Kitap-Y
A�an Fatih Öztürk Levanna’nın Gülleri
01. Sayı
Edebiyat Gazetesi
www.edebiyatgaze tesi.org
İlknur Demir
Levanna’nın Gülleri Mülteci Bir Kader
Yayın Yönetmeni Zeynep Eşin
Yayın Kurulu İlknur Demir Ayhan Ün
Editör
Leyal Tankaya Çizer
Şaranur Yaşar
Tasarım&Sosyal Medya Fatih Eşin
Affan Fatih Öztürk Röportaj
Levanna'nın Gülleri
Kitap İnceleme | İlknur Demir
Kitap
Yeni İnsan Yayınevi, Affan Fatih Öztürk tarafından kaleme alınan
Levanna’nın Gülleri’ni okuruyla buluşturuyor.
Levanna’nın Gülleri tek bir etnik kökene, tek bir zümreye dair bir roman değil; tek bir coğrafyada
bile geçmiyor. Paraguay’dan Portland’a, Auschwitz’e ve Halep’e uzanan bu yolculukta
bize eşlik edecek olan şey insanlığımız ve karşımızdakini
yalnızca insan olarak, sadece insan olarak görmek olacak.
Levanna’nın Gülleri okurunu akıcı bir üslup ve ustaca kurgulanmış bir hikâyeyle
karşılıyor. Kendinizi 21. yüzyılda geçen bir olayın, sizi 19. yüzyıla
götüren bağlantılarında bulacaksınız. Başta Kafka,
Dostoyevski ve Nietzsche olmak üzere birçok yazar ve sanatçıya
yapılan atıfları fark edecek, roman akışı içerisinde yer yer Itzhak Katzenelson, Benjamin
Fondane, Nazım Hikmet gibi birçok şairin şiirlerine
rastlayacaksınız…
Auschwitz’de zincire vurulmuş, mahkûm edilmiş canların acısını
hissedecek, Deli Yakov ve
çamurlu parşömeni ile kendinizi ve dünyayı sorgulayacaksınız.
“Söylesene Deli Yakov nedir boşluk, nedir beklemek, nedir
ölüm?”
Köklerini arayan, geçmişini
aydınlığa kavuşturmaya uğraşan, gururunu inciten sınıf
ayrımlarına rağmen aşkına sahip çıkan bir adama ve yolunun
kesiştiği birçok hayat hikâyesine ortak olacaksınız bu romanda…
Sayı 01
Kasım & 2021
-Y
Affan Fatih Öztürk
1987 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki üniversite öğreniminin ardından yurt dışına yerleşti. Varşova Üniversitesi İşletme Fakültesinde yüksek lisansını tamamladı. Arkasından, aynı üniversitede devam ettiği doktora çalışmasını yarıda bırakarak akademik hayatını noktaladı. Öncesinde ve sonrasında, kurumsal hayatın hemen hemen her kademesinde çalıştı. İlk tiyatro yazarlığı ve yönetmenliği tecrübesini, Franz Kafka’nın “Dönüşüm” romanını tiyatro sahnesine taşıyarak yaşadı. Kurduğu tiyatro grubuyla Polonya’da bağımsız tiyatro festivallerinde yer aldı. Yazmaya devam etmekte ve tiyatro çalışmalarını sürdürmektedir. Levanna’nın Gülleri ilk romanıdır.
Hâlâ Varşova’da yaşamaktadır.
Aynı topluluğa sahip olan insanların
birbirlerine ait olduğu, kaderlerinin ortak yazıldığı ve bu kader birliğini sonsuza
kadar taşımanın gerektiği düşüncesi ‘’biz’’
kavramını, bu kavramın içine giremeyen farklı millet, farklı din, farklı etnik kimlik hatta farklı cinsiyettekiler de ötekileri oluşturur. Ötekilerin yaşadığı acılar,
haksızlıklar karşısında kendi payımızı hiçe sayarak yaşanılanları yok saydıkça da biz ve ötekiler arasındaki uçurum derinleşir.
Bizden olanı ötekinin gazabından
kurtarmak için yeri geldiğinde canımız pahasına kahramanlıklar yapabilirken, çoğu zaman ise bizden olanın ötekine ettiklerini görmemezliğe gelebiliriz.
