girmez, olur biter.

Yeni Meslekler

Meslektaşlarımdan biri, otomasyonun bol bol yeni iş doğuracağını öne sürüyor; örneğin robot tamirciliği. Bense buna ikna olmuş değilim.

Araba fabrikalarında boya ve kaynak yapan binlerce insanın yerini, bir çift robot tamircisi almış durumdadır. Ayrıca robotların başka robotları tamir edememesi için hiçbir neden de yoktur. Şimdiden robot imal eden robotların bulunduğu fabrikalarımız var. Hiç insan bulunmayan, dolayısıyla ışığa gerek olmayan “karanlık fabrika”larda, robotlar gece gündüz başka robotlar üretiyor.

En büyük endüstriyel robot üreticilerinden biri olan Japon şirketi FANUC, 2001'den bu yana Fuji Dağı yakınlarında bir karanlık fabrika işletiyor, FANUC böylece Çin gibi gelişen pazarlara robot satarak 6 milyar dolar civarında yıllık satışlara ulaşıyor.

Başka bir meslektaşım da robot psikologlarının ortaya çıkacağını öne sürüyor. Sahiden her robota bir robot psikoloğu gereksinimi doğabilir mi?

Robot psikolojisi-en iyi ihtimalle- gezegende birkaç kişinin denetiminde olacaktır. Dolayısıyla robotun akıl sağlığıyla ilgilenen pek fazla meslek olmayacaktır.

(18)

18

ROBOTLAR Giremez

YZ Devrimi, bizi insan kılan şeyleri yeniden keşfetmekle ilgili bir süreç olacaktır. İkinci Rönesans diye adlandırılabilecek olmasının diğer bir sebebi de budur: İnsanlığımızı yeniden keşfedeceğiz.

Makineler bilinç ve duygulara sahip olsalar bile, insan aşkını hiçbir zaman yaşayamaz. Ölümden söz eden bir insan sanatçıya değer vereceğiz, zira bu ölümlülük sadece bize özgüdür. Ya da insan ruhundan söz eden bir insan sanatçı. Ya da adalet ve doğruluktan söz eden. Ya da insani deneyimin başka herhangi bir parçasından...

Sanat kadar, zanaatı da başka gözlerle değerlendireceğiz. Aslında şimdiden hipster (norm dışı moda eğilimlerini takip etme) kültüründe bunun başlangıçlarını görebiliyoruz. İnsan eliyle yapılan o şeylerin gittikçe daha fazla kıymetini bileceğiz. Seri üretim, makine yapımı ürünler ucuzlarken, el yapımı ürünler daha nadide ve gitgide daha değerli hale gelecek.

Bir sürü zanaat işi olacak. Butik bira mayalamak. Peynir yapmak.

Organik şarap üretmek. Elle çömlek şekillendirmek. Yine bunlar da bizim ortak insani deneyimimize hitap eder. Daha ucuz ve daha kusursuz olan makine yapımı kâseden çok, el oyması ahşap olana imreneceğiz.

Sosyal hayvanlar olarak, diğer insanlarla sosyal etkileşimleri giderek daha fazla takdir edip, değerli bulacağız.

SAVAŞIN SONU

Savaş meydanında insanların yerine geçebilecek robotların geliştirilmesinde, bir silahlanma yarışına girildi. Medya onlara “katil robotlar” demeyi tercih ediyor, ancak teknik terim “ölümcül otonom silahlar”dır (ÖOS).

Askeriye açısından otonom silahların cazibesi aşikardır.

Tam bir otonom dron, aynı zamanda yüksek dron pilotu maliyetlerinden de kurtulmamızı sağlar. ABD Hava Kuvvetleri’ne artık ABD Dron Kuvvetleri desek yeridir. Zira şimdiden bünyesindeki dron pilotu sayısı, başka herhangi bir uçak tipinin pilotlarından daha fazladır.

Otonom silahlar, daha birçok operasyonel avantaj sunar. Beslenmeleri veya maaş almaları gerekmez. 7 I 24 savaşabilirler. İnsanüstü hassasiyet ve reflekslere sahip olurlar. Hiçbir zaman savaş alanından tahliye edilmeleri gerekmez. Her emre harfiyen uyarlar. Zulüm suçu işlemez veya Uluslararası İnsancıl Hukuk kurallarını ihlal etmezler. Mükemmel askerler, denizciler ve pilotlar olacakları aşikardır.

