POST SOSYALİST ÜLKELERDE MALİYE POLİTİKASININ GELİR DAĞILIMINA ETKİSİ- AZERBAYCAN ÖRNEĞİ

154  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

MALİYE ANABİLİM DALI

POST SOSYALİST ÜLKELERDE MALİYE POLİTİKASININ GELİR DAĞILIMINA ETKİSİ-

AZERBAYCAN ÖRNEĞİ

Yüksek Lisans Tezi

Gülay NASİBOVA

ANKARA, 2013

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

MALİYE ANABİLİM DALI

POST SOSYALİST ÜLKELERDE MALİYE POLİTİKASININ GELİR DAĞILIMINA ETKİSİ-

AZERBAYCAN ÖRNEĞİ

Yüksek Lisans Tezi

Gülay NASİBOVA

Tez Danışmanı

Yrd. Doç. Dr. Meltem KAYIRAN

Ankara, 2013

(3)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE

Bu belge ile, bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim.(……/……/2013)

Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı

………

İmzası

……….

(4)

ÖNSÖZ

1990 yıllarında SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlık kazanan, merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yapan ülkelerin gelir dağılımında ortaya çıkan değişiklikler ve bu ülkelerde sistem değişikliğine paralel uygulanan yeni maliye politikasının gelir dağılımına etkisi bahsi amaçlanmıştır. Konu bağımsızlık kazanan on iki ülkenin oluşturduğu Bağımsız Devletler Topluluğu ve bu ülkelerden biri olan Azerbaycan etrafında tasarlanmıştır.

Tezin hazırlanma aşamasında ilgi, destek ve yönlendirmesini esirgemeyen tez danışmanım Yrd. Doç. Dr. Meltem Kayıran’a, beni cesaretlendiren ve manevi destek veren arkadaşlarıma teşekkürü borç bilirim.

(5)

II ÖZET

Tezin temel amacı Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yapan ülkelerde maliye politikasının gelir dağılımına etkisinin incelenmesidir. Piyasa ekonomisine geçişle gelir dağılımı sorununa farklı bakış açısı getirilmiş, devletin görevlerindeki değişim devletin yeniden tasarlanmasını, kamu harcamalarının azaltılmasını, vergi ve yönetim politikasının yeniden gözden geçirilmesini gerektirmiştir. Maliye politikasının en önemli amacı ekonomik büyümeyi sağlamak ve sermayeyi teşvik ederek gelir elde etmek olmuştur. Sonuçta düşük gelirli grup aleyhinde gelir eşitsizliği artmıştır.

Anahtar kelimeler: gelir dağılımı, maliye politikası, merkezi planlı ekonomi, geçiş, piyasa ekonomisi.

(6)

III ABSTRACT

The main aim of this study is to study the effect of fiscal policy on income distribution in transition countries from a planned system towards a market economy after the collapse of Soviet Union. After the transition to market economy there was a different point of view in income distribution problem and the change in the role of the state has required reorientation and downsizing of goverment spending, take a fresh look of tax policy and administration. Economic growth and income generation from encouraging capital has become the main purpose of fiscal policy. At the end, income inequality have increased against low income households.

Key Words: income distribution, fiscal policy, planned system, transition, market economy.

(7)

IV İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ ... I ÖZET ... II

ABSTRACT ... III İÇİNDEKİLER ... IV KISALTMALAR ... VI TABLOLAR ... VII GRAFİKLER ... VIII GİRİŞ ... 1 1. KAPİTALİZM VE SOSYALİZMDE MALİYE POLİTİKASI İLE GELİR DAĞILIMI İLİŞKİSİ VE SSCB ... 4

1.2. Sosyalizm Ve Kapitalizmde Gelir Dağılımı ... 4 1.2. Sosyalizm Ve Kapitalizmde Maliye Politikasının Gelir Dağılımına Etkisi 10

1.3. Sovyet Döneminde Maliye Politikasının Özellikleri ... 18 2. POST SOSYALİST ÜLKELERDE MALİYE POLİTİKASININ GELİR DAĞILIMINA ETKİSİ ... 40

2.1. SSCB’nin Çöküşü, Merkezi Planlı Ekonomiden Piyasa

Ekonomisine Geçiş: Nereden Nereye? ... 40 2.2. Post Sosyalist Ülkelerin Gelir Dağılımındaki Değişiklikler ... 53

(8)

V

2.3. Post Sosyalist Ülkelerde Maliye Politikasının Gelir Dağılımına Etkisi 60

2.3.1. Vergi Politikasının Gelir Dağılımına Etkisi ... 65

2.3.2. Kamu Borçlarının Gelir Dağılımına Etkisi ... 76

2.3.3. Kamu Harcamalarının Gelir Dağılımına Etkisi ... 84

3. AZERBAYCAN’DA MALİYE POLİTİKASININ GELİR DAĞILIMINA ETKİSİ ... 93

3.1. Azerbaycan Ekonomisine Genel Bakış Ve Bağımsızlık Sonrası Gelir Dağılımı... 93

3.2. Vergi Politikasının Gelir Dağılımına Etkisi ... 103

3.3. Kamu Harcamalarının Gelir Dağılımına Etkisi ... 112

3.4. Kamu Borçlarının Gelir Dağılımına Etkisi ... 117

SONUÇ ... 122

KAYNAKÇA ... 126

EK ... 139

(9)

VI KISALTMALAR

ADNF Azerbaycan Devlet Petrol Fonu ASK Azerbaycan İstatistik Kurumu

BDT (SNG) Bağımsız Devletler Topluluğu CEEC Merkez Ve Doğu Avrupa Ülkeleri DB (WB) Dünya Bankası

DPF Devlet Petrol Fonu

EBRD Avrupa İmar Ve Kalkınma Bankası GSYİH Gayri Safi Yurt İçi Hasıla

IMF Uluslararası Para Fonu KDV Katma Değer Vergisi NEP Yeni Ekonomik Politika ÖTV Özel Tüketim Vergisi

SSCB Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı WK Washington Konsensüsü

(10)

VII TABLOLAR

Tablo 1 1958-1965 yılında Devlet Bütçesinin Gelir Yapısı ... 24

Tablo 2 1958-64 Yıllarında Kamu Harcamaları ... 25

Tablo 3 SSCB’de Kişisel Gelir Dağılımı ... 31

Tablo 5 BDT Ülkelerinin GSYİH’de Değişim (%) ... 48

Tablo 7 1991-1995 Yıllarında Vergi Gelirlerinin Yapısı GSYİH (%) ... 66

Tablo 8 BDT Ülkeleri: KDV Gelirleri (GSYİH %) ... 69

Tablo 10 BDT Ülkelerinde Vergi Gelirlerinin Yapısı (2004) ... 74

Tablo 11 BDT Ülkelerinde Eğitim ve Sağlık Harcamaları (GSYİH %) ... 87

Tablo 12 Azerbaycan’da Bütçe Ve GSYİH’de Değişim ... 95

Tablo 13 Azerbaycan’da Gelirlerin Sektörel Dağılımı(GSYİH %) ... 102

Tablo 15 Azerbaycan’da 1990-2007 Yıllarında Bütçeden Sosyal Sektöre Yapılan Harcamaların GSYİH İçindeki Payı (%) ... 113

Tablo 16 Azerbaycan’ın Dış Borç Yapısı... 119

(11)

VIII GRAFİKLER

Grafik 1 BDT Ülkelerinde Yıllar İtibariyle Gini Katsayısı ...56

Grafik 2. BDT Ülkelerinde Bütçe Dengesi (GSYİH %) ...63

Grafik 3. BDT Ülkelerinde Kamu Borçları (GSYİH’ye %) ...81

Grafik 4 BDT Ülkelerinde Eğitim Harcamaları 2008 (GSYİH %) ...88

Grafik 5. Post Sosyalist Ülkelerde Kişi Başına Sağlık Harcamaları ...91

Grafik 6 Azerbaycan’da Yıllara Göre Kişisel Gelir Dağılımı ... 100

Grafik 7. Azerbaycan’ın Bütçe Gelirinin Yapısı (2012) ... 111

Grafik 8 Azerbaycan’ın Bütçe Harcamalarının Yüzde Dağılımı 2012 ... 116

(12)

GİRİŞ

Gelir dağılımı toplumsal ilişkinin bir sonucu olmakla uzun zamandan beri iktisadın en önemli konularından biri olmuştur. Neoliberal dönüşümden sonra ortaya çıkan değişimler gelir dağılımı, yoksulluk gibi konuların üzerinde durulmasını arttırmıştır. Gelir dağılımı sorununun üretim, büyüme, tüketim konularından bağımsız ele alınması, nedenlerin değil sonuçların öğrenilmesi sorunun aslında arka plana atılmasının göstergesidir. Dünya ekonomilerinde ortaya çıkan krizler, işsizlik, yoksulluk gibi sorunlar kutuplaşma sürecinin sonucu olmakla ve bu süreci beslemekle kutuplar arasında gelir uçurumunu derinleştirmiştir.