Kendimize ait olanı korumak pahasına ötekinin katledilmesinin, soykırıma
uğramasının, işkence görmesinin
gerekliliğine kendimizi inandırabiliriz. Ait olduğumuz topluluğun kurallarıdır önemli olan. Bu nedenle, ötekinin yok edilmesi
gerektiğine inanır, vicdanımızı kendimizce haklı gerekçelerle susturabiliriz.
Günlük hayatlarında oldukça sevecen, yardımsever insancıl olarak
nitelenebilecek olan ‘’ben,’’ zaman zaman ötekiyle aynı çizgide buluşabilirken
‘’ben’’in, ‘’biz’’e dönüştüğü anda ötekilere karşı ortak bir kinin içinde bulur kendini.
Biz tarafından onaylandıkça katliamlara ve caniliklere karşı sessizleşir. Çünkü kendini ait hissettiği biz, aslında sadece kendi
toplumunun ayakta kalabilmesi için bu eylemlerde bulunuyordur.
Peki ya öteki. Öteki olarak adlandırılan da başka bir ‘’biz’’in parçası değil midir?
Ötekinin penceresinden baktığımızda, diğer ‘’biz’’in, kendi topluluğuna yaptığı acımasızlıkları, canilikleri affedebilir mi?
Biz kalabalıklaştıkça canilik ne kadar artarsa, ötekinin kalabalıklığında da affedicilik azalacaktır.
Her ruh Führer’ini arayan bir soykırım,
her ruh soykırıma aç bir Führer’dir.
"
"
Hafıza acıdan çok kini akılda tutuyor. Yoksa nesiller boyu süregelen ötekileştirmenin
izahı nasıl yapılabilirdi? Affan Fatih
Öztürk’ün ‘’Levanna’nın Gülleri’’ adlı romanı, zaman ve mekân değişse de sevgi ve
umudun gerek dinin, gerek sistemin
gerekse öğrenilmiş çaresizliklerin kinden örülmüş duvarlara nasıl tosladığını anlatan bir ilk roman. Farklı coğrafyalarda yaşayan üç neslin romanı da diyebiliriz Levanna’nın Gülleri için. Üç farklı bölgede, üç farklı
zamanda, günümüz Amerikasındaki bir balıkhanede kapitalizmi, Auschwitz Nazi Kampı’nda Yahudilerin ve Halep
Hapishaneleri’nde yerel halkın karşılaştığı soykırımın temelinde yatan faşizmi
okuyoruz yazarın kendine has üslubu ile.
Romanın ana kahramanı yirmi beş yaşındaki Amin Andy White’dir. ABD’ye göçmüş
Suriyeli bir baba ile sanat tarihi öğrencisi bir annenin çocukları olarak dünyaya gelmiştir.
Önce babası sonra annesi tarafından terk edilen Amin’i teyzesi büyütür. Teyzesinin ölümünden sonra elinde kalan son değeri de kaybeden Amin’in dünü ve bugünüdür anlatılan. Genellikle tanrı anlatıcının
gözünden, zaman zaman geri dönüş tekniği ile yer yer bilinç akışı, yer yer de büyülü
gerçekçilikle yazılan roman, ilginç bir olay örgüsüne sahip.
Amin Andy White bir dergiye, ‘’Deli Yakov ve Parşömeni’’ başlığıyla yazılar
yazmaktadır. Bu yazılarda ele alınan boşluk, ölüm, hafıza, hatıra, ötekileştirme gibi
temalar, romanın da temalarını
oluşturmaktadır. Kimdir, Deli Yakov?
Romanın bir karakteri değildir ama romana yön veren, romanın içinden geçen bir
yolcudur. Okura çözmesi için yazarın
hazırladığı bir bulmacadır. Köklerini arayan insanların, bu köklere ulaştığında düşeceği boşluğun Deli Yakov’un dilinden anlatıldığı bölümlerde yazarın kullandığı dil oldukça etkileyici.
Söylesene bize Deli Yakov, nedir
boşluk?
"
"
‘‘Söylesene bize Deli Yakov, nedir boşluk?’’
Maddenin ölçülebilen en küçük biriminden, kâinattaki gözlemlenebilen en uzak devrana kadar her şey birbiri içerisine geçmiş
zincirlerdir ve yine birbirine kenetlenmiştir.
