Prof. Dr.
Dursun
Yıldırım
Armağanı
Pars Yılı ANKARA 1998
ONİKİNCİ YÜZYıLDA HAKİMİYET MÜCADELESİ:
ÇİN,ORTA ASYA VE YAKIN DOGU'DA
Prof. Dr. İsenbikeTOGAN' Bazen bütün titizliğimize rağmen önyargılarlahareket ettiğimizi görürüz. Bu türlüönyargılarbazen de o kadaryerleşmiştirki sankieşyanın
tabiatı olmuştur.Burada Onikinci yüzyıldaÇin, Orta Asya ve Yakın 00-ğu'dakihakimiyet mücadeleleri hakkındayazarken bu türden zihinlerde yerleşmişiki konunun üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan birincisi ge-nelliklebatıliteratüründe gördüğümüzve Türkleri zor, güç kullanmaktan hoşlananbir kültürün insanlarıolarak gösteren genellemedir. Biz, kendi-miz de kahramanlık edebiyatıçerçevesindegöreceğimizgibi Türklerin ta-rihinde bu konularda sadece bir çeşit görüş olmamıştır.Güç, zor kullan-maktan hoşlanmayanTürk görüşüile burada Karahanlılardevrinde kar-şılaşacağız.Ancak bu türlü bir görüştabii ki sadece Karahanlılaraözgü değildir. Bu özellikle XII. yüzyılda Asya'nın batısında, doğusunda ve ortasındaki Karahanlılar'da bu konularda çok farklı görüşlerin olması ve hatta Karahanlılar batı Asya'daki Selçuklular arasında da görüş ayrı lıkları olmasıdır. Demek ki aynı devirde iki ayrı Türk devletinde iki ayrı görüşhakimolmuştur.
Bir diğer çeşit önyargıise, bazen bazıterimleri ve tanımları sadece bir ortam içinde ele almaktan ve tarihe karşılaştırmalıolarak bakmak-tan doğangenellemedir. Bubağlamdahem batıdahem bizdeŞiilik, hete-redoks görüşler,ortodoks görüşler, durağanlık, değişmezlikgibi terimler zaman ve mekan ayrımıyapmadan, sanki bu terimler evrensel doğrular mış gibi yaygın olarak kullanılmaktadır.Bu yazıdabunlardan "ortodoks görüşler"in aynı zaman içinde fakat değişikmekanlarda nasıl farklı an-lamlara geldiğiüzerinde durarak, olayların dıştan sınıflanmasıyerine iç dinamikleri çerçevelerinde ele alınmalarının bizi önyargılardan uzaklaş tıracağınada işaret etmek istiyorum.
Bu yazıda üzerinde durulacak olan meşruiyet tartışmalarıiçin yu-karıda sözü edilen her iki önyargı da geçerlidir. Bu tartışmaların XII. yüzyılda görülmesi, bulunduklarıyere yabancıolan yani dışarıdangelen gurupların iktidara gelmeleriyle ilgilidir. Yerli olmayan sülalelerin
IsENBİKETOGAN
başa geçmesi, hakimiyet kurmada zorun, gücün rolünü tartışmakonusu yapmıştır.Onikinci yüzyıldabu türden tartışmalarlahem Çin'de hem de
Yakın Doğu'da karşılaşmaktayız.Öte yandan XI ve XII. yüzyıllarda Asya içinde gerçekten bir çokkişive gurup yerdeğiştirmiştir.tabii ki yer değiştirmeleriribu türlü tartışmalara yol açması doğaldır. Aslında özellikle onikinci yüzyılbüyük siyasi teşekküller değil de ortaya çıkan
ufak tefek siyasi yapılanmalarındevridir ve bu açıdanda 1991 sonrası günümüzüanımsatır.
XII. yüzyıl Asyası'nda en etkili ve en yaygın siyasi varlık Sel-çuklular tarafından gösterilmiştirdiyebiliriz. Selçuklular Sırderya, Ho-rasan, İranbölgesinden hareketle batıya yaptıklarıgöç ve akınlar sonu-cunda 10SS'de Bağdad'a girmişoldular. Aynı dönemde Asya sahnesinin başka taraflarında,mesela Çin'in kuzeyinde Proto-Moğolbir sülalenin
yıkılmasındansonra bu sülaleye mensup olanguruplarınbirkısmınınOrta Asya'ya geldiğini ve Karahıtay adıyla Budist bir devlet kurdukları, Çin'in kuzeyinde daha kuzeyden inen Cücenlerin Altın Hanlar (Chin) sülalesini, batısında ise Türk, Moğol, Tibet karışımı Tangutlar'ın Hsi-hsia devletini kurduklarınıgörürüz. Orta Asya'nın batısındaHarzem bölgesinde ise Kıpçaklarla birleşen Harzemşahların kurdukları devlet de bu yeni oluşan siyasi teşekküllerdenbiridir. Böylece Asya'da Onikinci
yüzyıldaortaya çok yeni politik birliklerin çıktığını, bunların çoğunun
fetihler sonucu meydan geldiğinive tabiatıylabu birliklerinoluşumsüreci içinde bir çokinsanınyerdeğiştirdiğinigözlernek mümkündür.