Maliye politikası, dolaylı ve dolaysız yolla gelir dağılımını etkileyebildiği için iktisat politikaların bu veya diğer bakımdan önemli bir koludur. Maliye politikalarının gelir dağılımına etkisi iktisadi düşünürlerin en geniş araştırma konularından biri olmuş ve olmaktadır. Maliye politikaları kamu politikaları içerisinde hem müdahalesi daha rahat hem de etkileme gücü daha yüksek politikalardır. Fakat maliye politikasının anlamı ve görevi kapitalizm ve sosyalizmdeki devlet mefhumundaki farklılığa göre değişmektedir. Maliye politikası gelir dağılımı sorununu derinden çözümleyemese de ve sonradan ortaya çıkacak gelir eşitsizliğine tam teminat veremese de eşitsizliğin hafifletilmesinde ve piyasa ekonomisinin başarısızlığının örtbas edilmesi bağlamında etkisi yadsınamaz.

(13)

2

Değerin emeğe göre üretim zamanı ve piyasada talep ve arza, faydaya vb. göre belirlendiğini ileri süren farklı okullarda gelir dağılımı sorunu ve maliye politikasının gelir dağılımına etkisi farklı şekillerde ele alınmıştır. Bu çalışmada farklı okulların görüşlerine tekrarcılıktan uzak olmak adına yer verilmemiş, sosyalizm ve kapitalizmde gelir dağılımı ve maliye politikası ilişkisi kısaca değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkının topluma ait olduğu sosyalizm ve ayrı ayrı birey ve gruplara ait olduğu kapitalizmde gelir dağılımı sorununa bir birine zıt kutupta yer alması, dolayısıyla üretimden elde edilen gelirlerin de mülkiyet hakkına göre bölüştürülmesi bahsi amaçlanmıştır.

Birinci bölümde bunun yanı sıra merkezden planlı ekonomiye örnek olarak SSCB’de uygulanan maliye politikası ve gelir dağılımı ilişkisinden bahsedilmiştir.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın teşebbüsüyle post-sosyalist ülkelerde piyasa ekonomisine geçiş gerçekleştirilmiştir. 1990- 1991 yıllarında SSCB’nin dağılmasıyla merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yapan ülkeler bir anda ticaret ve fiyat serbestleşmesi, küreselleşme, özelleştirme ve bunların ortaya çıkardığı sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sonuçlar sömürünün derinleşmesinden ekonomik daralmaya, devletin görevlerinin değişmesine kadar geniş bir yelpaze oluşturmuştur. Devletin görevleri en aza indirilmiş, ekonomide en önemli istikamet olarak sürdürülebilir büyüme, fiyat istikrarı öne çıkmıştır. Dolayısıyla gelir dağılımı sorunu arka planda yer almış, devletin maliye politikası

(14)

3

büyümeye, yatırımları teşvik etmeye ve kâra hizmet etmiştir. Ekonomik sorunların beraberinde kayıtdışılık da artmış gelir eşitsizliği derinleşmiştir.

Milli gelirin arttırılması her ne kadar önemli olsa da gelir dağılımında adalet sağlanmadığı sürece bir ülkenin kalkınması gerçek anlamda, sağlam temellere oturtularak gerçekleşemez ve gelir dağılımına adaletsizlik devletin sosyal, siyasi, ekonomik hayatında huzursuzluklara neden olur. Gelir dağılımındaki çarpıklıklar toplumun sınıfsal yapısındaki uçurumu ve ülkelerde ortaya çıkabilecek sosyoekonomik sorunları yansıtmaktadır.

İkinci bölümde BDT ülkeleri ve bağımsızlık sonrası ortaya çıkan değişimler gelir dağılımı ve maliye politikası ilişkisi etrafında ele alınmıştır. Bu ülkelerde gelir dağılımı ile ilgili derin çalışma bulunmamaktadır veya erişme imkanı sınırlı olmaktadır. Çalışmada dünya ekonomi örgütlerinin (DB, vb.) bu ülkelerde gelir dağılımına ilişkin çalışmaları ve genel olarak yapılan gelir dağılımı çalışmalarına dayanarak söz konusu ülkelerde uygulanan maliye politikalarının gelir dağılımına etkisi değerlendirmeye çalışılmıştır.

Üçüncü bölümde Azerbaycan’da bağımsızlık sonrası uygulanan maliye politikaları ve bu politikaların gelir dağılımına etkisini incelenmiştir. Bu bölümde Azerbaycan ekonomisinde önemli yere sahip olan petrol, maliye politikası ve gelir dağılımı ilişkisi de değerlendirmeye çalışılmıştır.

(15)

4

1. KAPİTALİZM VE SOSYALİZMDE MALİYE POLİTİKASI İLE GELİR DAĞILIMI İLİŞKİSİ VE SSCB

1.2. Sosyalizm Ve Kapitalizmde Gelir Dağılımı

Topluma, var olan sisteme bakmaksızın ihtiyaçların güvence altına alınması, çevresel yaşam şartlarının güvence altına alınması ve bunların yeniden üretiminin sağlanması olarak bakılabilir (Carchedi, 2008,18).

Toplumsal ilişkiler kapitalizm ve sosyalizmde bir birine tamamen zıt kurallara göre belirlenmektedir. Gelir dağılımı ve bu istikametteki politikalar toplumsal ilişkilerin bir sonucudur.

Eğer toplumda üretim vasıtaları içtimai mülkiyetin tabiliğinde olursa (sosyalizm) o zaman insanın insan tarafından istismarı söz konusu olamaz, ekonomi planlamayla gerçekleşir, toplumsal üretimin amacı insanların artan taleplerinin karşılanmasına hizmet eder, emek faaliyetlerinin değişimi de kardeşçe yarış ve yardım şeklinde gerçekleşir. Dolayısıyla bu üretim ilişkileri de toplum tarafından üretilen yaşam vasıtalarının, malların nasıl kullanılması gerektiğini, yani bölüşüm ve dağıtım ilişkilerini belirler. Sosyalizmde olduğu gibi üretim vasıtaları topluma mahsus olduğunda onun sonuçları da topluma mahsustur. Böylece maddi olanaklar her bir emekçinin gereksinimlerini daha iyi bir şekilde ödemek ve her bir bireyin madden ve manen gelişimini gerçekleştirmek amacıyla toplumun çıkarları doğrultusunda dağıtılır. Bilakis kapitalizmde olduğu gibi üretim vasıtaları ayrı ayrı bireylerin veya grupların inhisarındaysa ve emek faaliyetinin değişimi insanın insan tarafından istismarıyla gerçekleşmekteyse o zaman üretimin sonucu da aynı bireyler ve

(16)

5

gruplar tarafından zenginleşmek amaçlı benimsenir. Bu toplumda zenginlikle yoksulluğun, fazlalıkla eksikliğin çelişkili olması mecburidir (Rumyantsev, Kozlov vd., 1979).

Tüketim ilişkileri üretim ilişkilerinden asla bağımsız değildir ve birinin diğerine nüfuzu kaçınılmazdır. Dolayısıyla üretim ve bölüşüm ilişkileri de birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Bölüşüm ilişkileri üretim ilişkilerinin veçhesidir. Üretimin sonucu olan bölüşüm üretimin öz unsurudur. Bu da üretim vasıtaları üzerindeki mülkiyet hakkı ve insanlar arasında buna uygun faaliyetlerin değişimiyle ilişiktir. Üretim ilişkilerine bağlı olarak bireyler arasındaki ekonomik faaliyet değişimi ya plana göre yada keyfi (tesadüfi) gerçekleşebilir. Bunun yanı sıra doğrudan mahsullerin bölüşümü ya da emtia değişiminin farklı şekilleri (para vb.) aracılığıyla onların dağıtım veya yeniden dağıtımını kapsayabilir. Marx’a göre bölüşüm her şeyden önce mahsullerin bölüşümüdür ve hem de üretim araçlarının ve bu ilişkinin daha da belirlenmesinden oluşan çeşitli şekillerine göre toplumsal ilişkilerin bölüşümüdür (Marx, 1955. 208). Bu yüzden siyasi iktisattaki değişiklikleri, bölüşümü ve dağıtımı anlamak için her şeyden önce üretim vasıtaları üzerindeki mülkiyet hakkının kullanımına bakılmalıdır.

Kapitalizmin tahlilinde ise üretim, dağıtım, değişim, tüketim gibi iktisadi kategorilerin daha çok birbirinden bağımsız olarak ele alındığı söylenebilir.

Bu kategorilerin arasındaki ilişki yüzeysel, doğal bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Üretimin, gelir dağılımının ve değişimin derinden ilişkilendirilmemesinin bir sonucu olarak bu noktada dağılım bağımsız bir sürece çevrilir ve bu kopuklukla kapitalizmin savunulması için yer açılır.

(17)

6

Ekonomik ilişkiler insanlar tarafından üretim vasıtalarının onlar üzerindeki mülkiyet ilişkilerine göre tatbikidir. Marx’ın tabirince ‘pulluk çeken öküz gibi araba da aynı derecede iktisadi kategori değildir. Arabanın şimdiki tatbiki bizim modern iktisadi kuruluşumuzun ilişkilerinden biridir, lakin arabanın kullanılması usulü hiç de arabanın kendisi değildir…’(Marx, 1957, 15).

