“BEŞ HECECİLER” İN ŞİİR ANLAYIŞLARI VE ŞİİRLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

548  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI (YENİ TÜRK EDEBİYATI) ANABİLİM DALI

“BEŞ HECECİLER” İN ŞİİR ANLAYIŞLARI VE

ŞİİRLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

Doktora Tezi

Hülya ÜRKMEZ

Ankara-2009

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI (YENİ TÜRK EDEBİYATI) ANABİLİM DALI

“BEŞ HECECİLER” İN ŞİİR ANLAYIŞLARI VE

ŞİİRLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

Doktora Tezi

Hülya ÜRKMEZ

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Ramazan KAPLAN

Ankara-2009

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI (YENİ TÜRK EDEBİYATI)

ANABİLİM DALI

“BEŞ HECECİLER”İN ŞİİR ANLAYIŞLARI VE

ŞİİRLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

Doktora Tezi

Tez Danışmanı: Prof. Dr. Ramazan KAPLAN

TEZ JÜRİSİ ÜYELERİ

Adı ve Soyadı: İmzası_______________:

Prof. Dr. Bilge ERCİLASUN ………

Prof. Dr. Ramazan KAPLAN ………

Prof. Dr. Âbide DOĞAN ………

Prof. Dr. Yakup ÇELİK ………

Doç. Dr. Nihayet ARSLAN ………

Tez Sınavı Tarihi: 07.09.2009

(4)

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER………...I-V KISALTMALAR………...………...VI-VII ÖNSÖZ……….……VIII-IX GİRİŞ

MİLLÎ EDEBİYAT HAREKETİ VE BEŞ HECECİLER………..1

I. BEŞ HECECİLERİN ŞİİR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ………9

1. Şiir………9

a) Konu………...33

b) Şekil………39

c) Mana………...42

d) Şiir Dili………...45

e) Vezin………...………56

f) Kafiye………106

g) Ahenk………...114

h) Çocuk Şiirleri………..129

i) Tercüme Şiir……….134

j) Nazım Nesir Ayrımı……….…140

2. Şair………...146

3. İlham………180

II. BEŞ HECECİLERİN ŞİİRLERİNDE İÇERİK………...186

1. İrem Bağı: Anadolu………186

2. Kahramanlık………...196

3. Âfat-i tabiiyyeden Biri: Aşk………..215

(5)

4. Aşktan Doğan Ayrılık………240

5. Sosyal Duyarlılık………246

6. Destanlara İlham Veren Türk’ün Atası………...248

7. Kaybolan Cennet: Hatıralar……….252

8. Sonsuz Uyku: Ölüm………...256

9. Doğmayan Güneş: Bekleyiş………...269

10. Tarih Duygusu………..272

11. Makberî Sükûnet: Yalnızlık………277

12. Zulmeden Yarı İlâhe: Kadın………...286

13. Tabiat Görüntüleri………...298

a) Sarışın Yüzlü İlkbahar………...299

b) Yarı Çıplak Yıkanan Sarışın Bir Kız: Yaz………...302

c) Rüzgârın Kuğu Türküsü: Sonbahar……….303

d) Ölümden Hayat Alan Mevsim: Kış………...305

14. İnanma İhtiyacı………309

15. Şark’ın Eşsiz İncisi: İstanbul………..314

16. Ademden Kara: Gurbet………...321

17. Ölümden Acı: Hasret………...325

18. Kerbelâ Akşamı: Yılbaşı………..332

19. Ruhun Vebaya Tutulması: Kıskançlık………...334

20. Cephe Gerisi……….336

21. Eğil Dağlar Eğil: Vatan………...345

22. Şairlerin Tutumu………..352

23. Küçük Dokunuşlar………...359

(6)

III. BEŞ HECECİLERİN ŞİİRLERİNDE BİÇİM………..362

1. Nazım Biçimleri………...362

a) Geleneğe Bağlı Nazım Biçimleri………362

I. Halk Şiirinden Alınan Nazım Biçimleri……….362

1. Koşma Tipi………...362

2. Semaî Tipi………367

3. Mani Tipi………..368

4. Türkü………369

II. Divan Şiirinden Alınan Nazım Biçimleri……….370

1. Beyitlerle Kurulan Nazım Biçimleri………..370

a) Gazel Tipi……….370

b) Kıt‘a...………...372

2. Bentlerle Kurulan Nazım Biçimleri………...373

a) Şarkı………..373

b) Tahmis………..375

b) Batı Edebiyatından Alınan Nazım Biçimleri………...375

I. Çapraz Kafiye (Rimes croisées)………..375

II. Sarma Kafiye (Rimes embrassées)………...381

III. Terza-rima……….382

IV. Sone (Sonnet)……….383

V. Balad (Ballade)………...385

VI. Düz Kafiye……….386

c) Serbest Düzenli Biçimler………391

I. Eşit Düzenli Biçimler………...391

(7)

1. Üçlüler………..…391

2. Dörtlüler………..….394

3. Beşliler………..395

4. Altılılar……….397

5. Yedililer………397

6. Sekizliler………...397

II. Karışık Düzenli Biçimler………...398

1. Mısraların Hece Sayısı Değişik Olanlar………398

2. Bentlerin Mısra Sayısı Değişik Olanlar……….398

2. Ahenk………..402

a) Vezin……….402

I. Aruz Vezni………....402

II. Hece Vezni………..404

b) Kafiye………...410

I. İkfa………410

II. Cinaslı Kafiye……….411

III. Redif………...……413

IV. Zengin Kafiye………416

V. Tunç Kafiye……….420

VI. Tam Kafiye………424

VII. Yarım Kafiye………...426

c) Kelime Tekrarları………...426

I. Bir Kelimenin Mısra Başı ve Sonunda Kullanımı…………...427

(8)

II. Aynı Kelimenin Tekrarından Oluşan Mısralar…….……….429 III. Çapraz Kelime Tekrarları………...429 IV. Mısraın Bir Önceki Mısra Başındaki Kelime ile Bitmesi….432 V. Mısra Başı Kelime Tekrarları………...432

1. Tek Kelimeden Oluşan Tekrarlar……….432 2. İki Kelimeden Oluşan Tekrarlar………...437 3. Üç ve Daha Fazla Kelimeden Oluşan Tekrarlar……..439 SONUÇ………....441 ÖZET………...447 ABSTRACT……….448 KAYNAKÇA………....449-536

(9)

KISALTMALAR

A. : Akarsu

A. A. : Akından Akına A. T. : Akıncı Türküleri

Ank. : Ankara

Â. Y. : Âşıklar Yolu

b. : baskı

B. R. E. : Bir Rüzgâr Esti B. Ö. B. G. : Bir Ömür Böyle Geçti B. S. G. : Bir Selvi Gölgesi B. Y. : Bulutlara Yakın

C. : Cilt

C. D. : Cenk Duyguları C. U. : Cenk Ufukları Ç. Ç. : Çoban Çeşmesi

Dan. : Danışman

D. N. : Dinle Neyden

E. : Efsaneler

E. B. : Enis Behiç F. N. : Faruk Nafiz F. ve K. : Fırtına ve Kar G. G. : Gönülden Gönüle G. H. : Gülistanlar Harabeler G. S. : Gönülden Sesler

Haz. : Hazırlayan

H. D. : Han Duvarları H. F. : Halit Fahri H. O. İ. : Hep Onun İçin H. ve S. : Heyecan ve Sükûn

(10)

İst. : İstanbul

K. A. M. : Kubbealtı Akademi Mecmuası

Kon. : Konuşan

M. E. B. : Millî Eğitim Bakanlığı M. ve G. Ö. : Miras ve Güneşin Ölümü O. S. : Orhan Seyfi

O. B. B. K. : O Beyaz Bir Kuştu

P. : Paravan

s. : Sayfa

S. D. G. : Sulara Dalan Gözler S. F. : Servet-i Fünûn

S. G. Ö. : Sonsuz Gecelerin Ötesinde S. H. : Suda Halkalar

S. H. : Son Havadis S. P. : Son Posta Ş. D. : Şairin Duası Ş. S. : Şarkın Sultanları

Ş. : Şiirler

T. D. : Türk Dili

TDK : Türk Dil Kurumu

Top. : Toplayan

TTK : Türk Tarih Kurumu

Y. : Yanardağ

YKY : Yapı Kredi Yayınları Y. Z. : Yusuf Ziya

Z. : Zakkum

Z. D. : Zindan Duvarları

(11)

ÖN SÖZ

Bu çalışmada, kendilerini “Beş Hececiler”, “Hecenin Beş Şairi” ve

“Hececiler” diye adlandıran beş şairin (Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel) şiir anlayışlarını ve şiirlerini ele almak istedim. Amacım bu beş şairin yayınladıkları ortak bir sanat bildirisi olmadığı halde neden kendilerini bir topluluk olarak değerlendirdiklerini tespit etmekti.

Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde şiir hakkındaki görüşleri verilmiş; ikinci bölümde şiirleri içerik açısından; üçüncü bölümde şiirleri şekil açısından incelenmiştir. İkinci bölümde amaç, şiir anlayışlarındaki ortak ve ayrı noktalara nazaran şiirlerindeki ortaklık ve farklılıkları tespit etmek ve konuları ele alışlarını vermektir.

Şiir anlayışları verilirken bu beş şairin gazete ve dergilerdeki makaleleri ve kitapları esas alınmış; zaman içindeki değişimleri ve gelişmeleri göstermek amacıyla yayınlanış tarihine göre incelenmiştir.