Otonom silahlar stratejik açıdan askeri bir hayaldir. Bir ülkenin silahlı kuvvetlerine, harekatlarını işgücü kısıtlığı engeline takılmadan düzenleme olanağı verir. Tek programcı yüzlerce, hatta binlerce otonom silahı komuta edebilir. Bu durum savaşı sanayileştirir.

Otonom silahlar, stratejik seçenekleri büyük ölçüde artırır. İnsanları tehlikeden uzak tutarak en riskli görevleri üstlenebilirler. Buna Savaş 4.0 diyebilirsiniz.

(19)

19

Eylül 2017'de Vladimir Putin, yapay zekada lider olanın dünyaya hükmedeceğini dile getirdi. Putin, gelecekteki savaşların dronlarla yapılacağı öngörüsünde bulundu: “Dronları düşman dronlarca yok edilen tarafın, boyun eğmekten başka seçeneği kalmayacak.”

Ölüm Makinelerinin Ahlakı

Katil robotların karşısında, her şeyden önce güçlü bir ahlak argümanı yer alır. Birinin yaşayıp yaşamaması gerektiğine dair kararı bir makineye devredersek, insanlığımızın asli bir parçasından vazgeçeriz. Elbette bugün makinelerde duygu, merhamet veya empati yoktur. Peki, bir gün kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verme konumunda olacaklar mı?

Savaş böyle berbat bir şeyken, bana göre kolay olmaması gerekir.

Kolay ve “temiz” halledebileceğimiz bir şey olmaması gerekir. Tarih bize bir şey öğrettiyse, o da temiz savaş vaatlerinin bir yanılsamadan ibaret olduğu ve muhtemelen öyle kalacağıdır. Savaş daima başvurulacak son çare ol kalmalıdır. Politikacıların, evlatlarımızın neden eve ceset torbalarında döndüğünü açıklayabilmesi gerekir.

Askeri teknolojinin tarihi, neredeyse öldürmenin giderek daha uzaktan kontrollü hale gelmesinden ibarettir. Başlangıçta doğrudan göğüs göğse çarpışıyorduk. Barut, geri çekilip belli bir mesafeden ateş etmemize olanak verdi. Uçaklar yukarıdan saldırmamıza olanak verdi. Şimdi de insansız hava araçları gibi yeni teknolojiler; artık insanları uzaktan, operasyon sırasında kendi hayatlarımızı riske atmadan öldürmemize olanak veriyor.

Otonom silahlar, askeri eylemlerde bizi devreden çıkartmanın son basamağıdır. Makineler öldürme işini hiçbir insanı karıştırmadan tamamen kendileri halleder. Bu durum savaşın doğasını temelden değiştirir. Ve söz konusu değişikliklerle, savaş için öne sürdüğümüz ahlaki mazeretlerin birçoğu geçersiz hale gelir.

Kitle İmha Silahları

Savaşta ilk devrim, Çinlilerin barutu icat etmesiyle gerçekleşti.

İkincisi, ABD'nin ürettiği nükleer silahların ortaya çıkışıydı. Her biri öldürebilmemiz için gereken hız ve verimlilik konusunda bir sıçramayı temsil ediyordu. Öldürücü otonom silahlar da üçüncü devrim olacak.

Otonom silahlar, kitle imha silahları olacak. Eskiden, zarar vermek istiyorsanız bir orduya ihtiyaç duyardınız. Bu orduyu eğitip beslemenin ve maaşını ödemenin yanı sıra, emirlerinizi yerine getirmeye de ikna etmek zorundaydınız. Şimdiyse tek bir programcı yüzlerce, hatta binlerce silaha komuta edebilecek. Diğer bütün kitle imha silahları-kimyasal silahlar biyolojik silahlar ve nükleer silahlar- gibi otonom silahları da yasaklamamız gerekecek.