Boşluğa yeri olmayan evrenin ta kendisidir boşluk. Beyinlerimiz içinde biriktirdiğimiz çöplüğün fosilleşme sürecidir. Acı çeken gözlere bakamamaktır. Gözlerini
reddedenler için yalnızca karanlık bir boşluktur evren, altı boş örtülerdir
okyanuslar. Düşünceleri örümcek ağlarıyla örülmüş zihinlerin alttakileri yok etme
geleneğidir.‘’
Söylesene bize Deli Yakov, nedir
boşluk?
"
"
Yakov Cugaşvili, aslında Nazi Kampının
gerçek duvarları arasında, babası tarafından idealleri uğruna terk edilen genç bir
delikanlıdır. Dikenli tellerden kaçış yolunu ararken delirdiği o anda, tam o anda
çıkaramadığı ses Amin Andy White’in yazılarında dile gelir. Yazar, kurgusal bir karakter olan Amin’in dilinden Auschwitz Kampı’nda ölen gerçek yaşamda var olmuş Yakov’un duygu ve düşüncelerini dile getirir bu parşömenlerde. Kökleri Halep’e kadar
uzanan Amin’in hikâyesinde, baba ve oğul arasındaki sırlar, yaşanamamışlıklar,
babanın gözünden oğlun herkesleşmesi, oğlun penceresinden bakıldığında ise
babanın bencilliği ve ruhunu özgürleştirmek adına oğlu feda edişi, gerçek ve kurgunun karışımı ile harmanlanmıştır,
Söylesene bize Deli Yakov, nedir boşluk?”
Size yalvardılar. Salyalarını akıta akıta
ağladılar gözlerinizin önünde. Yalvardılar size. Size durun, dediler. Durun ve
nefeslenin, dediler. Sakinleşin.
Hırslanmayın. Öfkelenmeyin. Korkmayın, dediler. Gerçekleşmedi henüz kutsal
kavimlerin toplu intiharı. Ve sizler bunu o kadar iyi biliyordunuz ki. Ama yine de
durmadınız. Hiç durmadınız. Hiç
durmamıştınız. Hiç durmayacaksınız. Size durun, dediler. Yalvardılar.
Hatırlamadınız olanları. Hatırlamamıştınız. Hatırlamayacaksınız. Çünkü size “Durun!” diyenleri öldürdünüz. Teker teker, yıl yıl. Hep aynı şeyi
yaptınız ve sonra sildiniz camların evlat edindiği buğuyu. Yok ettiniz size “Durun!” diyenleri. Gırtlaklarını kör bıçaklarla kesip, derilerini
yüzdünüz. Atların arkasına bağlayıp sürüklediniz onları sokak sokak, şehir şehir, ülke ülke. Size, “N’olur durun!” diyen kim varsa ayak
bileklerine kalın kitaplar bağlayıp okyanuslara attınız. Mağaraların
yüzüne yüzükoyun zincirlediniz onları. Önce küçük ve büyük dillerini çeke çeke kopardınız. Sonra dudaklarını birbirine diktiniz onların
sımsıkı. Size “Durun!” diyen hiç kimseyi sevmediniz. Siz gerçekten hiç sevmediniz ki.’’
Romanda, sadece Yakov’un değil, Auschwitz Nazi Kampı’nda mahkûm edilmiş-gerçek hayatta da yaşamış- sanatçıların
kurgulanmış hikâyelerine de ışık tutulur. Toplama kampında işkencelerle öldürülen dokuz sanatçı, Affan Fatih Öztürk’ün
romanında yaşamaktadırlar. Kurgusal metinlerin belki de en güzel yanıdır karakterlerinin ölümsüzlüğü. Romanda, toplama kampından, yürekli bir kadının Leah’ın önderliğinde kurtulan, dokuz sanatçının hikâyesinin anlatıldığı bölümlerin bir kısmı büyülü gerçekçilikle
yazılmış. Leah ikinci dünya savaşının tanığı, toplama kampında esir
olan dokuz sanatçının hayatını kurtarabilmek için tehlikeye atılmaktan korkmayan güçlü ve âşık bir kadındır.
Yazar metnini 1940 lardan günümüze kadar bir zaman dilimini
kapsayan üç aşk hikâyesinin temellerine oturtmuş gibi görünse de, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı zamanlarda yaşanan tarihin
derinliklerine gömülmeyi başara-ma-mış, nesiller boyunca etkilerinin sürdüğü, dünyanın değişmez kaderi olan insanlık dışı olaylar üzerine kurgulamış. Savaş öncesi Halep’in sokaklarında dolaşan Amin,
günümüz Halep’inden çok farklı bir atmosfer yaratıyor okurun
zihninde. Savaşı, ötekileştirmeyi, insanın acımasızlığını resmediyor.
