• Sonuç bulunamadı

SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE VE FELSEFESİNE ETKİLERİ

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE VE FELSEFESİNE ETKİLERİ"

Copied!
116
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ FELSEFE ANABİLİM DALI

SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE

VE FELSEFESİNE ETKİLERİ

Yüksek Lisans Tezi

Deniz ŞAHAN

ANKARA- 2011

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ FELSEFE ANABİLİM DALI

SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE VE FELSEFESİNE ETKİLERİ

Yüksek Lisans Tezi

Deniz ŞAHAN

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Sabri BÜYÜKDÜVENCİ

ANKARA- 2011

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ FELSEFE ANABİLİM DALI

SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE VE FELSEFESİNE ETKİLERİ

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı : Prof. Dr. Sabri BÜYÜKDÜVENCİ Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE

Bu belge ile, bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim. (……/……/200…)

Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı

………

İmzası

………

(5)

ÖNSÖZ

İnsanoğlunun dünyayı keşfetme isteğinin altında yatan nedenin ne olduğu, insanın hakikatin ne olduğuna yönelik yaptığı sorgulamalarla, neyi güvence altına almak istediği tüm sosyal bilimlerin, özellikle felsefenin keşfetmek istediği bir durumdur.

İnsan, en başta söz ile var olmuştur. Bu yüzden bu ilk sözlerin düşünce tarihi açısından çok önemi vardır. Mitsel düşünce olarak da tanımlanabilen bu ilk sözler, zihinsel algının düşünsel ürünlerinin ilk örneklerini sunarlar. Binlerce yılın geçiş süreçleri esnasında toplumların belleklerinin en derinlerinde bulunan bu söylencelerin anımsanması, bir zamanlar ulaşılabilir ancak şimdi nazarında diri diri gömülmüş bir ön belleğin keşfedilmesi anlamına gelir.

Yaşamak sıradan bir eylemdir. Yaşamı sıradanlığından kurtaran insanın ta kendisidir. İnsanın çelişkileri, insanın hırsı, insanın isteği, insanın acıları, insanın sevinçleri, insanın savunmasızlığı, tüm dünya insan üzerine inşa edilmiş görünmektedir. Ancak insan yalnızdır. Ve kendinde içkin doğasıyla inanmaya, korunmaya, adanmaya ihtiyaç duyar. Bir şeylere sıkı sıkıya bağlanma çabası güder.

İnsan gerçeğin peşinden gider. Buna rağmen çoğunlukla gerçek dışı şeylere inanmayı tercih eder.

Mitsel düşünce, insanı bu bağlamda belirsizliğinden kurtarır görünmektedir.

Felsefe’ nin hakikati arayan ve kendini aklın iradesinden başka bir şeye teslim etmeyen yapısı her zaman zorlayıcı olmuştur. İnsan kolayı tercih eder. Ancak arkaik insanın düşünce sisteminde felsefe henüz mevcut değildi. Onlar kendi deneyimlerini

(6)

mitoslar aracılığı ile aktarıyorlardı. İnsan, evren karşısındaki acizliği nedeniyle inanmayı tercih ediyordu.

Bu tez çalışmasıyla yazıya aktardıkları mitleri uygarlık tarihine armağan eden Sümerliler ile tanışma fırsatı buldum. Bugüne değin aldığımız sistematik eğitim gereği düşünce tarihini temelde Antik Yunan üzerinden yapılandırmak gerektiğini düşünüyordum.

Ancak düşünce tarihi sadece Antik Yunan’ dan beslenen sistemlerden oluşmuyor. Kadim Yakın Doğu çok önce bir zaman diliminde toprağa, düşünce tohumlarını atmıştır. Antik Yunan’ da bunlar filizlenmiş, ilerleyen çağlarda da insan kendi hakikatine ulaşma yolunda çok yol kat etmiştir. Bu geçiş bağlamında ne felsefe mitolojiyi dışlayabilir, ne de mitoloji sadece edebi kurgulamalar olarak değerlendirilebilir. Çünkü kadim uygarlıkların kendilerini ifade etme biçimi olarak gördükleri bu alan, onlar için bir ışık yoludur, bir geçiştir ve toplumsal algının birer yansımaları olduklarından ötürü de çok değerlidir.

Kadim Sümer’ in Antik Yunan’ ı bir biçimde etkilemesini incelerken bilinmezliklerin bilinenlerden daha çok olduğu bir alanda araştırma yapmanın bilincindeydim, titizlikle ve sebatla sürekli okuma yaparak, yeni bulgulara erişebilmenin önemini kavradım. Sümer’ in ortaya çıkarılabilen tabletleri, kısmen yarım halde olmalarına karşın şaşırtıcı derecede günceldir. Ne yazıktır ki onların binlerce önce hayat bulduğu topraklar, bugün işgallerin ve savaşların hiç bitmediği bir alana dönüştü. Belki de toprağın altında keşfedilmeyi bekleyen ve keşfedilirlerse insanlığın düşünce tarihini kökten değiştirebilecekleri hissini veren bir miras yatmaktadır. Yapılan kazılar sonucunda eserlerin çıkarılması çok da eski tarihlere

  II 

(7)

uzanmıyor. Bu eserler yakın geçmişin bir bölümünde keşfedilmişlerdir. Ancak bu süreç bugün sekteye uğramıştır.

İki uygarlığın mitolojilerini karşılaştırdığımda, başta hep kuşkuyla yaklaştım.

İçimde mevcut bulunan kuşkunun, hevesimi her aşamada taze tuttuğunu belirtmek isterim. Ancak bazı gösterilenler ve göstergeler şaşırtıcı biçimde aynılık gösteriyordu. Dil yapıları birbirlerine benzememesine rağmen, bu aynılık algısının mevcutluğu, bana ortak bir paydada (kısmen de olsa) birleşebileceklerine dair bir ümit kazandırdı. Zamansal düzlemde Sümerliler öncül olduğu için, ardıllarını haylice etkilediği sonucuna vardım. Sadece uygarlıkları değil, süregelen din sistemlerini de etkilemişlerdir.

Bu sebeple bir yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, Sümer ve Yunan uygarlıkları arasındaki etkileşimin varlığının sergilenebilmesi ve derinliğinin kanıtlanabilmesi irdelenmiştir.

Bu konuyu seçmemde etkin rol sahibi olan ve bana bir başka alanın kapılarını aralayarak farklı bir bakış açısı kazandıran tez danışmanım Sayın Prof. Dr. Sabri Büyükdüvenci’ ye müteşekkirim.

Ayrıca desteklerini, anlayışlarını ve sevgilerini üzerimden hiçbir zaman eksik etmeyen aileme çok teşekkür ederim.

Deniz ŞAHAN ANKARA- 2011

(8)

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ ……… I İÇİNDEKİLER………. IV

GİRİŞ ……….……...1

I. BÖLÜM MİTSEL DÜNYA İMGELERİ 1.1. MİTSEL DÜNYA İMGELERİNİN YARATIM SÜRECİ ………… 7

1.2. MİTLERİN TARİHSEL OLARAK ELE ALINIŞI... 10

1.3. MİTOLOJİ VE MİTLERİN İŞLEVLERİ……... 12

1.3.1. MİTLERİN PSİKOLOJİK OLARAK İNCELENMESİ... 15

1.3.2. MİTLERİN KÜLTÜREL AÇIDAN İNCELENMESİ……….. 16

1.3.3 MİTOLOJİNİN TARİHSEL AÇIDAN İNCELENMESİ……..…….17

1.3.4. MİTOS ÇEŞİTLERİ ………...………... 19

II. BÖLÜM FELEFE DÜŞÜNCE BAĞLAMINDA SÖYLENCELER 2.1. MİTLERİN GÖSTERGE SİSTEMLERİ ...…….……….…… 22

2.2. MİT KÖKENLERİNİN ARAŞTIRILMASINDA HAYAL GÜCÜ VE BEĞENİ ALGISI İKİLİĞİ ……….…...…………. 25

2.3. DİL VE BİLİNÇ İLİŞKİSİ ………... 36

2.4. ÇAĞDAŞ SÖYLEMLERDEN KADİM MİTOLOJİYE …….….…… 38

III. BÖLÜM KADİM YAKIN DOĞUDAN ANTİK YUNAN MİTOLOJİSİNE GEÇİŞ SÜRECİ 3.1. SÜMER MEDENİYETİ VE MİTOLOJİSİ ………... 43

3.1.1. SÜMER PANTEONU VE MİTLER ………... 45

3.1.2. SÜMER KOZMOGONİSİ VE KOZMOLOJİSİ ………..……... 48

(9)

3.2. ANTİK YUNAN MİTOLOJİSİ ………..….………...……. 51

3.2.1. ANTİK YUNAN PANTEONU VE MİTLER ………...…... 56

3.2.2. ANTİK YUNAN KOZMOGONİSİ VE KOZMOLOJİSİ ...…... 58

IV. BÖLÜM SÜMER MİTOLOJİSİNİN YUNAN MİTOLOJİSİNE ETKİLERİ 4.1. TANRISAL SOYUN YARATILIŞI MİTİ ………... 60

4.2. İNSANIN YARATILIŞI MİTİ ………... 63

4.3. EJDERHA ÖLDÜRME MİTİ ………..…... 66

4.4. İÇGÜDÜLERİNİN KURBANI TANRILAR MİTİ ………... 69

4.5. ÖLÜLER DİYARI MİTİ ………..…....…... 71

4.6. TUFAN MİTLERİ ………..…..…… 76

V. BÖLÜM MİTOSLARIN İNSANLIK TARİHİNE ETKİLERİ 5.1. TUFAN MİTOSLARININ ETKİSİ ………... 79

5.2. MİTOLOJİNİN ANTİK YUNAN DÜŞÜNCE TARİHİNE ETKİLERİ………. 81

5.3. ANTİK ÇAĞ FİLOZOFLARININ GÖRMEZDEN GELEMEDİĞİ GERÇEKLİK: MİTLER ………...……… 84

SONUÇ ………....………. 89

KAYNAKÇA ………...…….………….... 92

ÖZET………... 104

ABSTRACT………. 106

(10)

GİRİŞ

Toplumsal ve iktisadi gelişmenin modern çağa etkisi, uzlaşmaların bir zorunluluğu gereği tek bir modele bağlı kalmadan kültürel açıdan büyümeye öncelik vermesidir. Her büyüme evresi sosyal açıdan incelendiğinde bir kültür ve köken savaşı neticesinde gelişir. Günümüz algısı insan zihnini sömürgeleştirmek üzere kurulmuş gibi görünmektedir. Güç, hem insanların hem de toplumların nazarında kutsal bir amaca dönüştürülmüştür. Bir denge savaşı veren insanoğlu, yeni dinamikler arama kaygısını taşımaktadır. Çünkü yaşama eylemi sömürgeleştirilemeyecek kadar kutsaldır.