Çalışmanın ikinci ve üçüncü bölümü olan şiir incelemelerinde şairlerin kitap haline getirilmiş şiirleri incelenmiştir. Gazete ve dergilerde kalan şiirleri hem ayrı bir çalışma gerektirdiğinden hem de hacmi genişleteceğinden dışarıda bırakılmıştır.

Faruk Nafiz’in hicivlerinin toplandığı Tatlı Sert; Yusuf Ziya’nın mizahî manzumeler ve manzum mükâlemelerden oluşan Şen Kitap adlı şiir kitapları; Yusuf Ziya’nın Kuş Cıvıltıları ve Orhan Seyfi’nin Hayat Bilgisi adlı kitapları çocuk şiirlerini içerdiği için ayrı bir çalışma konusu oluşturacaklarından dahil edilmedi. Enis

(12)

Behiç’in Vâridât-ı Süleyman adlı şiir kitabı, yazılış tarzı ve konusu gereği diğer eserlerinden ayrıldığı için çalışma dışında bırakılmıştır.

Eser ve şahıs isimlerinde şairlerin tercihleri esas alınmış; dönemin dil özelliklerini göstermesi bakımından alıntılarda orijinal metne bağlı kalınmıştır.

“İşidilmemiş, okutmıyalım, tedkik, gizliyen, kaygu, beğenmiyerek, şairlerile, itibariyle” gibi kullanımlar bundan dolayıdır.

Çalışma sırasında karşılaştığım teknik sorunların giderilmesinde yardımlarını gördüğüm Gözde Emirzade ve Mustafa Sağlam’a teşekkür ederim. Bu çalışmamda derin izleri görülen Prof. Dr. Ramazan Kaplan bilgisi, tecrübesi ve yol göstericiliğiyle desteğini hiçbir zaman esirgememiştir. Sabrı ve anlayışı bana güç verdi. Teşekkürüm sonsuzdur.

(13)

GİRİŞ

MİLLÎ EDEBİYAT HAREKETİ VE BEŞ HECECİLER

Millî Edebiyat Hareketi’nin tutunmaya başladığı (1911-1917) yılları arasında, Türk şiirinde oldukça karışık bir durum göze çarpar: Bir yandan Millî Edebiyat şairleri kendilerini halk oyuna kabul ettirmeye ve Fecr-i Âtî şairleri şöhretlerini sürdürmeye çalışırlarken Servet-i Fünun şiirinin Tevfik Fikret ve Cenab gibi otoriteleri de edebî itibarlarını henüz ayakta tutmakta idiler. Bu arada Mehmet Âkif gibi bir ustanın temsil ettiği ayrı anlayış ve dokudaki şiir tarzını da unutmamak gerekir. Bu karışıklığı Fecr-i Âtî’nin dağılmasından sonra bu topluluğa mensup bazı şairlerle daha genç nesilden bazı şairlerin Millî Edebiyat anlayışı dışında kendilerini tatmin edecek başka yollar aramaları ve denemeler yapmağa girişmelerini daha da arttırır. Rübâb (1912) dergisinde toplanmış olan bazı genç şairlerin bir kısmı (Halid Fahri, Selahattin Enis, Hakkı Tahsin, Orhan Seyfi, Yakup Salih, Sâfi Necib, Hasan Saİd) Nâyîler adı altında yeni bir edebî hareket yaratma için ortaya çıktılar.

Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebî eğilim de, yine geçmişin –bu sefer yabancı- bir kaynağına yönelerek Türk Edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya “Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek” eğilimidir.

Yine aynı yıllarda şiirin genel durumundaki bu kararsızlıktan başka, millî bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Millî Edebiyat Hareketince şiirin şahsî bir mesele olarak sayılması üzerine Millî Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca “eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanmayı anlayarak” bu tarzda şiirler yazarken bazıları Osmanlı İmparatorluğu’nun parlak devrelerini yaşatmaya çalışıyor; bazıları da millîleşmeyi

(14)

“halk şiirine bir dönüş” sayarak, halk nazım şekilleriyle şiirler yazıyor ve hemen hepsi, -birinci gruptakiler hariç- ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde yalnız kendi duygu ve hayal dünyalarını işliyorlardı.1

Böyle bir dönemde eser vermeye başlayan Orhan Seyfi Orhon (1890-1972), Halit Fahri Ozansoy (1890-1971), Enis Behiç Koryürek (1891-1949), Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967) ve Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) bir topluluk olarak farklı adlarla anılırlar. Beş Hececiler, Hecenin Beş Şairi, Hececiler, İlk Hececiler, Hecenin Beş Ozanı, Hecenin Beş Sanatkârı adları verilen topluluğun en yaygın ve bilinen adı Beş Hececiler’dir. Onlara verilen bu adlardan bazılarını kullanmakla beraber kendilerinden Hecenin Beş Şairi diye bahsetmeyi tercih ederler. Aldıkları adlara bakıldığında, edebiyatta oynadıkları rol açıkça görülür.

Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944) ile başlayan, Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1944) ve Genç Kalemler (1910-1912)’ le devam eden hece vezniyle şiir yazma hareketine katılırlar. Sade Türkçe ve hece vezniyle şiir yazmayı benimsemelerinde Ziya Gökalp’ın (1876-1924) tesiri büyüktür.

Edebî bir topluluk olarak anlayışlarını açıkladıkları bir sanat bildirisi olmadığı için farklı zamanlarda bir araya gelirler. Böyle bir açıklamalarının olmayışı, kendilerine verilen adlardan başlamak üzere sanat ve edebiyat görüşlerinde de kendini gösterir. Kimi anlayışlarca grup kimi anlayışlarca topluluk olarak kabul edilirler. Ziya Gökalp, tanışmalarında ve bir araya gelmelerinde bağlayıcı manevî kuvvettir.

Faruk Nafiz, “şöhretlerden çok üstün bir değer taşıyan iman adamı” Ziya Gökalp’ı ilk nerede gördüğünü hatırlayamayışını, (s.152) iki şekilde izah eder.

1 AKYÜZ, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995, 169-170.

(15)

Balkan Harbi’ni takip eden günlerde, büyük ismiyle muhiti o kadar sarmıştır ki herkes teneffüs ettiği havada onu görür gibidir. “Manevî bünyemizin yegâne mimarı”

dediği Gökalp’ın tevazuu ile eserlerinin arasında baş döndürücü bir mesafe olduğunu söyler. “Sanki, yaptığı işten habersizdi. Bu heybetli binada bir tek çivilik hakkı olanların baş kaldırarak gezdikleri bir sırada, o, şaheserlerini kendine maletmemek ister gibi derin bir feragat içinde yaşıyordu.”. Bunun için kalabalık bir mecliste en son göze çarpan, fakat önce hatırlanması gereken insan olduğunu söyler. Benliği toplum içinde eritmek fikrini telkine çalışan Gökalp, bu hâliyle güzel bir örnektir.

Onu böyle bir yerde tanımış olabileceğini, bu iki sebepten ötürü nerede ve nasıl gördüğünü hatırlayamadığını belirtir. (s. 153).2

Gökalp’ın “Dilde milliyetçilik, Türkçülüğün en değerlisidir.” görüşü doğrultusunda ilerleyip konuşulan güzel Türkçe’yi edebî dil yapmaya çalışırlar.3

Yusuf Ziya, 1920’ de, kendisinin de içinde bulunduğu o günün şairlerinin halkın dili, halkın vezni, halkın zevki diye üç canlı rehber tanıdıklarını; esası milletten, şekli Garp’tan alınan asrî eserler vermeye çalıştıklarını belirtir. İlk zamanlarda nazariye halinde olan bu iddia gittikçe genişlemektedir. Yarınki nesli oluşturacak gençlerin açılan bu izi takip etmeleri, davanın başarıyla sonuçlanacağını göstermektedir. Temeli kendileri kuracaklar, gelecek nesil hazırlanan bu zemin üzerinde ideal bir sanat binası yükseltecektir.4

O dönemde heceyle yazan başka şairler de vardır. Hecenin On Şairi adlı kitapta, Beş Hececiler’in yanında beş şaire daha yer verilir: Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâattin Gövsa, Şükûfe Nihal Başar, Halide Nusret

2 Çamlıbel, Faruk Nafiz, “Manevî Bünyemizin İlk Mimarı: Ziya Gökalp”, Türk Yurdu, 5-6 (1-15 Son Teşrin 1942), s. 152-153.

3 “Orhan Seyfi Orhon’la Bir Konuşma: Uydurma Dille Edebiyat Olmaz”, (Kon.: Öz DOKUMAN),Tarih Mecmuası, 11 (Aralık 1970), s. 41.