Üretim vasıtaları üzerindeki mülkiyet toplumun birbiriyle çelişen sınıflara bölünmesine neden olmakta bu da gelir dağılımını doğrudan etkilemektedir. Sınıf ise tarihte farklı içtimai üretim sistemlerindeki yerine, üretim vasıtalarıyla ilişkisine, sahip oldukları servetten pay alma usulüne ve miktarına göre değişen insan gruplarıdır. Mevkilerine bağlı olarak bu insan grupları birbirinin emeğine el koyabilir (Lenin, 1981).

Kapitalizmin referansı olan iktisadi görüşlerde değer genelde insanlar arasındaki doğal toplumsal ilişkilerin ifadesi olarak gösterilmektedir ve üretimin üç unsurundan yola çıkarak (ücret, sermaye ve rant) bu unsurların sahibinin yarattığı değere eşit karşılık aldığı gösterilmiştir. Dolayısıyla sınıf çıkarları savunulmuştur. Değerin talep ve arza, faydaya göre belirlendiği teorilerde de insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere yüzeysel olarak değinilmektedir.

Özel mülkiyette para zorunlu olarak sömürü vasıtasına dönüşmektedir.

Fakat para artık değerin kaynağı değildir. Değerin değişmesi ve artması sadece emtianın tüketilmesi ve tüketim değeri ile ilişkilidir. Sermayedar piyasada, dolaşımda böyle bir emtia bulur. Bu emtianın değerinin tüketilmesi değer yaratma özelliğine, hem de sahip olduğundan fazla değer yaratma özelliğine sahiptir. Bu spesifik emtia ise işgücüdür (Schumpeter, 1962).

(18)

7

Kapitalist üretim tarzının doğal kurala uygun süreci olan izafi değer gelir dağılımındaki farklılığın kaynağıdır. Üretim sürecinde izafi değere el konulması süreci dolaşım dairesi ve üretim dairesinin karşılıklı ilişkisinden doğar. Dolaşım dairesinde kapitalist, işgücü emtiasını ve üretim vasıtalarını alır ve bu dairede de işgücü emtiasını satmakla yaratılmış izafi değeri satar.

Dolayısıyla işgücünün yarattığı izafi değeri işgücüne satmış olur ve böylece gelir dağılımı yine olumsuz etkilenir. Yani kapitalistin parasının sermayeye dönüşmesi işgücü satın almakla piyasada gerçekleşir, fakat aynı zamanda piyasanın dışında oluşur, yani piyasa, değerin artmasını sadece hazırlar, süreç aslında üretimde gerçekleşir (Marx, 1969).

Teknolojinin gelişimi, finansallaşma kapitalistin kârının artmasını ve işgücünün emeğinin sömürüsünü daha da yükseltmektedir. Sonuç olarak işsizlik artmakta, işgücü ucuzlaşmakta ve işçiliği ücretli köleliğe çeviren sistem gerçek yüzünü krizlerle göstermektedir. Kapitalist üretim genişledikçe iş giderek içtimaileşmektedir. Kapitalist şirketlerde üretilen emtialar yüzlerce ve binlerce kolektif emeğin sonucudur. Üretimin sürecinin içtimai şekil almasına rağmen onun sonucuna kapitalistin el koyması arasındaki çelişki kapitalizmin en büyük iktisadi çelişkisidir. Ücretli işçilerin sayısını arttırmak ve onların sömürüsünü güçlendirmek yoluyla yüksek artık değer üretimi ve izafi değere kapitalistler tarafından el konması kapitalist üretim şeklinin esas iktisadi kuralı olmakla gelir dağılımını derinden olumsuz etkilemektedir. Fakat işçi sınıfının kapitalistler tarafından sömürüsü perdelendiğinden ve emek emtia olarak nitelendiğinden bu açıkça görülmemektedir. İçtimai servet ve sermayenin artış hızı yükseldikçe, emeğin verimliliği de yükselir ve sanayi

(19)

8

ordusu da artar, dolayısıyla yoksulluk da artar (Marx, 1969; Schumpeter, 1962).

Marx’a göre ‘içtimai servet hangi oranda artarsa, yani sermaye tasarrufu gerçekleşirse, işçinin durumu da o oranda kötüleşir’. İşçinin gelir dağılımının göreli olarak kötüleşmesi (1) ülkenin milli gelirinde işçi sınıfının payının giderek azalması ve izafi değer normunun artması, (2) toplam içtimai hasılada işçi sınıfının payının azalması ve (3) milli servette işçi sınıfının payının azalmasıdır. İşçi sınıfının durumunun mutlak kötüleşmesi ise yoksulluğun fiziki yoksulluk olarak artmasıdır. Bunu yoksulluğun sosyal anlamda artmasıyla ayrıştırmak gerekmektedir. (Rumyantsev, Kozlov vd.

1979, 204).

Kapitalizm zamanla öyle bir ortam oluşturur ki işçi kapitalist tarafından iş verildiği için şükreder duruma gelir. Hâlbuki kapitalisti ‘besleyen’ kendisidir.

Üretken olmayan ama dolaylı bir şekilde üretime fayda sağlayan fikir emekçilerini de sömürülen işçi sınıfına dahil edebiliriz. Durmadan artan beyaz yakalıların da gelirleri üretici sınıfın yarattığı değerle karşılanır.

Üretim sonucunun ve üretim vasıtalarının kime ait olduğu gelir dağılımının temelinde yatan sorudur. Sosyalizm gelir eşitsizliğini tamamen ortadan kaldırmaz, zaten sosyalizmdeki amaç da bu değildir. Sosyalizm sömürüyü ortadan kaldıran ve üretim vasıtaların üzerindeki mülkiyet hakkının topluma verildiği sistemdir. Peki bu nasıl gerçekleşir? Üretilen ürün fazlasına toplumu temsil eden devletin el koymasıyla yapılır. Bu fazlayla sistem kendi genişleyen yeniden üretimini gerçekleştirir, toplumsal ihtiyaçlar karşılanır.

Geri kalan ürün fazlası ise toplum üyeleri arasında sosyalizmin ilk

(20)

9

aşamasında emeğe, ileri aşamasında ise ihtiyaca göre bölüştürülür.

‟Devletin topladığı ürün fazlası (1) üretim araçlarının yenilenmesi ve genişletilmesine yani yatırıma, (2) üretken olmayan devlet faaliyetlerinin yürütülmesine, (3) vatandaşa kural olarak ihtiyaca göre dağıtılan sosyal yardımlara ve kolektif tüketim mallarına tahsis edilir” (Boratav, 1982, 219).

Özellikle paranın ortaya çıkmasından sonra gelir dağılımı harcama gücüyle belirlenir. Halihazırda ister gelişmiş isterse de az gelişmiş ülkeler olsun gelir dağılımı sorununun incelenmesinde emek arka planda yer almaktadır ve dikkatler GSYİH’nin büyümesi, kişi başına gelir, yatırım gibi kategorilere verilmektedir. Gelir dağılımının Lorenz eğrisi, Gini katsayısı vb.

kategorilerle değerlendirilmesi bizi gerçek bölüşüm ilişkilerine götürmez. Bu kategorilerle sınıf yapısı inkar edilir ve dolayısıyla ayrı ayrı sınıfların aldıkları pay gösterilmez.

‘‘Kişisel dağılım kavramı hanelerin veya kişilerin gelir büyüklüklerine göre sıralandığı bir çokluk dağılımına dayanır. Haneler gelir düzeyine göre sıralanırlar ve gelir dilimleri içinde bir araya toplanırlar” (Boratav, 2010, 28).

Bölüşüm ilişkileri daha da bozulurken gelir dilimleri arasında gelir farkları azalabilir ve bu Gini katsayısının azalması olarak istatistiksel verilere yansır.

Gelir dağılımını belirleyen iktisadi kanunların inkar edilmesi aslında gelir eşitsizliğinin sonradan devlet müdahalesiyle düzeltilebileceğine işaret eder. Ne var ki bu kanunlar mevcuttur ve sonradan müdahaleyle düzeltilemez veya çok az etkilemekle sonradan ortaya çıkacak eşitsizliği de önleyemez.

(21)

10

1.2. Sosyalizm Ve Kapitalizmde Maliye Politikasının Gelir Dağılımına Etkisi

Devlet, kapitalizmde genelde sermaye sınıfının iktisadi gereksinimlerinin temerküzleşmiş ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dolayısıyla devlet müdahalesi, devlet mülkiyetinin artması sermayedarların hükümranlığını ortadan kaldırmamaktadır (Marx ve Engels, 1953).

Devlet faaliyetini, doğrudan üretim yapan devlet (piyasadan aldıkları ile üretim yaptıktan sonra ürünü piyasaya satan) ve bütçe aracılığıyla dolaylı üretim yapan devlet (piyasadan alınmayan ve satılmayan) olarak ikiye ayırırsak devletin gelir dağılımındaki rolü daha iyi anlaşılır. Bunun yanı sıra devletin üretken olmayan faaliyetleri de var. Bunlar devleti devlet yapan faaliyetlerdir, örneğin emniyet, savunma vb. Devlet faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için sözü geçen yerlere azami harcamalar yapmaktadır.