Tarihsel süreçte birbirinden çok farklı uygarlıklar, bir bütün oluşturarak insanlık tarihini yaratmışlardır. Aklın egemenliği zihinsel algının tüm yaratım süreçlerinde kendini göstermiştir. Ancak söylenceler alanı olarak değerlendireceğimiz mitoloji bu görüşün farklı bir yönüne dikkatleri çeker. Bu çalışma akıl ve algı kavramını irdeleyerek, iki farklı uygarlığın düşünsel anlamda birbirlerini nasıl etkilemiş olabileceğinin projesi olarak ifade edilebilir. Sümer mitolojisinin Yunan mitolojisine ve felsefesine etkileri bağlamında bu sürecin kökeni, birbirlerini etkileme süreci ve ortaya çıkan etkileri incelenecektir. Ve böyle bir süreç mevcutsa nasıl gerçekleştiği, yok ise varılan sonucun ne olduğu tartışılacaktır.

Modern toplumun her eğilimi ve geleneği yorumlama arzusu toplum kuramının keşfedilmesine ilişkin her türlü sorunsalın eleştirel bir biçimde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun için felsefenin sistematik düşünce yapısının akılcı çözümlemeleriyle birlikte, imgeleri bir yaratım sürecine tabii tutulacak, ortak bir aklın profilini yansıtan mitoslar ve işlevleri ele alınarak başlanacaktır. “Mitsel dünya

(11)

nedir?”, “İmgelemler nasıl yaratılır?”, “İnsan zihni neden mitoslara ihtiyaç duymuştur?” benzeri soruların cevapları aranacak ve böylelikle sürecin çıkış noktası temellendirilmeye çalışılacaktır.

İnsanlık tarihindeki en temel karşıtlık doğa ve kültür tarafından yaratılır. İnsana verilen gerçeklik bilgisinin, gerçeğin kendisi olmayabileceğinin farkında olmamız gerekir. Gerçekliği bu anlamda en temelde var olan karşıtlığın bulunabilmesine olanak sağlayan şey olarak ele almalıyız. Gerçekliğin sunuluş şekli, bir kültür aracı haline getirilmişse bunun en önemli sebebi ortak bir bilincin kurulmuş olmasıdır.

Çalışmamızın ikinci bölümünde Felsefe düşünce tarihinin ortak bilinç ve zihinsel algı imgelemleri üzerine çalışmalar sunmuş çeşitli düşünürlerin görüşlerini tartışacağız. Hepsi yeni dünya görüşünün aklın ve rasyonelliğin ortaya çıkışı, oluşumu ve şekillenmesinde önemli etkiye sahiptirler.

Yine bu sebeple, beğeni algısı, bilincin algı biçimi, zihinsel algının imgelem yaratım süreci, simgenin imgeyle bütünleşmesi konuları incelenecektir. Bilinç konusu ayrıca önemlidir. Çünkü bireyin deneyim kavramını kazanması için deneyimin özneyle ilgili bir durum olarak bilme sürecinin farkına varması gerekmektedir. Birey tarihten etkilenmeyen, sınırları olan, yenilenmeyen bir varlık olarak var olamaz. Dolayısıyla zihinsel süreçlerin farkındalığında olmak algısı ikinci bölümün temel konusunu teşkil etmektedir. Bireyin zihinsel algısının bir sonuç verebilmesi için duygunun açığa çıkması şarttır. Duygu açığa çıktığı zaman, birey bütün koşullu hallerini koşulsuz hale getirip hakikatin alanına girebilir. “Bu hakikat alanı birbirinden bağımsız araçlarla kurulmuş bir yapı mıdır?” Bu sorunun tartışmasını da ikinci bölümde yapacağız. Bir toplum yapısının kültür, sanat, gelenek

(12)

gibi tüm normatif içeriklerinin sorgulanması için dilin alanına girmemiz gerekir.

Çünkü kültür ve dil, değer yargısının yaratıcıları ve betimleyicileridir. Ancak felsefenin katkısı olmaksızın bu değerleri birbirlerinden nasıl ayıracağımız sorunsalı baş göstermektedir. Dünya imgelerinin yapısal araçlarını içsel bir çözümlemeye tabii tutmak, bilginin karakter anlamında bir temellendirme yapmak anlamına gelebilir.

Bu karakterler üzerinden bireyin kendini anlama, yaşamı sorgulama ve aklın hâkimiyetiyle bu bilince erişebilmesinde felsefenin rolü reddedilemez. İkinci bölümün bir amacı da mitoloji ve tarihsel aydınlanma, felsefi düşüncenin etkisi altında tüm sınırlarını kaldırabilecek ve bir biçimde bilgi alanının sınırsızlığına girebilmemize olanak tanıyacaktır.

İnsanoğlunun yaratılışı anlama çabasının altında yatan nedenin ne olabileceği ve bu çabanın karşılığı olarak neyi güvence altına almak istediği felsefenin sorguladığı bir sorunsaldır. Mitolojinin alanında ise, mitsel düşüncenin aydınlattığı toplumsal gelenek, sosyokültürel bütünleşme, bireyin toplumsallaşma süreci ile ilgili, önemli çıkarımlar elde edilir. Yine mitsel düşüncenin alanında kullanılan simgesel figürlerin açıklanması, farklı uygarlıkların mitolojilerinde yer alan mitosların açıklanması, “ben” kavramının “öteki” olandan farklılaştığı alana girilmesiyle başlayan aydınlanma süreci, uygarlıkların bellek oluşturma eylemini ortaya koyar.

Dolayısıyla mitoloji, bir zamanlar ulaşılabilir olan bilincin, geçmişteki yaşam algısının, keşfedilebilmesine açılan bir kapı gibidir.

İkinci bölümün son bölümünde mitolojinin felsefi bağlamda değerlendirilmesi gerekliliği üzerinde tartışacağız. Toplumun savunduğu kurallar ile toplumun temel kavramları, kendi simge ve imgeleriyle ilişki kurmadan önce, bu bağın bir yansıması olarak diğer toplumlara etkisinin evrensellik değeri taşıyıp taşımadığı konusunu

(13)

irdeleyeceğiz. Belli kavramlar oluşturma ve bu kavramlar üzerinden çıkarım yapabilme durumu, ilham alma ve öncüllerinden etkilenme durumuyla açıklanabilir.

Bir başkasıyla düşünsel anlamda iletişim kurabilme aynı zamanda bir başkasına yönelmenin sonucudur. Bu sebeple farklı zamansal düzlem üzerinde mevcut bulunan iki farklı uygarlığın mitolojisinin etkileşim sürecinin nasıl olduğunu açıklayabilmek için öncelikle toplumsal gelişimin kendisini açıklayan sosyolojiden, evrenin ve çağların gizlerini kaldıran arkeolojiden, insan zihninin çözümlenmesi bakımından psikolojiden, antropoloji ve dil biliminden harmanladığımız bilgilerle ikinci bölümü sonlandırdık.

Felsefenin güçlü evrensel iddiaları sorgulayan sistemi, genel bir bilgi seviyesine gelmiş algıları araştırır. Tüm sistemi yerinden oynatmaya yönelik bir amacı vardır. Bu amaca yönelen tüm bilimlerle işbirliği yapabilir. Felsefe, mitolojinin alanına girdiğinde belli bir duruma eşlik eden koşul veya araç olarak ortaya çıkan fiziksel nedenleri kültürel nesnelerden ayırır. Bu süreç derin bir sorgulamayı gerektirir. Fiziksel nedenler uzam ve zaman bağlamında bir biçimde ortaya çıkan kendiliklerdir. Hâlbuki mitolojinin ana teması fiziksel nesneler değil, simgelerdir. Antik dünyanın kültürel kalıbını oluşturan şey tam da budur.

Mitoslar incelenmeye başlandığında aktarıcı olan bir özne ile karşılaşırız. O, zamanın o noktasında konuşan ve eyleyen olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu aktarımlar ile o toplumun doğa olayları karşısındaki tutumlarını, sosyal statülerin nasıl belirlendiği, insanın yaradılışının, tufanların vb. olayların hepsini inceleyeceğimiz mitoslarda ele alacağız. Mitoslar, insanlığın iletişim süreçlerine katılımı yoluyla üretilirler. Böylelikle de şimdinin geçmişe ulaşılabilirliğini olanaklı kılınır. Çalışmamızda tüm bu aktarılabilir kültürel kalıpları felsefi bağlamda ele

(14)

alınan mitolojinin esası olarak temel aldık. İnsan kendini bilmekle var olur. Her tasarımında kendinden olandan bir parçayı yansıtır. Bu gizli bir anlaşmayı içerir görünmektedir. Çünkü yaşama eylemi her yeni düzlemde farklı içsel görüşlerle algılanacaktır. İster ilkel ister modern toplumlarda toplumun kendi iç dinamiklerini üreten şey, etkileşimin mevcut alanına bağlanır. Bir toplumun algısının ötekilerden farklılaşmasının nedeni olarak kültürün, dilin, kişiliğin ve ortak bilincin farklılaşmasını gösterebiliriz. Çünkü bu durumda içerik de biçim de farklılaşacaktır.

Sosyolojik bağlamda ele alındığında gelenekler kimliğin köken anahtarı gibidirler.

Ancak mitsel dünya imgeleri de geleneklerle iç içe geçmiş olmalarına rağmen somut içeriklerden ayrışırlar. Dünyaya ait tüm kavramların yanı sıra, tanrısal olanın algısına varılmaya başlanır. Tanrının veya tanrıların tasarım ve yaratım süreci, değişmeyen dogmatik kurallar daha fazla karşımıza çıkmaktadır.