Ölümcül otonom silahlar-bazı açılardan- nükleer silahlardan bile daha tedirgin edicidir. Nükleer bomba yapmak için çok karmaşık bir teknolojiye egemen olmak şarttır. Ancak bir ulus devlette bulunabilecek kaynaklara ve fisyon tepkimesine girebilecek maddeye sahip olmak gerekir.

(20)

20

Yetkin fizikçiler ve mühendisler gerekir. Bu kaynakların hepsi şart olduğu için nükleer silahlar çok fazla yayılmamıştır.

Otonom silahlar ise bunların hiçbirini gerektirmez. En basitinden küçük bir dronu alıp, herhangi bir Kafkasyalı yüzünü teşhis edebilen, izini sürebilen ve hedef alabilen sinirsel bir ağ ile programlayın. Böyle bir yüz- tanıma yazılımı bugün birçok akıllı telefonda vardır. Şimdi o drona birkaç gram güçlü patlayıcı bağlayın. Mevcut bazı teknolojileri bir araya getirerek basit, masrafsız ama gayet öldürücü bir otonom silahınız olur.

Bu dronlardan 10 bin tanesini taşıyan bir kamyonla New York'a girerseniz, 11 Eylül'dekileri aratmayacak bir saldırı düzenleyebilirsiniz.

Otonom silahlar sivil bir nüfusu baskı altına almak için de ideal silahlardır. Bu silahlar geleceğin Kalaşnikoflarıdır. Nükleer silahların aksine, üretimleri ucuz ve kolaydır. Dünya genelinde kolayca karaborsaya düşebilirler.

Yasağa İtirazlar

Katil robotların yasaklanmasına karşı çeşitli argümanlar ortaya konmuştur. Ancak bana kalırsa, detaya inince hiçbiri ayakta duramıyor.

Olası bir yasağa en ciddi itirazlardan biri, robotların insan askerlerden daha etik davranacağı yönündedir. YZ'nin bir gün etik davranmak için gereken merhamet ve empatiye sahip olup olmayacağını da bilmiyoruz.

Etik davranabilen robotlar geliştirebildiğimizi farz etsek bile, sistemlerine girilip etik dışı davranışlara yönlendirilmeleri imkânsız robotlar geliştirmeyi bilmiyoruz.

Bir diğer argümana göre; robotların kullanımı insan askerleri tehlikeden uzak tutabilmemiz anlamına geliyor. Bu doğrultuda bazı eleştirmenler, robot kullanmanın ahlaki zorunluluk olduğunu savunacak kadar ileri gidiyor. Bu görüşün belki de en sıkıntılı yanı, katil robotlarla karşı karşıya gelecek olanları göz ardı etmeleridir.

Yasağa üçüncü bir itiraz, “otonom silahları” tanımlamanın imkânsız olduğu yönündedir; daha tanımını bile yapamadığımız bir şeyi nasıl yasaklayabileceğimizden dem vurur. Otonomiyi tanımlamanın zor olduğuna katılıyorum. YZ alanında biz bu duruma alışkınızdır. Çoğu araştırmacı yapay zekanın ne olduğunu tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmiştir; sadece her seferinde daha yetenekli makineler geliştirmeye bakarız. Herhangi bir yasağın da "otonom silah" tanımı yapmamasını beklerim. Yapacağı sadece geçilmemesi gereken bir kırmızı çizgi belirlemektir. Günlerce savaş meydanının üzerinde dolaşan tam otonom bir dron, muhtemelen çizginin yasak tarafında olacaktır.

Dördüncü itiraz; yeni askeri teknolojilerin dünyayı olsa olsa daha güvenli ve şiddetten uzak bir yer haline getirdiği bu nedenle de otonom silahları bağrımıza basmamız gerektiği yönündedir. Bunun için sık sık Steven Pinker'ın “Doğamızın İyilik Melekleri” adlı kitabında öne sürdüklerine benzer argümanlara başvurulur.