Dolayısıyla bazılarının gelirlerini arttırmakta bazılarınınkini ise azaltmaktadır, bazıları için de gelir yaratmaktadır. Devletin maliye politikasının gelir dağılımına etkisi burada devreye girer. Fakat maliye politikası temel bölüşüm ilişkilerini değiştiremez ve sonradan gelir eşitsizliğinin ortaya çıkmayacağına da garanti veremez. Devlet temelden değişimi özel mülkiyetin kısıtlanmasıyla, yani üretim vasıtaları üzerindeki sahiplik hakkını kendi eline almakla yapabilir (O’Connor, 1993).

Devletin harcamalarını karşılamak için oluşturduğu kamu geliri içinde en büyük yer vergilerindir. Vergi sınıflar arası politik bir meseledir. Bütçe sosyalizmin kaldıracı olarak görülmektedir. Bütçenin kaynağı ise vergilerdir.

Girardin’e göre işçi sınıfı genel oy kullanma hakkına sahip olduğu zaman iyi

(22)

11

sosyalizm ortaya çıkabilir, yani vergi reformlarıyla yoksulluğun giderilmesine vb. etki edilebilir. Fakat Marx’a göre vergi sosyalizmde bir amaç değildir, olsa olsa sermayeye karşı araç olabilir. Her yeni vergi işçi sınıfını bir adım daha zayıflatır, eski bir vergi sisteminin kaldırılması ise ücretleri değil kârları yükseltir. Vergilerin kaldırılmasını burjuva sosyalizmi olarak niteler Marx (Gürkan, 2011, 27-30).

Devletin üretken olmayan kesimden aldığı vergiler artık değerden ödenmektedir ve bunlar üretici sınıfa yansıtılamayan vergilerdir. Fakat bu da tartışılır bir konudur. Çünkü sermayedar ya ürünün fiyatını yükseltmekle ya da üretim zamanı işçinin ücretinden vb. kesmekle kendi vergi yükünü atmakta veya hafifletmektedir. Artan oranlı gelir vergisinin diğer vergilere kıyasla daha adil bir gelir dağılımı yarattığı genel kabul görmüştür. Fakat gelir seviyesi yüksek olan kesimin genelde gelirlerini doğru beyan etmemek, vergi kaçakçılığı ile bu vergi yükünden kurtulmaları gibi geniş imkanlar da mevcuttur. Buna karşın daha düşük gelirli kesimlerin gelirlerini saklama gibi bir durum söz konusu olamaz (Boratav, 1987). Kısacası vergilerin gelir dağılımını gerçek etkileyişi söz konusu olamaz bilakis üretim ilişkilerinin belirlediği gelir dağılımı vergileri etkiler.

Kamu harcamaları üretken ve üretken olmayan harcamalar olarak ikiye ayrılabilir. Üretken olmayan harcamalar devletin idari faaliyetlere, emniyete vb. yapılan harcamalardır. Eğitim, sağlık vb. üretken devlet faaliyetleri daha farklı özelliğe sahiptir. Keza bu harcamaların gelir dağılımına etkisi yadsınamaz. Fakat bu harcamaların hangi oranda hangi kesime yapıldığı ve bunun ileride ortaya çıkaracağı sonucun hangi kesimin çıkarına

(23)

12

olduğu tartışılır. Örneğin eğitimin farklı kademelerine hangi kesimin hangi oranda katıldığı veya sağlık harcamalarının hangi kesime yönelik olduğu doğru belirlenmelidir. Ne var ki sonuç olarak bu harcamalar da kâr güdenlerin cebine gider, dolaylı ya da dolaysız. Çünkü bu harcamaların verimliliği arttırıcı özelliği vardır. Verimliliğin de kârı… (Schumpeter, 1962; Rumyantsev vd. 1969).

Milli gelir durmadan tekrar üretilmekte, üretim, bölüşüm, yeniden bölüşüm ve tüketim aşamalarından geçmektedir. Gelirin birincil dağılımı üretim vasıtaları üzerindeki mülkiyet hakkına göre belirlenmektedir. Üretim vasıtalarının sahibi olan kapitalistler, onların farklı gruplar arasında dağıtılan toplumun tüm safi gelirine, izafi değere el koymaktadır. Milli gelirde işçi sınıfının payı işgücü değeriyle sınırlanmakta ve genel olarak bundan az bile gerçekleşmektedir. Milli gelirin yeniden dağılımında ise kapitalist ve işçiler onların bireysel gereksinimlerini ödeyen çeşitli hizmetlerden yararlanmaktadır (sağlık, eğitim, kültür vb.). Bu üretken olmayan işgücü, toplumun esas sınıflarının ilk gelirlerinden gelir elde etmektedir. Milli gelirin yeniden dağılımında devlet bütçesi önemlidir. Vergi sistemiyle insanların özellikle de işçi sınıfının gelirlerinin önemli kısmı bütçeye verilmektedir. Bütçe harcamalarından ise daha çok sermayedarlar kazanmaktadır (Sweezy, Baran, 1975).

Kamu harcamalarını arttırması eğilimi ise genel olarak devlet tekeli kapitalizmine giden yol olarak görülebilir. Sistemin muhafazasını garantiye almak için devletle sermayedarlar güçlerini birleştirmekteler. Üretimin ve sermayenin tekeller tarafından temerküzleştirilmesine devletin destek

(24)

13

çıkması milli gelirin giderek daha büyük bir kısmının devlet tarafından yeniden dağılımını gerçekleştirmek gücü, ülke genelinde kalkınma programlarının uygulanması gibi araçlar giderek daha fazla kullanılmaktadır ve sermayedarın kârının artmasını sağlanmaktadır (Varga, 1988).

Dış ticaret arttıkça ve gelişmiş sanayi ülkelerinin piyasa olanakları sağlama çabaları yükseldikçe uluslar arası borçlanma da artmaktadır. Uluslar arası kredi kapitalizmin gelişiminin tüm aşamalarında, özellikle son zamanlarda gelişmiş kapitalist devletlerinin elinde az gelişmiş veya gelişmekte olan halkların esaret altına alınması ve sömürülmesi için bir araç olmuştur, olacaktır. Bunun karşılığında gelişmiş ülkeler faiz gelirleri elde etmenin yanı sıra alınan borçların kendi ürünlerinin alınmasına harcanması ve borç alan ülkelerin doğal kaynaklarının sömürülmesi için olanak sağlamış olurlar. Fakat bu borçlar genelde gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından yardım olarak nitelendirilir.

Kamu borcu devletler tarafından devlet senetleri ve tahvillerinin satılarak borç alınmasıdır. Borç verenler genelde bankalar ve sigorta kurumlarıdır. Kamu borçlanmasına genelde devlet bütçesi harcamalarını karşılamak için başvurulur ve bu küreselleşmeyle beraber kronik hal almaktadır. Devlet tahvilleri bankalar aracılığıyla dağıtılır ve bankalar bunun karşılığında faiz geliri elde eder. Devlet harcamaları genelde üretken olmayan faaliyetlere yapıldığından tahvillerin ödenmesi ve onlara göre faizlerin verilmesi esasen düşük gelirli kesimden toplanan vergilerle karşılanmaktadır. Devlet tahvilleri borç vereni sadece tediye ve faiz gelirleri elde ettiği için değil aynı zamanda bu borçla yapılan devlet harcamalarının

(25)

14

daha çok sermaye sınıfına hizmet etmesi nedeniyle zenginleştirmektedir (Dobb, 1981).

Devlet borcu bir ilkel birikim aracı ve yöntemidir. Devlet borcu aynı zamanda ‟devletin yabancılaşmasıdır”. Dolayısıyla borçluların borç verenlere bağımlılığının artmasıdır. Yani halktan toplanan vergi gelirlerinin sermayedara devredilmesi ve faiz getiren sermaye olmasıdır (Gürkan, 2011, 22).

Devlet borçlarının artması sonucunda bütçe açığı vergilerle kapanmayacak derecede kronikleştiğinden devletler giderek üretken olmayan harcamalarını ödemek için para emisyonuna başvurmak zorunda kalmıştır.

Sonuçta paranın değeri düşmüş, enflasyon ortaya çıkmıştır. Enflasyon bir sorun olarak gösterilse de bu milli gelirin ve milli servetin işçi sınıfı üzerinden sermayedarın çıkarı doğrultusunda yeniden dağılımıdır. Fakat bu frenlenmezse sermaye sınıfının da enflasyondan etkilenmesi kaçınılmazdır.

Endekslenmeyen kârlar para emisyonu, enflasyon ve sonrasındaki durumdan uzun zaman yararlanabilmiştir. Endekslemeye bağlı olarak gerçekleştirilen stabil enflasyon herhangi bir dış veya iç şokla hiper enflasyonla sonuçlanmıştır. İstikrar ve yapısal uyum politikaları enflasyona neden olan aşırı talebin nedenini kamu harcamalarının artımıyla ilişkilendirmekteler ve böylece kamu sektörünün küçültülmesini desteklemekteler.

Devletin sermaye ihracı daha çok siyasi özerklik taşımaktadır. Devletin sermaye ihracı bütçe fazlalığından kaynaklanmamaktadır, bilakis genelde gelişmiş ülkelerin bütçeleri açık vermektedir. Buna rağmen bu ülkeler sistemi

(26)

15

koruyabilmek için diğer ülkelere borç vermekteler. Bazen amaç faiz gelirleri elde etmek bazen de ‘yardım’ adıyla kendi faaliyetleri için imtiyaz ve indirimli vergiler talep etmektir. Bu amaçlara ulaşılmasında IMF, DB vb. kurumlar ise bir araçtır. (Varga, 1988).