4 Yusuf Ziya, “Manzum Bir Eser Daha”, Temaşa, 19 (1 Şubat 1336/1920), s.12.

(16)

Zorlutuna. Yine aynı kitapta Yusuf Ziya ile ilgili değerlendirme yapılırken “Ziya Gökalp’ın açtığı milliyet bayrağı altında toplanan hecenin üç dört şairinden biri de Yusuf Ziya Ortaç’tır. O da parmak hesabının kuru sesine aruzun musikisini verenlerden biri oldu” yargısı yer alır.5

Halit Fahri, Celâl Sahir’in Birinci Kitap, İkinci Kitap, Üçüncü Kitap…

adlarıyla aylık bir dergi çıkarmaya başladığını belirterek “Bu suretle, sonradan aramıza katılan diğer hececi şairlerle birlikte, sayımızı beşten on beşe mi, yirmiye mi çıkarmıştı, bilemem” der.6

Orhan Seyfi, Büyük Harbin son yıllarında heceyle yazan şairler arasında Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin’i de sayar. Bu kullanımın Valâ Nurettin için bir tercih meselesi, Nazım Hikmet içinse bir zaruret olduğunu ileri sürer. Ona göre Klâsik Türk Edebiyatına ait kültürü olmayan Nazım Hikmet, aruzu da hiç bilmemektedir. Kendisinden bir nesil büyük Hececi arkadaşlarına üstat saygısı göstermekten çekinmemektedir.7

Beş Hececiler, aruzdan heceye geçerken millî bir dava güderler. Bu, topluluğun oluşmasında önemli bir amildir. Heceye geçişleri bir aczden kaynaklanmamaktadır. Aruz veznindeki şiirleriyle ve bu vezni gayet iyi kullanmalarıyla daha önce adlarını duyururlar. Orhan Seyfi’nin Fırtına ve Kar, Gönülden Sesler; Faruk Nafiz’in Şarkın Sultanları, Suda Halkalar; Halit Fahri’nin Gülistanlar ve Harabeler, Baykuş adlı eserleri heceye geçmeden önce tanınmalarını sağlar. “Hececiler diye tanılanlar daha evvel aruzu sakatlamadan ve beğendirerek kullanabilmiş ve bu yolda eserler vermiş” lerdir.

5 Hecenin On Şairi, Akbaba Yayınları, İstanbul, 1943, s.44

6 OZANSOY, Halit Fahri, “Hececi Arkadaşlarım, T. D., 61 (1 Ekim 1956), s. 28.

7 Orhan Seyfi, Nazım Hikmet Hayatı ve Eserleri, Cumhuriyet Kitaphanesi, İstanbul, 1937, s. 4.

(17)

“Balkan Harbi ve Birinci Cihan Harbi ıstırapları içinde Ziya Gökalp’in irşatları ve millî duyguyu, millî harsı telkin edişi bize gittikçe ilham kaynağı olmakta idi. Görüyorduk ki bütün muvaffakiyetimize rağmen aruz vezni bizi tam mânasile tatmin edemiyor. Emin Bey’in 4+4 taktili muttarit vezindeki ahenksiz bulduğumuz şiirleri de ayni suretle Emin Beye karşı olan büyük hürmetimize rağmen bize kifayetsiz görünüyordu.”

diyen Halit Fahri, heceye karşı çıkanların önlerine Mehmet Emin’i örnek olarak çıkardıklarını ve bunda da haklı çıktıklarını belirtir. Onun şiirlerinin, millî hislerinin kuvvetine rağmen çoğunun lirizmden ve ahenkten mahrum olduğunu ileri sürer. Bunların mısra değil çoğunlukla nesir olduğunu düşünür. Heceyi modern bir şekle sokarken halk şiiri örneklerinden olduğu kadar, Tevfik Fikret’in yürüdüğü yoldan yürümeye ve mevzuları genişletmek gereğine inanır. Bunu hece davasının millî cephesi olarak görür.

Hecenin bir basitlik değil, iç sesleri bulabilme kudreti olduğuna inanan bu şairler, ilk zamanlar aruza da veda edememekle beraber bu yola girerler. Gerek millî gerek lirik ve pastoral mevzularda Mehmet Emin’in parmak hesabı yolunu bırakarak asıl yürümeleri gereken yolda yürürler.8

Halit Fahri, “ Hecenin Beş San‘atkârı” nın, hece veznini “Mehmet Emin’in dört dört duraklı ittiradı” ndan kurtarıp yeni sesler çıkaran bir âhenk haline getirmeğe çalıştığını; o zamanlar çok genç olduklarını ve yaptıklarının küçük görülecek iş olmadığını söyler.9

8 “Halit Fahri Ozansoy Anlatıyor”, (Kon.: Mustafa BAYDAR), Varlık, 486 (15 Şubat 1959), s.11.

9 Halit Fahri, “Edebiyatta Bir Genç Nevhager”, Uyanış, 2066-381 (26 Mart 1936), s. 274-275.

(18)

Hecenin Beş Şairi arasındaki en belirgin çatışma Yusuf Ziya ile Halit Fahri arasında aruz-hece meselesi yüzünden yaşanmıştır. Halit Fahri, Mütareke’de çıkardığı Nedim mecmuasında bol aruz şiirleri çıktığını söyler. Onunla beraber Faik Ali, Süleyman Nazif, Yahya Kemal, Tahsin Nahit, Emin Bülent, Mehmet Behçet, Selâmi İzzet, Şükûfe Nihal, Faruk Nafiz, Halide Nusret, Hıfzı Tevfik, Necmettin Halil, Reşit Süreyya da vardır. Şair mecmuasını çıkaran Yusuf Ziya, onlara katılmaz.

Halit Fahri’nin Türk Yurdu ve Yeni Mecmua’da hece şiirleri yazdıktan sonra aruza dönmesine ve buna kendi mecmuasında vasıta olmasına kızar. Halit Fahri “aruzun da yüzyıllar boyunca Türk şiirlerinde yeri olduğunu, onun için bu veznin de hecenin yanında yaşatılmasını” söyleyerek Yusuf Ziya gibi hecede ısrar edenlere karşı savunmaya geçtiklerini söyler. Yusuf Ziya, Halit Fahri ile ilgili “Halit Fahri Bey gibi fırka siyasetlerine kapılarak bir sene evvel Yeni Mecmua’dan beri Talât beyin hece veznine biat ettikten sonra...” ithamında bulunmuştur.

Halit Fahri, ortada bir “biat” ın varsa bunun ancak Ziya Gökalp’a karşı bir saygı olabileceğini söyler. “Ziya Gökalp İttihat ve Terakkiye bağlı olan, fakat hiçbir zaman politika yapmıyan bir sanat mecmuasının fikir hareketlerini tanzim ediyordu.

Ama içimizde kapıkulu olan bir tek şair yoktu.” Daha sonra kendine yapılan hücumlardan başka örnek verir:

“Esasen bu genç, senelerden beri şöhret ve muvaffakiyetini Darülbedayi sahnesinde fesine çelenk astırmak nevinden çığırtkanlıklarla aradı. (s. 321) Bu defa da “Nedim” mecmuasını “Edebiyatta mühim bir inkılâp... Şiir değişiyor... Aruz veznine dönüyoruz... Halit Fahri Bey’in riyaset-i edebiyesi!...” gibi nümayişlerle meydana atıyor. Fakat âlem bu çeşit

(19)

gösterişlerden bıktı. Hiçbir kimsenin böyle kuru sıkı gürültülere kulak astığı yok. Binaenaleyh “Baykuş” nazımı bu vadide yaya kaldı.”

Halit Fahri Baykuş’un halk tarafından beğenilmesine Yusuf Ziya’nın sinirlendiğini belirtir. (s. 322). Daha sonra Ömer Seyfettin’i de kışkırtıp kendi aleyhinde yazı yazdırdığını söyler. Hecenin taraftarı olduğunu söyleyen şair, işlenip o günkü “iptidaî” liğinden kurtulursa gelecekte iyi bir musiki aleti olabileceğini belirtir. Fakat o hâliyle “aruzun yanında zavallı” kalmaktadır. Halit Fahri bu zavallılığın elli yıl önceki hece şiiri için olduğunu belirtir. Yusuf Ziya’nın Nedim mecmuası için yazdığı şiiri hatırlatır:

“Ne kadar kahbesin, hey zamane hey!/ Sazı değiştirmiş Halit Fahri Bey!

Paşa babasının çoktur görgüsü;/ “Yeni Mecmua” nın bu gönüllüsü Yine eski dinin olmuş bendesi,/ Türkçe’ye uygunmuş aruzun sesi!”

Halit Fahri, Yusuf Ziya’nın vezin meselesini bahane ederek Nedim’ deki bütün şairlerin günahını kendisine yüklemesini fazla bulur. (s. 325).10

Beş Hececiler’in aruzdan heceye geçişleri kesin çizgilerle olmaz. Hece vezniyle şiir yazmaya başlamalarına rağmen zaman zaman aruza dönerler. Halit Fahri 1918 yılında yazdığı bir makalede vezinle ilgili “her iki veznin zavallı bir kurbanı sıfatıyla” o ana kadar her ikisinden de kendi hesabına memnun olmadığını söyler. İyi veya kötü birçok eserini aruzla yazdığını belirtir. (s. 93). Aruzu, altı yüzyıllık tarihin çeşnisini ve zevkini taşıdığı için, büsbütün ihmal etmek de istemez.

“Yarın yine aruz ile yazılmış birkaç şiir neşredersem günah işlemiş sayılmam. Bu, adeta, piyano çalan musikişinasın bazen de keman çalması gibidir. Bilhassa o keman eskiden pek çok kullandığı bir alet olursa...”