Bir toplum mitolojisinin incelenmesi için öncelikle zamansal bir eylem dizgesinin çıkartılması gerekir. Dil ve kültür bu dizgenin belirleyicisi olurlar.

Bunların birbirlerinden bağımsız var olmaları mümkün değildir. Toplumun düzenini sağlayan, aklın belli bir düzeyde işleyişi ve evrensel olanda birleşmesidir. Bütün insanlığın evrensel ilkelere bağlı olduğu düşünülürse hiçbir toplum tek başına tarih yaratamaz. Dolayısıyla Sümer toplumunun kimler tarafından oluşturulduğu, tarihte nasıl anlatıldığı, düşünce ve dünya tarihine katkılarının neler olduğunu araştırmak, çağdaş batı uygarlığı düşüncesini anlamaya yönelik olacaktır.

Sümer ve Yunan toplumunun karşılıklı sosyolojik incelenmesi, mitolojilerinin kozmogonik açıdan incelenmesi, kendilerine özgül özellikleri, iki uygarlığın benzer mitosları, mitolojinin düşünce tarihine katkıları üçüncü bölümde ele alınacaktır.

(15)

Böylelikle son bölümde tüm bu kültürel ortaklık ve mitosların günümüze değin düşünce tarihine etkileri tartışılacaktır.

“Mitoslar insanlığa neyi vermeyi amaçladırlar?”, “Antik Çağ filozoflarının görmezden gelemediği gerçeklik neydi?”. Tüm bu soruların cevabını son bölümde arayacağız. Düşünce tarihinin temeli olarak gösterilen Yunan düşünce tarihinin, bir biçimde başka topraklardan beslendiği ve etkilendiği gösterilecektir. Batı düşünce tarihi temelinin arka bahçesinin gün ışığına çıkarılması iddiası sonuç bölümünde ele alınacaktır.

(16)

I. BÖLÜM

MİTSEL DÜNYA İMGELERİ

I. I. MİTSEL DÜNYA İMGELERİNİN YARATIM SÜRECİ

Toplumsal bağlamda temel alınan genel ilkeler; ilkel toplumların keşfedilmesi özel bağlamlarda ele alınırken, modern toplumlarda hukuk düzeni ve ahlaki ilişkiler genel ilkelerin temeline yerleştirilir. Toplumsal hayattaki yapısal farklılaşma, üretim süreçlerinin de farklı işlevsellikler kazanmasına karşılık düşer. Değişmeyen şey toplumsal bütünleşme ve aktarımın ortak bir irade oluşturmada edinmiş olduğu görevin, bir toplumun düşünsel kimliğini oluşturan değerleri, toplumun varlığını devam ettirebilmesi açısından önem taşıyan yapılar olduğudur. Öte yandan kültür, toplum ve insanın birbirinden ayrılarak ele alınması düşünce tarihinin gelişim sürecini incelemede fayda sağlar. Bu da mitolojik temellendirmede birbirinden etkilenmiş ancak iz düşümleri birbirlerinden bağımsız toplumların temelde özerk yapılarının felsefi bağlamda ele alınması ve tartışılması gerekliliğini ortaya çıkartır.

İletişim süreçleri akıcı bir oluşum yakalama çabası içindedir. Bu çaba daha en başından sürecin bütünlüğünün iletişimsel anlamda bir anlaşmaya varmasını hedefler. Bu da toplumların bizler ve onlar olarak algılanmasını, bizler ve onlar için geçerliliğini koruyan, değerlendirilmesine izin veren bir rasyonel yaklaşım sergiler.

Burada söz konusu olan genel bağlamda toplumda daha çok neyin geçerli olduğuyla, neyin belli insanlar için belirli zamanlarda geçerli olduğuyla ilgilendiğimizdir.1

Aynı zamanda uzam ve zaman düzleminde sosyal sınırların aşılması çoğunluğun tarihsel bağlamda ortak bir paydada buluşmasına olanak sağlayabilir. Bu       

1 J. Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı, Çeviren: Mustafa Tüzel, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1996,  s.56 

(17)

uzlaşmada çıkış noktası gündelik dilden gelir. Etkileşimde olan herkesin kullandığı argümanlar, bilgi verici kaynak olarak toplanır. Az evvel bahsettiğimiz rasyonellik kavramını destekler nitelikte biçimlendirilirler. Bu, dilin en birleştirici özelliğidir.

Çünkü dilin ortaya çıkardığı çeşitli bağ ve ilişkiler sosyal alanı ilgilendirir. Böylece mitsel dünya imgelerinin alanına girmiş bulunuyoruz. Bunların da bir argüman olarak değerlendirmeye tabii tutulmaları, derinliği ve düşünsel tarihe hizmet etme şekli göz önüne alındığında, bir insan etkinliği alanı olarak akıl yürütmenin temellerinin atıldığı alan olarak sayılabilir. Üstelik bu durum bir ortak bilincin gelişmesini de destekleyecektir.

Mitosların alanı, bir topluluğun bir topraktan beslenip kültür yaratma edimini kazandıkları bir süreçte, bu yaratım sürecinin içeriksel olarak tarihsellik kazanmasıyla, zaman karşısında değişebilen, ancak bir biçimde korunan açık tasarımların bir bütününü oluşturmaktadır. Bu bütün, insanların her çağda neyi rasyonel olarak kabul ettiklerini keşfedebileceğimiz bir sahaya dönüşür.

Dolayısıyla felsefi bağlamda mitsel dünya imgelerinin irdelenmesinde tarafsız bir bakış açısı, bir ortak akıl ürünü olan imgelerin, insan aklının egemenliğine geçiş sürecinde çıkış noktalarının ne olduğunun, neleri referans aldıklarının belirlenmesi açısından önemlidir.

Dil, kültür ve tarihsel düzlem geçmişin tüm argümanlarını bugünün hizmetine sunarlar. Böylece bu bütünlüğün kazanılması mitosların örtük olarak verdikleri mesajlarında algılanabilirliğini kolaylaştırırlar. Her mitos; kabul etme, reddetme, tapınma, tavır alma, korku, cesaret, aşk, sevgi vb. duyguları iki düzlemde birleştirir.

Bireyin kendi istencine boyun eğmesi veya bireyin kendi istencine boyun eğmemesi bu iki düzlemi oluşturur. Bu iki tercihten birini seçen insanın sergileyeceği hal ve

(18)

tavırlar mitoslarda aktarılır. Bir biçimde insanlar tarafından onay görmüş davranışların bütününü yansıtırlar. Bu açıdan öne sürdükleri bilgilerin değeri, uygunluğa, zamansal ve mekânsal açıdan doğruluğa ilişkin değerlendirmelerden geçirilirken tüm bu değer alanlarının sunduğu çıkarımlar bağlamında mitsel dünya imgeleri, dilbilimsel ve anlam bilimsel koşullarda açıklanmaya çalışılır.

Ortaya bir değer koyan açıklayıcı ve dışa vurumcu imgeler, anlam bilimsel olarak ele alındığında, biçimin farklı mekân ve zamanlarda, özgün bir biçimde değiştiğini, ancak içeriğin kısmen aynılığını koruduğunu gösterir. Mitos, değer biçen önermeler üzerine kurulur. Otantik bir iddiayı besler. Bir Sümer mitinin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, Sümer toplumunun uyguladığı toplumsal kuralların, değer standartlarının sorgulandığı ve ahlaksal argüman olarak yansıtıldığını görürüz. Dolayısıyla her toplumun mitosları kendi içinde normlar taşır.

Sümer mitoslarının Yunan mitoslarıyla bağlantısı tartışması benzer kuramsal kabullerle yürütülebilir. Bu benzerlik kültürün üst düzey normlarıyla bağlantı kurularak sağlanabilir. Çünkü toplum bilincine erişmiş örgütlenmelerde normlar profesyonel bir birikim sonucunda oluşturulurlar. Kültürel birikimin bilgi düzeyinde pratiğe dönüştürülmesiyle ortaya çıkan olgu, evrensel bağlantılarla beslenen ve gelişen deneyimlerdir.

Toplumsal algı düzeyinin farklılığına karşın ayrı topraklarda bir biçimde birbirleriyle etkileşime geçmiş kültürlerin çözümlenmesi, kültürel ve düşünsel kaynaklardan faydalanmayı gerektirir.

(19)

1.2. MİTLERİN TARİHSEL OLARAK ELE ALINIŞI

Bir mit araştırması yaparken, eylemlerin gerçekle tutarlılığından çok, anlatımın içeriğinin samimiyetinden beslenilir. Mitin içeriği, kişiler ve eylemler arasındaki sosyokültürel ve psikolojik koşullar değerlendirilerek ortak bir bilincin ürünleri olarak karşımıza çıkarlar. Mitsel olanı anlama çabası, evrensel olana bağlanmayı zorunlu kılar.

Örneğin, arkaik toplumlarda mitoslar toplumun birliğinin sağlanmasına fayda sağlayan efsanelerdi. Elbetteki modern toplum bilincinin, mitosları algılaması ile arkaik toplumların mitosları algısı arasında büyük farklar olacaktır. Ancak modern toplumların da mitos yaratma ve sürdürme isteği yok değildir. Arkaik insan, günümüz insanının algıladığı anlamda rasyonel bilgiden ve rasyonel çıkarımlardan çok uzaktadır.

E. E. Evans _ Pritchard bu konu üzerine yaptığı araştırmada ilkel toplumların ve modern toplumların bilişsel gelişim düzeyine göre değişemeyeceğini şöyle özetliyor: “ Arkaik insan, böyle bir inanışa kendi gözlemleri ve çıkarımları sonucunda varmamıştır. Tersine, bu inanışı öteki kültürel kalıtı aldığı biçimde, yani kendi kültürünün içine doğmakla almıştır. İkimiz de içinde yaşadığımız toplumların bizim için hazır bulundurduğu düşünce kalıplarıyla doğuyoruz. Yabanılın mistik, bizim bilimsel bir düşünce biçimiyle düşündüğümüzü söylemek anlamsız olur. Her iki durumda da benzer türden zihinsel süreçler devreye girmiş ve düşünce içeriğine benzer bir yoldan ulaşılmıştır.”2

Dolayısıyla mitsel dünyanın insanı ile modern dünyanın insanı arasında zekâ ya da anlayış kapasitesi bakımından bir fark yoktur. Sadece deneyimler farklı uzam

      

2 Jürgen Habermas, a. g. e. , s. 71 

(20)

ve zaman düzlemi üzerinden gerçekleştiği için algılanış biçimleri de farklılaşmaktadır.