Tekelci devlet kapitalizminin gelişimi üretimin içtimaileşmesi ile el koymanın özel kapitalist şekli arasındaki çelişkinin derinleşmesidir. Bu çelişki teknolojinin gelişimiyle rekabet ve kâr peşinde koşmayı, yatırımları arttırmayı ve üretim alanını genişletmeyi gerekli kılar. Keza modern işletmelerin ayakta durabilmesi için sermayenin daha da merkezileşmesine gerek vardır. Burada ise devlet devreye girer. Emperyalist devlet ilmi araştırmaların yapılması için büyük oranda harcama yapar ve sanayi üretimini genişletmede hammadde kaynaklarının kullanılmasına yardım eder. Tekeller, ekonominin çeşitli alanlarına hizmet eden ekonomik alanların (yolların, köprülerin, enerji istasyonlarının, telekomünikasyonun vb. inşasını) ‘altyapı’ olarak nitelendirilen kompleks işletmelerin yaratılması ve genişletilmesi görevini devlete devreder. Devlet de bu harcamaları vergi ödeyicileri aracılığıyla karşılar. Krizlerin ortaya çıkmasıyla bu süreç daha da derinleşir.

Devlet, düşük faizli krediler vermekle, yeni yatırımlara vergi istisna ve indirimleri uygulamakla özel tekelin yatırım faaliyetine katılmış olur. Ama yine de finans oligarşilerinin çıkarları söz konusu olduğundan devlet mülkiyetinin belirli sınırları aşmasına izin verilmez (Sov.İK, 1971).

Devlet emtia tedavülü sürecinde hem alıcı hem de satıcıya dönüşmüştür ve kriz döneminde devlet tüketimini artırmıştır. Özellikle kriz sonrası dönemlerde kapitalist dünyanın en büyük alıcısı devletler olmuştur.

(27)

16

Devlet hem özel işletmelere hammaddeleri vb. daha ucuza satmakla hem de onlardan hazır ürünleri daha pahalıya almakla doğrudan gelir dağılımını olumsuz etkilemektedir.

Kapitalist genişleyen yeniden üretimi sağlayan en büyük amil milli gelirin çok önemli kısmının devlet tarafından yeniden dağılımının vergiler ve diğer maliye politikalarıyla gerçekleştirmesidir. Devlet kredi ilişkilerine katılmakla hanehalkının tasarruflarını, sosyal sigorta fonlarını elinde temerküzleştirir.

Yeni Keynesyenlere göre ekonomik istikrar için devlet harcamalarının doğru yönlendirilmesi gerekmektedir. Önemli görev ise devlet bütçesine, vergilere ve sosyal sigorta ödemelerine verilmektedir. Devletlerin bütçesinin giderek daha büyüdüğü ülkelerde devlete milli gelirin yeniden dağılımını gerçekleştirmek yetkisi verilmektedir. Devlet harcamalarının verimliliği ise her şeyden önce harcama kaynaklarına bağlıdır. En önemli kaynak ise vergilerdir. Devlet harcamaları, üretimin artmasıyla tediye talebinin geride kalması arasındaki artarak devam eden çelişkiyi sadece geçici olarak doldurabilir. Talebin suni yolla arttırılması mümkün olmadığında da kriz ortaya çıkar (Magdoff, 1975).

Sosyal sigorta ve işsizlik tazminatlarının verilmesinin genel olarak gelir dağılımına etkisi çok azdır. İşsizlik tazminatları sermaye için fazlalık yapan işçi kaybının çok küçük bir hissesini öder. Bu ödemeler de genelde diğer işçiler üzerinden karşılanır (Rumyantsev, Kozlov vd., 1979).

Az gelişmiş ülkeler, fiyat ve dış ticaret serbestleşmesiyle gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında ücret farklılığının ortadan kalkacağını,

(28)

17

emeğin gelir dağılımındaki payının sermayeye göre iyileşeceği düşüncesiyle dış ticaret ve fiyat liberalleştirilmesiyle beraber büyümenin de sağlanacağını beklemekteler. En önemlisi de ülke dışında olmayan sermayeyi ve teknolojiyi ithal edebileceklerini düşünmekteler. Fakat sonuç beklenenin tersine bu ülkeler arasındaki gelir uçurumunu arttırma yönünde gerçekleşmiştir. 1998 Asya krizi bu uçurumu daha da derinleştirmiştir. Bu kutuplaşma sonucunda dünyanın en zengin yüzde 20’si gelirlerin yüzde 50’sine sahip olmuştur, bu ise orta sınıfın giderek yok olmasının göstergesidir (Akyüz, 2001, 19).

IMF tarafından yayımlanan rakamlara göre 2006’da gelişmekte olan ve yeni yükselen piyasa ekonomilerinin dış borcu 3 150 trilyon dolardı ve bunun 955 milyar doları sadece Asya ülkelerinin borcuydu (Nakatini ve Herrera, 2007, 191). Bu durum yıllardır değişmemektedir. Ülke içinde gelir dağılımı yüksek gelir gruplarının lehine gerçekleşmekte, ülke dışında ayrı ayrı gruplara ve çıkar gruplarına kaynak aktarımı yapılmaktadır. Böylece borçlar yoksulluğu daha da arttırmakta, işçi sınıfının sömürüsünü yükseltmekte, kapitalist sınıfı beslemektedir. Az gelişmiş ülkelere borçların verilmesi sadece sermaye ihracı değil hem de bu ülkelerdeki hakim sınıfın siyasal konumunu pekiştiren olgudur (Öztürk, 2006, 225).

Para sermayenin ön plana çıkması ve üretimin yeniden yapılandırılması ile kapitalizm kendine yeni çığır açmıştır. Borç krizinden sonra kapitalistleşmeyen ülkelere yapısal uyum ve liberalizasyon politikaları uygulanmıştır. Bu aşamayla aslında emtianın farklı kısımlarının farklı mekanlarda üretilmesiyle üretimin içtimaileşmesi ortadan kalkmıştır. Bu da uluslararasılaşmayı arttırmıştır. Sosyalist devletlerin kapitalizm yoluna

(29)

18

evrilmesiyle 21. yüzyılda bu olgu daha da artmış ve sermayenin yeni kapitalistleşen ülkelere doğru akını başlamıştır. Luksemburg’un deyimiyle sermaye birikimini gerçekleştirmenin diğer bir yolu kapitalist sistemin dışına çıkmaktır (Harvey, 2006, 36). Sermayenin ulusallaşması sadece sermaye akımlarını kapsamamakta, bu sınıf ilişkisinden itibaren devletin dönüşümüne kadar çok karmaşık bir süreç olmaktadır.

1.3. Sovyet Döneminde Maliye Politikasının Özellikleri

Bu kısımda maliye politikası ve gelir dağılımı ilişkisi bağlamında Sovyet döneminde var olan ekonomik, sosyal ilişkilere dair genel bir değerlendirme yapılması amaçlanmıştır.

Sosyalizmden kapitalizme geçiş sosyalizmin hangi şeklide(totaliter, devlet sosyalizmi vb.) var olduğuna bakmaksızın koşulların, geçmiş sistemin, geçmiş ve gelecek sistem arasındaki ilişkinin derinden öğrenilmesini ve değerlendirilmesini gerektirmektedir. Keza ‟Sosyalist toplumların üretim, hizmet ve dağıtım işlerini düzenleyen siyasi kurumlar farklı farklı biçimler alabilir: bu yöntemler demokrasinin birçok biçiminden despotizme kadar bir yelpaze oluştururlar” (Fülberth, 2008, 225). Fakat incelemeler esnasında Sovyetler döneminde var olan toplumsal ilişkilerin dikkate alınmadığı ve amacın sadece sistem değişikliğini gerçekleştirmek, yeni sermaye ve piyasa olanakları sağlamak, kapitalist sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket etmek olduğu görülmektedir.

(30)

19

Sovyetlerde sistem tek-parti kurallarına göre düzenlenmiş, ekonomide devlet mülkiyeti baskın olmuş ve merkezi devlet yönetimi mevcut olmuştur.

Tüm harcamalar ve gelirler devletin elinde toplanmıştır. Tüm maliyenin merkezleştirme ilkesi SSCB’nin tüm mali sistemini kapsayan tek bütçenin oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. Bu özerk cumhuriyetler ve muhtar vilayetlerin bütçesini de kapsamıştır. Sadece Ukrayna SC ve Beyaz Rusya SC bütçesi ayrılmıştır. 1924 yılında oluşturulan ve tüm SSCB ülkelerini kapsayan bütçeyle eşit derecede olmasa da bu ülkelerin ortak ihtiyaçları (ekonomik, kültürel vb.) karşılanmıştır (Şehovtsev, 1983).

Her şeyden önce merkezi planlı ekonominin mekanizması piyasa ekonomisinden farklıdır. En önemli unsur sosyalist ekonomilerde iktisadi- siyasi politikanın beş ve daha fazla yılı kapsayan planlarla gelişmesi olmuştur. Sosyalist ilişkilerin gelişmesi için planlama en mühim etkendir (Boratav, 1973). Sovyet döneminde, NEP ve ‘savaş komünizmi’ gibi plansız dönemlerin olmasına karşın uygulanan politikaların merkezi devlet tarafından belirlenmesi piyasa ekonomisiyle sosyalist ekonominin temel farkıdır.