10 OZANSOY, Halit Fahri, Edebiyatçılar Çevremde, s. 321-322, 325.

(20)

diyerek bu iki vezin arasında kesin bir ayrım yapmadığını vurgular. (s. 94)11

Mehmet Çınarlı, 1947’de, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya ve Enis Behiç’in de olduğu Siyasal Bilgiler’in şiir gecesini anlatırken, “aruzun çeşitli vezinlerinde dolaşan” “Sonbahar Duyguları” adlı şiirini okuduğunda, Yusuf Ziya’nın Orhan Seyfi’ye hayret ve heyecanla “Seyfi, aruz yaşıyor! Aruz yaşıyor!’” dediğini belirtir.12 Orhan Seyfi, 1955’te yaptığı bir konuşmada, aruzla yazdığı son şiirlerini bir araya getirmek istediğini söyler.13

Faruk Nafiz de 1956 yılında yazdığı bir yazıda, aruzla yazılmış şiirlerinin külliyatını bastırmak istediğini belirtir. 14

Ayten Lermioğlu, Faruk Nafiz’in Hecenin Beş Şairi içinde en ünlü ve güçlü olmasına rağmen hece ve aruz diye kesin ayırım yapmadığını söyler. “Heceyle yazmasına bir zamanlar “Yeni Mecmua” da neşredilecek şiirlerin “Hece ile olacak”

kaydına tâbi olmaktan ileri geldiğini Türk Edebiyatı dergisindeki ropörtajda açıklamıştı. Son zamanlarda ise şiir yazanların çoğalmasıyla şiirin ayağa düşmesine sebep olanlara ders olur diye ve bir de komünistlerin şiiri tahrip vasıtası etmelerine karşılık aruza dönmüştü.” demektedir.15

11 “Yine Vezin Meselesi 1”, Yeni Mecmua, 57 (15 Ağustos 1918), s. 93- 94.

12 ÇINARLI, Mehmet, Sanatçı Dostlarım, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1979, s. 279.

13 “Büyük Edebiyat Anketi: Dediler Ki, Orhan Seyfi’nin Fikirleri”, (Kon.: Gülgûn SEDEF), Ses, (1 Kasım 1955), s.7.

14 ÇAMLIBEL, Faruk Nafiz, “Yarını Tahmin Ediyorlar”, Cumhuriyet, (1 Ocak 1956).

15 LERMİOĞLU; Ayten, “Şair, Hoca, F. Nafiz Çamlıbel”, Sabah , (19 Kasım 1973), s. 2.

(21)

I. "BEŞ HECECİLER"İN ŞİİR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

1. Şiir

Edebiyatın hemen her türünde eser veren Beş Hececiler, sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerini gazete ve dergilerde yayınladıkları yazılarla aktarırlar. Türk Edebiyatında daha çok şiirleriyle tanınan bu şairler, şiir ve şiirin unsurlarıyla ilgili fikirlerini beyan ederler. Bunlar konuyla ilgili müstakil bir makale olabildiği gibi kitap tenkitlerinde de yer alır.

Halit Fahri, rustaî “pastoral” şiir üzerine yazdığı bir yazıda, rustaî şiirin Garp Edebiyatında gelişimiyle ilgili bilgiler verir. Şair, tabiatın sanat için kati ve ebedî bir ilham kaynağı olduğunu belirterek Türk Edebiyatı üzerinde düşünür. Divan Edebiyatının tabiattan uzak kaldığını, şairlerin tabiatı kendi gözleriyle görmek yerine belirli kalıplar içinde işlediklerini düşünür. Sanatçının tabiatı gerçek anlamda göremediği zaman ya yapma, soğuk bir eser meydana getireceğini ya da Divan Edebiyatında olduğu gibi onu büsbütün ihmal edeceğini söyler. Hergün bin türlü levhayla insanın karşısında duran “tabiat” güzellikleri ancak ferdî bir bakışa sahip olunduğu zaman görülebilecektir. Aksi taktirde eserin adi bir taklitten ibaret olacağını ileri sürer.

Hamit’in “Sahra” sının rustaî şiir yolunda ilk tecrübe olduğunu belirtir. Fakat bu eseri basit ve kusurlu bulduğundan, örnek olarak gösterilemeyeceğini söyler. Türk Edebiyatının henüz rustaî şiirden mahrum olduğunu düşünür. Bazı tenkiçilerin rustaî şiiri daha çok “medeniyetlerin inkıraz veya ihtilâl zamanlarında, insanlar için bir sükûn menbaı” olduğu iddialarına tamamıyla katılmaz. İnsan kalbinin her zaman

(22)

tabiat içinde teselli, şifa aramaya muhtaç olduğunu düşünür. Kır hayatını terennüme lâyık bir mevzu olarak görür. (s. 232). İlhamını tabiattan almayan edebiyatların her zaman cılız ve kansız kaldıklarını söyleyerek rustaî şiirin en solgun edebiyatlara bile kısa zamanda kuvvet verdiğini vurgular. (s. 233).16

Yusuf Ziya, şiirin başa değil, kalbe hitap ettiğini söyleyerek “Malûmatımla değil, insiyakımla bildiğim kelimeleri duymak isterim.” der.17

Kendilerine yöneltilen avam için şiir yaptıkları görüşünü kabul etmez. Kendi düşüncelerinde “avam”, “havas” olmadığını, “millet” olduğunu söyleyen şair, her şey gibi şiirin de millet için olduğunu vurgular. “Esasen edebiyat, sanatta memzuc bir kalp çarpıntısı olduğundan, herkes tarafından en dakik nukatına kadar anlaşılamazsa da yine ruhta bir his dalgası yapar!” der.18

Mithat Cemal’in Harb Mecmuası’ndaki “Romanya’daki Türk Ordusuna”

adlı şiirine değinir. Aruzun ağır bir vezniyle yazılan bu şiirde, şairin bütün manzumelerinde olduğu gibi, “mazinin oldukça eski bir ruhu” nun yaşadığını söyler.

Bunun okuyucuyu doyurmadığını belirterek, asker için yazılan şiirlerin bu şekilde olmaması gerektiğini düşünür. “Vatanî şiirlerde ince hayaller, süsler çekilmez, ondan beklenen şey coşkun, kuvvetli, kalbi dolduran bir heyecandır.” der.19

Halit Fahri, 1932 yılında yaptığı bir görüşmede, son şiirleriyle ilgili bir değerlendirme yapar: Edebiyatta şiiri fedaya razı olmayışının delili olarak telif piyeslerini manzum yazışını gösterir. “Diğer şiirlerime gelince; bugün dört sade mısra ve hafif, müphem renkle bir haleti ruhiyeyi tesbit etmek emelindeyim.” diyen

16 Halit Fahri, “Rustaî Şiir”, SF, 1450(18 Mart 1336), s. 232-233.

17 Yusuf Ziya, “Mürûr-ı Zaman”, Alemdar (nüsha-i edebiyye), 22912/612(28 Ağustos 1336), s. 1.

18 Y. Z., “Aruz ve Hece Vezinleri Hakkında II”, Türk Yurdu, 121/5 (27 Teşrinievvel 1332/9 Kasım 1916), s. 3224/80.

19 Yusuf Ziya, “Edebî Hafta”, SF, 1369 (29 Teşrin-i sani 1333/ 29 Kasım 1917), s. 278-279.

(23)

şair, son şiirlerinde bu temayülünün sezildiğini, başarılı olup olamayacağını zamanın göstereceğini söyler.

Nesir mi, şiir mi? Siz hangisini tercih ediyorsunuz, bundan sonra edebiyatta hangisi hakim olacak?” sorusuna güzel olmak şartıyla ikisini de sevdiği cevabını verir. Şiirin romantiklerde olduğu gibi uzun tasvirler ve terennümler şeklini almasının mümkün olmadığını söyler. Kısa ve canlı birkaç mısraın insanın ruh hâlini kuvvetle göstereceği için daima yaşayacağını belirtir. Şiirin özellikle terkibî, yekpare mısraın içinde canlanacağını savunan şair, serbest nazım örneklerinin “havaya savrulmuş güzel fakat soluk sonbahar yaprakları” ndan farklı olmadıklarını ileri sürer. Zamanın bunları çabuk çürüteceğini düşünür. Şiirin duyulan hisleri ifade edecek ruha bürünmesini de ikinci önemli şart olarak görür. (s. 151).

Bugünkü şairlerin Recaizade Ekrem, İsmail Safa gibi kuşa, bülbüle, karıncaya, aya mazlumane ve meyusane hitap etmelerinin garip olacağını hatırlatır.

Her eser kendi zamanının hislerine cevap verdiği için böyle duygular yavan gelecektir.“Bugünkü şair, bugünkü romancı ve temaşacı gibi ancak bugünkü şeniyeti eserinde tesbit edebilendir.” diyerek mevzuun şiirde de önemli olduğunu söyler. En saf ve en ibtidaî duyguların bile yeni bir şekle bürünerek o gün dahi şiire girebileceğini savunur. Bunun herşeyden önce bir sanatçı meselesi olduğuna dikkati çeker. (s. 160).20

Faruk Nafiz, 1939’da, Türk şiirini değerlendirirken “zorla dikkati çekmek istiyen bir eda göze çarptığını” söyler. Eserdeki hususiyetin gayr-i tabiîlikle değil,

20 “Neler Dediler: Halit Fahri B. Diyor ki”, (Kon.: Sehap Nafiz), SF, 1877/192, (14 Ağustos 1932), s.

151, 160.

(24)

tabiî olarak temin edilmesi gerektiğini savunan şair, samimiyetsizliği şahsiyetsizlikle eşit görür.21

“Şiir, kalbin sesi ve sanatkârın kâinatı yeni bir görüşü, yeni bir sezişi demektir.” diyen Halit Fahri, bunun samimiyet kavramıyla vücut bulabileceğine inanır.