Mitos, insanların dünyanın kendi içsel düzlemlerinde nasıl yansıdığının doğa ve kültür ilişkisiyle birlikte değerlendirilip evrene farklı bir anlam kazandırma çabasıdır. Mitlerde içerik olarak doğal ve sosyal çevre üzerine zengin anlatımlar bulunur. Aslında o toplumun coğrafi konumu, astronomik ve meteorolojik bilgileri, maden kaynakları, bitki örtüsü, komşuları ve ekonomik ilişkileri, savaş planları, teolojik sembolleri ve toplumsala ait her şey üzerine bilgi verilir. Bu çok çeşitlilik bir düzen çatısı altında toplanır. Eş türden olma ya da olamama, eş değerlilik taşıyıp taşımama, özdeşlik-karşıtlık bakımından birbirleriyle ilişkilendirilip sınıflandırılabilirler. Bundan dolayı mitsel dünya imgelerinin sosyolojik açıdan da incelenmesi gereklidir. “Mitsel dünya simgeleri insanın karşısına insana benzeyen varlıklar olarak çıkarken, aslında insanın bilmediğini bilmeleri, yaşamadığını yaşamaları, insanın denetleyemediklerini denetlemeleriyle yani insana üstün olmalarıyla ayrılır. Aslında insani olmayan dünyayı (doğa) ve insani doğayı (kültür) oluşturan ve belirleyen görünmez neden ve güçler, insani özelliklerle donatılırlar.

Bilinç, istenç, otorite ve erk sahibi insana benzeyen varlıklar spontan bir biçimde insanüstü yaratılmışlardır.”3

Geçmişten günümüze toplumsallaşma süreci içerisinde insan algısının incelemesi projesi tek bir bilimden faydalanarak yapılabilecek bir çalışma değildir.

Tüm sosyal bilimlerin bir bütün şeklinde yararlanarak, insanın birçok etkinliğinin ve yönelmişliğinin ele alınması, tarihsel sürecin incelenmesinde nedensel bir dayanak

      

3 Jürgen Habermas, a. g. e. , s.73 

(21)

oluşturacaktır. Sağlanan bu bütünsellik dâhilinde, mitosu fiziksel doğa ve sosyokültürel çevre bağlamında tartışabiliriz.

Dilin anlatım içeriği ve kullandığı tematik simgeler, işaretler yardımıyla göndermeler yapar. Mitos incelemelerinde bu göndermeler; kişisel ilişkilerin simgelerle, toplumsal ilişkilerin koşulların kendilikleriyle aktarıldığını göstermektedir. Simgesel anlatımlar, neden-sonuç ilişkisini içsel bir biçimde ortaya koyar. Sosyal ilişkiler bağlamında fiziksel neden ve sonuçların dışsal bir etkileşimi de bu içselliği destekler. Dolayısıyla mitsel dünyada henüz içselliğin ve dışsal ilişkilerin bir bütün olduğu sonucuna varıyoruz. Bu imgeler doğa ve kültürü bir bütün olarak insan edimlerinin temeline yerleştirirler. Her birey ortak bir iç dünyada bir araya gelir. Onların her eyleminden güdülerin beslediği duyguları çıkartamayız.

Ancak niyet ve güdüleri de eylemlerinden soyutlayamayız. Sonuç olarak bu süreci dile getiren duygular bir bütün olarak karşımıza çıkarlar. Bu bağlamda ilkel toplumun kimliği ve ortak bilinci ritüelleri oluşturur. Ritüeller, sosyal alanda iletişimsel boyutta bir ilişki kurmanın yoludur. Dolayısıyla mitsel dünyada her birey ayrıcalıklı bir biçimde bir iletişim ağı oluşturur. Mitsel dünya imgeleri, kendi kültürel geleneği ile bağlantılı, simgeler bütünlüğü sağlanmış, mitosu ortaya çıkaran aklın pek çok karşıtlığını besleyen yapısıyla modern dünya algısının bir ön taslağının keşfedilebilir olduğu bir alan oluşturur.

1. 3. MİTOLOJİ VE MİTLERİN İŞLEVLERİ

Mitoloji, dünyanın mitler aracılığıyla aktarımıdır. Çoğunlukla dolaylı bir anlatım sergilense bile kutsal olanın alanından seslenirler, tanrısal olanın sesini dile getirirler. Tanrı, her çabanın başladığı alanda sesini duyurur. Kutsalın alanı; merak

(22)

edilen, ulaşılamayan, özgürlük alanı en geniş, doğrudan insanüstü bir zeminde yapılandırılmıştır. Mitoloji, insanın kendinden üstün olan bu zemine girmesini sağlar.

Mitos, bireyin zihinsel sürecinin imgesel ve simgesel tutumunu dışa vurması olarak da ele alınabilir. İnsan ister doğa, ister gündelik yaşamın gereklilikleri karşısında olsun, belli bir sorunun çözümünde zihin yetersiz kalıyorsa dünyayı sahip olmak istediği biçimde kurgulamaya başlar. Toplumun ideal olana kavuşma isteği hiçbir çağda eksik görünmez. İdeal olanı yaratma çabası da bir nevi insanüstü bir iradenin alanına girildiği anda alevlenir. İnsan zihni yaşadığı alanın yalnızca var olandan ibaret olmadığı varsayımında bulunduğu zaman sorgulama başlar ve sahip olduğu kısıtlı gücü elinde tutabilmek için yeni kalıplar yaratma çabası içine girer.

Mitlerin yaşama etkileri psikolojik açıdan da oldukça önemlidir. Mitler, gerçeğin bilgilerini vermelerinden ziyade düşünce tarihine bir temel teşkil ettikleri ve bir biçimde etkili olmaları yüzünden gerçektirler. Çünkü mitoslar sayesinde bin yılların düşünce geleneklerini inceleme fırsatına erişiyoruz. Birbirlerine benziyor oluşlarının en genel açıklamaları ise yine insan doğasının kendinden gelir. Mitlerin yaratım gücü modern toplumların yaratım süreçlerini de olağanüstü bir kimliğe büründürerek başka bir değer algısına olanak tanır.

İlkel insanın öncül çıkarımları, zamansal düzlemde ilk sırada yer alır.

Tarihselliğin biçimsel ve işlevsel olarak kurgulanmasında günümüze referans olan bu çıkarımlar, bilinmeyenin keşfine uzanan bir nevi aşkın bir deneyim ve öteki olabilmenin, ötekinin gizemli gücünü ve özünün varlığını hissedebilmenin bir yolu olacaktır.

(23)

Düşünsel bir varsayım olarak ele alındığında mit kendine yabancılaşmaktadır.

Ölüm korkusunu ele alabiliriz. Ölüm, yeni bir başlangıç olarak ele alınabilir. Yaşam ise gerçektir. Deneyimlenebilir olanın alanını oluşturur. Oysaki öldükten sonraki deneyimin yaşamda yeri yoktur. Bu bilinmezlik karşısında insan endişe duymaya başlamaktadır. Öyleyse ölüm, bilinçdışı bir kavramdır. Gerçeklik olarak vardır;

ancak deneyim olarak tekrarlanabilirliği mevcut değildir. Deneyimlenebilir olan ise tüm bilinç ve bilinçdışı hallerin bir bütünüdür. Yaşamın kendisi bir yokluğu barındırır ve bu yokluğun bir biçimde deneyimlenebilir olandan yoksunluğu da korkuyu besler. Öyleyse her insan kendi zihinsel sürecini ortaya koyarken bir keşifçi ruhuyla yolunu bulmalıdır. Sonsuz bir arayış içinde sonsuzluğa meydan okumak, insanlığın düşünce tarihinin başlangıç dönemlerine kadar uzanan ve ruhsal yolculukların hep tekrarlanan bir başkaldırış süreci olarak karşımıza çoğu tartışmamızda çıkacaktır.

İnsan her çağda yaşam sorunlarından duyulan bu kaygıları beslemiştir.

Mantıksal çıkarımlarının yetersizliği karşısında da kendinden güçlü olana boyun eğmeyi, ona hizmet edip onu mutlu kılmayı tercih etmiştir. Aklın rahatlaması arkaik insanlar içinde modern insanlar için de farklı düşünce sistemlerini yaratım süreçlerindeki arayışlarını canlı tutan bir olgu olmuştur.

Tarihsel çağların gelişimi esas alınarak, insanoğlunun yeni koşullara uyum sağlama sürecini tartışarak ve zihinsel sürecin gösterdiği çabayla oluşturulan düşünce tarihinde mitolojinin etkin rolünü irdeleyerek devam edeceğiz.

(24)

1.3.1. MİTLERİN PSİKOLOJİK OLARAK İNCELENMESİ

İnsanoğlu başlangıcından bu yana gücün kendinden yana olması için çabalar.

Bu hayatın acı veren deneyimleri karşısında kendi gerçekleriyle barışık kalması için değerli bir çabadır. Yok olma korkusunun beslediği bu duygu bir biçimde ölümsüzlüğün keşfine olanak tanımıştır. İnsan, varsayıcıdır; yoktan gelimcidir, sorgulayıcı, çıkarımcı ve bilişseldir. İnsan, tüm bunlara rağmen yoklukla karşı karşıyadır ve çare bulamadığı bir gerçeklik olarak kendini sunmaktadır. Merak ve endişenin tetiklediği süreç, bir şeylere sığınma ihtiyacı doğurur. Böylece insan dile gelir. Tapınmanın temelindeki olgu da bundan kaynaklı değerlendirilebilir. İnsanoğlu tezahür edemediği olaylar karşısında bu olgulara hizmet etmeyi tercih eder.