‘’Amin’le birlikte şehir de değişiyordu. Geçtiği her caddeden sonra
şehir geçmişe biraz daha yaslanıyor, mimarisi göz alıcı bir görünüme ulaşıyor ve içinde daldığı sokaklar Amin’i tarihin kalbine, ona
bambaşka hikayeler anlatan bir gizeme doğru sürüklüyordu.’’
Romanın gerek ana, gerek yan, gerekse tip karakterleri, bir amacı olan kendi dünyalarında doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bir
değerin peşinde koşan karakterler. Bir karakter hariç. Romana adını veren Levanna. Edebiyat fakültesinde bir asistan olan Levanna,
Amerika’da yaşayan Yahudi bir ailenin, güzel, zeki ama büyükannesi Leah’ın tersine pasif hareket alanının dışına çıkamayan kızıdır. Kendini aşamayan, prangalardan kurtulamayan –belki de öğrenilmiş
çaresizliğinin bile farkında olmayan- bir karakter. Hem ailesinin, hem âşık olduğu Amin’in gözbebeği Levanna.
19.y.y romanlarında karakterlerin ön planda olduğunu görürüz.
‘’Hangi gamsız ve zevkperest kişiliğin dikkatini çekerdi ölülere edilen itiraflar? Tüm toprağını yemek istediği o mezarın içine kaç hayat sığdırdıklarından haberleri
olmuş muydu mezhepsiz mezar kazıcılarının? Kaç anne?
Kaç baba? Kaç oğul? Kaç kız?’’
Kahramanın dönüşüm yolculuğudur bu romanlar.
Dönüşüme uğrayan karakter de genellikle romana adını verir. Günümüzün genç yazarlarından Affan Fatih
Öztürk’ün karakter yoğun olarak yazdığı Levanna’nın Gülleri’ne, romanın dönüşüme uğrayan kahramanı
Amin’in değil, pasif karakter Levanna’nın adını vermesi kitabın ana teması olan toplumun değişmezliğini
göstermek adına yazar tarafından kullanılan bir ironi.
Amin Andy White’in hayatı bir döngü idi. Kahramanın sonsuz yolculuğu idi. İnkâr, bunalım, reddediş ve
kabullenme sarmalında dönen bir hayat. Kimliğini arayan bir yolcuydu bu karakter.
Bir çocuğun onu terk eden anne ve babasının karakteristik özellikleri, yakınları tarafından ona anlatılanlarla şekillenir. Amin’de ebeveynlerine,
teyzesinin anlattıkları ile bir karakter yaratmış, o yarattığı karakterlerle kendi hatıralarını oluşturmuş,
güçsüzlüğünün, zayıflığının sebebini bu terk edişle özdeşleştirmiştir. Her şeyin sebebidir onu terk eden anne babası. Ya gerçekler öyle değilse?
‘’Amin anlamıştı artık babasını şekillendirmeye çalışmaktan vazgeçmesi gerektiğini. Hatırlamaya çalışmamalıydı onu.
Bir el, bir yüz, bir gülümseyiş hayal etmemeliydi. Bir vahiy değildi bu elbette, olsa olsa bir keşifti.‘’
Olağanüstü bir istikrarla, yıllar içinde aynı kalan, bildiğimiz bir hikâye aslında ötekileştirme. Ama edebi metinlerin gücü de
burada saklı. ‘’Bilineni, yazara özgü biçemle anlatmak.’’ Gerek olay örgüsü, gerek yazarın yarattığı güçlü karakterler ve okuru romanın atmosferinin içine alan diliyle etkileyici bir ilk kitap
olan Levanna’nın Gülleri, altı bölümden oluşuyor. Her bölüm dünyanın farklı coğrafyalarında ve farklı zaman dilimlerinde yaşamış kadın şairlerin şiirleriyle açılıyor. Yine kitabın bazı bölümlerinde henüz Türkçeye çevrilmemiş şairlerin şiirlerini, Affan Fatih Öztürk’ün çevirisi ile okuyoruz. Son söz olarak
teknik bir eleştiri getirmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
Metin boyunca karşılaştığımız editoryal hataların ve yanlış yazılmış kelimelerin okurun okuma keyfini bozabileceği
gerçeğini ikinci baskıda yayınevinin göz ardı etmeyeceğini umuyorum.