“Hayatın en yeknesak günlerinde bile etrafımızda taşan, köpüren şiir ilhamlarını, ister romantikler gibi semada, ister sembolikler gibi melûl ve hülyalı akşam yollarında, ister realistler gibi cemiyetin içinde arayın neticede eseriniz kalbinizin teessürü ve gözlerinizin görüşü olmalıdır.”

diyerek bu teessürü anlaşılmaz hale sokmaya; “görüşleri acayip dev aynasında çarpıtmaya” gerek olmadığını belirtir. Tabiîliğin en orijinal eserlerin bile ilk hareket noktası olduğunu hatırlatır.22

Şair, resimli şiir kitaplarının görülmeye başlanması üzerine, bundan şiirin resimden medet ummaya başladığı sonucunu çıkarır. Bunun şiiri öldüreceğine, sanatın yerine zanaatın kaim olacağına inanır. Resimli kitapların aleyhinde olmayan şair, bir sanat eserinin, özellikle de şiirin, “bir sinema ilânı gibi reklâm edilişi” ni doğru bulmaz. “Şiirin en büyük kıymeti kendisinde aranır.” diyerek başka desteklerle yürütülmesinin, öz şiirin değil herhangi başka bir maddenin satışını temin için olduğunu söyler. Bu insanda şüphe uyandırmaktadır.“Hasılı edebiyat, edebiyat olduğu için yalnız kendi kuvvetile yürümelidir.” der. “Resim davası

21 ES, Hikmet Feridun, “B. Faruk Nafiz Diyor ki”, Akşam, 7304(17 Şubat 1939), s. 7.

22 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiiri Bulamayan Nesiller”, S. P., 3077(24 Şubat 1939), s. 8.

(25)

edebiyata kol attığı gün” edebiyatın yarınından ürkmek gerektiğini söyler. Resimli edebiyatın bir salgın halini almasından korkar.23

Şiirin, bir heyecanın ifadesi olduğunu söyleyen şair, o heyecanın derin veya basit bir fikrin, hatta fikirlerin aktarıcısı olabileceğini belirtir. O zaman, hissin derinliğiyle fikrin enginliği derece derece yükselecektir. Ona göre her yükseliş, adi vuzuhtan renkli bir müphemiyete doğru kanatlanıştır. Bu kanadı ancak şairin musikisinin adlandırıp harekete geçireceğini belirtir. Şiirin her şeyden önce musiki değeriyle ölçülen edebî bir tür olduğuna dikkati çeker. Derhal anlaşılan şiirin kolay şiir olduğunu belirterek bunlarda yüksek değer aranamayacağını söyler. Bunlar şiiri anlamayanlar tarafından tercih edilenlerdir. Anlayanlar için yazılan şiirler, edebiyat tarihinde yüzyıl, iki yüzyıl gibi bir zaman sonra da kalacak şairlerin eserleridir.

Büyük şairlerin ancak ölümlerinden yarım çok sonra anlaşıldıklarını hatırlatır. Çok eskiden yalnız bir zümrenin anlayabildiği şiir kıymetinin, aradan zaman geçtikten sonra genele bir şeyler anlatabildiğini belirtir.24

“Şaire maddî hiçbir refah temin edemeyen, yalnız ruha gıda veren” şiir sanatının, hiç değilse az ve öz sözün uzun ve manasız hitabet sağanaklarından değerli olduğunu öğrettiğini söyler. “Nazım denen ölçülü dil” in insanlara nesirden daha kısa bir yoldan daha fazlasını anlattığını belirtir. Özellikle bir iyiliği de, ahenkli olmak şartıyla, en garip fikirleri bile zihne kolayca yerleştirebilmesidir.25

Şair, bir yazının “derin” sayılması için Valery’den bahsetmesi; Nitzchet’in bir mısraının örnek verilmesi; sürrealizm, dadaizm, fütürizm, kübizm cereyanlarından bahsetmesi; bol bol isimler, tarihler ve örnekler gösterilmesinin anlaşıldığını söyler.

23 OZANSOY, Halit Fahri, “Edebiyat mı? Resim mi?”, S. P., 3178(5 Haziran 1939), s. 9.

24 OZANSOY, Halit Fahri, “Anlaşılan Şiirle Anlayanlar İçin Yazılanların Farkları”, S. P., 3189(16 Haziran 1939). S. 7.

25 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiir Dili”, SF-Uyanış, 2254(2 Teşrinisani 1939), s. 343.

(26)

Böyle olduğunda hakiki saf şiirin menbaına değil, ancak “bin bir nakışla ve müphem işaretlerle süslü çeşmelerine el uzatılmış” olunacağını ileri sürer. Şiiri tabiat gibi tekellüfsüz, billur kaynaklardan içmek isteyenlerden olduğunu belirtir. Bunu kendisi yapamasa da başkalarında olsun böylesini sevmek ve sevdirmek ister.26

Şiir yazmanın çok güç olduğunu, uzun çabalardan sonra ancak birkaç satır yazılıverdiğini söyleyen Orhan Seyfi, ilhamı bulanın işinin bitmediğini düşünür.

İlham bulunduğunda hangi vezin ve nazım şekliyle yazılacağının belirlenmesi gerekmektedir. Şairliğe söz gelmemesi için temiz bir dille mükemmel bir biçimde ortaya konulması gerektiğini savunur. İçinde doldurma mısralar, şivesizlikler, mübtezel şeyler olmamalıdır. (s. 4). Şiirin kuvveti başından son mısraına kadar devam etmeli; bayağılığa, zaafa düşmeden sonuca varmalıdır. Doldurma mısraların, kötü kafiyelerin ve alelâde sözlerin şiirde yeri yoktur. Şiirlerin sayısı arttıkça niteliğinin azalmasını bir eksiklik olarak görür. (s. 6).27

Halit Fahri, güzelin ister klâsik, ister romantik, ister sürrealist, ne şekilde, ne tarzda yazılırsa yazılsın güzel olduğunu savunur. Güzel bir şiirin göstergesi samimiyet ve ifade güzelliğidir. Bu iki unsur şiirde bulunduğu zaman şairin başarılıdır.28

Ahmet Haşim’in “Şiirde İpham” nazariyesinin, büyük Garplı sembolistlerin de tezine uygun olarak, ogünün şiir telâkkisine en yakın görüş olduğunu düşünür.

26 OZANSOY, Halit Fahri, “Şairlik, Şairânelik ve Şiirde Âlimânelik”, S. P., 3349 (25 Teşrinisani 1939), s. 7.

27 Fiske, “Yahya Kemal’in Son Şiiri”, Akbaba, 326(18 Nisan 1940), s. 4, 6.

28 OZANSOY, Halit Fahri, “Yeni Eserler- Yeni Bir Şiir Kitabı: Açıl Kilidim Açıl”, S. P., 3800 (26 Şubat 1941), s. 6.

(27)

“Dadaistlerle fütüristlerin ifratlarından sonra, tekrar sembolizmin iphamdaki güzelliğine dönmekle, şiirin, her zaman, basitliğe ve çiğ realiteye düşmeden, en maddî hayat şartları içinde bile yaşayacağına inanıyorum.”

der. “Herhangi bir teessür içinde ani bir ilhamla doğan” lirik şiirin sembollerin, romantik edebiyatlarda birçok eşya ve hadise arasında kapalı kaldığını belirtir. Bu sembollerin “bir şimşek gibi” çabuk gelip geçtiğini söyler.29

Şair, lirik duyguların yaşı olmadığını, insanın yirmisinde de, kırkında da, altmışında da, sekseninde de sevgiden bahsedebileceğini düşünür. Buna en canlı timsal olarak Türk Edebiyatından Abdülhak Hamit’i, Batı’dan da Goethe’yi örnek gösterir. Lirik duyguların sadece aşktan doğmadığını; fakat yüzde seksenini bu ilhamın doğurduğunu hatırlatır. Lirik şiirde sadece samimiyete, ruha, hatıranın sıcaklığına ve canlılığına, hepsinin üstünde üslûba bakıldığına dikkati çeker. Bunlar varsa ve okuyucuda bir heyecan uyandırabiliyorsa şairin az çok amacına erdiğini düşünür. Bundan fazlasının da ondan istenemeyeceğini söyler.30

“Hayat ne kadar çetin, iş ne kadar yorucu, vazife ne kadar büyük ve uzun da olsa, bütün bunları yumuşatacak, sevdirecek olan en güzel san‘at, muhakkak ki musikiden sonra şiirdir.” diyen şair, bu iki sanatın “kardeş” olduğunu, “ancak duyabilen gönüllere ses kadar güzel ve söz kadar derin” bir etkiyle girebileceklerini söyler. Bu etkiden doğan şiirleri de “ocakbaşı şiirleri” diye adlandırır. Böyle şiirlerin yorgun ruhlara teselli ve şifa olabileceğini savunur. Ocakbaşından doğan şiir, incitmeden ruha dolabilecektir. “Ocağın sıcaklığını” duyamayan sanatın, toplumun da sıcaklığını duyamayacağını, sert ve katı bir şey olarak kalacağını ileri sürer.