Tapınmanın kendisi daha kolay bir eylem olduğu için değil, mental rahatlamanın tam da karşılığını verdiği için tercih edilir görünmektedir. “Arkaik insan bazen en anlamsız, en sıradan işlerini, gündelik faaliyetlerini taklit ile normalleştirir. Onlara tinsel bir değer kazandırır.”4

Milattan önce yaklaşık 2000- 8000 arasında Paleotik çağda, avcı toplumların mitolojilerinde gökyüzünün, kutsalın simgesi olmasının nedenini tartışalım. Gökyüzü kutsal sayılır. Çünkü insan zihninin küçümseyemeyeceği derece de ürkütücü bir alana hükmeder. İnsan gözlemler, büyük tufanlar yaşar, yıkıma uğrar, ağır kayıplar verir. Bunun nedenini erişemediği şeyin kendisine bağlar. Sonsuza uzanan ve ardında neyin olduğunun bilinmediği gökyüzü böylece kutsallaşır. Rudolf Otto: “ Bu çağda gökyüzü gizemli bir gücün varlığının, kendi içinde bir varlık olmaksızın mysterium tremendum, terribile et fascinans; O karşı konulmaz gizem, dehşetli ve büyüleyici       

4 Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu, Çeviren: Ümit Altuğ,   Ankara, İmge Kitapevi Yayınları,1994, 1.b,  s. 19 

(25)

olandır.”5 cümlesiyle tanımlamıştır. Böylelikle, bu çağda dünyanın başka yerlerindeki uygarlıklar veya insan toplulukları içinde, gökyüzünü bilinmezlikten kurtarılabilmek amacıyla gökyüzü kişileştirmeye başlanmıştır. Gökyüzü, insanın ulaşamayacağı bir yerde, sıradanlığın çok ötesinde bir sıfatla karşımıza çıkar: Ulu olan Gök Tanrı. Onların algısında evreni ancak o yaratabilirdi.

İnsan o çağda kendinden üst bir disipline, bizzat kendi içsel çıkarımlarıyla varmıştır. Arkaik toplumların psikolojiye yansımaları ise, mitsel dünyanın simgelerinin kendileriyle iletişim kurduklarına inanmalarıyla gelişir. Gökyüzünün temsil ettiği güç, insanoğlunun tüm zayıflıklarının ötesinde bir aşkınlığı içerir. Kutsal olanlarla uzlaşma isteği, kurban ritüellerini ortaya çıkarmıştır. Bir nevi takas merasimi olarakda değerlendirebileceğimiz bu ayinler, yaşamın endişe veren olguları karşısında Tanrıları memnun ederek, kendilerini bir biçimde garanti altına alma isteğinden doğmuştur. Bu bağlamda ilk mitoloji ve ona eşlik eden kutsal ayinlerin, insanlık tarihine eşlik etmeyi bırakmadığını görmek hiçte şaşırtıcı olmamaktadır.

1.3.2.MİTLERİN KÜLTÜREL AÇIDAN DEĞERLENDİRLMESİ

Kadim mitolojik imgeler, insanlığa, artarak düş kırıklığı yaşatan algılara dönüşmüştür. Arkaik çağda örgütlenen ve ortak aklın bilincini kavrayan insan, tür olarak kendini savunmayı öğrenmeye başlamıştır. Ruhsal başkalaşımın ilk örneklerini bu çağda görmekteyiz. “Arkaik İnsan”, kendi sınırlarının farkına varan bir varlık olarak, sadece tapınma ayinlerini yeterli bulmamaktadır. Nitekim, aklın telkin edici bir gücü vardır. Ve akıl savunacağı şeyleri eleştirel bir tutumla irdelemelidir.

      

5Karen Armstrong, Mitlerin Kısa Tarihi, Çeviren: Dilek Şendil, İstanbul, Merkez Kitaplar Yayınevi,  2006, 1. b, s. 18 

(26)

Toplumun üretkenliğe geçmesiyle, yaklaşık on bin yıl önce tarımın keşfiyle birlikte yeni bir besin kaynağı ortaya çıkar. Böylelikle aşkın olan, kutsal olan kendini başka bir doğa gerçekliğinin içinde sunar. Örneğin bitki tohumlarının meyve vermesi, tanrısal bir birleşmenin örneği olarak kabul edilir. Bu kutsal evlilik imgesinin ilk örneğidir. Toprak, dişil karakterlidir. Çünkü toprak, doğurgandır ve verendir. Gökyüzü, erkek karakterlidir. Çünkü o doğurganlığı destekler ve özün sahibidir. Örneğin erken neolotik çağ mitoslarında yağmur, toprağın ve göğün cinsel birleşmesiyle oluşur. Bundan dolayı o çağda, çiftçiler tohum ekimi sırasında yaptıkları birleşme ayinini bir kutsal törene dönüştürmüşlerdir. Türün devamının sağlanmasında temelde göksel gücün varlığı esas alınıyordu.

1.3.3 MİTOLOJİNİN TARİHSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Mitler, bir bakıma insanın yaşam deneyimi içinde bir biçimde var olmayan, insan tarafından benimsenmiş soyut imgelerle gerçekliğini tamamlar. Mitler, yaşamı tüm olasılıklar göz önünde bulundurarak yeniden yaratır, ve tarihsel geçmişin arka planında neler olduğunu sergiler. Dolaysıyla mitler, hem koşullanmış hem de dolaylı bir bilgi kaynağından gelmektedirler. Mitolojinin beslendiği kaynak da budur. Her sistem kendi kahramanlarını yaratır. Bunlar, bir biçimde gerçeğin iz düşümüne yansıyan kahramanlardır. Ancak gerçekliğin mitoslardaki yansıması, onların birer hakikat bilgisi olduğu anlamına gelmez. Kurmacalarla dolu mitlerin indirgemeci bir yaklaşımla yanılsamalardan ayrıştırılması gerekmektedir. Buna rağmen mitoloji bütün olarak ele alındığında, farklı uygarlıkların iletişimsel bir aracı olarak kendini gösterir.

(27)

Hem kültürel, hem de toplumsal değerler açısından değerlendirildiğinde mitolojik imge ve simgelerin aynılığına tezat bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Hayal gücünün sınırsız öngörüsü ile yapabilecekleri her bakımdan özel bir biçimle yansıtılır. Dolayısıyla mitsel dünya imgelerinin de sonsuz çeşitlilikte olması gerekmez miydi? Bunun gerçekleşmesi beklenirdi. Ancak insan hayal gücünün sınırlarını kendi menfaatine uygun şartlanmalar, kendinden fayda sağlayacak gerçeklikler üzerinden kurgular. Bu şartlanmalar ve fayda sağlayan gerçekliklerin, sonsuz çeşitlilikte olmadığının farkındayız.

Evren üzerinde her tür canlı kendine özgü deneyim algısına sahiptir. İnsan topluluklarının mitoslara neden ihtiyaç duydukları sorusunu bu bağlamda tartışabiliriz. İnsanoğlunun bir biçimde doğa ile özdeşleşme arzusu taşıdığından bahsetmiştik. İnsan, bu arzuyu içten içe besler ve doğa karşısındaki acizliğini unutup amacını onun üzerinde hâkimiyet kurmaya kadar götürür. Bu durum günümüz algısı için de değişmez. Çünkü arkaik mitolojilerde de karşımıza çıkan şey, insanın her türlü acizliğinin bir özetinden ibarettir.

Suya hükmetmek, yağmura set çekmek, topraktan alabileceğinden fazlasını talep etmek, doğayı zorlamak, bir biçimde insan algısının temelinde vardır. Öyle ki Sümerli Enki de, Yunanlı Poseidon da bunu başarır. Ancak insan başaramaz. Oysaki doğa uyarıcıdır ve kendinden alınanı her zaman geri ister. Bu açıdan incelendiğinde mitoslar ait oldukları dönemin yaşam tarzına ait tanımlamalarımızı da olanaklı hale getirebilmektedirler. Hakikat dünyasının öğeleriyle, mitsel dünya imgeleri birbirine zıt olanların birliğini oluşturur. Mitos ve Logos, bir biçimde söylence ve akıl, mitoloji ve felsefenin arasındaki yakınlık ve ayrımın diyalektiğini net bir biçimde tartışabilme olanağı sağlar. Mitoloji de kutsalın alanından beslenir, ancak din

(28)

sistemleri gibi dogmatik, felsefe gibi de sistematik değildir. Ancak içeriği ile kendiliğinden ve kendi başına var olarak bin yıllar boyu süre gelişiyle yadsınamaz bir biçimde düşünsel tarihin arka bahçesini oluşturmuş durumdadırlar.

1.3.4. MİTOS ÇEŞİTLERİ

Mitoloji, Yunanca kökenli bir terimdir. “Mit” ve “Logos” kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulur. “Mit” kelimesi Yunanca “Mutos” kelimesinden türetilmiştir. Konuşmak, hikâye, söz anlamları bulunmaktadır. Aristoteles bu kelimeyi “Poetica” adlı eserinde oyunun teması olarak betimlemiştir. “Logos”

kelimesi ise evreni düzenleyen akıl anlamına gelir.6 Felsefi düşünce sisteminde logos rasyonel aklın yapı taşını oluşturmaktadır. Rasyonel olan üzerine yorumlama, konuşma alanı logosun hâkimiyetindedir. Mitos kutsalın alanındadır ve kutsal olana yaptığı göndermelerle, onun alanına girdiği için de dolaylıdırlar.

Bu bağlamda evrenin yaradılış süreci mitlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Çünkü mitler insanın bilinmeyeni açıklama ihtiyacından doğarlar. Arkaik ve antik toplumun sorularına cevap verebilecek niteliktedirler. Mitosların asıl amacı dünyanın dışsal algısının verilmesinden ziyade, dünya karşısında deneyimlediklerini içsel dünyasından aktaran insanın tecrübelerinin bir yorum bilgisini verebilmek olmuştur.

Mitlerin genel olarak yaradılışla bağlantılı olduğu söylenebilir. Ancak kozmogoni-yaradılış mitosları, köken mitosları ve yeniden doğuş mitosları olarak genel başlıklar altında inceleyebiliriz.7 Köken mitosları ile yaradılış mitosları       

6 F. E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, Çeviren ve Hazırlayan: Hakkı Hüner, İstanbul,  Paradigma Yayınları, 2004, s.226  

7 Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi, Çeviren: Hamide Koyukan, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2001,  2. b, s. 2 

(29)

birbirine benzer. Bunlar; evrenin, tanrıların, insanların yaradılış gizlerinin kaldırılması yolunda bir çeşit ifade biçimi olarak değerlendirilebilirler. Tüm döngülerde mitoloji kendi kahramanlarını yaratır. Bu kahramanları da doğaüstü varlıklar olarak kabul ederler, tanrı ve tanrılarla bir tutarlar. Buna insanın kendini kutsallaşma çabasıdır diyebiliriz. Kozmogoni yaratıcı gücün her şeyiyle özümsenmesidir. Kozmogoni mitlerinin çeşitli formları; yoktan yaratma, kaostan varoluş, kozmik bir yumurtadan çıkış, kozmik bir anne babadan doğma, sudan yaradılış mitosları olarak evrenin oluşumunda rol alan mitsel dünya imgelerinin çıkış noktası olarak belirlenirler.