İlknur Demir
Affan Fa�h Öztürk
Röportajı
Levanna’nın Gülleri adlı Yeniinsan Yayınlarından çıkan ilk kitabıyla okurlarıyla buluşan Affan Fatih Öztürk ile kitabı ve edebiyat yolculuğu hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.
Keyifle okumanızı diliyoruz.
İsterseniz söyleşimize edebiyat yolculuğunuz ile başlayalım. Affan Fatih Öztürk’ün edebiyatla dostluğu nasıl başladı?
Düşünüyorum fakat inanın aklıma net bir zaman dilimi gelmiyor.
Kendimi bildim bileli kitapların içindeydim. Kendimi bildim bileli bir şeyler karaladım. Kitaplar hayatın çarpıklığından kaçtığım adres oldu hep. Bu yüzden edebiyatla dostluğum çok eskilere dayanıyor diyebilirim.
Levanna’nın Gülleri ilk kitabınız. ABD’de yaşayan Amin’in hikâyesi.
Türkçe yazılmış bir roman olmasına rağmen roman kahramanlarının hiçbiri Türk değil. Okura çeviri bir roman olduğu izlenimini veriyor. Farklı bir kültürü, bu kültürde yaşayan insanları, farklı bir dille anlatmak okunulurluk açısından riskli bir tercih olmadı mı sizin için?
Evet, riskli bir durum. Bunun farkındayım. Fakat hiçbir sanatsal işinde dışsal kaygıların hakimiyeti altına girmemiş bir insanım. Ben, bana ait olanı “bence” dile getirmenin doğruluğuna inanıyorum. Yazarın okuyucuyu tatmin etme gibi bir görevi olmamalı. Çünkü bu sonu olmayan bir yola girmek demektir ve sanatın, edebiyatın ruhundan kopuş anlamına gelir. Böyle bir kopuş yaşamaksa bir yazar için, bir sanatçı için çok ama çok hazin bir sonun başlangıcıdır.
Yüklendiğinizi düşündüğüm başka risklerde var kitabınızda. İçinde yaşadığımız dönem malum hız çağı. Her şeyin çabuk tüketildiği bu çağda okur daha çok, sayfa sayısı az olan ve ben diliyle yazılmış kitapları tercih ediyor. Tasvirlerin ve betimlemelerin uzun olduğu tanrı anlatıcının diliyle yazılmış bir roman Levanna’nın Gülleri. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Yalnızca tasvirler ve betimlemeler değil. Bunların yanında büyülü gerçekçilikten, bilinç akışı yönteminden parçalar bulabileceğiniz, şiirsel dille farklı tekniklerin de kullanıldığı bir roman Levanna’nın Gülleri. Farklıyı denemekten, deneysel olana başvurmaktan korkmuyorum. Aksine bunun zenginleştirdiğini hissediyorum. Tabii bir de her romanın kendine ait bir ruhu var. Levanna’nın Gülleri’nin ruhu da beni böyle bir anlatı tarzına sürükledi. Mesela şu anda üzerinde çalıştığım yeni romanım bambaşka bir dil içeriyor. Ben tüm bunları bir risk unsuru olarak görmüyorum. Aksine edebiyatın, yazmanın büyüsü olarak tanımlıyorum.
Boşluk, beklemek, ölüm gibi temaları olan kitabınızda oldukça nahif bir dil kullanmışsınız. Kırmadan dökmeden ama okuru gerçeklerle yüzleştirdiğiniz bir dil. Okura karşı bir sorumluluk yüklenilmiş gibi. Edebiyatın ve edebiyatçının okura karşı sorumlulukları olmalı mı? Edebiyat okura iyi gelmeli, edebi metinler yolundan çıkanları yola döndürmeli mi? Böyle bir sorumluluk yüklenmeli mi yazara ve edebiyata?
Kesinlikle hayır! Biraz önce bahsettiğim şey de buydu aslında.