(21)

21

Pinker bugün dünyada, tarihte herhangi bir zamanda var olandan daha az şiddet ve daha az soykırım yaşandığına dair ikna edici kanıtlar sunmaktadır. Ancak söylediği hiçbir şey, otonom silahlara getirilecek bir yasağın gerekliliğiyle ters düşmez. Yeni teknolojilerin yıkıcı etkisi, Uluslararası İnsancıl Hukuk'un kabulü ve yeni silahlarla ilgili antlaşmalarla dizginlenmiştir. Hatta 1849’da Avusturya güçlerinin balonlardan Venedik'e attığı bombalar-çoğu kişiye göre tarihteki ilk hava bombardımanıdır-1899 Lahey Sözleşmesi’nde hava bombardımanının yasaklanmasıyla sonuçlanmıştır. Diğer yeni teknolojilerde olduğu gibi, katil robotların kullanımını sınırlandıran yeni bir yasaya ihtiyaç vardır.

Beşinci itiraz, kör eden lazerler gibi başarıyla yasaklanmış diğer teknolojilerin aksine, neredeyse mevcut her silaha eklenebilecek çok geniş bir kapasitenin söz konusu olduğunu ileri sürmektir. Bu tıpkı elektrik kullanımını yasaklamaya çalışmak gibi olacaktır.

Geçmişte, birçok silahla ilgili harekete geçmek için kullanımlarına tanıklık etmek zorunda kaldık. Harekete geçip 1925 Cenevre Protokolü'nü ortaya koymak için, Birinci Dünya Savaşı'nda kimyasal silahların korkunç etkilerini gözlemek zorunda kaldık. Nükleer silahları yasaklamamız için, Hiroşima ile Nagazaki dehşetlerini görmemiz ve Soğuk Savaş döneminin çeşitli olası felaketlerinden kıl payı kurtulmamız gerekti. Önleyici yasak getirilen tek bir silah teknolojisi mevcuttur (kör edici lazerler).

Ben, ölümcül otonom silahları yasaklama cesaretini bulana kadar onların dehşet verici sonuçlarına tanıklık etmek zorunda kalacağımızdan korkuyorum. Ne olursa olsun, 2062'itibaren makinelerin kimin ölüp kimin yaşayacağına karar vermesi ahlaki açıdan kabul edilemez görülmelidir.

Kendimizi bu korkunç yola girmekten ancak böyle koruyabiliriz

EŞİTLİĞİN SONU

Eşitlik, teknolojik değişimden ötürü tehdit altında olan insani değerlerden biridir. İlk toplumdan itibaren eşitsizlikler hep var oldu. Şimdiye dek de hiçbir toplum gerçek anlamda eşit olmadı. Ancak iki dünya savaşını takip eden, kısa süreli eşitsizliği azaltma dönemi sona erdi; ve eşitsizlik bir kez daha yükselişe geçti.

Küreselleşme ve bitmek bilmeyen küresel mali kriz gibi diğer eğilimler de muhtemelen eşitsizlikte yaşanan bu artışa katkıda bulundu. Ne yazık ki, YZ -yakın gelecekte aksi yönde harekete geçmezsek- güç ve serveti teknolojik bir seçkin sınıfın ellerinde toplayarak eşitsizliği daha da artıracaktır.

Aşırı yoksulluk ilk kez küresel nüfusun %10'unun altına düştü.

1900'de, aşırı yoksulluk gezegendeki insanların %80'inden fazlasını etkiliyordu. Bu değişimin başlıca nedenlerinden biri eğitim oldu. Birkaç yüzyıl önce, nüfusun yaklaşık %15'i okuyabiliyordu. Bugün dünyanın %80'i okuma yazma biliyor. Daha da umut verici biçimde, 25 yaş altı dünya nüfusunun %90'ı okuyabiliyor.

(22)

22

Aşırı yoksulluktaki bu azalma muazzam bir etki yarattı. Artık obeziteden ölme ihtimaliniz, yetersiz beslenmeden daha yüksektir.

Çoğumuz bunu hissetmiyor ama aynı zamanda tarihin en az şiddet içeren döneminden geçiyoruz. Londra'da yıllık cinayet oranı 15. yüzyılda 100.000 kişide 50 küsurken, bugün 100.000'de 2'nin altına düştü.

Bosna, Ruanda, Suriye ve başka yerlerdeki korkunç soykırımlara rağmen; son elli yıl içinde iç savaş nedeniyle ölüm oranı 10 kat azaldı.