Planlama üç devlet kurumu tarafından belirlenerek gerçekleştirilmiştir:

Gosplan SSCB (Planlaştırma üzerine SSCB Sovyet Bakanlığı Devlet Kurulu), Gosbank SSCB- (Devlet Bankası), Gossnab SSCB- (Mali-teknik Donanım Üzerine SSCB Sovyet Bakanlığı Devlet Kurulu). Maliye politikasının ana hatları mali kurumlardan daha çok devletin planlama kurullarınca belirlenmekteydi (Rodinova, 1985).

(31)

20

SSCB’nin ilk kuruluş dönemlerinde bütçe gelirleri kamu işletmeleri, mülkleri ve alanlarından elde edilmekteydi (%97,5). Bunun %35,6’sı sanayi sektöründen, %14,1’i ulaştırmadan, %5,1’i tarım sektöründen, vergi ve tahsilatlardan elde edilmekteydi (Şexovtsev, 1983).

SSCB’de uzun yıllar devlet bütçesi fazla vermiştir. 1980 yılının ikinci yarısından sonra dünya petrol fiyatlarının ani düşüşü ve sistem değişikliklerinden sonra nominal gelirlerin artmasıyla, mali disiplinin zayıflamasıyla bütçe açığı oluşturmuştur. 1970’lerden sonra Batı devletleri ve uluslararası kurumlara olan borç yükselmiştir. Bununla birlikte SSCB’nin borçlu bir ülke olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Çünkü ihracatı ithalatını karşılamaktaydı. Sadece 1984 yılından sonra cari açık görülmüştür (Lane, 2009).

SSCB ekonomisinin ve bütçe sisteminin gelişiminde en önemli değişiklik 1930-1932 yılında uygulanan vergi reformlarından sonra kaydedilmiştir. Önceden bütçeye ödenen 86 farklı ödeme tek adda birleştirilmiş, vergi ödeyicilerin tekraren farklı adlarda vergi ödemesi önlenmiş, mali denetim güçlenmiş, 60’a kadar vergi tek vergi- tedavülden vergi, kamu işletmelerinin kârından vergi ve kooperatif işletmelerden vergiler olarak birleştirilmiştir (Dyaçenko, 1947).

Tedavülden vergilerden elde edilen gelirler 1950 yılının ortalarından beri önemli rol oynamıştır. 1964 yılında devlet sektörü gelirlerinin %30’nu bütçe gelirlerinin ise %40’ını oluşturmuştur (Becker, 1969).

Kapitalist sistemle mukayese edildiğinde Sovyetler Birliği’nde üretim ve bölüşüm ilişkilerinin farklı şekilde düzenlendiği görülebilir. Vergilendirme

(32)

21

ve diğer maliye politikalarının sosyal, siyasi ve ekonomik anlamı da diğer ülkelerden farklıydı. Dolayısıyla gelir dağılımına etkisi de farklılık göstermiştir.

Sovyet döneminin ilk yıllarında vergiler sosyalizm devrimini gerçekleştirmek üzere gerekli mali kaynağı sağlamak amacıyla toplanmış olsa da vergi genel olarak Sovyet ekonomisinde sınıfsal mücadeleyi gerçekleştirmek, eşitliği sağlamak için bir araç olarak görülmüştür. Vergiler bölgelere ve kişilere göre farklı düzeyde belirlenmiştir. Vergi yükü zengin şehirli ve köylülerin üzerine düşecek şekilde düzenlenmiştir. İlk dönemlerde en önemli vergi ticaret üzerinden alınan vergiler olmuştur. NEP’e geçişle devrim öncesi uygulanan vergilerden bazıları (sanayi vergisi, harbi vergi, servet ve miras vergisi, gerb vergisi, aksizler (ÖTV), konut vergisi vb.) yeniden uygulanmaya başlatılmıştır. Aynı zamanda bu döneme has yeni vergiler de uygulanmıştır. Bunlara yüksek gelir (kâr) vergisi, vb. dahil olmuştur.

1930-32’de yapılan değişiklikler sonucunda vergi ve vergileme önemini yitirmeye başlamıştır. Çünkü devlet vergi sistemi tam olarak belirlenmiş, vergiler tedavülden vergiler ve kârın gelirden ayrılmasından vergiler olarak iki başlıkta birleştirilmiştir. İşletmelerin esas fonlar için ayrılan gelirleri dışında tüm gelirleri devletin elinde toplanmıştır. Yani artık tüm işletmeler kamulaştırıldığı için vergi gelirleri önemini yitirmiştir. Dolayısıyla vergi yeniden dağılımın gerekçesi değil sadece destekleyicisi olmuştur.

1941-1965 yıllarında savaş nedeniyle devlet daha fazla gelire ihtiyaç duymuştur. Bu aşamada dünya tarihinde hiç görülmemiş bekarlardan ve az çocuklu ailelerden alınan bir vergi uygulanmaya başlatılmıştır. Bunun esas

(33)

22

nedeni nüfus sayısını arttırmak, çok çocuklu ailelere yardım etmek ve ilave gelir toplamak olmuştur. Bu dönemde vergi politikasında en önemli adım 1960 yılında Kruşev’in teşebbüsüyle uygulanan ‟komünizmin kaçınılmaz kuruluşu”yla emekçi ve hizmetlilerin ücretlerinden alınan vergilerin ortadan kaldırılması olmuştur (Rodinova, 1985).

1965-1985, 1985-1991 dönemlerinde ise bireylerin özel faaliyetleri artmış ve piyasa ekonomisine has vergiler yer almaya başlamış veya verginin anlamı değişmiştir. 1980’li yılların sonlarına doğru Gorbaçov’un glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılandırma) reformlarını uygulamasıyla vergi politikasında da yeni liberalleşme süreci başlatılmıştır.

Sovyet sosyalizmi modelinde eğitim ve sağlık gibi bedelsiz kamu hizmetleri ve savunma ve idare gibi üretken olmayan devlet faaliyetlerinin yani yatırımların, sosyal ödemelerin ve kamu tüketiminin finansmanı tüketim malları üzerinden, genellikle de toptan ticari kuruluşlardan toplanan muamele vergisi ve planlanmış kârlardan sağlanmıştır.

Muamele vergisi fiyatlarla üretim maliyetleri arasındaki farkın maliyetlere oranı olarak hesaplanmaktaydı. ‟Vergi adını taşımasına rağmen bu vergi iktisadi içeriği bakımından dar anlamıyla bir vasıtalı vergiden farklı, bazı özellikler ile kâra daha yakın kategoridir” (Boratav, 1973). Bazı mallarda birim ürüne konacak muamele vergisi oranı önceden tespit edilmekte, fiyat bu oranın uygulanmasıyla belirlenmekte, diğer hallerde ise perakende satış fiyatı piyasa şartların göre tespit olunmaktaydı. Muamele vergisi bu fiyatla toptan fiyat arasındaki farktan, miktar olarak hesaplanmaktaydı.

(34)

23

Başka bir ifadeyle tedavülden vergiler, SSCB bütçesini dolaylı ve dolaysız olarak merkezileştirilmek gerekçesiyle safi gelirin dağılım ve yeniden dağılımını planlı olarak sosyalist toplumda gerçekleştiren toplum ve işletmeler arasındaki ilişki olarak görülmekteydi. Onun oluşumu ve kullanılması parasal araçların birikimini gerçekleştiren vergi usulü olmaktaydı. Ama özünde bir vergi değil ve kapitalist devletlerdeki malların fiyatını arttıran ve işçilerin reel gelirlerini azaltan dolaylı vergilerden farklılık göstermekteydi. Fakat aksizler de (ÖTV) piyasa ekonomisinde mevcut olan ÖTV gibi görülmüştür (Kasumova,1990).

Piyasa ekonomisinde tedavülden vergi daha çok izafi değerden alınan vergiye dönüşmektedir ve üretimden satış sürecine kadar safi gelirin oluştuğu tüm aşamalarda kendini göstermektedir.

Tedavülden vergiler gerçekleştirilen reel faaliyet sonucu değil de planlanan dolaşımdan hesaplanmıştır. Bu da onu aksiz (ÖTV) vergisi doğasından arındırmıştır. Safi gelirin dağılım ve yeniden dağılımda çok önemli olmakla üretim fazlası (ihtiyaçtan fazla üretim) değeri tedavülden vergi olarak gerçekleşmiş, safi hasılayı belirlemiş ve milli hasılanın birincil dağılımının bir şekli olmuştur. Tedavülden verginin ikinci kaynağı tüketim malları fiyatlarında gerçekleşen üretime katılan tüketim araçları ve kendi değerini ona geçiren üretim araçlarının değeriydi. Yani tedavül vergilerinin diğer tezahürü tüketici fiyatları olmuştur (Mustafayeva, 1992, 37).

Sovyet vergi sisteminde devlet hem vergi ödeyici hem de vergi tahsildarı olmuştur. Devletin vergi konusundaki görevi sadece gelir elde

(35)

24

etmek değil fazlaya el koyma, kaynak dağılımını etkileme vb. başka amaçlara da hizmet etmiştir.