Okuyucuyu tatmin etme işini edebiyatın köklerine indirilen bir darbe olarak görüyorum. Sanatçının yalnızca kendisine karşı sorumluluğu olmalı. Diğer her şey bundan sonra gelir. Yalnızca kendisini karşısına almalı. Sadece kendi aynasına bakma cesareti göstermeli. Benim de yapmaya çalıştığım şey hep bu oldu. Yazdıklarım kendimi, dünyayı ve yaşamı anlama çabamdan başka hiçbir şey değil.
Roman, bir aşk hikâyesi ya da daha doğrusu yer yer geri dönüş tekniği ile kurgulanmış farklı nesillerin aşk hikâyelerinin yazıldığı bir metin olarak başlasa da Auschwitz’e kadar uzanan bir roman.
‘’Hayatı boyunca eli tek bir resim fırçası tutmamış bir kadını bir kuş çizdi diye katlettiler,’’ cümlesi aşk hikâyesinin aslında romanın görünen yüzü olduğunu hikâyenin daha derin alt metinleri olduğunu gösteren etkili cümlelerden biri. Bir kimlik arayışının romanı da diyebiliriz bu metne. Belli ki tarihsel araştırmalar da yapmışsınız. Bu bağlamda olay örgüsünü nasıl oluşturduğunuzdan söz edebilir misiniz?
Bu sözler 1942 yılında Auschwitz Nazi kampında katledilen Hollandalı ressam Else Berg’in ağzından çıkanlardı. Varşova’da yaşayan biri olarak Auschwitz’i belli aralıklarla 3 kez ziyaret ettim. Yahudi halkının, özellikle sanatçılarının o zamanlarda yaşadıklarıyla ilgili araştırmalar yaptım. Soykırım sonrası gelen nesilden insanlarla, gençlerle röportajlar gerçekleştirdim
Evet, haklısınız! Levanna’nın Gülleri bir aşk hikayesi değil. Aşkın yüzeyde yer aldığı bir trajedinin hikayesi.
Bu sebeple romanın Suriye ayağından da bahsetmeliyiz belki de. 1982 yılında Hama şehrinde yaşanılan acıları da anmalıyız. Çok istememe rağmen, iç savaş sebebiyle, Suriye’ye gitme imkanı bulamadım maalesef. Fakat, Polonya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan eski-yeni kuşak Suriyelilerle konuşma şansı yakaladım.
1982’de yaşanılan olayları, ülkenin dünkü bugünkü durumunu onlardan dinledim.
Tabii bir de yoğun bir literatür taraması gerçekleştirdim. Zaten romanın 5 yıl gibi bir sürede tamamlanmasının en büyük sebebi, tüm bu süreçte daha çok bireysel farkındalığa erişme ve karşılaştığım hikayeleri daha fazla içselleştirme ihtiyacımdandı.
Din, ırk gibi kavramların nesillerdir aşkın, sevginin hatta insanlığın önüne çekilen bir set olduğunu zihniyetlerin değişmediğini anlattığınız bir roman Levanna’nın Gülleri. Kitaptaki cümlelerden birine öykünerek sorarsam eğer, mülteci bir kadere mi sahip dünya?
Yıllar içinde savruluyoruz. Bir o diyardan bir bu diyara. Yeni topraklara ayak basıyoruz. İnsanları, şehirleri, hayatları arkamızda bırakıyoruz. Bir anavatan arıyoruz kendimize. Ruhumuzu dayayabileceğimiz bir yer. Fakat, böyle bir yerin olmaması başlı başına bir çelişki. Bu hakikate rağmen arayıştan, çabalamadan, debelenmeden vazgeçmememizse bu çelişkinin ilham kaynağı. Evet!
Bizler bu dünyada birer mülteciyiz. Bir ananın kucağundan kurtulup diğerinin koynuna koşan, o kesin sona, toprağa koşan mültecileriz.
İlk kitapların okurla buluşması genellikle sancılı bir süreç olmaktadır. Bu süreçten biraz söz edebilir misiniz? Levanna’nın Gülleri dosyadan raflara ulaşana kadar neler yaşadı?
Çok sancılıydı ki hala sancılı. Fakat bununla zihnimi meşgul etmemeye gayret ediyorum. Öncelikle Polonya’da kitabımla ciddi olarak ilgilenen yayınevleri oldu.
Fakat adı sanı bilinmeyen bir genç yazara kimse yatırım yapmak istemez ki onlar da zaten en sonunda buna cesaret edemediler.