Sevgili, ana, baba, evlât duygularıyla başlayan “ocakbaşı şiirleri” genişleyerek bütün

29 OZANSOY, Halit Fahri, “Birkaç Şiirim Etrafında Tahlil Denemesi”, S. P., 4248 (3 Haziran 1942), s. 3/1.

30 OZANSOY, Halit Fahri, “Bir Şiirin Macerası”, S. P., 4378 (16 Birinci Teşrin 1942), s. 3/1.

(28)

toplumu, yurttaşları içine alacaktır. Şiire samimiyet verebilmek için ocakbaşında düşünmeyi tavsiye eder. Şiirin gerçek sesini, rolünü ve inceliğini bulabilmek için sosyal hayatın temelini teşkil eden yuvaya, aileye, ocağa dönülmedidir. Bütün millî duyguların oradan beslenip yayıldıklarına inanır.31

Orhan Seyfi, dil bahsine değinen bir yazısında, gramerin bütün Türk fikir hayatı boyunca kavga çıkarmaktan başka bir işe yaramadığını; yazı sahasının o günlerde gramer bilmeyen yazıcılar elinde olduğunu söyleyerek şiirin geleceğiyle ilgili tahminde bulunur: “Şiir sahasının yarın hiç vezin bilmeyen şairler elinde olacağı” nı ileri sürer.32

Yusuf Ziya, şiirin ilk mısraının ilk kelimesinden, son mısraının son kelimesine kadar bir bütün olduğunu söyler. “Şair, duygu ve düşüncelerinden şiirin o demiri taş yapan sıtmasını geçirerek mısralarını döker.” diyerek bunun artık “yarı- Tanrı” işi olduğunu, kelimesine dahi dokunulamayacağını belirtir. Yahya Kemal’in;

“Kandilli’de eski bahçelerde”

mısraında kelime olmadığını; üç kelimenin, mısranın bütünü içinde tek kelime olduğunu söyler. Şair, birbirini tamamlayan bu üç kelimeyi, hem aruz vezninin hem de kafiyenin kalıbına dökerek mucizesini göstermiştir. Burada artık klime değil mısra bütünü olduğu için bir tek kelime bile değiştirilemez. Şiirin tek kelimesi üzerinde yapılan tahlilin, şiirin son kelimesine kadar yapıldığında, bu eserin “yalnız kelimeleri

31 OZANSOY, Halit Fahri, “Ocakbaşı Şiirleri”, S. P., 4441(21 Birinci Kânun 1942), s. 4.

32 ORHON, Orhan Seyfi, Kulaktan Kulağa, Çınaraltı Yayınları, İstanbul, 1943, s. 29.

(29)

yekpareleştiren mısralar değil, mısraları yekpareleştiren bir “bütün şiir” olduğunu belirtir.33

Halit Fahri, şiirin her şeyden önce insana kendi içinin derinliklerinden sesler ve hatıralar getirmesi gerektiğini düşünür. Bundan ötesi “boş lâkırtı” dır.34 Şiirde

“şahsî ruh” un olmasını ister. Şiirin taşıdığı zevkin orijinal olması gerektiğini savunur. Şiirlerin “şiir değil, şiir olabilecek bir gerçeğin iskeleti” görünümlerini doğru bulmaz. Onun “eti, kemiği, ateşli kanı, gözleri ve ruhları çeken görünüşü, Tanrı dili gibi çağlayacak musiki” si olmalıdır. Günlük olaylar, harp, zabıta, kaza haberlerinden ibaret olan anlatımın şiiri doğuramayacağına inanır. “Ruha çalkantı vermeyen hiçbir hâdise bir şiire kaynak olmamaz.” der.35

Öz şiirin “en derin ve en az tazyike uğrayan bir duyguyla” doğabileceğini ve hayata girebileceğini belirtir. İşsizliğin şiir yaratabileceği görüşüne değinir. Eğer insanın bakacak gözleri varsa, o zaman kâinata bakacağına; kâinatın da böyle anlarda insanın ruhuna ineceğine inanır. Burada zaman kavramının kaybolduğunu, mesafe ve zaman açısından birbirinden son derece uzak ruhlarla, kendi ruhunun birleşmiş, kaynaşmış gibi olunduğunu düşünür. Böyle anlarda hülya renk renk, kanat kanat, dalga dalga içe dolar. Şair, şimdi açan bir çiçeğin binlerce yıl önce açan bir çiçeğe benzeyebileceği gibi, ruhun da böyle anlarda başka ruhların “kardeşi, hemşiresi”

olduğunu ileri sürer. İnsanın sadece işsiz ve serbest olduğu anlarda değil, en yoğun olduğu zamanlarda da şiiri bulabileceğine inanır. İşini seven, zorlanmaz ruh, bu işi

33 ORTAÇ, Yusuf Ziya, “Yeni Şiir ve Yeni Şair”, Akbaba, 3 (23 Mart 1944), s. 6.

34 OZANSOY, Halit Fahri, “Sebil ve Güvercinler”, Barış Dünyası, 3(18 Şubat 1944), s. 16.

35 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiir Nasıl ve Ne Şartlar İçinde Doğar?”, Barış Dünyası, 11(14 Nisan 1944), s. 15.

(30)

yeni tecrübelerine bir fırsat olarak görür. İnsan ister istirahat ister faaliyet içinde olsun, hayatının her anına, şiddetli ya da hafif duygularla, şiir dolabilir.

Siyasette bile şiirin olabileceğini söyleyen şair, yalnız nazır olan bir politikacının, sadece gurur duyarak yaşadığında şiiri duyamayacağını ileri sürer.

Ama görevini yüksek bir fikirle kavrayan nazır, bütün bir milletin menfaatinden, saadetinden sorumludur. Bunu duyan nazırın bu endişelerle olaylara bakarak görevini kavradığını, böylece şiir sahasına girdiğini belirtir. Baudelaire’in şehirde mahpus insanların ruhuna seslendiği, münzevîlere sihir verdiği için şair olduğunu düşünür. O doğrudan doğruya insana bağlanmıştır. Müphem değildir. Sembollerinde vuzuh vardır. İnsanlara verdiklerinin daima hülyalarla süslü olduğunu söyler. O,

“modern insana hulyayı yeniden yaratan şair” dir. Musikinin bu şairde önemli yeri vardır. Türk Edebiyatında Piyale’deki Haşim ile yakınlık bulur. Her iki şairin de renk ve ses âleminden sırlar getirdiğini; insanı maddî hayatın üstüne yükselttiğini belirtir. Büyük şair ve büyük şiirin de rolü budur.

Halit Fahri, birçok insanın musikişinas olduğundan değil, bedbaht olduğundan musikiyi sevdiğini ileri sürer. Ruha teselli veren musikinin şiir yoluyla da aynı “ilâhî yolun yolcusu” olduğunu düşünür. Öz şairin sesinde, insana kaygılarını unutturacak, sükûn, teselli ve şifa verecek büyük bir tesir olduğunu belirtir. Kâinatla birleşerek vücuda getirilen şiire inanır. Arzın sürekli değişen levhalarının gören gözlere büyük şiir âlemleri açtığını söyler. Böyle anlarda en basit bir olayın bile, mucizevî bir duyuş yaratabileceğini belirtir. Japon şiirini örnek verir. Burada pencereye konan bir kuş ve ona bakan bir göz vardır.36

36 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiir Nasıl ve Ne Şartlar İçinde Doğar?”, Barış Dünyası, 11(14 Nisan 1944), s. 15.

(31)

Orhan Seyfi, Behçet Kemal Çağlar’ın kendisinin otuz yıl önce yazdığı “İlk Çarşaf” şiirini ele alarak kendinden öncekilerin, gençliklerinde birtakım harfendazlık yaptıklarını söylemesine karşı çıkar. Şiirde aşktan bahsetmenin bir kusur olmadığını belirten şair, vatanperverâne kasideler yazmanın da bir meziyet olmadığını hatırlatır.

Şiir kötü olduğu için beğenilmeyişini anlayacağını fakat konu olarak çarşafı işleyişinin tenkit edilmesini kabul etmez.

“Aşkın insan ruhunun hiçbir zaman lâkayt kalmadığı, bundan sonra da hiçbir zaman lâkayt kalamayacağı beşerî mevzulardan biri” olduğuna dikkati çeker. Her şairin mizacına göre değişik haller alabileceğine değinir. Fuzuli’nin gözyaşıyla, Nedim’in kahkahalarla aşkı işlediğini hatırlatır. Cenap Şehabettin’in “Piyano”

şiirinin de tezyif edilmesine karşı çıkar. Behçet Kemal’in de dahil olduğu birçok şairin, kendi nesli içinde o kuvvette bir şiir yazamadığını iddia eder. “Piyano” şiirinin konu, şekil, ifade, tahassüs tarzı bakımından yeni olduğunu belirtir. Şiirdeki

“piyano… ağlayan o” kafiyesinin bile yeni, güzel ve sürprizli olduğunu söyler.

Cenap’ın musikiyi şiirle ifade ettiğine, nağmelerin lirizmini anlattığına değinir. O, bu yenilikleri yapmadığı taktirde Faruk Nafiz’in güzel manzume yazamayacağını, o güzel manzume yazmasaydı da Behçet Kemal’in ne kadar çalışırsa çalışsın millî sazla didaktik şiirler bile yazamamış olacağını hatırlatır. Şairlerin birbirlerine manevî borçlarla bağlı olduklarını vurgular.37

Halit Fahri, şiirin “her şeyden önce bir his ve hayal mahsulü ve sonra musiki…” olduğunu söyler. Şair, ilham perisini çağırırken mutlaka ona renkten ve ahenkten bir kanat takacaktır. Şiirin mutlaka büyük hayallerden kuvvet alması

37 O. S. O., “Haksız Bir Tezyif”, Çınaraltı, 139(20 Mayıs 1944), s. 11.

(32)

gerekmediğini düşünür. Bazen en sade bir hissin dümdüz, iddiasız bir kaynaktan doğabileceğine inanır. Samimi olmasını ve ifadesinde bir asalet bulunmasını yeterli bulur. Bu bakımdan küçük Japon şiirlerini zarif misaller olarak gösterir.38

“Şiir kavramının sunilikten, gözboyacılıktan ve her ne pahasına olursa olsun dikkati ve hayreti üste çekmek merakından değil, tabiî bir neşe ve ıstıraptan doğduğu sürece” lâyık olduğu etkiyi uyandırabileceğini savunur.39