Köken mitosları kozmogoninin içinde yer alır ve mitler birbirlerine benzerler.

Köken mitosları daha çok yaradılış mitlerinin tamamlayıcısı niteliğindedirler ve kutsal varlıklarının kökenlerinin açıklandığı, özelliklerinin belirtildiği mitoslardır.

Yenilenme ve yeniden doğuş mitosları ise toplumsal sürecin algı mekanizması üstündeki rolünün bir yansıması gibidirler. İlksel gücün anlamından yola çıkarak, kozmogoni ile sağlanan ilk bilgilerin sürdürülmesiyle “Toplumsal olan neden bir tanrıya ihtiyaç duyar?” sorunsalı ele alınabilir. Modern çağ toplumlarında, zaman durdurulamayan ve süreklilik arz eden bir döngüdür. Oysaki arkaik insan için zaman, başlangıcın sona dönüştüğü ve takip eden başlangıcın yine bir sona ulaşması ile oluşan dairesel bir kavramdır. Evren, bir biçimde canlılığını yitirmeye başladığında, yaratıcı gücün devreye girerek, oluşumu tetikleyeceğine ve evreni yenileyeceğine inanılırdı. Bu mitosların oluşturulma amaçlarının yaşanan her felaket, her tufan karşısında metanetli olup, ceza almamak üzerine yaşama kaidelerini oluşturmak ve tufandan sonraki evrenin yeni başlangıçların habercisi olduğunu göstermek olarak değerlendirilebilir.

(30)

Mitoslar, kutsalın alanından seslenirken, bir üst varlıktan korkan ve çekinen insan, yaşamsal zeminde ahlaki formun şekillenmesini sağlamıştır. Böylece ahlakı ve erdemi esas alan tutum ve davranışlar örgütlenir. Çünkü toplumun en tekilinden en geneline değin, yoldan sapmalar ortaya çıktığı zaman, cezalandırılmalar da peşi sıra gelmekteydi. Varoluş biçimi ile insan mitolojiyi bir geleneğe çevirmiş, uygarlıkların tarihsel sürecinde de etkin bir rol oynamasını sağlayacak karşılıklı etkileşime dayalı bir ilişki yaratmıştır.

(31)

II. BÖLÜM

FELSEFİ DÜŞÜNCE BAĞLAMINDA SÖYLENCELER

2.1. MİTLERİN GÖSTERGE SİSTEMLERİ

Mitolojinin kendi anlatım ve yorum dili, bilginin biçimi ve basit bir ideoloji alanının temeli olarak imgeyi, mitin simgesel yapısı olarak yaratmayı olanaklı kılar.

Bir içeriğe değinir ve bu anlamı başlı başına iletir. Öyleyse mitosların iletişimsel bir işlevi de mevcuttur. Mitosların içeriği, anlatanın ve iletenin karşılıklı olarak ilişkisi ele alındığında bir gösterge sistemine dönüşür. Mitosların kendine özgü yapısı nasıl gösterilir? Her mitos kendine özgü bir gösterge sistemi ile oluşur. Bu sistem iletilmekte olan anlam yapısıyla belirlenmektedir. İmgesel biçim ve içerik, zihinsel algı aracılığıyla seçilir ve iletilecek anlamın en güçlü ve en önemli aracı haline getirilir. Böylece evren zihinsel algı edimi tarafından düşünsel anlamda daha coşkulu bir biçimde özümsenir. Bu durum kurumsal bilgi karşısında daha karmaşık bir yapıya dönüşür. Zihinsel algı, mitsel dünya imgelemlerinin iletişimsel değerinin taşıyıcısı olarak özgün bir dil kurar. İnsan sürekli ve değişken bir süreç içinde var olur. Bu süreci aktarmanın yolu olarak da dil kullanılır. Mitosların her biri, bir anlatıcı tarafından aktarılan, ancak tarihsel süreçte hiçbir biçimde deneyimlenemez ve yinelenemez bildirimler gibidir. Mitler toplumun karakterini yansıtmaları bir tarafa, daha çok tanrısal güce yaklaşmanın sınırlarını doğaçlama biçiminde aktarmayı öncelikli sayarlar. Böylece sosyopsikolojik bir olgu yaratıp, yaratıcı etkinliğin çözümlenebildiği bir alana girilir. Bu durum, insanın düşünce etkinliğini kendi yetkisi altında nasıl kullanabileceğine, tanrısal olana atfettiği şeylerin kendisini ne yönde geliştireceğine, bu yolda nasıl dönüşüme uğrayacağına, bir bakıma da kim

(32)

adına hareket edeceğine karar vermesi açısından önemlidir. Dolayısıyla felsefi bağlamda ele alındığında, zihnin algı yeteneği ile bir mitosun yaratım süreci arasında bir uygunluk olması gerekmektedir. Mitlerin bin yıllar sonra bile bir biçimde algılanabilir oluşları, bu gösterge sisteminin zihnimizde yarattığı karşılıklı etkileşimlerin bir sonucudur.

Mitosların çıkış noktası zihnin akılcı yaklaşımını teğet geçer. Rasyonel bir alanın yönlendirmesinden ziyade, kozmik güçlerin yönlendirmesi ile ortaya çıkarlar.

Mitoloji kozmik bir alanın etkisi altında kalmaktadır. Oysa Logosun yönetiminde algı da, beğeni de insana aittir. Aristoteles, Katharsis öğretisinde algı sürecinin insan ruhunun arınmasını bir nevi dönüşüm olarak değerlendirir. G. Thomsan’ ın aktardığına göre: “Katharsis* noktasında öğrenme düzeyinin sıfırı gösterdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Öğrenme noktasının sıfır olduğu bir noktada, doğal olarak, ikna, inandırma ve kandırma noktasıdır.”8 Aristoteles’ e göre mitoslar, akıl ve düşünce karşısında hakikatlerini ve geçerliliklerini yitiriler. Aristoteles için mitten ve mitolojiden arındırılmış bir edebiyat oluşumu, Mitos’ tan Logos’ a geçiş sürecinde yaşanan ilerlemeyi vurgulamaktadır. Dolayısıyla beğeni algısı tam da bu ayrımı yapılabilirliği açısından değinilmesi gereken bir durum olarak ortaya çıkarmaktadır.

“Beğeni algısı, bilincin ve bilinçaltının derinliklerinde dolaşan ve herhangi bir kesin ve sağlam bir nesnel çözümleme yapmaya herhangi bir temel oluşturamayacak biçimde hiç ya da hemen hemen hiçbir dış görünüş biçimi göstermeyen bir iç

      

*Katharsis: “arıtma, arınma, arındırma, saflaş(tır)ma, temizle(n)me, pakla(n)ma,” F. E. Peters, Antik  Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, Çeviren ve Hazırlayan: Hakkı Hüner, İstanbul, Paradigma Yayınları,  2004, s.180 

8 George Thomsan, Tragedyanın Kökeni, Çeviren: Mehmet H. Doğan, İstanbul, Panel Yayınevi, 2000,  2. b, s. 388 

(33)

psikolojik süreçtir.”9 Bu durum insanın bireysel alanına indirgendiğinde her bireyde farklı yansımalara yol açan dolayısıyla çeşitli etkenlere göre değişen bir algıyı oluşturur. Bu algının toplumsal kökeni incelenirse, tamamen bireysel bir algı yansıması görülecektir. Mitosun algı alanının, arkaik toplumlarda farkındalıkların dışında, modern toplumlarda ise kendi farkındalıklarının çerçevesi dâhilinde geliştiğini söyleyebiliriz. Kendini bilme, kendini ve evreni gözlemleme, kendini bir başka varlığa adama, bir gereksinimden ziyade gereklilik olarak değerlendirilebilir.

Mitos, bir başkasının ona göstereceği tepkiyi umursamadan amaca yönelik her türlü aracı kullanır. Oysaki algının üstün yapısı üzerinden yapılan çıkarımlarda “Ben ve Öteki” nin karşılaşması esastır. Bu etkileşimin sonunda elde edilen şey ile kendi algısı arasında bir bağ kurulmuş olacaktır. Bu algı içeriğinin, hem sosyolojik incelenmesi hem de felsefi bağlamda sorgulanması elde edilecek sonuçlar bakımından akılcı ve kalıcı bir temel oluşturacaktır.

Mitoslar ise kuruldukları algı yapısı çerçevesinde, tıpkı din sistemlerinde olduğu gibi, herhangi bir tarihsel veya ideolojik çerçeveye oturtulabilirler. Tarihsel çerçevede ele alınabilirlikleri dışında (özellikle öncül kadim Yakın Doğu mitoslarının) ideolojik bir temele dayandırılmaları pek de mümkün görünmemektedir. Çünkü bu mitoslar, herhangi bir devlet erkinin himayesi altında değillerdir. Öncül Yakın Doğu mitoslarının ilkesi çok basit görülmektedir. Yap-eyle, yık-iste! Çünkü bu mitoloji türü tanrılara ilişkin bir söylem olarak doğmuştur. Buna benzer bir çıkarımı Antik Yunan mitolojisi için de yapabiliriz.

Örneğin, Kadim Yakın Doğu mitoslarında tanrılar insan biçimlidir ve insani özelliklerle donatılmışlardır. İnsanoğlu tanrıların işine karışamaz. Antik Yunan       

9 S. Moıssej Kagan, Sanat Notları, Çeviren: Aziz Çalışlar, İzmir, Karakalem Yayınları, 1. B, 2008 ,s.348 

(34)

mitolojisinde de aynı durum geçerlidir. Tanrıların hoşnutsuzluğu büyük felaketler getirebilir. Bu yüzden tanrılar tatmin edilmesi gereken varlıklar olarak nitelendirilmişlerdir. Mitoloji bu bağlamda zihnin karanlık yerlerinde kalmış olanın, varoluşa yönelten şeye karşı insan yaratımına dair duygularının bir bütünü olarak değerlendirilebilir. Duygular ve duyumlar arasındaki fark irdelenmelidir.