Dışarıdangelip de iktidar olan ve başa geçen kimselerle özellikle bu türlü olaylardandoğrudan doğruyaetkilenen yerli ve yerleşikkültürler
ilgilenmişlerve cebir ve güç kullanarak başageçmeninmeşruolup olma-dığı konusunda tartışmalar yapmışlardır. Aşağıda göreceğimizgibi bu
tartışmalara fütuhatlarıyapanlar da katılmış oldular. Fakat işin ilginç yanıhem Uzak Doğu'dahemYakın Doğu'dabutartışmalardanbatı dille-rinde"orthodoxy" kelimesi ile ifade edilendoğruyolcugörüşlerinortaya
çıkmış olmasıdır'.Öte yandan onikinci yüzyılda Asya'nın doğusundave
batısında gelişenbu iki doğru yolcu görüşbirbirine tam anlamıyla zıttır.
Bu zıddiyet de aslında toplumların farklı yapısıile ilgilidir. Ortak olan ise kararların her iki tarafta da dışarıdangelip iktidar olan, başa geçen
yabancılarlailgili olmasıdır. Yabancılarlailgili geliştirilenbu görüş
lerde Çin'de Chu Hsi adındakifeylesof, batıdaise Gazzali etkili olmuş tur. Her ikisi de kendi anlayışlarıyla olaylarıöyle bir doruğa getirmiş lerdir ki, sonradan onlardan daha etkin görüşlerortaya atılamamıştır.
Bilindiğigibi ortho herkesçe kabul edilen,doğruolarak görülenanlamındabir kelime, doxy isegörüş, düşünce anlamındadır. Onun için de Türkçe'dekikarsılığı "doğruyolcugörüş"
ONİKİNcİYüZYILDAHAKİMİYETMÜCADELESİ:çİN,ORTA ASYA VE YAKIN DOGU'DA
Uzun zaman, hembatıliteratüründe hem bizde bu dönemde verilen karar-larıngelecek için çok önem taşımış olduğuve bu önernin daha mükemmel fikirler geli~tirmesini engellediğive bütün bu gelişmelerin İslam dünyası nın duraklamasınave gerilemesine sebebiyetvermiş olduğu söylenmiştir. Sinogologlar ise Chu Hsi'den sonra kimseninaynımükemmeliyete erişe
mediğinive Çin'in bu yüzden geride kalmış olduğunuileri sürmüşlerdir. Yukarıda bahsettiğimgibi onikinci yüzyılda Asya'nınher iki yakasında
düşüncelerdeoluşarı berraklıkbirbirine benzerse de, budüşünceleriniçeriği farklı olmuştur,yani bu dönemde doğuve batı Asya'da tavırbenzer 01-muşsadasonuçları farklı olmuştur.
Bu tutumlar çerçevesindeİslam dünyasınabaktığımızzaman oradan daşarıdangelen yabancılara karşı açık, içerici bir tavrın sergilendiğive
yabancıları kabul etmenin ve onlara toplum içinde yer vermenin söz ko-nusu olduğubir ortam gözleriz. AncakbatıAsya'ya gelenlerin müslüman
olmalarıbu türlü bir yabancılanmamaaçısındançok önemli bir rol oyna-mıştır. Bu dönemleri inceleyen bilginler de fetih yoluyla gelen batıya ge-len kavimlerin gücünü tanımanın İslam dünyasındangüce, otoriteye tesli-miyete sebebiyetverdiği görüşü doğmuşve bakış açısı"otoriteyi benimse-yen, yaygınolarak kabul eden ve değişime direnen görüşler" anlamında katı tavırveya orthodoxy (ortodoksluk) ile ifade edilmiştir.