Yusuf Ziya, şiirin tıpkı “işlenmemiş elmas” gibi, sanatçının elinden geçmeden önce bir “ham madde” olduğunu ileri sürer. “Onu, bir veli sabriyle artist mizacının potasında eritecek, hamuruna karışan yabancı unsurlardan temizleyecek ve vezinle, kafiyeyle kanatlandıracaksınız.” der. Şiiri, sanatçı ıstıraplarından uzak, bir oluruna bağlayışla, “işlenmemiş bir ham madde halinde pazara çıkarmayı” doğru bulmaz.”40

Orhan Seyfi, “dilin, şiirin nescini meydana koyduğuna” inanır. Şairin eserinde okuyanın seviyesinden yukarı çıkamadığı zaman, az çok tahmin edileni söylediğinde, dikkate alınmayacağını düşünür. Şair, zekâyla, şaşırtıcı bir atlayışla okuyucuyu aşabilir. Şiir yazmanın çok güç bir iş olduğunu düşünür. Çünkü şair okuyucudan daha güzel bir dille konuşmalı, onun görüşünden, buluşundan ileri geçmelidir. Okuyan “Bunu ben de böyle söylemek isterdim.” demelidir. Şiirde kıtaların son mısraları gibi manzumenin son kıtasının da diğer kıtaları bir araya getiren, onları yeni bir lirizmle tazeleştiren kuvvette olması gerektiğini savunur.41

38 OZANSOY, Halit Fahri, “Yeni Şairlerin Hünerleri”, S. P., 4959 (27 Mayıs 1944), s. 4.

39 OZANSOY, Halit Fahri, “Yeni Şiirde Espri”, S. P., 5126(12 Teşrinisani 1944), s. 4.

40 Y. Z. O. “Şiirde Ham Madde”, Akbaba, 16 (22 Haziran 1944), s. 4.

41 O. S. O., “Güzel Bir Şiir”, Çınaraltı, 144(1 Temmuz 1944), s. 7.

(33)

Halit Fahri, şiirin “his, hayal ve ahenk ölçüsile tartılan bir şey” olduğunu belirtir. “Şiire asalet veren ahenk denen cevher” in ortadan kalkıp, şiire bir konuşma kolaylığının getirilmesini doğru bulmaz. Bununla nükteler, şakalar, tekerlemeler söylenebileceğini fakat şiir söylenemeyeceğini belirtir. “Eğer konuşma şiir olsa idi, hergün, on sekiz milyon Türk şiirden başka bir şey söylememiş olurduk.” der.42

“Şiir bir kıymettir.” diyen Orhan Seyfi, kıymetli şeylerin de nadir olduğunu belirtir. Gereğinden fazla şiirle dolu olan kitabın insana daha okumadan bıkkınlık vereceğini düşünür. Celâl Sılay’ın şiirlerini değerlendirirken şiirlerinin çoğu zaman

“başka dilden nesir halinde tercüme edilmiş şiir” hissini verdiğini ileri sürer. Bunun aslında daha üstün bir cazibesi olduğuna dikkati çeker. Öz şiirin, cevher hâlinde olan şiirin bir rüzgâr gibi insanın içine dokunduğunu belirtir. Kendi dilinde ve nazım şekli içinde nasıl bir mucize olduğunun merak edildiğini söyler. Bu uçucu lirizmin mısra halinde, kafiyelerle bağlanınca klişeleşmesine; fevkalâdelikten çıkıp alelâde oluşuna değinir. İnsanın içinde hissettiği şiirin de kendi dilinde nazım kılığına girince böyle olduğunu düşünür. Klişe olmaktan kurtulmayı önerir. Şairin kuru realiteyi anlatmak isterken bile bir türlü saklayamadığı hayalden kanatları olduğunu savunur. Şairliğin de bu olduğuna dikkati çeker.43

1946’da, yaklaşık otuz yıldır “saf şiiri arama macerası” nın olduğunu söyleyen Halit Fahri, daha önceleri saf şiiri aramadan yapan şairler olduğunu belirtir.

Fuzuli’nin, Yunus Emre’nin mısralarında “o sesin, o billûr hıçkırığın”

42 OZANSOY, Halit Fahri, “Zavallı Şiir”, S. P., 5262(31 Mart 1945), s. 4.

43 O. S. O., “Sonra? Celâl Sılay’ın Yeni Şiir Kitabı”, Yeniçağ, 11/1(13 Nisan 1946), s. 9.

(34)

bulunabileceğine işaret eder. Tanzimat’tan sonra yapılan şiir tariflerinde şiirin asıl özünü, cevherini teşkil etmesi gereken iç sesin anlaşılamadığını söyler. Buna sebep olarak “mısra-i berceste” kavramını görür. Bunun güzelliğinin nereden geldiğinin keşfedilemediğini, meselenin hayal ve his derinlikleri diye müphem zaviyelerde araştırıldığını; bu hayal ve hissin, bu gönül seslerinin şiire nasıl verilebileceğinin kavranılamadığını ileri sürer. “Çünkü henüz daha, şiirde musikinin, sadece sanat endişesile kelimelerin kulağa hoş gelecek bir tarzda seçilerek birleştirilmesi, aruzda efail tefaüle iyice uydurulması sayesinde sağlanabileceği kanaati hüküm sürmektedir.” der. Hece veznindeki musikiyi düşünür. O vezne o zamanlar değer veren olmadığı için üzerinde düşünülmediğini söyler. Şehabettin Süleyman’ın ortaya attığı Nayîlik hareketini hatırlatır. Bunun, şiirde iç sesleri yaratabilmek, Verlaine’ın

“Her şeyden önce musiki.” diye nitelendirdiği değer, derunî ses nazariyesi olduğuna işaret eder.

O zamandan itibaren bir değerlendirme yaptığında şiirin garip, maddeci ve kuru şekiller aldığını belirterek saf şiirin öldüğünü ileri sürer. Sonra içten içe ürpertilerle yazılmış şiirlerin de varolduğunu hatırlayarak bu defa da saf şiirin ölmediğini söyler. Bu tezada düşen şair, saf şiirin arandığını, özlendiğini belirtir.

Sadece şekil düzgünlüğü, dil güzeliği, söyleyiş ustalığının yeterli gelmediğini savunur. (s. 5). Saf şiir konusunda fikirlerin karışık, izahların dalgalı olduğunu söyleyerek henüz hakikatın eşiğinde olunduğunu ileri sürer. (s. 6). 44

Şair, dünya değişse de her yerde şiirle karşılaşabileceğini söyler. Şiir ve şairin

“tabiatın üstünde bir çağlayışla, bir tanrı musikisi gibi” her yerde ve her durumda insanlığın ruhunu okşayıp, sardığını belirtir. Şiiri bütün sanatların, dinlerin ve

44 OZANSOY, Halit Fahri, “Saf Şiiri Arıyoruz!”, S. P., 5637/192(26 Ekim 1946), s. 5-6.

(35)

medeniyetlerin hiç eskimeyen, eskimesi de mümkün olmayan mucizesi olarak görür.

Şiirin sonsuzluğunu buna bağlar.

Şiirin “eskisi yenisi” olmadığını belirten şair, kaynağını öz samimiyetten, yürekten aldığı sürece yaşayacağını, yaşadıkça da derinleşip, genişleyeceğini düşünür. Bu açıdan şiirin mesafeler ve zamanlar üstünde bir hayatı olduğuna inanır.

İnsanlığın şiirsiz yapamayacağına dikkati çektikten sonra günün yorgunluğu ve hayatın sıkıntılarından bir iki mısraın musikisiyle kurtulunabileceğini belirtir.45

Şiirde realizm arayan iddiayı bir dereceye kadar haklı bulan Halit Fahri, Mehmet Akif’i örnek gösterir. Safahat’taki şiirlerin realizmle dolu olduğunu, Rübab-ı Şikeste’nin de üçte ikisinin gündelik hayatın herkesçe tanınan neşe ve kederlerinden, özellikle kederlerinden, oluştuğunu belirtir. İçtimaî değeri olan bu şiirlerin doğru oldukları için halk içinde Haşim’in şiirlerinden daha çok tanındığına dikkati çeker. Namık Kemal’in “Vatan Kasidesi”, koyu lisanına rağmen, fikirleri bütün bir kitle tarafından derhal kavranan vatan ve hürriyet mefhumunu içerir.

Piyale’deki iç şiirlerden daha fazla okunuşunu buna bağlar. “Fakat bunun böyle olması, bütün şiir mefhumunu yalnız mukadder duygular etrafında örmek neticesine vardıramaz.” diyerek bunların içtimaî şiir olacağına, değerlerinin çoğu zaman didaktik bir değer olacağına dikkati çeker. Şaire göre “Şiiri bir fikre, bir teze, bir içtimaî harekete, bir siyasete vasıta saymak, onu, doğrudan doğruya, üç senelik, beş senelik, en fazla elli senelik bir plân gibi telâkki etmektir.” Günlük hayatta şiir olduğunu söyleyerek bu konular içinde “alelâde” den kurtulabilmeyi hüner kabul eder.46

45 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiir Üstüne Düşünceler ve Birkaç Şiir Kitabı”, S. P., 308 (22 Şubat 1947), s. 5.