2.2. MİT KÖKENLERİNİN ARAŞTIRILMASINDA HAYAL GÜCÜ VE BEĞENİ ALGISI İKİLİĞİ

Bir şeyi anlamaya çalışmak onu bütünüyle kavramakla başlar. Böyle bir algı hem bilgi vereni hem de bilgiyi aktaranları kapsar. Bu bağlamda mitoloji zihnin gizli saklı köşelerinde kalmış, varoluşu açıklama çabasına karşı, insanın yaratımına ilişkin tüm duyguların bir bütünü olarak değerlendirilebilir. Mitolojilerin çoğunun beslendiği alan yaradılış mitleri olsa da, ilerleyen bölümlerde inceleyeceğimiz çoğu mitos bize gösterecek ki, güzel olana duyulan istek, güzel olanı elde etme arzusu, güzel olan karşısında içten gelen bir bağlanma, boyun eğiş isteği doğurmaktadır.

“Güzeli sevmek, güzele hayran olmak, toplumsal duygulanıma yararlı ve bizzat toplum içerisindeki düzene ve güzelliğe duyulan sevgiden başka bir şey olmayan erdeme son derece yardımcıdır.”10 Güzelin mevcut kudreti, insanı bilgiye yöneltir.

Mitosların güzel orjinli gelişmeleri, yaratıcıya atfedilen yüceliğin birer yansımaları gibidir. Tanrı ve onun kendine özgü dünyasının algısı Yunan düşünce tarihine gelmeden çok önce eski Yakın Doğu mitoslarında çok net görülür. Çünkü bu algı, kendinden belirleyicidir. Tanrı ve tanrıça imgeleri, kimi zaman sert davranışlı, katı prensiplere sahip ve kısıtlamalar koyan özelliklerle karakterize edilir. Oysaki kimi zaman oldukça rahat, endişesiz ve gözüpektirler. Kadim Yakın Doğu mitoslarında       

10 Terry Eagleton, Estetik İdeolojiler, Bölümü Çeviren: Hakkı Hünler, Ankara, Doruk Yayımcılık, s. 56 

(35)

tanrılar ve tanrıçalar, insanların kulluk ettikleri ve koşulsuz boyun eğdikleri bir güce dönüştürülür, hiçbir koşulda tanrıların işlerine engel olunmaz. Böylece kutsalın kabulü, herkesin uyması gereken ahlaki kurallara uyulmasının temellerini atmıştır.

Yunan mitolojisi bu bağlamda logos’ a geçiş sürecinin temelidir. Süregiden evrede mitoloji akıl yasalarıyla sorgulanmaya başlanır.

Beğeni algısı kavramı, duyumlar ve duygular arasındaki algı farkının daha geniş bir sistemde tartışılmasını olanaklı kılmaktadır. Bu algı dünyasını, beğeni algısı kavramı olarak öznel olanın dünyasına nasıl çekebiliriz? Eğer mitos incelemesi yaparken bizzat aklın yüce kavrayış gücünü arıyorsak yaptığımız sorgulamalarla algı dünyasını öznel olanın alanına sokabiliriz, ancak çıkarım gücünü arıyorsak bu mümkün gibi görünmemektedir. Beğeni algısı ve hayal gücü ikiliği, mit kökenlerinin araştırılmasında bütünsel olarak ele alınmalıdır. Mitsel dünya imgeleri hakkında tematik düşünce sisteminde felsefi bağlamda ortaya konulmuş çeşitli görüşlerden yararlanarak devam edelim. Çünkü felsefe ideal olana ulaşma yolunda, ideal olanı gerçekleştirmenin esas aracıdır.

Örneğin E. Kant, aklın algı dünyasına hükmetmesi gerektiğini söyler. Akıl, yaşam edimine yön verendir. Kant’ a göre ne hayal gücü ne de beğeni algısı insanı özgür kılamaz. Tarihsel süreçte eylem alanından dışlanan insan, öyle yapması gerektiği için öyle davranan birey konumuna sokulur. Ancak yeryüzünde insan asla bir “karakter” olmaktan çıkıp, bir “şey” durumuna sokulmamalıdır. Bu sebeple mitos, kullandığı tüm ikonik değerleriyle birlikte bilginin sınırları dışına sürgün edilir. Özne, yaşamsal gerçeklikler üzerindeki hâkimiyetini ne denli kuvvetlendirirse, sahip olduğu bilinci en yüksek değere taşır. Böyle bir değerin anlamını bilmeyen özne, kendi değerinin farkındalığından uzak yaşamaya mahkûmdur. Kant’a göre;

(36)

ötekilere ilişkin her bilgi, tamamen fenomenal ve öznelliğin gizli kaynaklarından daima uzak olmaya yazgılıdır.

“Kant insan zihninin sınırlı olanı aşma gücünün veya sınırsız olana yaklaşma gücünün varlığını reddetmiştir. Yani metafizik imkânsızdır. Buna göre kutsallık duygusunun kabulü, herkesin uyması  gereken ahlaki kurallara uyulmasıyla gerçekleştirilir.”11 Dolayısıyla bir mit incelemesinde Kantçı bir yaklaşım sergilemek, hem yanlış çıkarımlar yapmaya hem de olumsuz bir tartışmanın güçleştirilmesinden öteye gidemez.12

Hegel, felsefi düşünce sisteminde deneyci ve Kantçı düşüncede ayrılmış olan olgu-değer ikiliğini çözmüştür.13 Kesin bilginin özü gereği dünya algısı durmaksızın bir değişme uğrar. İnsan bunu kendisinin farkındalığında ve bilincinde olarak gerçekleştirebilir. Bu özün farkında olmak, zamansal düzlemde her şeyin tasvirini olanaklı kılar. Böylece zamansal düzlemde tüm maceralar bir tasavvura dayandırılabilir. Çünkü varlık, var olan her şeyin özüdür. Böylece özne, bütünün bir parçası olarak, kendi öz bilincinin desteklediği tarihsel bağlamda kendini gerçekleştirebilir. Hegel, duyumsal tasarım sistemi ile özne arasında bir bağ kurar.

Ancak duyumsal olan sadece yazıda gerçekleşirse, toplumsal bir bütünlüğe ulaşılması beklenemez. Kendi devinimi içinde süre giden bir sosyal hayatın birliğinin sağlanması gerekir. Böylece ilkel içgüdülere set çeken sistem özgürlüğüne kavuşturulacaktır.

      

11 Gerorge L. Kline, Immanuel Kant, The  Encyclopedia of Philosophy, The University of Chicago  Press, C.4, S.316 

12 Terry Eagleton, a. g. e. , s. 139 

13 Terry Eagleton, a. g. e. , s. 91 

(37)

Ancak insan kendi içgüdüsel kabullerini ve retlerini ne ile ortak bir payda da yan yana getirebilir? Adam Smith, bu birliğin hayal gücü ile kurulabileceğini düşünmektedir. Hayal gücü sayesinde toplumların sınırları kaldırılabilir ve karşılıklı dayanışma sağlanabilir. Adam Smith, hayal gücünün akıldan daha güçlü fakat duyudan daha zayıf olması yönünden tartışır. İnsan bir özne olarak, başkalarının gerçekliğini kurgulamaya, öteki olmanın ne olduğunu kavramaya yönelebilir.14 Bu imgelem dünyasının sonuna kadar irdelenebilirliğini olanaklı kılan bir değerlendirmedir.

“Duyularımız bizi, kendi şahsımızın ötesine hiçbir zaman taşıyamadı ve taşıyamaz ve yalnızca hayal gücü sayesinde ötekinin duyumlarının ne olduğuna dair bir kavrayış oluşturulabilir.”15

Smith’ e göre toplumsal alanda kendinden bir devinim mevcuttur. Bu durum ilkel içgüdülere set çekilmesi anlamına gelmektedir. Toplumsal ilişkiler bağlamında bu içgüdülerin kabulü ve retleri hayal gücünün sınırsız yaratım alanında tartışılabilir.

Bir başka görüşün temsilcisi David Hume; “Düş gücünün saçma sapan sayıltılarını tümüyle reddetmeli ve anlama yetisine, yani hayal gücünün daha genel ve daha yerleşik özgürlüklerine tutunmalıyız.”16der. David Hume’ a göre zihin birçok algının peş peşe sonsuz durumlar çeşitliliğinde sahne aldığı bir tür tiyatrodur.17 Zihnin, nesnelerin kavrayışında hayal gücünün canlandırıcı etkisinden başka bir rolü yoktur. Hume, insanlar arasında kurulan ilişkilerin, ötekine yönelmiş

      

14 Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, Çeviren: Haldun Derin, İstanbul, İş bankası Yayınları, 2008, 2. b,  s. 37‐54 

15 L. A Selby‐Bigge, British Moralist, LLC: Bibliolife, 2009, S. 258 

16 David Hume, Treatise Of Human Nature, Editor: L.A. Selby‐Bigge, England: Oxford, 1978, S.267 

17 Terry Eagleton, a. g. e. , s. 69 

(38)

bir meraktan kaynaklandığını ve bu merakın beslediği bir ilgiyle şekillendiğini tartışır.

İlk insanda mevcut olan duygular; özellikle korku, kaygı ve beğeni gibi duyguların üstün ve yüce varlık kavramını sorgulamaya yol açar. Bir süre sonra bu duygular, herşeyi kendisine benzer bir biçimde tasavvur etmeye başlar. Hume’ a göre ilkel insanlar, ne denli güçlü ve görünmez nitelikler atfetseler de tanrıların bir üst insandan başka bir şey olduğunu düşünmezler. Onlar bu tür varlıkları, daha sonra doğadaki olay çeşitliliğini açıklayabilmek için çoğaltmışlardır.18

“Tüm insani yaratıklar, benzerlik yoluyla bize bağlantılıdır. Onların şahsi, ilgileri, tutkuları, acıları ve zevkleri bizde canlı bir biçimde izlenim bırakıyor ve orijinal bir coşkuya benzer bir coşku meydana getiriyor gibidir; çünkü canlı bir tasarım kolaylıkla bir izlenime dönüştürülür.”19

Ortak bilinç, toplum uyumunun uyarıcı bir etkisi olarak ortaya çıkar. Beğeni algısı, herkesin eşit sayıldığı bir alanı yaratır. Hayal gücü ve beğeni algısı bireyler arası olduğu kadar, toplumlar arası ilişkileri de yapılandırır. İnsan kendini her koşulda ifade edebilmelidir. Bundan mahrum bırakıldığında ideal olandan çok uzakta kalacaktır. Hayal gücünü tutarsız ve yanıltıcı olmakla eleştirip, reddetmesine karşın ötekiyle kurulan ilişkide, ötekini anlayabilme adına, David Hume da en az Adam Smith kadar hayal gücünün bir anlam yapısı kurabileceği görüşünü paylaşmaktadır.