Aynıdönemde Çin'de yabancılarakendi toplumlarıiçinde yer ver-mekgörüşühakim olmuşturve zamanla da özellikle Moğol hakimiyetin-den sonrayabancılarınözellikle düşün dünyasında dışlanmasısöz konusu
olmuştur. Görüldüğügibi yabancılarınfütuhatla gelmeleri ve dolayısıyla
güç kullanarakbaşa geçmiş olmalarıüzerine, Asya'nınher iki yakasında bu konu üzerinde durulmuşfakat farklısonuçlara varılmıştır.Ancak ge-nellikle bilim dünyasında Asya'nınbu iki yakasına karşılaştırmalı ola-rak bakılmadığıiçin ikisi ayrı ayrı kendi içinde "orthodoxy" diye ad-landırılrruştır.Yani bu görüşleregöre hem Asya'nın doğusu,hem debatısı kendikoşullarıiçinde belli bir mükemmeliyete eriştiktensonra o noktada kalmış ve değişmemiştir. Tabii böyle bir görüşün oluşmasında "oryantalizm"in rolünü ayrıca belirtrneğegerek yoktur.
Bu görüşlerden batı Asya'da ve İslam dünyasında oluşanları ele alacak olursak, batımüslüman fatihlerin Yakın Doğu'ya gelmelerinden önceki yüzyıllarda"memluk" kurumu yabancılarıiçerme mekanizması
olarak birişlev görmüştür.Memluk olangeldiği dünyanın insanı olmuştur (Bosworth, 1977; Frye ve Sayılı, 1956). Orta Asya'danYakın Doğu'ya ge-len Selçuklular içinonların Bağdat'a girdiği1055'i bir dönüm noktası ola-rak ele alacak olursak, bu tarihten sonra Selçuklular,İslamaleminde Sul-tan yani otorite sahibi kişiler olarak kabul edilmiştir.Bunu bu şekilde
İSENBİKETOGAN
yazarken liderlik görevini yüklenmeleri iman, sultan ulama diye üçe ay-rtlmıştır. Böylece daha önceleri bir elde toplanan siyasi otorite bölüştü rülmüşveya paylaşılmıştır(Lambton, 1981). Selçukluların dini işlere ka-rışmayarakdünyevi işleriidare eden kişilerolarak ortaya çıkmaları gü-cünpaylaştırılmasıkonusundaki realitelerigöstermişoluyor. Bu dönemde bu türlü politik konular üzerinde duran ikinci bir eser de Nizam ü'l-Mülk'ün 5iyasetnamesidir. Gazzali ve Nizarrı'ül-Mülk'ün aynı devirde ya~amı~ olmalarıve Selçuklularınbüyük hükümdan Melikşahdevrinin düşünurleri olmalarıda ayrıcakayda değer. Bütün bunlarınsonucunda Sultan otorite sahibi kişi olarak ortaya çıkmış ve adaleti ile kendini kabul ettirmiştir. Gazzali'nin otorite sahibi olan sultana itaati önermesinin İslam dünyasınıteslimiyete, kaderciliğe teşvik etmiş olduğu ve böylece zor duruma soktuğuileri sürülür (Lambton, 1981). Ancak aynı dönemde Ön Asya'da adalet bir prensip olarak ön plana çıkmıştırve bu
oluşumunda belli nedenleri vardır. Özellikle şeriatın aslındamerkezi otoriteyi temsil etmemesi, insanlar arasındaki ilişkileridüzenlemesi bu işlerde amil olmuş gibi gözüküyor. Abbasiler'den sonra politik olarak
parçalanmışolan İslam dünyasındaher bir ünite Roy Mottahedeh'nin söylediği gibi hem kendi başına özerk, hem de birbirine bağımlı idi (Mottahedeh, 1988). Bence bunun en güzel örneği Mevlevi seması'dır. Sema'da herkes hem kendi başına özerk, hem de sema içinde birbirine dayanmak zorunda olmuş oluyor; ama bu dayanışmahalay şeklinde değildir.Bu yüzyıllarda Ön Asya'nındurum Sema'a benzer bir şekilde olmuştur.
Selçuklular da kendilerinin İç Asya' dan getirdikleri, Türkçe' de ülüş, hisse, pay gibi kelimelerle ifade ettiğimiz bölüşüm, paylaşım geleneklerini, Arap dilinde "ikta" ile ifade edilen paylaşmasistemine çok yakın bir şekilde ifade etmişlerdir. Böylece Nizamü-l Mülk'ün önderliğinde hakimiyete ortak kıhnanlarla, meşru ve adil bir
hükümdarlıksistemi kurulmuştur.Hakimiyete kimlerin ortak olduğuna
baktığımızzaman, "yatay çeşitlilik" adını verebileceğimizbir durumla karşılaşıyoruz.Burada birbirlerinden hiyerarşi ile ayrılmamış,bilakis hem biri özerk, hem de bağımlıolarak hakimiyete ortak olan ulema, tüccar ve gulamları görüyoruz. Bu ortaklık ikta gibi kurumlarla da perçinlerımiştir.Selçuklular özellikle Oğuz kabilelerini çok daha kendi başına buyruk buldukları için, ordularında gulam, devşirrne sistemi
kullanmışlardır. İslam dünyasındada X. yüzyıldan itibaren bir taraftan ulema, bir taraftan ayan ve tüccarlarınherbirinin kendi başına özerk olması ve böylece zenginlik, adalet, güç gibi unsurların bir elde
toplanmamasıHodgson tarafından çok güzel bir şekilde işlenmiştir
(Hodgson II, 1974). Gazzali'ye baktığımızzaman da onun fikri formulas-yonunun bu topluma uygunolduğugörülür.
ONİKİNcİ YüzyıLDA HAKİMİYETMÜCADELESi:ÇİN,ORTA ASYA VE YAKIN ooGU'DA
Batı Asya'da buişlerinbu şekilde gelişmesindeher halde bir taraf-tan Arapların, diğer taraftan Selçuklular gibi Türklerin geleneklerinde ortaknoktaların bulunmasıbüyük bir amil olmuştur. İktakelimesinin de ifade ettiği gibi keserek bölüştütmekusulu, hem Araplarda hem Türk-lerde görülmektedir. Ayrıca, adları şura, kengeş, kurultay gibi değişik olsa da ıstişaremeclisleri de her iki tarafa ortak kurumlardır.Demek ki bir taraftan İç Asya gelenekleri, diğertaraftan da Orta Asya gelenekleri bir sistem içinde eklemlenmişlerdir.Bu dönemde özellikle icmanın kuv-veti ideolojide kendini göstermiş,ve bu olgu bir yerde şeriatınformüle edilmesinde diğer taraftan da tasavvuf ve tarikatların meydana gelme-sinde de amil olmuştur. Tarikatların aslındabir parti gibi kurulmadıkla
rınıve zamanlaoluşmuş olduklarını düşünmekgerekir. Tarikatlerinoluş masıda icma yoluyla olmuştur,Ancak üç veya daha fazla kuşakboyunca birgörüş, düşünceyiyeterince izleyenlerolmuşsazamanla odüşünceyi or-taya atmışolan kimse otarikatın kurucusu olarakgörülmüştürve çoğun lukla da bu"kurucular"ınevliyaoldukları görüşühakim olmuştur.Demek ki icma, şura, ikta gibi İslami terimleri kurultay ve ülüş ile karşılaştı rınca icma'ın diğerlerinden daha fazla İslamibir değer taşıdığı anlaşılır.
Orta Asya Türk gelenekleri beye bağlılığıvurgularken, İslamigelenekler icma'ı, topluluğun,cemaatin beraberce verdiği kararıön plana çıkarmak tadır.
Şimdibiraz da UzakDoğu'ya doğruyönelecek ve Çin'de Tang Süla-lesi (618-907) dönemine göz atacak olursak orada da bir çokyabancının
bu-lunduğunugörürüz.Yabancılarorduda bulunuyordu. Bu durum OrtaAsya'lı İranlılar'danSogdak asıllıbir kumandan olan An Lushan'ın750'deki
is-yanına kadar devam etmiştir. 750 öncesi "silahlıkuvvetleri"ne baktığı mız zaman burada Uygurların,Türklerin, Korelilerin ve Sogdaklar gibi
başka yabancılarınbulunduğubiryapıgörüyoruz. Toplum idarecisınıfının
diğerkesiti de çok kitabi oldukları düşünülenbilim adamlarından mey-dana geliyordu. Eski aristokratik ailelerden kalanlarla T'ang sülalesin devrinde de, aristokratlar, silahlı kuvvetler, bilim adamlarıve bürok-ratlardan oluşanve Batı Asya'dakine benzer bir yatay çeşitlilik gözlem-lenebilir. 750 tarihinde An Lu-shan isyanındansonra yabancılara karşı bir tutum alınmıştır.Hatta bu dönemden sonra Budizm biryabancıideoloji olarakkovuşturulmuştur(De Bary, Ch an, Watson, 1960: 379-382). Bütün bu
oluşumlariçinde bilim adamlarınınkitabi olmaktan çıkmağa çalışarak,
biraz vaziyeti kontrol etmeğe çalıştıklarınıve ordu ile ilgilenmeye baş
ladıklarınıgörüyoruz. Hatta "bilim adamı olarak ayrıldı, general ola-rak geri geldi" gibi deyimler da bu devirlere aittir. Bu deyimin kültürel çevirisi herhalde "giderken ehl-i kalem, dönerken ehl-i seyf" şeklinde
İSENBİKE TOGAN
Çin'in kuzeyinde bu dönemlerde Lioao, Chin (AltınHanlar) ve
Tan-gutlarınHsi-hsia sülalesi olmak üzere üç siyasiteşekkül kurulmuştu. Bun-larınher üçü de fetih yoluyla Çin'egelmişlerdi.Onun için de bu devirdeki Chin (AltınHanlar) sarayındafetih yoluyla gelmişhükümdarlar olarak Çin felsefesine göre meşruiyetlerinin nasıl tanımlanabileceği tartışılmış tır. Tartışmalarise zor, güç kullanmayı meşru kılacak şekilde gelişme miştir. Yani Batı Asya'daki realist yaklaşımyerine Çin'de hakimiyet telakkisi idealist olarak kalmıştır(Chan Hok-lam, 1984). Çin'de bu ide-alist tutum içerisindehükümdarınGöğün(GökTanrı'nın)emriylebaşa
geç-tiği görüşünden de vaz geçilmemiştir. Kısacahakimiyet felsefesine ha-kim olan kadercilik devamedegelmişve buhükümdarın kutsallaştırılmış kişiliğindenvaz geçmemek şeklindekendini göstermiştir.Tabii durum böyle olunca dabatıAsya'daİslam dünyasında olduğugibi "adalet" pren-sibinin hükümdarlıkve hükümdarın kişiliğinin ötesinde bir yer alması söz konusuolmamıştır.Öte yandan kutsiyetine inanılan hükümdarın dev-let işlerinebizzat karışmasıbeklenmezken, adaleti temsil ettiğine inanı lan hükümdar kurumsalolarak çok daha etkin bir rol alabiliyordu.
T'ang devrinden sonra kuzey Çin'de bu türlüyabancısülaleler kuru-lurken, güneyde hakim olan sülale ömrü 1275'lere kadar süren Sung sülale-sidir. Sung sülalesinde ise devlet mekanizması artıkeski yatay çeşitliliği temsil eden eski aristokratlardan ve ordudaki yabancılardan arındırılmış olduğu için, daha çok merkezi imtihan sistemiyle taşradan başkente getirtilen yetenekli bürokatlardan oluşmaya başlamıştır.Eski yatay çeşitlilik farklı gurupları heterojen bir yapı içinde belli bir iş bölümü içerisinde bir araya getiriyordu. Bürokratlarınhakimiyeti ise daha homojen bir gurubunbaşageçmesi demekolduğuiçin,farklı gurupları dışlamış oluyordu. Sung sülalesinin kuzeyde tutunamamasıve kuzeyin hakimiyetini yabancılara bırakmakdurumunda kalmasınınbir sebebi de
yapıdakibu değişikliklerdi,Öte yandan' bürokratlardan oluşanbu homo-jen yapı kendi içinde hiyerarşikbir düzenlemeye girmiştir.Bu gelişimi farklılığın hakim olduğu eski yatay çeşitlilikten. farklılıklardan
mümkün olduğu kadar arındırılmışbir yapının oluşturduğu hiyerarşik
düzende meydana gelen dikey çeşitlilikdiye tanımlayabiliriz. Farklı
gu-ruplarınbir araya gelmesi ile meydana gelen yatay çeşitlilikiçinde batı
Asya'da değişik gurupların uzlaşmasınınve beraberce karara varmasının
İslami söylem içinde "icma" olarak adlandırıldığından yukarıda söz
edilmişti.Bu döneminDoğu Asya'sındaekonomik olarak en etkin duruma gelen Sung sülalesinde meydana gelen gelişmelerve bu bağlamdadikey
çeşitlilikböyle bir "icma" felsefesine karşı, hatta anti-icma diye
ad-landırabileceğimizbir şekilde gelişmiştir.Yani Sung devrindedeğişik gu-ruplar arasındabir uzlaşma,bir fikir mutabakatıyerine, doğru olduğu
oNiKiNcİYüZYILDAHAKİMİYET MÜCADELESİ: ÇİN,ORTA ASYA VE YAKIN [)()(;U'DA olmuştur.Mesela kuzey sülaleleri içinde yatay çeşitiilikle değişik fikir ve görüşleri temsil eden ekoller varken, Sung sülalesi güneye kaydıktan sonra, çeşitlilik sadece Konfuçyanist görüşle sınırlanmıştır.Böylece geçerligörüşsadece Konfuçyanizmolduğugibi, Konfuçyus'un yolu dadoğru
yol haline gelmiştir.Bu durumda güneydeki Sung sülalesinde fikir hay-atındaki çeşitlilik de Konfuçyanist görüş içindeki değişik ekollerden oluşmuştur, Bunlardan Wang An-shih ekolü mücadeleci bir devleti savunurken, Chu Hsi sorumluluğuinsana yükleyerek insanınkendisini
yetiştirmesininönemini vurgulamıştır. İşte böyle bir ortamda çeşitlilik
insan hayatınınkamu alanı (kung) ve özel alanlar (ssu) diye ikiye ayrıl ması çerçevesinde yaşamağa başlamıştır.Konfuçyanist felsefenin kamu
alanlarına hakim olması ile Budizm ve Taoizm özel alanlara kaymiş
oldular. Bunun sonucunda da bir bilgin-bürokrat işinde konfuçyanist, evrende Taoist olabiliyordu. Bu iki alan arasındaki çelişkilerve sonraki Çin kültürünün ve fikir hayatının zenginliğini oluşturmuştur.
ideolojik alanda Sung devri'ndeki Çin gittikçe daha katı kalıplar içine bürünür ve idoloji uzun vadeli stratejiler olarak değerlendirilirken, Kao-tsung gibi imparatorlar ideolojiden ödün vermeden kısavadeli ve iş
bitirici politikalar izlemişlerdir.Böyle bir politika özellikle Sung dev-letinin askeribakımdankendinden kuvvetli komşularla çevrilmiş olma-sıylada ilgiliydi. Komşularla ilişkilerde komşularıngücü tanınıyor,ona göre diplomatik ilişkilere giriliyor, ancak bu ilişkiler devlet arşivle rinde saklanacak vesikalarla Konfuçyanist ideolojiye uygun bir biçimde geçiriliyordu. işteresmi ideolojinin yanında kısavadeli de olsabazı gün-cel işlemlere gidilmesi, zamanla devlet idaresine daha iş bitirici daha mutlakiyetçi bir çehre vermeğe başlamıştır,Chu Hsi'nin fikirlerinin ka-bul görmesi vebunların mükemmelliyet olarakalgılanmasıda bu dönem-lere rastlar. Demek ki fikir hayatındakiçok sesliliğin sınırlanması, ide-olojinin daha sertkalıplarabürünmesi ve devlet idaresinde mutlakiyet bu dönemindoğruyolcugörüşlerini oluşturmuştur.
Oysa tekrar batıAsya'ya dönecek olursak, XII. yüzyıldaki halifel-erden En-Nasir (1180-1225) ismindeki halifenin sistematik bir şekilde
yatay çeşitlilikçerçevesinde hareket ederek, bu sistemi geliştirdiğini gö-rüyoruz. Kendisi dört mezhepte ayrı ayrıfakih durumda olduğugibi, fü-tüvvet organizasyonlarında,ve sonra da ahilerde kuşak,kemertakılması
Halife En Nasr zamanında başlamıştır, Şihabettin, Yahya, Ömer Suhre-verdin gibi mutasavvıfve düşünürler, En Nasr'ın etrafını almışlardı. Mevlana Celaleddin Rumi'nin babası Bahaeddin Veled, Belh şehrinde Fahreddin Razi ile arasının açılmasından sonra batıya göçtüğüzaman, önce Bağdad'a gelmişti. Bağdad kapısındakendisine "nereden geliyor-sun" diye sordukları zaman, o "Tanrı'dan gelip, Tanrı'ya gidiyoruz.
İSENBİKETOGAN
Mekansızlıktangelip mekansizlığagidiyoruz" demiş, bunu duyan Şi habeddin Suhreverdi de "bu Bahaeddin Veled olmalı" demiştir (Eflaki, I, 1973: 115). Dernek ki "yatay çeşitlilik" dediğimizbu konumda hem Suhreverdiler hem de Bahaeddin Veled'e yer vardı.Bu duruma bir de de-vlet açısından bakınca,otorite sahibi sultanın yanında sultanınadaletine
katkıdabulunan, onun adaletinindevamını sağlayan kişininköylü olduğu görüşüde bu dönemde önesürülmüşgibi görülüyor. Mesela, devlet ordu ile kaimdir, ordu altınile yaşar şeklindeki meselelerin en eskisi 1082'de Me-likşah zamanında yazılmışolan Kabusndme'ôiı.Devlet orduyla, ordu
al-tınla, altın üretimle, üretim de köylüyle adalet üleştirilmesiylekaim olur denir, burada. Böylece de hem köylünün hem de üretimin önemi bu-rada açıkça vurgulanmişolur. Gazzali ise, devlet ordu ile, ordu levazım
ile, levazım da abadiyetle, abad olmak da adaletle mümkün olur der ama, köylüyü araya koymadan ifade etmiştir fikirlerini. Köylünün adaletin oluşmasındaki katkısını köylünün yatay çeşitlilik içinde yer alması şeklinde anlayabiliriz sanırım. Meşruiyet içerisinde, köylüler maddi hisse alanlardan biri olarak görülmüyorlarsa da, adaletin oluş masındagerekli olankişilerolarak gözüküyorlar. Onun için de dernek ki Ön Asya'ya baktığımızzaman burada gittikçe daha geniş bir çevreye, daha fazla kişiye hakimiyet felsefesi içinde yer verildiğini, Doğu
Asya'da ise çevrenin daraldığını görmekteyiz. Çin'deki imtihanla bürokrat seçme yöntemi genişçevre ile dar çevre arasındabir filtre işlevi görüyor ve Çin'in değişik yerlerinden değişik kesimlerden gelen kim-selerin aynı görüşler etrafında toplanmaları sağlanmışoluyordu. Ondan sonra da "eçilen bu genç kişiler,yükseldikçe yetenek ve becerilerine göre hiyerarşikbir düzen içinde yer alıyorlardı.
Orta Asya'ya baktığımızdaise, bambaşka bir manzara ile karşıla
şıyoruz. Bu devirde Orta Asya'da Karahanlılarhakimiyet kurmuşlarve Mevaraünnehr bölgesini Samanilerin elinden almışlardı.Samaniler dev-rinde merkezi bir hükümet idaresinde zengin bir evkaf nezareti, diğer ta-raftan da toprak ağası aristokratlar vardı. Karahanlıların kurduğuidari sistemde ise bir değilbir kaç başkent vardı. Karahanlılar evkafı da mer-kezi hükümet elindenalıp ulemanınemrine vermişlerdir.Bir de prensiere iktavermişlerdir.Hükümdarlar ise daha çok hakem rolünü benimsemiş
lerdir. Ancak Karahanlı hükümdarlarıeski devrin ileri gelenleri tara-fındanpek de beğenilmemişlerdir. Sultan Ahmet Han Sultan Melikşaha ulema tarafından şikayet edilmiş ve bu Karahanlı hükümdarını,ulema
yargıladıktansonra, yay kirişi ile boğdurulmak üzere akrabalarına tes-lim etmiştir.Ancak Karahanlı hükümdarları başları bahasınaolsa dahi mutlakiyet yoluna gitmişlerdir;boylar, şehirlinüfus, ulema, dervişler. zanaatkarlar ve tüccarlar arasındaadeleti temsil eden hakem rolünü oy-namağa devam etmişler;ser vermişler inandıklarından
vazgeçmemişler-ONİKiNcİ YüZYıLDA HAKİMİYETMÜCADELESi: çiN, ORTAASYA VE YAKIN DC)(";U'DA
dir. Bunun sonucunda Karahanlı hükümdarlarıgittikçe zenginleşenve "sadr" (dayanak) adını alan Buharalı ulemanın desteğinikaybetmeye
başlamışlardır.Zira Hanlar bu dönemde bu varlıklıulemaya karşıfakir
devrişleridesteklemeyi tercih etmişlerdir.
Bütün zorluklara rağmen Karahanlı hükümdarlarıXII. yüzyıla ge-linceye kadar, "benbaş olayımben otoritemikullanayım"diye bir tutum içindeolmamışlardır.Bu tutumuKutadgu Bilig'de de görmekmümkündür. Bu arada maaşlıbir ordusu olmanın, ayaklarıile oy veren illere bağlı ol-manın yani yerleşikmerkeziyetçi hükümetlere sahip olmanın erdemleri-ningörüldüğünüde anlıyoruz.Ancakişçözümü gelince, orada tereddütler baş göstermi~tir.Bu tereddütler de Türk destanlarındanda tanıdığımız adalet sahibi hükümdar imajıile ilgilidir. Onun için de ne taraf olunmuş.
ne de taraflar üstü mutlak bir irade sergilenmiş,hanlar başları bahasına olsa dahi, vazgeçmemişlerdir.Aşağıdakipasajabakıncada bunu görmek mümkündür:
Halkı idare eden veya beyliğinbütün işlerini gören hizmetkarsız yapamaz. (Hizmetkaraslında silahlıeratanlamındadır).Hizmetkar olunca da şüphesiz mal ve servetlazımdır.Malolmazsa kimse başkasınınhizmetine girmez. Ordunun başındabulunan ve hayatın feda ederek beyin emirlerin yerine getiren insan, hazine ve ordu beylerin kuvvetiniteşkileder. Bu ikisi ile büyüklük olur. Bu ikisi bir araya gelirse beylik tacı azarnet alır. Mal toplamak için bile bile cebir kullanmak gerekir. Benim ancak birsırtım.bir tek
boğazımvar. Bu kadarinsanınvebalini niçin üstümealayım?(Arat, 1974). Demek ki Karahanlı hükümdarı daha kararını vermemiştir. Bir taraftan ordunun lüzumunainanılır. diğertaraftan orduyu beslemek için paranıngerekliolduğunugörürken, daha buparanınvergişeklinde kurum-sallaşmamış olduğubir ortamda,hükümdarıngönlüparayıtoplamak için cebir kullanmağa razı değildir.Verginin toplanmasınındevlet otoritesine
bağlı olduğunuhemYakın Doğu'dahem de UzakDoğu'da gördüğümüzbu ortamda, bir dönemde bu konuda tereddütler ortaya koyan Karahanlı
hü-kümdarıne Çin ne de İran geleneklerine dayanmaktadır-.Burada Orta Asya Türk gelenekleriaçısından düşünceleriniortaya koyan bir hükümdar görüyoruz. Köylülüğün,verginin adaletle değerlendirilmesiise çok daha sonralarıTimur devrinde kurumsallaşmıştır.
XII. yüzyılda meydana gelen siyasi felsefeye baktığımızzaman, Uzak Doğu'da dışarıdangelen yabancılarıngüç kullanımlarınınve hü-kümdarlıklarının meşrulaşmadığıru, meşruiyetiriancak "ilahi emir" al-mış hükümdarların inhisarında olduğunu görürüz. Fiiliyatta gene galip olan, yani güçlü olan yeni bir sülalenin kurucusu olarak imparator olarak başa geçmi~sede, ödün verilmeyen geleceğinbelirleyicisiolduğuna
inanı-2 W. Barthold'un Kutadgu Bilig'inİran modellerinin. özellikle Kabusnarne'nin taklidi
İSENBİKE TOGAN
lan ideoloji olmuştur.Ön Asya'da ise fütühatla, yani güçle gelen fatihler adilolduklarısürece, onların otoritesi meşru kılınmıştır. Onlar ilahı temellere dayanmalarıgerekmeyen adaletleri ile temayüz eden sultanlar olmuşlardır.
Bu geleneğin batı Asya'da yerleşmesinderoloynayan Selçuklular, devleti dinden ayırarakTürkdestanlarından tanıdığımızadil hükümdar idealini uygulamağasokarak, adil, dünyevi otoriteyi temsil etmişlerdir. Selçuklular ve Osmanlılarher ikisi de bu geleneğitemsil ederler. Osman-lıların yatay çeşitliliği değil de dikey çeşitliliği tercih ettikleri görüle-cektir. Orta Asya'da ise hem adilolmak isteyen, ki zaten Kutadgu Bilig-,de hükümdar adaleti temsil eder, hem de güç kullanmak istemeyen Ka-rahanlı görüşü ile karşı karşıya kalıyoruz.
Daha sonraki yüzyıllarda(16-19) Orta Asya'da tekrarkarşımıza çıkacakolan bu görüşüdaha yakından tanımamızgerekmektedir. Türkle-rin otoriteyi ve zoru, gücü hoş görmeyen, katılımcıve dayanışmacı gele-neklerinin önemi özellikle batı literatüründeki "Türk" imajı açısından önemli olduğu kadar, bizim kendimizi ve devletçilik anlayışımızıda ta-rih aynasında görmekaçısındanönemlidir.
Kaynaklar
Arat,ReşitRahmeti (1947)Kutadgu Bilig, Ankara, TDK Yay.
Barthold. W. (1962) "A Short History of Turkestan" Four Studies on the History of Central Asia, Leiden: Ed. J Brill.
Bosworth,C. E. (1977), "Barbarian Incursions: the Comig of Turks into theİslamic
World"The Medieval History of Iran, Afghanistan and Central Asia.
London; Variorum.
Cha Hak-lam (1984),Legitizmization in Imrerila China. University of Washington
Press.
de Bar, [m. Theodore, Wing-tsit Chan, Burton VVatson (1960),Sources of Chines e Tradition. New York, Columbia.
Frye, Richard N. ve Aydın Sayılı(1946), "Selçuklulardan Evvel Ortaşark'ta
Türkler", Belleten 10 (1946). s. 97-131.
Hodgson, Marshall D. (1974)The Venture ofİslamvol. II. Chiehago.
Keykavus (1966)Kabusndme, (Çev: Mercimek Ahmet),İstanbul:MEBBasımevi. Liu, James T.C. (1988), China Trning Inward: Intellectual-Political Changesin the
Early Twelfth Century, Harvard.
Lambton, Anm K. S. (1981)Sate and Goverment in Medievalİslam.Oxford. Mottahedeh, Ray, P. (1988),Loyalty and Leandership in an EarlyİslamicSociety.
Princeton.
Nizamü'l-Mülk(1982),Siyaset-name, (Haz: M. Altay Köymen). Ankara, Kültür