Türkiye’de de durum farklı olmadı. Kitabın dili, sayfa sayısı, içerdiği konular, taşığıdı duygusal yoğunluk gibi birçok sebepten ötürü yıllarca yayınevlerinden red cevabı aldım. Yani yaşadıklarım pek de orijinal bir hikaye değil. Çoğu yazarın geçtiği çileli yollar... Ama edebiyat, sanat hayat gayesi haline geldikten sonra gerisi er ya da geç geliyor. Basılma, raflarda yer alma meselesi en son düşünülmesi gerekilen bir konu bence.
Kurgusal metinlerde dil, karakter, kurgu birlikte yol alsa bile, bazen biri diğerinin önüne geçebiliyor. Sizin için bu üç olgudan hangisidir öncelikli olan? Bu üç unsuru birbirinden ayırmak mümkün müdür?
Dile kıymet vermeye çalışıyorum. Neyi anlattığınızdan ziyade nasıl anlattığınızdır aslolan. Günlük yaşantıda da bu böyle değil midir?
Hayatın anlamını da sunsanız, kullandığınız lisan etkileyici olmadığı takdirde karşıdakinin çemberinden içeri giremez söyledikleriniz.
Havada bir yerde asılı kalır kelimeler ve fırtınaya yakalanan kuşlar gibi dökülür giderler. Farklı bir dil yaratma çabasıdır en meşakkatli olan ve o dilin içinde yapaylıktan uzak bir şekilde kendinizi yaratmaya çabalamanızdır.
Karakter ve kurgu bir adım geriden gelir. Belki yer yer bütünleşirler.
Ama dil asla bir metnin lokomotifi olma görevini devretmemelidir.
Yazmak isteyenler için önerileriniz nelerdir? Bu konuda verilen ilk öneri, çok okuyun olmaktadır. Çok okumak, yazmak için yeterli midir sizce? Bir yazar çok okumanın haricinde nelerden beslenmelidir?
Tavsiye vermeyi pek sevmem. Hiçbir önerim de yok. En azından şu aşamada... Belki yalnızca şunu söyleyebilirim: -Metnin niteliğinden, içeriğinden bağımsız olarak- Eğer yazmadıklarında huzursuzluk yakalarını bir alacaklı gibi bırakmıyorsa, ağır bir “eksik bir şey var”
duygusuna kapılmıyorlarsa, yazmasınlar daha iyi! Fakat bunun aksiyse durum eğer, işte o zaman gitmeleri gereken yolu zaten kendileri bulacaklardır.
Her yazarın etkilendiği, kendine yakın bulduğu yazarlar vardır.
Sizin yazım yolculuğunuzda etkilendiğiniz yazarlar kimlerdir?
Ben yazmak için yazarın bir meselesi olduğuna inanıyorum. Nedir Affan Fatih Öztürk’ün meselesi?
Birçok yazar var. Birçok isim. Ama en başa Kafka’yı koyabilirim.
Defalarca Prag’ı ziyaret etmeme sebep olan, mezarının başında saatlerce çene çaldığım o çileli hayatın sahibi olan yazar yani. Sonra Virginia Woolf, Steinbeck, Dostoyevski, Paul Auster, Albert Camus, Orhan Pamuk, Marquez, Orwell, Knut Hamsun ve daha niceleri.
Şairler de var elbette... William Blake, Cyprian Norwid, Emily Dickinson, Nazım Hikmet, Rilke, İsmet Özel, Hugo... Liste uzadıkça uzuyor anlayacağınız...
Tek bir yazma motivasyonum var, o da kendimi daha iyi anlamak istemem. Tek bir çabam var, o da hep daha anlamlı bir hayat yaşamak! Şu kısacık yaşamı hakikate en yakın şekliyle anlamlandırmayı arzuluyorum... Kendim için yazıyorum. Kendi aynalarıma bakabilmek için yazıyorum. Etrafta olan bitene seyirci kalmamanın binbir türlü yolunun olduğunu biliyorum ve sanatın bunların arasındaki en mucizevi yollardan biri olduğuna inanıyorum.
Ve tek bir insanoğlu bile yazdıklarımı okuyarak başını gökyüzüne ufacık bir ilham edinmiş bir şekilde kaldırırsa eğer, işte o zaman sonsuzluğun kapısını aralamış, kendimi amacıma ulaşmış sayarım.