Biçim ve içeriğin hassas dengesi üzerinden konumuzu irdeleyebiliriz. Biçim, kendi içeriğinin biçimi olmalıdır. Bu biriciklik yakalanabilirse toplumsal ve tarihsel açıdan birçok şey açığa kavuşturulabilir. Ancak metayı kutsallaştıran toplum sınıfı için eylemin üretken gücünün hiçbir önemi yoktur. Zihinsel algı, taşkın dürtülere       

18 David Hume, Din Üstüne, Çeviren: Mete Tuncay, Ankara: İmge Yayınevi Yayıncılık, 1995, 1. b, s. 42,  54 19

 David Hume, a. g. e. , s. 369 

(39)

gömülmüş, soyutlanmış ve metalaştırılmıştır. Örneğin, Karl Marx toplumsal sınıf ayrımının karşıtıdır; toplumları üretim biçimleri temelinde sınıflandırmıştır. Çünkü bu ayrıma tabii tutulan insan, başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için çalışan, ötekinin istek ve arzularına göre değerlendirilen bir düşünsel dünyanın hâkimiyetine girmektedir. Marx, bu bağlamda batı düşünce tarihini, antik toplumlarda filizlenmiş köleliğin zamanla feodal yapıya dönüşmesiyle, toplumsal sınıf ayrımını meşrulaştırdığı için eleştirel bir tavırla değerlendirir.

“Günümüzde her şey karşıtına gebe görünüyor. Makineler insan emeğini,azaltmak ve verimli kılmak gibi olağan üstü bir güçle donatılmışlar. Bizler sefalet ve bitkinlik içinde onları seyrediyoruz. Sanatın zaferleri, karakter yitimiyle satın alınmış görünüyor. İnsanlığın doğaya egemen olma yolunda attığı adım, aynı zamanda, insanı başka insanlara ve kendi alçaklığına köle haline getirmiş görünmektedir.”20

Marx’ a göre yaratım sürecinin saflığı, Antik Yunan gibi toplumsallaşmanın tam anlamıyla gelişmemiş olduğu, yaşamsal alanlara saldırılmamış bir dönemde kalmıştır. Tarihsel süreç ilerledikçe yaratımın kendisi de saflığını kaybeder. Her üretim süreci kendi ürünlerini övgüyle sergiler, ancak bu ürünler koşullandırılmış bir dünya imgesi verir. Dolayısıyla bütün olarak ele alındığında, her çağ kendi ideolojisinin dışında bir şey veremez. Çağ, dönem ve ürün arasında yadsınamaz bir ilişki mevcuttur.

Şimdinin doğası bir varlığın geleceği olarak tasarlanabilir mi? Geleceğin kendinde içkin yapısı gereği, geçmişten şimdiye süreklilik değeri taşıyan ve geleceği güvence altına alan bir belirlenim mümkünmüş gibi tasarlananabilir. Nietzsche,

      

20 Terry Eaglanton, a. g. e. , s. 243 

(40)

insanın metaforlar oluşturma, kendi dili içinde yaratıcı bir deneyimle ötekinin yerini alabilme ve onu anlayabilme bağlamında mit yaratımının temel zemini olarak değerlendirir.

Modern insan, insanlık tarihini bir enkaza çevirmiştir. Modern düşünce teolojik yapıyı kaldırmaya çalışır. Kadim düşüncenin teolojik düzen sayesinde kurduğu yapı, modern düşünce sisteminde yok edilir. Bu yüzden kendi hakikatini ifade edemeyen insan, kendini kurtaracak olana sığınmaya devam etmiştir. İnsan dünyayı dönüştürecek gücü kendinden alır ve bir kurtarıcıya teslim olur. Modern insan insanlık tarihine enkazlar yığınını devretmiştir. Bunu bir çeşit hastalık olarak kabul eden Nietzsche, onun bu hastalıktan kurtulmasının tek yolunun mit yaratmak olduğunu savunur. İnsanın kendi dili içinde, yaratıcı bir edimle ötekinin yerini alabilmesinde ve ötekini anlayabilmesinde, mit yaratmak esas alınmalıdır.

Nietzsche düşünsel etkinliğin zirvesine, Antik Yunan düşünce tarihini yerleştirmiştir. Çünkü bilinçsiz yaratıcılığın içgüdüyle beslenerek, hesapsız ve en duru haliyle ortaya çıktığı dönem, bu dönemdir. “…içinden çıktığı daha önceki topluluklar nasıl doğalsa, polis de öylece mükemmel, doğal bir topluluk biçimidir.

Bu birlik ötekilerin ve doğasının kendisi bir telostur; çünkü biz herhangi bir şeyin mükemmelleşme sürecinin tamamlanmış ürününe o şeyin doğası deriz.”21

Nietzsche’ e göre Sokrates diyalektiğin* kurucusudur. Sokrates, diyalektiği bir araştırma yöntemi olarak kullanmıştıır. Bu nedenle Nietzsche, Sokratesin diyalektiği kullanımında bilinçaltını yaratıcı gücün kendisine dönüştürür. Çünkü içgüdüyü biliçaltı besler. İçgüdü insanı üretmeye ve yaratmaya dönük çalışırken, bilinç daha çok engellemeye ve ket vurmaya yöneltir. Nietzsche için bu düşünce geleneği, insanı       

*Diyalektik: “Tartışma, akıl‐yürütme, savlama, kanıtlama vb. sanatı veya ilmi. F.E. Peters, a.g.e., s. 65 

21 Hakkı Hünler, Estetik’ in Kısa Tarihi, İstanbul, Paradigma Yayınları, 1998, 1.b, s. 42 

(41)

bir anlamda çözülebilir kılar. İnsanın kendini aşabilmesi ve özgür bir yaratıcı olabilmesi için mantığın maskesinin düşürülüp mitin imgesel dünyasından geçmesi gerekmektedir. Nietzsche’ ye göre mantık dünyanın insanlar tarafından daha kolay, daha hesaplı hareket edebilmeleri için ortaya konulmuş bir durumdan başka bir şey değildir.22 İnsanın büyük bir itkiye sahip sanatsal bir güce ihtiyacı vardır. İnsanlık tarihinin en sıkıntılı zamanlarında eski uygarlıkların tarihi en duru biçimde yansıtan ve kavranmaya olanaklı hale getiren şey tüm düşünce zeminlerinden filizlenen saflık halidir. Hayal gücünü ve düşünsel eylemi tüm amaçsızlığından kurtaracak olan şey, mitin tam da kendisidir. İnsan varolmak ve kendini alt etmek için tanrıyı öldürmelidir. Kendi mitinin yaratıcısı olmalıdır. Böylece her türlü aşkın anlam, bir başka varoluşa, daha yüce bir hazza dönüşür.

“Mit olmayınca her kültür kendi sağlıklı gücünü yitirir. Bütün bir kültürel hareketi, ancak mitler tarafından tanımlanmış bir ufuk tamamlar ve birleştirir.”23

Mitosların gizli anlamları içeriğe saklanmış anlamlardan çıkartılabilir. Bir mitos incelemesinde, açık olarak verilmiş içeriğin gizlenmiş sembolik bağlarının yorumlanması gerekmektedir. Veri toplama ve yorumlama, serbest çağrışım etkisi ve analiz, bir mitin yaratım ve yayılma sürecine ilişkin verileri açığa çıkartır.

İnsan kişiliğini etkileyen güçler bağlamında, geçmiş kadar geleceğe yönelik hedef ve belirlenimler tutkularımız tarafından şekillendirilir. Carl Jung, bilinçaltını önemle vurgular. Bir tür olarak insan, atalarının kalıtsal deneyimlerini kolektif bilinçaltı alanında toplar. Kişisel bilinçaltı, anılardan, dürtülerden, belli belirsiz algılardan, unutulmuş sayısız deneyimden oluşur ve seviyesi çok derin değildir. Bu yüzden, geri çağrışımı kolaylıkla sağlanır. Kolektif bilinçaltının seviyesi en       

22 Allan Megill, Aşırılığın peygamberleri, Çeviri: Tuncay Birkan, Ankara, Ayraç Yayınevi, 2008, 1.b, s. 

120 23

 Allan Megill, a. g. e. , s. 124 

Referanslar

Benzer Belgeler

Kaldı ki, Ģirket topluluğundaki Ģirketler ararsında tüzel kiĢilik perdesinin kaldırılmasını gerektiren haller, Ģirketler arasında organik bağın

Baca gazı ısısının ve yüzey- den iletim ve sızıntıyla olan kayıpların yarısının fırın için geri kazanılması durumunda fırının verimi %27,38 olarak

Haziran ayında düzenlenmekte olan MİEM kurs programı aşağıda

It makes the retrieving of clinical information rapidly and shortening the time used to read chart and hopefully can decrease the mistake of paper work and improving the hospital

Bu yöntemler içinde en önemli olan, genel olarak bitkisel yağların bir baz ve/veya asit katalizör kullanımıyla, etil ve metil alkol gibi kısa zincirli bir alkol

Dini ve sosyal yap~larla ilgili olarak 1478 tarihli tahrir defterinden ~ehirde 43 zaviye ve 8 imaret oldu~u belirtilinektedir.. Yine defterden ö~renildi~ine göre, Müslitmanlardan

Haktanır ve Kıral [3], ekseni düzleminde herhangi bir eğri olabilen, kesit geometrisi eksen boyunca değişebilen çubukların, düzlemi içinde veya düzlemine

The paper reflects our experiences teaching Reading for Academic Purposes to struggling readers in order to investigate the causes that hinder university students from