46 OZANSOY, Halit Fahri, “Şiir Davasının İki Cephesi”, S. P., 1011 (2 Şubat 1949), s. 6.

(36)

Orhan Seyfi, “güzel şiirin ayırıcı vasfının her an için ter ü taze kalışı”

olduğunu söyler. Bu sırrı bilen şairin, eserini zamanın etkisinden koruyacak mucizeyi bulduğunu belirtir. Şiir hiç bitmeyen bir ruh usaresiyle canlılığını korur. Bu sanat eserine istenilse güzel, istenilse yeni denebileceğine değinir. “Ne kadar güzelse o kadar yenidir, ne kadar yeni ise o kadar güzel!” der. Yeni olmadan güzel olunamayacağını ileri sürer. Zamanında beğenilen eserin, daha sonra beğenilmeyişini artık yeni olmayışına, Nedim’in beğenilmesini hâlâ yeni oluşuna bağlar. Yeni bir terkip ortaya koymadan, güzel eser yaratılamayacağına inanır. Şiirin yeni olmayan tarafının ya taklit ve tekrar ya da bir hezeyan olabileceğini söyler. 47

Yusuf Ziya, “güzel sanatların en vefasızı” dediği şiirin, ancak çok güzel olduğunda kendisine güzel geldiğini belirtir.48“Şiir öyle bir şey ki ancak çok güzeli, güzel oluyor.” diyen şair, kendi şiirlerinden seçme yaparak küçük bir cilt yapmak istediğini, fakat o kadar şiirinin çıkmadığını söyler. Kendini bile memnun edecek kadar başarılı olamadığını, böyle bir durumda ısrar etmenin manasız olduğunu belirtir.49

Şiirin izahının çok defa ondan ayrı bir şey olduğunu belirten Orhan Seyfi, bazen şiirden de güzel olabileceğini, ama şiir olamayacağını söyler. Şiirin güzelliğini başkasının yardımıyla anlatabilmesini hoş bulmaz. 50“Şiir, bahar gibi havada

47 ORHON, Orhan Seyfi, “Şiir Üzerine Konuşma”, Hisar, 1(16 Mart 1950), s. 4.

48 Akşam, “Yusuf Z. Ortaç’la Bir Konuşma: Hececi Şairlerden Ne Kaldı?”, Akşam, 12733(15 Mart 1954), s. 5.

49 UYSAL, Sermet Sami, Eşlerine Göre Ediplerimiz, L&M Yayınları, (1. baskı), İstanbul, 2004, s.

147. [“Güzide Ortaç Yusuf Ziya’yı Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Haziran 1954’te yayınlanan yazıda bu bölüm yer almamaktadır.]

50 ORHON, Orhan Seyfi, “Yeni Şiir”, Zafer, 2188(31 Ocak 1955), s. 2.

(37)

yaşayan bir şeydir, gönüllerden gönüllere sirayet kudreti vardır. Onu başkalarından bile öğrenmeye pek muhtaç değiliz.” der.51

Sağlam şiirin eskisi yenisi olmayacağını söyleyen Faruk Nafiz, “Eski kubbeler var ki, asırlarca zelzelelere mukavemet ediyor; yeni temeller görüyoruz ki, tekerleklerin sarsıntısından çatlamaktadır.” der.52

Şiirin “realizme düşme” sini doğru bulmayan Halit Fahri, bir “asalet” i olması gerektiğini savunur. Realizm iddiasıyla küfür haline gelmesini, “idrar” ın şiire girmesini istemez. Şiire müzik, ahenk, ruh konmasını ister.53

“Şiir, bir şair mizacı altında hayata bakmaktır.” diyen Orhan Seyfi, fotoğrafla resim arasındaki dehayı vücuda getiren farkın şiirde de olduğunu söyler.

Sanatçının şahsiyetini taşımayan, basit, hiçbir hüneri ve marifeti olmayan sözlerin sanat eseri telâkkisi veremeyeceğini belirtir. Bazı şairlerin realiteyi işleme adına

“yavan bir tarzda konuşmayı” mesleklerinin özelliği saydıklarını hatırlatır. Yahya Kemal’in şiiri, “kelimeleri seçmek ve şahsî bir hünerle dizmek sanatı” görüşüne katılır.54

Yusuf Ziya, Nevzat Gözaydın’a yazdığı (3 Haziran 1961) tarihli mektupta, şiiri çok sevdiğini ama çok korktuğunu belirtir. Güzel bir musikinin güzel olduğunu,

51 O. S. O., “Şiir Mükâfatı”, Zafer, 2422 (28 Eylül 1955), s. 2.

52 “Büyük Edebiyat Anketi: Dediler ki: Faruk Nafiz Çamlıbel”, Ses , (Kon.: Gülgûn SEDEF) (11 Kasım 1955), s. 5.

53 “Halit Fahri Ozansoy Anlatıyor”, (Kon.: Mustafa BAYDAR), Varlık, 486 (15 Şubat 1959), s.11.

54 “Sanatçılarla Konuşmalar: Orhan Seyfi Orhon Anlatıyor”, (Kon.: Mutafa BAYDAR), Varlık, 502(15 Mayıs 1959), s. 10.

(38)

severek dinlendiğini; güzel bir resmin güzel olduğunu, asılıp zaman zaman bakıldığını düşünür. “Fakat, güzel bir şiir güzel değildir. Çok güzel bir şiir güzeldir.

Onu yapmak için yarı Tanrı olmak lâzım.” der ve bu inançla şiiri bıraktığını, “büyük sevgilisine ihanet etmediğini” söyler.55

Şiirin “en iddiasız adamı” olduğunu söyleyen şair, bu “büyük iş” e gücünün yetmeyeceğini düşünür. Yıllardır yeni denemelerle kendini zorlamayışını “güzel şiire, büyük şiire, tanrısal şiire duyduğu erişilmez saygı” yla açıklar. Bir Rüzgâr Esti’de yirmi yaşının çabaları olduğunu belirtir

“Eğer yarının büyük heykelini yapacaklara biraz kum, biraz taş hazırlayabildimse, bahtiyar olmama yeter... Yarım yüzyılın gerisinde, mısralar kalıbına bugünün Türkçesini dökmeyi küçümsemezsiniz sanırım.”

der.56

Şair, Nevzat Gözaydın’a yazdığı (18 Ocak 1963) tarihli mektupta ise şiirde

“iç” le “dış” ı birbirinden ayırmadığını belirtir. Güzel bir duygunun, güzel bir düşüncenin, güzel bir şekil içinde daha da güzelleşeceğini söyler. Önce karar vererek şiir yazılamayacağını savunur. “Şiirde his’de, hayal’de, düşünce de bulunur... Bunların terazisi yoktur. İlâç gibi, altın gibi titizlikle tartışılmaz. Daha çok şairin mizacına ve seçtiği konuya göre değişir.” Şiirin bir bütün olduğunu, Divan şiiri gibi beyit beyit olmadığını belirtir.” 57

Şiirin “aşk gibi gençlik işi” olduğuna inanan Faruk Nafiz, gençlikten gençliğe fark olduğunu, her neslin aşk anlayışının bir olmadığını belirtir. Aşk anlayışı farklı

55 GÖZAYDIN, Nevzat, “Ölümünün 20. Yılında: Yusuf Ziya Ortaç’tan Mektuplar”, T. D., 423 (Mart 1987), s.169.

56 ORTAÇ, Yusuf Ziya, Bir Rüzgâr Esti..., Yeni Matbaa, İstanbul, 1962, s. 3.

57 GÖZAYDIN, Nevzat, “Ölümünün 20. Yılında: Yusuf Ziya Ortaç’tan Mektuplar”, T. D., 423(Mart 1987), s. 172.

(39)

olunca şiir anlayışının da farklı olacağını düşünür. Hangi devrin aşkı daha sürekliyse o devrin şiiri daha çok yaşayacaktır. “Her devir ve şiirde, âşık aşkı ve heveskâr da hevesi nisbetinde bir ömür sürer.” der. Şiirin en güç sanat olduğunu ve ciddiye alınması gerektiğini savunur.58

Şiirin “büyük bir soluk işi” olduğunu söyleyen Yusuf Ziya, güzel sanatların en güç dalı olduğunu düşünür. Hoş bir müziğin, bir dahinin sesi olmasa bile zevkle dinlenebileceğini; orta bir ressamın elinden çıkmış güzel bir tablodan hoşlanılabileceğini belirterek şiirde durumun değiştiğine dikkati çeker. Ona göre orta güzellikte, hatta ortanın üstünde bir şiir güzel değildir. Ancak çok güzel şiirin güzel kabul edilebileceğini ileri sürer. Bundan ötürü de şaire “kahraman bir fedai” diye bakılabileceğini belirtir.59

Orhan Seyfi, edebiyatın, özellikle şiirin, şifahî bir sanat olduğunu; yazılı oluşunun daha sonradan geldiğini belirtir. İlk şairlerin şiirlerinin, Homeros’un İlyada’sının da, böyle olduğunu söyler. Ancak hayatiyet kuvveti olan şiirlerin hafızadan hafızaya geçerek yaşayabileceğini ileri sürer. Değerine göre ebediyete kadar yaşayacağını düşünür. Kendilerinin de şiirleri böyle değerlendirdiklerini söyler. Şiir için yapılan “Darası alınmış söz.” tarifini hatırlatır. Şairleri karşılaştırırken bu ölçünün kullanılmasını önerir. Bunun sonucunda istenilen cevap alınacaktır. Hafızalara nüfuz edenlerin aranmasını ister. Bundan çıkacak sonucun asıl

58 “Sevilen Sanatçılarla Konuşmalar- Faruk Nafiz Çamlıbel”, (Kon.: Ümit Yaşar), Yelpaze, 563(27 Mart 1963), s. 13.

59 “Bir Şiir, Bir Şair… Yusuf Ziya Ortaç”, (Kon.: Halit ÇAPIN), Milliyet, (Pazar ilâvesi), 4845(24 Kasım 1963) s. 10. [BELLİ, Şemsi, “Ortaç Ustanın Ardından”, Akbaba,12/16 (12 Nisan 1967), s. 4.]

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :
Outline : ŞAİR İlham