Ancak dünya genelinde en kötü durumdakiler için hayat iyileşme gösterirken, hayatın kaymağını yiyecek kadar şanslı olanlarla aradaki uçurum hızla genişliyor.

Dünyanın en zengin 8 milyarderinin halihazırda yönettiği servet, dünyanın en yoksul yarısının sahip olduğu varlığa eşittir. Hayat çoğu kişi- özellikle çok zengin olanlar-için hiç bu kadar iyi olmamıştı.

Büyük iklim değişikliğini önlemek için muhtemelen artık çok geç. Şu an yapmamız gereken, etkileriyle baş etmenin çaresine bakmaktır. Benzer biçimde, korkarım teknolojinin yaratacağı bozulmanın topluma zarar vermesini engellemek adına da yeterince hızlı hareket etmeyeceğiz. Bu kitabı yazma amaçlarımdan biri de, insanları alarma geçirmek ve daha hızlı bir değişime kışkırtmaktır.

Servet sadece zenginlerin ellerinde birikmiyor. Aynı zamanda muazzam güce sahip birkaç kurumun banka hesap bakiyelerinde de birikiyor. Bunu da önlemek için harekete geçmezsek, 2062'ye gelindiğinde manzara iç karartıcı olacak.

Dijital pazarlar çoğu kez doğal tekellerdir. Kazanan her şeyi alır. Tek ihtiyacımız ve isteğimiz bir arama motoru, bir mesajlaşma uygulaması, bir sosyal medya hizmetidir. Rekabetin zorla hayata geçirildiği Çin haricinde, gerçekten de bir hâkim arama motorumuz, mesajlaşma uygulamamız ve sosyal medya hizmetimiz var.

2007'nin son çeyreğinde, borsada işlem gören şirketlerden en büyük piyasa değerine sahip olanlar PetroChina, Exxon Mobil, General Electric ve China Mobile idi. On yıl sonra ise, en büyük dört şirketin hepsi teknoloji şirketleriydi: Apple, Alphabet (Google'ın ana kuruluşu), Microsoft ve Amazon. 2007' de ilk 10'a girebilen sadece Microsoft olmuştu. Google gibi teknoloji şirketleri bir zamanlar rekabeti sürdürmek zorunda olduklarını savunuyordu. Her an daha iyi bir girişim ortaya çıkabilir ve kullanıcılar hemen arama motorlarını değiştirirdi. Ancak artık durum böyle değil. Başka hiçbir şirkette Google ile yarışacak veriler veya finansal güç yoktur. Google gibi bir şirket, milyarlarca dolar karşılığında, egemenliğini tehdit edecek herhangi bir yeni şirketi satın alabilir.

Birkaç yıl öncesine kadar, Google her hafta bir şirket satın alıyordu.

Şirketin satışı reddetmesi halinde de, Google benzer bir hizmet geliştirip ücretsiz sunacak ve böylece olası bir rekabetin işin içine girmesine izin vermeyecektir.

(23)

23

Kurumsal Araştırma

Google ve Apple gibi şirketlerin hayatımıza kattığı faydalar düşünüldüğünde, katıksız kapitalizmin kahrını çekmeye razı olabilirsiniz.

Örneğin, günde kaç kez Google'dan veya cebinizdeki iPhone'dan medet umduğunuzu düşünsenize. Ancak hayatlarımızı geliştiren teknolojinin büyük kısmı şirketlerin eseri değildir. İnternet, bir ABD devlet organı olan Savunma İleri Araştırma Projeleri Kuruluşu (DARPA) tarafından finanse edilmişti.

World Wide Web, çeşitli hükûmetlerin fonladığı bir fizik laboratuvarı olan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) icat edildi. iPhone'un teknolojisinin büyük bölümü de devlet sponsorluğundaki araştırmalardan ortaya çıktı. Dokunmatik ekran görüntüleri, internet ve hatta Siri'nin arkasındaki teknoloji bile Silikon Vadisi'ndeki risk sermayedarları tarafından değil, vatandaşların vergileriyle karşılandı.

Araştırma uzun bir süreci gerektirir. Çoğu sonuç vermeyecek bahislere tutuşmayı gerektirir. Ve sıklıkla tek bir şirkete değil, kamu yararına katkıda bulunur. Bilim gizli tutulan bir şey değildir. Bizler bilim insanları olarak, yayınlarımızı erişime açık tutarız ki herkes faydalanabilsin.

Son yıllarda Microsoft, Google ve Facebook gibi büyük teknoloji şirketleri üniversiteler ile bağlarını güçlendiriyor. Üst düzey yöneticilerinin birçoğu, yeniliklerin şirket laboratuvarlarından değil üniversitelerden çıktığını kabul ediyor. Dahası teknoloji şirketlerinin araştırma ve geliştirme laboratuvarlarındaki kadroyu oluşturan neredeyse bütün araştırmacıların üniversitelerden geldikleri de biliniyor.

Derin öğrenmede en son yaşanan yükselişin çoğuna devlete ait olmayan fonların ve şirketlerin yön verdiği bir gerçektir. Ancak bu yükselişin temellerinin devlet fonlarına dayandığı görülebilir.

Bedava Para

EVRENSEL TEMEL GELİR, yani bir ülkenin bütün vatandaşları için garantili ve koşulsuz gelir bir seçenektir. Bu, ilginç biçimde, politikanın her iki cephesinden de destek bulmaktadır. Sağ cenahtakiler bunu devlet bürokrasisini azaltmanın bir yolu olarak görürken, sol cenahtakiler ise parayı yoksullara yeniden dağıtmanın bir yolu olarak algılar. Silikon Vadisi'nde birçok kişinin de tercihi budur.

Herkese koşulsuz olarak para vermek, radikal görünebilir; ancak aslında şu an yaptığımızın basit bir uzantısıdır. Birçok ülkede okul eğitiminizi ücretsiz alırsınız. Kimi ülkelerde sağlık hizmetlerini de ücretsiz alırsınız.

Yıllık binlerce dolar değerindeki hizmetleri almaya hak kazanmanız için, sadece bir ülkede doğmuş olmanız yeterlidir. Gerçek dolarları insanların ellerine bırakmak biraz daha aşırı görünebilir, ancak bir süredir dolaylı olarak bunu yapmaktayız.

Çalkantılı Altmışlar, ABD'ye neredeyse bir temel gelir (vatandaşlık maaşı) sistemi getirmiştir. 1967'de Martin Luther King Jr şöyle yazmıştı:

Referanslar

Benzer Belgeler

Y›llarca sigara içmifl olan in- sanlar bile sigaray› b›rakt›klar›nda çok k›sa bir süre içinde vücut kendisini toparlamaya bafll›yor.. 1 y›l içinde kalp ve

Sonuç itibari ile Avrupa genelinde hem polis tarafından yapılan durdurma, arama, diğer kontrol yöntemleri ile tutuklama ve hatta soruşturma evresinde tutuklama

Yani, insan türü olarak değişime alışığız. Hatta, dünya tarihi aslında değişimin hikâyesidir dahi diyebiliriz. İçinde yaşadığımız dönemin

Son iki yılda insanlığı ekonomik, sosyal, askeri, eğitim, birey ve devlet açısından ciddi manada etkileyen Kovid-19 ve Yapay Zeka‟nın 21.yy Dünyasını kısa sürede ve

Bazı uzmanlara göre Çoklu Zeka Kuramı’nın 7- 11 yaş arasında daha rahat kullanılabileceği ve öğrenciler için de yararlı olabileceği düşüncesinden yola çıkarak bu

• Biyojenik elementler: canlıların hücre yapımında kullanılarak yapı taşlarını oluşturan ve organizmanın yaşamsal faaliyetlerinin devamı için mutlak gerekli

Önceden yeterince veri ile eğitildiyse, elimizdeki büste dair ölçümlere (alın genişliği, göz küreleri arasındaki mesafe, vb.) dayalı olarak büstü yapılmış şahsa

Yeni yazılım çözümümüz syngo Virtual Cockpit 1 , tıp personelinin özellikle daha karmaşık muayene- lerin gerekli olduğu durumlarda, farklı bir konum- daki personele