Tablo 1 1958-1965 yılında Devlet Bütçesinin Gelir Yapısı 1958 1961 1963 1965 1.‘sosyalist ekonomiden

Tedavül vergisi

Devlet işletme karlarından kesinti İşletme Ve Teşkilatların Gelir Ver.

Sosyal Sigorta Fonu Vergileri Diğer

Toplam

45,3 39,6 38,6 37,8 20,1 26,6 28,7 30,2

2,5 1,6 1,6 1,5

4,8 5,3 5,2 5,4

17,1 17,9 17,0 16,9 89,8 91,0 90,9 91,8 2.‘hane halkından’:

Vergiler Borçlar Diğer Toplam

7,7 7,5 7,0 7,5

1,6 1,2 1,5 0,2

0,9 0,6 0,6 0,5

10,2 9,0 9,1 8,2 Kaynak: Becker, 1969, 88

Genel olarak baktığımıza Sovyet döneminde piyasa ekonomisinden farklı olarak vergi politikasının gelir dağılımındaki rolü mukayesede mühim değildi. Hane halkının ödediği gelir vergisi brüt ücretin %2’sinden fazla olmayan oranda gerçekleşmiş, brüt ve net gelir hemen hemen farklılık göstermemiştir. Hanehalkından elde edilen vergi gelirleri kamu bütçesinin çok düşük oranını kapsamıştır. Bu oran genelde kentsel kesimde yaşayanların gelirlerinin en fazla %7-8’ine, kolhozların (çiftçi kolektifleri) ise en fazla

%2’sine eşit olmuştur. Fakat aynı dönemlerde örneğin Amerika’da bir işçinin maaşının ortalama %33’ü ve daha fazlası çeşitli vergi ödemelerine gitmiştir.

Piyasa ekonomisine geçiş gerçekleştiren post sosyalist ülkelerde de bu durum söz konusu olmuştur (Allahverdiyev, 1987).

Sovyet döneminde uygulanan bütçe politikalarına örnek olarak 7 yıllık plan dönemi verilebilir (Tablo 1 ve 2). Sovyet bütçesinin gelir yapısı Ek 1’de

(36)

25

daha ayrıntılı şekilde gösterilmiştir. Kamu harcamalarına baktığımızda en büyük yüzdenin sabit sermaye harcamaları olduğu görülebilir. Bu harcamalar üretimi ve genişleyen yeniden üretimi gerçekleştirmek için yapılan harcamalardır. Kamu harcamaları gelir dağılımını doğrudan etkilemiş ve gelir eşitsizliğinin çok düşük düzeyde gerçekleşmesinde en belirleyici etken olmuştur. Kamu harcamalarının boyutu Sovyet döneminde hanehalkı gelir kavramına farklı bir anlam yüklemiştir. Kamu harcamalarındaki diğer önemli husus yönetim harcamalarının düşük olmasıdır. Fakat bu politikanın 1965 yılında özyönetime geçişle değiştiği görülmüş ve yönetim harcamaları artmıştır. Bu da 1970 ‘zastoye’ (durgunluk) döneminden sonra ‘nomenklatura’

sınıfının oluşumunu hızlandırmıştır.

Tablo 2 1958-64 Yıllarında Kamu Harcamaları

1958 1960 1962 1964

1.Komünal hizmetler(ARGE

hariç) 13,9 13,8 13,8 14,2

2. Yönetim 1,6 1,2 1,1 0,9

3. GSY

Sabit sermaye Stoklar Toplam

44,0 10,4 54,5

46,3 5,4 51,7

47,0 5,7 52,7

46,5 9,8 56,4 4.Diğer harcamalar

Savunma İç Güvenlik ARGE

Net hata ve noksan Toplam

11,9 2,0 2,7 0,3 16,9

10,1 1,7 2,8 6,3 21,0

12,4 1,5 3,3 2,5 19,6

11,0 1,3 3,6 0,9 16,7 5. Transfer Ödemeleri 13,1 12,4 12,7 11,7 Kaynak: Becker,1969, 89

Sovyetler döneminde vergi ve bütçe sisteminde çok önemli derecede boşluklar olmuştur. Yöneticilerin görevlerini suistimal etmesiyle olumsuz yönde gelişmeler olmuştur.

(37)

26

Sovyet döneminde uyarlanmış (kişiselleştirilmiş) vergiler uygulanmıştır. Yani vergi yükümlülükleri tahsildar ve işletme arasında müzakereyle azaltılıp artırılabilmiştir. Esnek bütçe uygulaması mevcut olmuştur ve vergi toplanması şeffaf olmamıştır. Bir işletme diğerinin hangi koşullarda nasıl, ne kadar vergi ödediğinden genelde haberdar olmadığından gönüllü uyumluluk mevcut olmamıştır. Vergi sisteminin gelir dağılımına etkisi piyasa ekonomisinde olduğu gibi önemli değildir. Çünkü devlet reel gelirlere ve ücretlere eşitliği sağlayacak şekilde doğrudan müdahale etmiştir. Bunun yanı sıra gümrük vergileri merkezi planlı ekonomide önemli yer almamıştır.

Piyasa ekonomisine geçişle beraber bu verginin de önemi artmıştır (Martinez-Vazques ve McNab, 2000, 38).

Merkezden planlamanın eleştirisinin ana hatlarını ortaya koyan, mikro ekonomik davranışlarla makro ekonomik dengesizlikleri birleştiren Macar ekonomist Janos Kornai Sovyet bütçesi ve onun yönetimiyle ilgili aşağıdaki hususlara dikkat çekmiştir. Onun araştırmalarının anahtar kavramı ‟esnek”

bütçe sınırlaması ve ‟açık” (kıtlık) kavramıdır.

Serbest piyasa ekonomisi modelinin savı bütün ekonomik aktörlerin

‟sıkı” bütçe sınırlamasıyla karşı karşıya oldukları yani onların mali kaynaklarının sert bir şekilde sınırlandırıldığı savıdır. Merkezden planlı ekonomide de tüketicilerin bütçeleri sınırlı iken işletmeciler tam tersi esnek bütçeye sahip olmuştur. Merkezden gelen yardımların sınırı olmadığı için işletmeleri aşırı harcama veya kayıplar rahatsız etmemiştir. Onlar talebi ençoklaştırmak için yatırıma, girdilere yönelik harcamalarının, ücret ödemelerinin ve diğer harcamalarının yüksek olmasını önemsememiştir.

(38)

27

Esnek bütçe sınırlaması, merkezin işletmelerin taleplerine uyum sağlaması, garanti mekanizması, planlama sürecinde işletmelerin devletle pazarlık yapması ve işletme başarısızlıklarından olumsuz sosyal etkilerin düşünüldüğü merkez korkusu mevcut olmuştur. İflas ve atıl istihdamı durumları hemen hemen düşünülmemiştir. Esnek bütçe işletmelerin fiyatlar ve riskler hakkında düşünmemelerine neden olmuştur. Aynı zamanda plan gereğiyle bütçe yüksek riski göze alamamakta inovasyon ve modernleşme ile ilgili çıkarları sınırlı olmakta ve yatırımı fazla yaparak fazla sorumluluk üstlenmektense daha azı tercih etmekteydi.

Kornai, ‟açığın” işletmelerin rasyonel davranışları sonucunda ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Bunun nedeni girdilerin merkez tarafından aniden kesileceği korkusu veya ekonomik sorunlara karşı talep yaratılması gereğiydi. Esnek bütçe kısıtlaması burada fiyatların en aza indirilmesi gereksiniminden ortaya çıkmamaktadır. İşletmeler planlama sürecinde talepleri şişirmekte ve biriktirebildikleri kadar fazla stok yapmaktalar. Buraya işgücü de dâhildir, yani genelde onlara gerek duyulduğu için değil de plan değişikliklerine karşı gelebilmek için işe alınmaktaydılar. Girdiler açısından ise gereksiz oranda stok yapılmakta bu da hem açık tehlikesi hem de diğer işletmelerin açık yaratma isteğine dayanmaktaydı (Shkaratan, 2007).

Sovyet döneminde paraya sahip olma istediği en azından işletmeler arasındaki kaynak transferi sırasında ürüne sahip olma, talep anlamına gelmemekteydi,. İşletmeler arasında girdilerin dağılımı devlet planı esasında Gossnab tarafından belirlenmekteydi. Sonuçta kara borsa genişlemiştir.

Bunun yanı sıra fiyat sıkılığı, perakende satış fiyatları tüketim ürünleri arzına

(39)

28

ilişkin para talebinin daha hızlı artmasının neden olduğu enflasyon baskısına karşı tepki verememekteydi, özellikle de işletmeler ücret planını gerekli şekilde uygulamadıklarında (Smith, 1993).

Görüldüğü üzere Kornai daha fazla verimlilik ve teknolojik gelişime dikkat çekmiştir. Tabi bu söylenenler yönetimin görevini suistimal etmesi ve kamu malının kullanımında ifratçılığa yol verilmesi ve bunun eşitsizliğe neden olması bağlamında doğrudur. Fakat Kornai burada eski sistemin özlemini çeken halka sadece kapitalizmde işletmelerin başarı elde edeceklerini, teknolojinin gelişeceğini ve bu yolla genel refah seviyesinin yükseleceğini göstermeye çalışmıştır. Tabi sosyalizmin gizli amacı biftek veya radyo alıcıların arttırılması değil, daha eşit ve adil gelir dağılımını sağlamaktır (Mayevski, 2012).

Hülasa Sovyet sosyalizmi modelinde maliye politikasının gelir dağılımındaki rolü piyasa ekonomisinde olduğu kadar önemli değildir. Çünkü mülkiyet kamunun elinde toplanmıştır ve kamu istediği zaman istediği şekilde müdahale etme ve gelir dağılımını doğrudan etkileme gücüne sahip olmuştur.

Gelir dağılımı bağlamında devletin doğrudan müdahale aracı olarak en önemli maliye politikası kamu harcamaları olmuştur ve borçlanma politikasının gelir dağılımına etkisi söz konusu olmamıştır.

(40)

29 1.4. SSCB’de Gelir Dağılımı Sorunu

Sosyalizm mülkiyet hakkının topluma ait olduğu bir sistemdir. Fakat SSCB’de üretim vasıtaları üzerinde mülkiyet sadece hukuken topluma aitti.

Üretim ve bölüşüm ilişkilerinden doğan aidiyet söz konusu değildi.

Lenin 1915 yılı çalışmalarında sosyalist devrimi gerçekleştirmek için devletlerin gerekli olgunluğa ulaşmadığını göstermiştir. Marksizm’e göre sosyalizmin sanayileşmiş ve gelişmiş kapitalizm ülkelerinde hatta kapitalizmin uluslararası düzeyde olması sonucunda eşzamanlı olarak birkaç ülkede kurulacağı öngörülmüştür. Marks’ın ‘işçi sınıfının kurtuluşu, kendi eseri olacaktır’ deyimi Troçki’nin öngördüğü gibi ‘devrim sürecinde işçi sınıfına ait olan rolün partiye atfedilmesi parti örgütünün işçi sınıfı yerine geçmesine neden olacaktır’ şeklinde gerçekleşmiştir.

Keza sosyalist devrim gerçekleştirildikten sonra üretim vasıtaları emekçi halkın eline verilmiştir. Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir: yüzyıllarca üretim vasıtalarından mahrum bırakılan halk tek celsede bunun yönetimini gerçekleştirebilir miydi? Bunu halkın adına devlet yapmaktaydı. İlk bakışta burada çelişkili bir durum görülmese de halkta mülkiyetçilik, sahiplik anlayışının olmaması halk mülkiyetini hiç kimsenin mülkiyetine çevirmiştir.

Bunu kullanan bir grup devlet memuru da halkın mülkiyeti hakkında kendi mülkiyetiymiş gibi kararlar vermeye başlamıştır. Gizli olarak yeni bir sınıf ortaya çıkmış ve sosyal eşitsizlik artmıştır. Bu da özel mülkiyetin birdenbire müsadere yoluyla devlet mülkiyetine geçirilmemesi gerektiğine ilişkin Marksist düşüncenin dikkate alınmamasından kaynaklanmaktaydı (Asgerov ve Aliyev, 1990).

(41)

30

‟Sovyet sistemi dayanışmacılık, eşitlikçilik ve kendi kendini yönetme ilkesine dayanmıyordu. Bu sistem sahte bir sistemdi. Giderek saf bir kapitalist sisteme sürüklendi. Bu sahte yapısı Sovyet sistemini, kapitalizmin saldırıları karşısında iyice güçsüz düşürmüştü” (Carchedi, 2008, 433). Kolektifleşme ve sanayileşme sürgünlerle desteklenmiş ve sonuçta Sovyet sosyalizmi

‟sosyalist zeminde ortaya çıkmış, sosyalist üretim ve bölüşüm ilişkilerini savunan zorba bir sistemden (Stalinizm) başka bir şey olmamıştır” (Fülberth, 2008, 228).

Sosyalizmin kurulması için ekonomi ve siyasi yapının gerekli seviyeye ulaşmaması, teknolojik gelişimin sağlanması gereği, savaşlar vb.

nedenlerden dolayı sürekli bir politikanın diğeriyle yer değiştiği görülmektedir.

Bu değişiklikler ücretlere de yansımıştı ve gelir dağılımını etkilemiştir.

Memur ve işçilerin ücretlerinin plana göre verilmesi Sovyet sosyalizminde gelir dağılımının belirleyicisi olmuştur. İşçi gelirleri iş kademelerine göre belirlenen ücret, bireysel üretimi aşmasına göre ödenen ek ücret ve başarı karşılığında ödenen primlerden ibaret olmuştur. Ücretlerden yola çıkarak sınıfsızlaştırma, dolayısıyla gelirin nispi eşitliği amaçlanmıştır. Fakat 1970 sonrasında Sovyet sosyalizmine has ‘nomenklatura’ sınıfı ortaya çıkmıştır.

Bunlar yönetim yetkilerini suistimal eden kişiler olmuştur (Mustafayeva, 1992).

Reform (NEP) öncesi dönemlerde sosyalist ekonomilerde küçümsenemeyecek eşitsizlikler mevcuttu hatta ‟sömürü”nün varlığı da söz konusu olmuştur. Fakat bu sosyalist ekonominin kendisinden kaynaklanmamaktaydı. Yani ‟gelir, meslek, statü farklılığından doğan bir

(42)

31

tabakalaşmadan söz edilse dahi bu kişi ve grupları üretim süreci ve bölüşüm mekanizmaları içinde nitelikçe farklı rollere ve karşıt durumlara getirmediği için bir sınıflaşma olarak yorumlanmamalıdır” (Boratav, 1973).

Tablo 3 SSCB’de Kişisel Gelir Dağılımı Milyon insan (milyon ruble) %

1980 1985 1988 1980 1985 1988 Tüm hanehalkı 265,5 277,2 285,5 100 100 100 50’den düşük 19,3 11,8 8,3 7,3 4,3 2,9

50—75 49,3 37,8 27,7 18,5 13,6 9,7

75—100 61,6 54,8 44,7 23,2 19,8 15,7 100—125 51,8 53,6 50,2 19,5 19,3 17,6 125—150 35,0 41,7 44,9 13,2 15,0 15,7 150—175 21,7 28,9 35,0 8,2 10,4 12,2

175—200 12,5 18,6 25,7 4,7 6,7 9,0

200—250 10,9 19,0 28,8 4,1 6,9 10,1

250’den yüksek 3,4 11,0 20,2 1,3 4,0 7,1

Kaynak: http://istmat.info/node/21361 (SSCB istatistik verileri)

Tablo 3’ten görüldüğü gibi nüfus geneli orta gelir dilimine ait olmuş, aynı zamanda yapılan kamu harcamaları ve gelir grupları atasındaki sınıfsal ilişkiler göz önünde bulundurulsa gelir dağılımının geçiş ekonomisinde olduğundan hatta piyasa ekonomisinde olduğundan daha adil olduğu söylenebilir. Merkez ve Doğu Avrupa’da ve Asya ülkelerinde gelir dağılımı

(43)

32

farklılık göstermiştir. 1980’li yılların sonuna doğru Gini katsayısı 20-28 arasında değişmiştir, çoğunluk ise 23-24’e eşit olmuştur. Genel olarak bu yıllarda gelişmiş kapitalist ekonomileriyle kıyasladığımızda Doğu Avrupa ülkelerinde gelir dağılımı çok daha adil olmuştur. Dolayısıyla geçişten önce eşitliğe yakın gelir dağılımı modelinin söz konusu olduğu düşünülebilir.

SSCB’de de yurtiçi gelirin dağılımında bir sömürü söz konusu olsa da gelirin yeniden dağılımında bu çok önemli boyutlarda en aza indirilmekteydi.

Şöyle ki devlet bütçesi veya kamu işletmeleri bütçelerinden çalışanlara, tüm vatandaşlara para ödenmeden daireler sağlanmakta, sağlık hizmetleri, eğitim vb. verilmekteydi. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde en zengin ve en fakir grupların oranı 1:13-14 iken, eski SSCB’de ise 1:4-5 olarak gerçekleşmekteydi (Kolodko, 2000).

Kolektif çiftliklerde ise devlet tarafından planlanan ürün gerçek değerinden daha düşük fiyatta satın alınmış ve tarım sektörünün gelişimi ve burada çalışanların hayat seviyesinin yükseltilmesi için harcanmıştır. Geri kalan gelir ise bir yıllık kolektif çiftlik harcamaları yapıldıktan sonra şahsi gelirlere çevrilmiştir (Boratav, 1982).

1950 yılına kadar işçi ücretleri arasında gelir farkları çok az olmuştur.

Sosyalist sanayileşmenin artmasıyla vasıflı ve vasıfsız işçiler, teknik kadrolarla düz işçiler arasındaki gelir farkı da artmaya başlamıştır. 1950 yılından sonra ise vasıflı insan gücündeki büyük açıkların kapanmasına imkan veren sanayileşme süreci ve ona bağlı eğitim politikaları, bir yandan da asgari ücreti yükselten, toplam gelirlerin içinde primlerin payını azaltan, temel ücretlerin oranlarını yükselten gelir politikalarına ve ücret reformlarıyla

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :