Muhammed’in son peygamber, Ýslâm’ýn son din ve Kur’an’ýn son kitap olmasýyla doðrudan alâkalýdýr

Download (0)

Full text

(1)

yüzyýlýn baþlarýndan itibaren literatüre gir- meye baþlamýþtýr. Tecdidin terime dönüþ- mesi, Ýslâm toplumu ve düþüncesinde ke- limelerin terimleþme sürecinin tipik özel- liklerini gösterir. Tecdid önce bir asýlda (ha- diste; bk. Wensinck, el-Mu£cem,“cdd”md.), daha sonra bazý vasýflarla irtibatlandýrýla- rak bu vasýflarý taþýyan kiþi ve düþünceleri, hatta hareketleri adlandýrmak için kulla- nýlmýþtýr (Münâvî, I, 10, 13; Zebîdî, I, 26;

Azîmâbâdî, XI, 391-392).

Tecdid, hem ilgili olduðu rivayetler hem terimin muhtevasýnýn tayininde tutulan yol bakýmýndan Ýslâm toplumunda ilmin ve ulemânýn konumunu dile getiren önemli bir terimdir ve zaman içerisinde ortaya so- runlarýn çýkacaðýný, bu sorunlarýn tecdid sürecinde ehil kimseler tarafýndan çözü- lebileceðini ifade etmektedir. Bu tavýr Hz.

Muhammed’in son peygamber, Ýslâm’ýn son din ve Kur’an’ýn son kitap olmasýyla doðrudan alâkalýdýr; çünkü artýk yeni bir peygamber, din ve kitap / vahiy gelmeye- ceðine göre bu durum mevcudun yeterli görülmesini, ancak bunun etkin varlýðýnýn zaman içinde zaafa uðramasý ihtimalinin bulunduðunun farkýna varýlmasýný ifade etmektedir. Bu sebeple yenileme düþün- cesi baþýndan itibaren Ýslâm toplumu ve düþüncesinde meþrû ve gerekli görülmüþ- tür. Bir hadiste, “Allah her yüzyýlýn baþýn- da bu ümmete dinlerinde yenileme yapa- cak (yüceddidü) birini gönderir” denilmiþ (Ebû Dâvûd, “Melâhim”,1), bu hadis hem klasik hem çaðdaþ âlimler tarafýndan tek- rar edilmiþtir. Tecdid kelimesinin bugün- kü anlamýný kazanmasýnda bu hadisin ta- yin edici bir rolü olmuþtur (hadisin sýhha- tiyle ilgili deðerlendirmeler için bk. Adnân M. Emâme, s. 51-54; Landau-Tasseron, LXX [1989], s. 96 vd.; Ertürk, X/1-3 [1997], s. 126-128). Hadisteki “yüceddidü” fiilinin anlamý çeþitli alanlarla irtibatlý olarak fark- lýlaþmakla birlikte buradaki “dini yenileme”

tabiri tarihî süreçte müslümanlarýn haya- týnda önemli bir yer edinmiþ, insanlarýn kendilerine bu itibarý kazandýran fiilleri dikkate alýnarak anlaþýlmýþtýr. Bu sebeple tecdidin anlam tarihi Ýslâm toplumunun yaþadýðý süreçle doðrudan iliþkili olup te- rimin ne mânaya geldiðinin bu süreçten soyutlanarak belirlenmesi mümkün deðil- dir. Tecdid kavramýnýn muhtevasý Ýslâm toplumunun tarihte yaþadýðý, dinle irtiba- týn zayýflamasýna iþaret eden geliþmelere baðlý olmuþtur. Bu sebeple konusu ve içe- riði, tarih içindeki zayýflama ve gevþeme- nin aþýlarak aslî dindarlýðýn veya dinin as- lýna uygunluk içinde etkinliðinin yeniden saðlanmasýyla alâkalýdýr (Ýbnü’l-Esîr, XII,

218-223; Sübkî, I, 199-203; Süyûtî, et-Ten- biße,s. 114-116; Münâvî, I, 10-13). Son asýr- larda tecdidin kavramsal içeriðini belirle- meye yönelik çalýþmalar yapýlýncaya kadar bu konunun daha çok hadis kitaplarý ve þerhleriyle ricâl kitaplarýnda müceddid sa- yýlan kiþilerin hayatý anlatýlýrken zikredilme- si de bununla ilgilidir (Landau-Tasseron, LXX [1989], s. 84).

XIX. yüzyýla kadar müceddid olarak ad- landýrýlan kiþilerin en önemli özellikleri, or- taya çýkan sorunlarý kalýcý biçimde ve bir yönteme baðlý þekilde halletmeleridir. Bu husus, Ýslâm toplumunda ortaya çýkan me- selelerin aþýlarak daha önce sorun gibi gö- rünen birçok unsurun, toplumun kendine has varoluþunu deðiþtirmeden onun kül- türü ve hayatýnýn parçasý haline getirilme- siyle gerçekleþmiþtir. Bu süreçte müced- did yeni bir þey getirmemekte, ancak din- le hayat arasýna girerek bunlarý birbirin- den uzaklaþtýrdýðý kabul edilen bir geliþ- meyi eðer dinin aleyhine ise açýða çýkar- makta, aleyhinde deðilse dinle irtibatý için- de temellendirip meþruiyetini göstermek- tedir. Baþta hadislerin yazýlmasý ve sahâ- beyle ilgili tavrýn tashihi (Ömer b. Abdü- lazîz) olmak üzere fýkýh usulünün tedvini (Ýmam Þâfiî), fýkhýn sistematik bir ilim ha- line getirilmesi (Ýbn Süreyc), akîdenin te- mel çerçevesinin doðru þekilde çizilmesi (Ebü’l-Hasan el-Eþ‘arî), fýkýhla hadisler arasýndaki irtibatýn temellendirilmesi (Bâ- kýllânî – Ebü’t-Tayyib Sehl es-Su‘lûkî – Ebû Ýshak el-Ýsferâyînî), tasavvuf, kelâm ve felsefe arasýndaki ihtilâfýn açýða çýkarý- larak bunlar arasýnda iletiþim ve hiyerarþik irtibatýn kurulmasý (Gazzâlî) gibi adýmlar, müceddid diye nitelendirilen kiþilerin baþa- rýlarýný gösteren ve bunun üzerinden tec- didin muhtevasýný belirleyen faaliyetlerdir.

Müceddid ve tecdidle ilgili talep ve mü- zakereler müslümanlarýn kendilerini rahat hissetmedikleri zamanlarda daha fazla di- le getirilmiþ ve daha fazla etkin olmuþtur.

Osmanlý Devleti’nin güçlü olduðu, ülkede istikrar ve refahýn yaygýn bulunduðu dö- nemlerde tecdid konusunun bir mesele haline gelmemesi bu yönden önem taþýr.

Nitekim meseleler ait olduklarý ilmin me- sâili içinde ele alýnýp halledilince tecdid dü- þüncesinde hissedilen bütüne yönelik gay- ret gereksiz kalmaktadýr. Toplumlarda özel- likle kurumlar ve kurallarla ilgili alanlarda tecdid yerine daha çok “nizâm-ý kadîm”in ýslahý gibi bir çalýþmanýn yaygýn olduðu gö- rülür; ancak bu durum yenilenme düþün- cesinin bulunmadýðý anlamýna gelmez. Ye- nilenme genellikle ýslah ve bozulan niza- mýn yenilenmesi þeklinde düþünülmekte

BÝBLÝYOGRAFYA :

Recâizâde Mahmud Ekrem,Ta‘lîm-i Edebiyyât, Ýstanbul 1299, s. 308-309; Ahmed Cevdet Paþa, Belâgat-ý Osmâniyye, Ýstanbul 1299, s. 166-167;

Muallim Nâci,Edebiyat Terimleri: Istýlâhât-ý Ede- biyye (haz. M. A. Yekta Saraç), Ýstanbul 1996, s.

147-151; Ali Nihad Tarlan,Edebî Sanatlar, Ýstan- bul 1964, s. 46-49; Tâhirülmevlevî,Edebiyat Lü- gatý, Ýstanbul 1973, s. 151-152; M. Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri-Belagat, Ankara 1980, s. 196-197; Cem Dilçin,Örneklerle Türk Þiir Bilgi- si, Ankara 1983, s. 441-443; M. A. Yekta Saraç, Klâsik Edebiyat Bilgisi Belagat, Ýstanbul 2000, s. 193-197; Menderes Coþkun,Sözün Büyüsü Edebi Sanatlar, Ýstanbul 2007, s. 199-201.

ÿMeliha Y. Sarýkaya

– —

TECDÝD (  5א ) Ýslâm düþüncesinde yapýsal bir unsur olarak dinle hayat arasýndaki irtibatý canlandýrmayý ifade eden terim.

˜ ™

Sözlükte “yenilemek, yeni bir yol açmak”

anlamýndeki tecdîd, bir iþi ya da bir þeyi cid- diyetle ve bir yöntemle yeniden ve aslýna uygun biçimde yenileme faaliyetini ifade eder. Tecdidi gerçekleþtiren kimseye mü- ceddid denir. Ýhyâ kelimesi benzer anlam- da kullanýlmakla birlikte tecdid kadar yay- gýnlýk kazanmamýþtýr. Tecdid, Ýslâm’da içi- ne þüphe veya fesat karýþtýðýndan yenile- me ihtiyacý duyulan abdest (tecdîd-i vudû‘), nikâh (tecdîd-i nikâh) ve akîde (tecdîd-i îman) hakkýnda kullanýlmýþtýr. Ancak dinî yapýnýn bütünüyle ilgili kullanýmý özellikle son iki asýrda ön plana çýktýðýndan dinin ye- nilenmesi veya dinde tecdid tabirleri üze- rinden içerik ve anlam kazanmýþtýr. Buna göre dinin tecdidi, “dinde deðiþiklik yapýla- rak bazý unsurlarýn çýkarýlýp yeni bazý un- surlarýn eklenmesi þeklinde dinin yeniden tanýmlanmasý” (reform)anlamýnda olma- yýp “zaman içerisinde zayýflayan dinle irti- batýn yeniden güçlendirilmesi” demektir (Karaman, s. 584; Ertürk, X/1-3 [1997], s.

129-130). Abdest, nikâh ve imanýn tecdi- di ifadesi de bunlara yeni bir taným getir- meyip sýhhatleri konusunda þüphe uyan- dýran bir durumun ortadan kaldýrýlmasý þeklinde anlaþýlmýþ ve uygulanmýþtýr. Nite- kim “tecdîdü Ýbrâhîm li-binâi’l-Kâ‘be” ifa- desi Kâbe’nin yýkýldýktan sonra eski yerin- de ve aslýna uygun biçimde yeniden inþa- sýný anlatýr. Buna göre yenileme dinin ken- disinde deðil insanlarýn dinle irtibatý nok- tasýnda kavranmýþ, zaman içerisinde dinle dindarlar arasýnda ortaya çýkan gevþeme- nin aþýlarak dinle irtibatýn yeniden güçlen- dirilmesi için kullanýlmýþtýr. Tecdid, II. (VIII.)

(2)

ederek bu misyonu devlet adamlarýna yük- leyen bir görüþ de vardýr (Seyyid Þerîf el- Cürcânî). Hadiste bid‘atlara karþý mücade- le etmenin ve sünnetin ihyasýnýn kastedil- diðini (Þah Veliyyullah, Murtaza ez-Zebîdî gibi), tecdidin din ve ilim alanýyla sýnýrlý ol- mayýp her yönüyle hayatý konu edinmesi gerektiðini (Muhammed Abduh – Reþîd Rýzâ, Mevdûdî) söyleyenler de görülmüþ- tür. Ýbnü’l-Esîr’in her dönemde siyasî bir li- derle mezheplerden en az birer âlimi mü- ceddid diye nitelendirmesi önem arzet- mektedir. Ýmâm-ý Rabbânî’nin din alanýn- da bid‘atlarý tamamen reddetmekle birlik- te dinî ilimlere ve özellikle fýkha tayin edici bir önem vermesi onun tecdid faaliyetin- de aþamalý bir düþünce ve yöntem tercih ettiðini göstermektedir. Tecdid hadisiyle ilgili diðer bir tartýþma “re’si külli mieti se- ne” ibaresiyle alâkalýdýr. Bu ibare üç ayrý mesele ortaya çýkarmaktadýr. Ýlki re’s ke- limesinin hem “baþ” hem “son” anlamýnda kullanýlmasýndan kaynaklanmaktadýr. Yay- gýn biçimde bu tabir “yüzyýlýn baþý” diye anlaþýlmýþ, bu sebeple birçok âlim önem- li iþler baþarmalarýna raðmen asrýn orta- larýnda vefat ettikleri için müceddid sayýl- mamýþtýr. Ancak zamanla çok sayýda âlim ve hareket adamý asrýn ortalarýnda yaþa- makla birlikte müceddid olarak nitelendi- rilmiþtir. Ýkinci mesele yüzyýl hesaplanýrken neyin baþlangýç kabul edileceðidir. Bura- da çeþitli ihtimaller bulunmakla birlikte en önemlileri hicret, bi‘set ve Hz. Peygam- ber’in irtihalidir. Tecdid konusunda yazý yazanlarýn çoðu hicreti esas almýþ, ancak diðer ihtimalleri de göz ardý etmemiþtir.

Üçüncü mesele müceddidin tecdid faaliye- tinin mi yoksa vefat tarihinin mi dikkate alýnacaðýyla ilgili olup burada da vefat ta- rihi aðýrlýk kazanmýþtýr (Ertürk, X/1-3 [1997], s. 129-135; Algar, “Yüzyýlýn Müceddidi”,s.

12-15).

Tecdidin kavramsal içeriði ele alýnýrken üzerinde durulan konulardan biri ictihad- dýr. Ýctihad taklidin mukabili bir mânayý ifa- de etmekte, benzer bir anlam için tahkik kelimesi de kullanýlmaktadýr. Özellikle Fah- reddin er-Râzî ve sonrasýndaki âlimlerin yöntemini ifade eden tahkike taklide mu- kabil bir anlam da verilmektedir. Bu se- beple birçok müellifin taklidi eleþtirmesi, ictihadýn vazgeçilmezliði ve devam ettiði dikkate alýndýðýnda mutlak ictihaddan çok tahkik talebi anlamýna gelmektedir (Hal- laq, XVI/1 [1984], tür.yer.; Hirschler, LXVIII/

2 [2005], tür.yer.). Gelenek karþýsýnda eleþ- tirel bir tutumu içeren tahkik, fýkhî me- seleler için kullanýlan ictihaddan farklý þe- kilde bütün geleneksel bilgi alanlarýnda, bil-

hassa tasavvuf ve kelâmla dil bilimi / dil felsefesinde kullanýlmaktadýr. Özellikle VII.

(XIII.)yüzyýldan itibaren eserlerde görülen ve XIX. yüzyýla kadar devam eden taklit eleþtirisini ictihad talebi olarak deðil tah- kik talebi olarak anlamak daha uygundur.

Buradan hareketle Râzî’den sonra tecdi- din tahkikle eþ anlamlý kullanýldýðý uzunca bir süreç yaþandýðý söylenebilir (Münâvî, I, 11-12). Tarih açýsýndan bakýldýðýnda söz konusu hadise tamamen uyan bir müced- did bulunmamaktadýr. Ömer b. Abdülazîz ve Ýmam Þâfiî’nin müceddidliðinde nere- deyse ittifak varsa da bu ikisi dýþýnda kim- lerin müceddid sayýldýðý hususunda farklý görüþler ileri sürülmüþ, ayrýca bunlarýn ya- þadýðý dönemde tecdid faaliyetine katýlan baþka âlimlerin de bulunduðu ifade edil- miþtir.

Tarihî Süreç.Tecdid hakkýnda yazýlan eserlerde en önemli soru dinle yenileme arasýnda nasýl bir irtibat kurulacaðýdýr. Ce- dîd kelimesinin “alýþýlmýþ, kabullenilmiþ ol- mayan” anlamý dikkate alýndýðýnda dinle yeni arasýnda kurulacak irtibatýn meþrui- yeti sorun teþkil etmektedir. Dinin yenilen- mesinin tam olarak neyi içerdiði sadece söz konusu rivayetin metninden hareket- le belirlenememektedir. Dinle alâkalý ha- disteki “yüceddidü” ifadesi hadislerde di- nin yanýnda iman, abdest ve nikâh gibi kav- ramlarla birlikte de geçmekte olup (Wen- sinck, el-Mu£cem,“cdd”md.) bu kullaným- larýnda anlamýnýn açýk olmasý tecdid mas- darýnýn delâleti konusunda bir sorun çýkar- mamýþa benzemektedir. Farklý kelimelerle ifade edilmekle birlikte yaklaþýk ayný mâ- naya gelen diðer rivayetlerden “yüceddidü lehâ dînehâ” ifadesinin anlamýný belirle- mekte faydalanýlmýþtýr. Ancak tecdid hak- kýnda yazýlanlar sadece rivayetlerin lugavî, hatta þer‘î mânasýný dikkate almamýþ, bu- nun yanýnda Ýslâm tarihinde bu terimin içeriðini teþkil edebilecek kiþiler, olaylar ve etkinlikler üzerinden tecdidin anlamýný be- lirlemiþtir. Buradan çýkarýlan sonuca göre

“yüceddidü” fiilinin konusu, dinin muhte- vasý deðil Hz. Peygamber tarafýndan teb- lið edilmiþ ve niteliði belli olan dinle insan- lar arasýnda kurulacak irtibattýr.

Tecdidin muhtevasý onu gerçekleþtiren- lerin yaptýklarýndan, bunlar da toplumun karþý karþýya kaldýðý sorunlardan baðým- sýz olarak kavranmamýþtýr. Meselâ I. (VII.) asrýn müceddidi sayýldýðý hususunda ne- redeyse ittifak bulunan Ömer b. Abdüla- zîz’in gerçekleþtirdikleriyle II. (VIII.)asrýn müceddidi kabul edilenlerin önemlilerin- den Ýmam Þâfiî’nin yaptýklarý muhteva ba- kýmýndan birbirinden tamamen farklýdýr.

ve bu da dar anlamýyla siyasal ve kurum- sal olarak düþünülmektedir. Buna karþý- lýk Rus istilâsýna uðramýþ Kazan gibi böl- gelerde, Ýngiliz iþgalinin görüldüðü Hindis- tan’da (Þah Veliyyullah ve Hâlid el-Baðdâ- dî) ve istilâya mâruz kalan Afrika’nýn iç ve orta bölgelerinde (Osman b. Fûdî) müced- didlerin yetiþtiði ve tecdid fikrinin canlý tu- tulduðu takip edilebilir. Osmanlý toprak- larýnda tecdid ve müceddidle ilgili tartýþ- malarýn daha çok Mýsýr ve Kuzey Afrika gi- bi bölgelerde ön plana çýkmasý (Cemâled- dîn-i Efganî ve Muhammed Abduh), mer- kezdeki tartýþmalarýn ise XX. yüzyýlýn ilk çeyreðinde ciddi biçimde baþlamasý, bütü- ne yönelik meselenin halledilmesinin hay- li zor olduðu durumlarla doðrudan alâkalý bulunduðunu göstermektedir.

Tecdid konusunda yazý yazanlarýn bir kýsmýnýn bu alandaki iddia ve beklentileri önem arzetmektedir. Bu hususta ilk müs- takil eseri telif eden Süyûtî baþta olmak üzere ondan önce Gazzâlî, daha sonra Ýmâm-ý Rabbânî, Þah Veliyyullah ed-Dih- levî, Elmalýlý Muhammed Hamdi, Said Nur- si ve Mevdûdî gibi müelliflerin yazýlarýnda- ki tahliller ve yorumlar bu yönden dikkat çekicidir. Fakat tecdidin gerçekleþip ger- çekleþmediði ve bunu kimlerin gerçekleþ- tirdiði yönündeki sorularýn cevabýný, iddia sahibi âlimler deðil onlarýn yöneldiði insan- lar ve o insanlarýn hayatýndaki deðiþimi kav- rayan sonraki nesiller vermektedir. Bu çer- çevede hem tecdid hadisinin þöhret kazan- masýnda hem tecdid kelimesinin zaman içerisinde kavramsallaþmasýnda hem de bu alanda ortaya çýkan literatürde tarihî sü- recin doðrudan ve belirleyici etkisi görü- lür. Müceddid hadisi, mânasýndaki buyu- rucu imasýyla tecdid gayretlerini teþvik edip bunun gerçekleþmesini meþrulaþtýrýrken dinle hayat arasýndaki irtibatýn metodik ve sistematik biçimde kurulmasýný Ýslâm top- lumu ve tarihinin, içinde geçtiði temel bir varoluþ kategorisi haline getirmiþtir.

Müceddid hadisinde yer alan “men” (kim ki),“yüceddidü lehâ dînehâ” ve “’alâ re’si külli mieti sene” unsurlarý muhtelif þekil- lerde anlaþýlmýþtýr. Arapça’da “men”in hem tekil hem çoðul için kullanýlmasý bir taraf- tan tecdidi gerçekleþtirenin tek kiþi mi, birden fazla kiþi mi, hatta bunun hakiki þahýs mý yoksa hükmî þahýs mý olduðu gi- bi sorularýn ortaya çýkmasýna yol açmýþtýr.

Diðer taraftan “dinin tecdidi” ifadesi de türlü biçimlerde anlaþýlmýþtýr. Burada gö- revin sadece ilmî olduðunu vurgulayanlar bulunduðu gibi (meselâ Mecdüddin Ýbnü’l- Esîr, Ebü’l-Fidâ Ýbn Kesîr, Tâceddin es-Sübkî, Süyûtî) tamamen siyasî olduðunu ifade

(3)

müceddidleri bir taraftan siyasî yönetim- le, diðer taraftan ilimle irtibatlandýrarak ele almýþtýr. Ýbnü’l-Esîr’in bu husustaki te- mel fikri, müslümanlarýn Ýslâm’la olan ba- ðýnýn sahih ve sistematik biçimde gerçek- leþmesi gerektiði ve bunu fýkýh mezheple- rinin yapacaðýdýr (Câmi£u’l-u½ûl,XII, 219 vd.). Yaklaþýk 150yýl sonra Tâceddin es- Sübkî de tecdidi, mesele çözümünün me- todik hale gelmesini ifade eden mezhep kavramýyla ve hem kelâm hem fýkýh mez- heplerinin istikrarýyla irtibatlý þekilde kav- ramaktadýr (ªabašåt,I, 201).

Seyyid Þerîf el-Cürcânî’nin Timur’a gön- derdiði bir mektupta epeyce farklý bir mü- ceddid listesi ve oldukça deðiþik bir tec- did anlayýþý bulunmaktadýr. Buna göre bü- tün müceddidler devlet adamýdýr; bunla- rýn ilki Ömer b. Abdülazîz, sonuncusu Emîr Timur’dur (Tüzükât-ý Timur,s. 53-57). Bu devlet adamlarýnýn yaptýðý þey, verdikleri kararlar ve uygulamalarýyla kendilerinden önce yaygýn olan dinle irtibatsýzlýðý din ve hukuk lehine halletmeleri, bu arada Ehl-i beyt’e ve ulemâya özel ihtimam göster- meleridir. Seyyid Þerîf’in müceddidler lis- tesi Ömer b. Abdülazîz dýþýnda diðer lis- telerle ortak bir isim taþýmamaktadýr. Di- ðer listelerin en önemli özelliði tecdidi mut- laka ilmî bir faaliyet halinde göstermesi ve siyasete sadece ilimle elde edilene uy- ma noktasýnda aracý bir konum vermesi- dir. Buna karþýlýk Seyyid Þerîf’in listesi ta- mamen hayatý dinle yeniden buluþturan devlet adamlarýndan meydana gelmekte- dir.

Süyûtî, tecdid konusunda yazdýðý bir ri- sâlede daha önceki düþünceleri ve açýkla- malarý bir araya getirerek kendi tezini or- taya koymuþtur. Süyûtî’ye göre her yüzyý- lýn baþýnda büyük meseleleri (mihen) ele alýp bunlarý halledecek bir veya birden faz- la müceddidi beklemek gerekir, daha ön- ce de böyle yapýlmýþtýr (et-Tenbiße,s. 114- 115). Süyûtî kendi döneminde üç büyük sorun bulunduðunu ifade etmektedir. Bi- rincisi Frenkler’in Endülüs’ü istilâ etmesi, ikincisi Timur sonrasýnda Afrika’da “Sini”

adý verilen Timur gibi bir kiþinin yirmi yýl boyunca insanlarý köleleþtirmesi, üçüncü mesele cehaletin yaygýnlaþýp âlimlerin kay- bolmasýdýr. Ýslâm ümmetinin tarihinde ilk defa böyle bir meseleyle karþý karþýya ka- lýndýðýný belirten Süyûtî, kendi dönemin- deki müceddid veya müceddidlerin bu so- runlarý halledecek özelliklere sahip olma- sý gerektiðini düþünmektedir. Bir asýr ön- cesinde meseleleri çözecek âlimler bulun- duðunu söyleyerek aralarýnda Ýbn Haldûn, Ýbn Cemâa, Ýbn Arafe’nin de yer aldýðý yir-

mi yedi âlimin ismini vermekte, kendisi- nin yaþadýðý IX. asrýn baþlarýnda bunlarla mukayese edilebilir âlim kalmadýðýný ileri sürmektedir (et-Te¼addü¦,s. 149-161).

Süyûtî, bir müceddidde aranan özellikleri sayarak kendisinin meseleleri halletme im- kânýný taþýyanlardan biri, belki de birincisi olduðunu iddia etmekte, ilimlerdeki te- bahhuru sebebiyle müceddidlikle “meb‘ûs olmasý” ümidini dile getirmektedir. Süyûtî

“Tuhfetü’l-mühtedîn bi-esmâi’l-müceddi- dîn” adlý bir þiir yazmýþ, bu þiir birçok çalýþ- maya konu ve kaynak teþkil etmiþtir. Ab- dürraûf el-Münâvî, Süyûtî’nin el-Câmi£u’½-

½a³¢r’ine yazdýðý Fey²ü’l-šadîr isimli þerhte tecdid meselesini geniþ biçimde ele almýþ, muhtelif âlimlerin bu husustaki de- ðerlendirmelerini ve Süyûtî’nin müceddid ve müctehid olduðu yönündeki iddialarý- nýn nasýl karþýlandýðýný belirtmektedir (Fey-

²ü’l-šadîr,I, 10-13).

Ýmâm-ý Rabbânî genellikle ikinci binyý- lýn müceddidi (müceddid-i elf-i sânî)olarak bilinir. Bunun en önemli gerekçesi, onun Ýslâm’ý kendi mahiyetine uygun biçimde muhafaza etme ve bu konuda ortaya çý- kan iki önemli meseleyi halletme gayreti- dir. Bunlarýn ilki, Ekber Þah’ýn Hint alt kýta- sýnda mevcut dinlerden bir terkip oluþtu- rarak bunu yeni bir din, bir tür Hint millî dini inþa etme düþüncesine karþý çýkma- sý ve Ýslâm’ýn en azýndan Hint alt kýtasýn- da varlýðýný korumasý hususunda önemli gayret göstermesi, ikincisi de o dönemde tasavvufta ortaya çýkan bazý aþýrý görüþ- ler neticesinde tasavvuf erkânýna özel bir dinî hüviyet verilmesi çabalarýna karþý çý- kýp fýkhýn ve diðer þer‘î ilimlerin vazgeçil- mezliðini vurgulamak suretiyle Ýslâm top- lumunun dinî ve kültürel vahdetini saðla- ma yolundaki baþarýsýdýr. Ýmâm-ý Rabbâ- nî’nin bid‘atlar konusunda aþýrý hassasi- yet göstermesi ilk bakýþta onun bütün ye- niliklere karþý olduðunu düþündürebilir.

Ancak özellikle fýkýh ve kelâm alanýndaki tutumu dikkate alýndýðýnda Ýslâm mede- niyeti içinde ortaya çýkan yeni ilimlere ve tarikatlara karþý bir tavýr ortaya koyma- mýþ, sadece dar anlamýyla din ve ibadet- ler konusunda hiç kimsenin Hz. Peygam- ber’le mukayese edilebilir bir konumda gö- rülemeyeceðini söylemiþ, din ve ibadet ala- nýnda aslî olanla fer‘î olanýn birbirine ka- rýþtýrýlmasýný engellemeye çalýþmýþtýr. Bu bakýmdan kendisinin müceddid ideal tipi- ne en fazla uyan kiþi olduðu söylenebilir (Muhammed Ferman, II, 875 vd.; Erdem, IX/26 [2006], s. 301 vd.). Nitekim Muhyid- din Ýbnü’l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük sûfî düþünürlerin müced- Ancak her ikisinde dikkat çeken ortak yön

kendi dönemlerinde ortaya çýkan, dinle ha- yat arasýnda açýk olarak nitelenebilecek so- runlarýn çözülmesine ön ayak olmalarýdýr.

Bu açýk I. (VII.)asýrla II. (VIII.)asýrda farklý- lýk gösterdiðinden tecdidin içeriði de fark- lý tahakkuk etmiþtir. Bu durum diðer asýr- lar için de geçerlidir.

Ýbn Kesîr müceddidin bir kiþi olmasýnýn gerekmediðini, tecdidin farz-ý kifâye ka- bul edilmesi dolayýsýyla birden fazla âlim tarafýndan da gerçekleþtirilebileceðini söy- ler. Buna karþýlýk Ýbnü’l-Esîr müceddidlik hususunda ihtilâf bulunduðunu, ihtilâfýn sebebinin âlimlerin kendi mezheplerinden kiþiyi müceddid gösterme gayretlerinden kaynaklandýðýný ifade eder (Süyûtî, et-Ten- biße,s. 107). Süyûtî, müceddidin birden fazla ve farklý ihtisas alanlarýndan gelebi- leceðini savunanlarýn olduðunu belirtir. Asýl mesele insanlarýn hayatýnda dinle irtibat- larýný güçlendirmektir. Bu da sadece bir fakih, muhaddis veya kelâm âliminin ça- basýyla deðil bu alanlardan çeþitli âlimle- rin katkýsýyla gerçekleþebilir. Bu durumda tecdid toplumun umumunu ilgilendiren bir faaliyet þeklinde görülmektedir. Ancak bu görüþ bir taným ve tahdit imkânýný or- tadan kaldýrmakta, bir anlamda tecdidi hayatýn içinde iþ bölümüyle ve ilimler va- sýtasýyla gerçekleþen bir süreç haline ge- tirmektedir (a.g.e.,s. 108). II. (VIII.)yüz- yýlýn baþlarýndan itibaren âlimlerin bir mü- ceddidden bahsetmeleri ve bunun da Ömer b. Abdülazîz olduðunu düþünmeleri, te- rimin aslýný teþkil eden hadisin o dönem- de en azýndan mâna bakýmýndan bilindi- ðini göstermektedir. Ayný yüzyýlda Þâfiî’- nin öne çýkmasý, Ömer b. Abdülazîz ile mu- kayese edildiðinde tecdidin mânasýnýn kar- þýlaþýlan meseleleri ne kadar ilgilendirdi- ðini ortaya koyar. Þâfiî’nin fýkýh usulünün tedvinindeki baþarýsý, mezheplerin istikrar kazanmasý, bunun etkisiyle toplumsal ha- yatta refahýn saðlanmasý imkânýný getir- miþtir. Ahmed b. Hanbel’in Ýmam Þâfiî’yi II. (VIII.)asrýn müceddidi olarak niteleme- si bu yönden önemlidir (Ýbn Hacer, s. 47).

Tecdid konusunda ilk ciddi ve sistema- tik tahlil Mecdüddin Ýbnü’l-Esîr (ö. 606/

1210) tarafýndan yapýlmýþtýr. Her ne kadar ondan önce Gazzâlî kendi faaliyetini, özel- likle inzivadan çýkýp tedrise dönmesini tec- did vazifesiyle irtibatlandýrsa da (el-Mün- šý×,s. 60-61) Ýbnü’l-Esîr kendi dönemine kadar kimlerin hangi gerekçeyle müced- did sayýldýðýný tahlil ederken tecdidi müs- lümanca yaþamanýn metodik ve sistema- tik yönüne tekabül eden fýkýh mezhepleri- nin ve ilimlerin geliþmesiyle iliþkilendirmiþ,

(4)

Bu çerçevede ön plana çýkan akýmlar ta- savvuf alanýnda görülmüþtür. Bu dönem- de tecdid hareketlerinde -en azýndan baþ- langýç yönünden- iki oluþum gözlenebilir.

Bunlardan biri Batý Avrupa yayýlmacýlýðý ve sömürgeciliðine karþý duran sûfî oluþum- lar, diðeri özellikle Osmanlý Devleti ve Ýran’- da devlet kurumlarýnýn kendine çekidüzen vermesi (Islahat ve Tanzimat)þeklinde ger- çekleþmekteydi. Bunlarýn ortak yaný mut- laka bir þekilde Batý Avrupa yayýlmacýlýðý ve sömürgeciliðiyle irtibatlý olmasýdýr. Bu irtibat ya doðrudan iþgale karþý bir tepki veya ortaya çýkan sorunlarý halletmede gü- cünü belli eden Batý Avrupa devletlerin- den faydalanma þeklinde tezahür etmek- teydi. Bu ikinci yol baðýmsýz bir devletin yetkililerinin aldýðý kararlarla tahakkuk et- tiði gibi iþgal altýna girmiþ bir bölgede ya- þayan ilim ehlinin yeni yöneticilerden ba- zý þeyler öðrenerek geliþtirdiði fikirler ve yaptýðý deðiþiklikler biçiminde gerçekleþ- mekteydi (Peters, s. 104). Ayný dönemde- ki hareketlerin biri dar anlamýyla dinî, di- ðeri geniþ anlamýyla siyasî yönleri bulun- maktadýr. Baþýnda tamamen siyasal / ku- rumsal amaçlarla ortaya çýkan hareketler zamanla dinî alanla irtibatlý hale gelip o alanda önemli etkiler doðururken önce dinî amaçlarla ortaya çýkan birçok hare- ket zamanla siyasal boyut ve etki kazan- mýþtýr. Bu sebeple XIX. yüzyýldan itibaren baþlayan hareketleri modernleþmenin si- yasallaþtýrýcý yüzünü görmeden ele almak eksik bir deðerlendirme olur. Þah Veliyyul- lah’ýn vefatýndan sonra Ýngilizler’in doð- rudan kontrolü altýna giren Hindistan’da onun torunlarý Seyyid Ahmed Birîlvî ve Þah Ýsmâil Dihlevî’nin faaliyetleri sömürgecili- ðin yayýlmasýyla tecdid hareketlerinin siya- sallaþmasý arasýndaki iliþkiyi gösteren bir örnektir (a.g.e.,s. 97-110; Karpat, s. 46-55).

XIX. yüzyýl hareketlerinin yeni ve en önemli özelliði ciddi bir siyasallaþmanýn ya- þanmasýdýr. Daha önce siyasî bir anlamý bulunmayan birçok teklif ve hareket sö- mürge hareketleriyle birlikte siyasal bo- yut kazanmýþtýr. Bunun arka planýnda, ön- celeri normal ve toplumun doðal gidiþinin bir parçasý olan birçok karar ve hadisenin siyasî hâkimiyeti ele geçiren yeni unsur ta- rafýndan kullanýlmasý ve bu kullanmanýn tecdid görünümlü olaylarýn, atýlan adým- larýn ve tekliflerin anlamýný ve konumunu deðiþtirmesi vardýr. Bu sebeple Batý Avru- pa’nýn sömürgesi haline gelmeden önce yapýlan, müslüman ilim ve fikir adamlarý- nýn tecdid içerikli bazý tekliflerinin sömür- ge þartlarýnda tekrar edilmesi görünüþte benzer bir adým olsa da ikincisinin anlamý

ve konumu tamamen deðiþtiðinden artýk öncekilerle ayný teklif ve ayný adým olarak deðerlendirilemez. Bu durumun en açýk ör- neðini bazý yazarlar tarafýndan bir tecdid þeklinde nitelendirilen Vehhâbî hareketi teþkil eder. Nitekim bu hareket büyük öl- çüde Hanbelî mezhebinin önemli mensup- larýndan olan Ýbn Teymiyye, Ýbn Kayyim el- Cevziyye ve Ýzzeddin b. Abdüsselâm’a ait fikirleri ve talepleri dile getirmiþ olsa da bu talepler, Ýngiliz ve Fransýz yayýlmacýlýðýnýn ortaya çýkardýðý þartlarda tamamen yeni bir anlam kazanmýþ, Osmanlý merkezi ta- rafýndan da bu açýdan deðerlendirilmiþtir.

Benzer bir durum Ýslâm modernizmi deni- len hareket için de geçerlidir. Siyasî bir ha- reket boyutu kazanmamakla birlikte daha sonraki düþünce hareketleri tarafýndan dikkate alýnan diðer bir âlim Muhammed b. Ali eþ-Þevkânî’dir. Þevkânî taklide karþý çýkmakla birlikte taklidi tahkik lehine deðil ictihad lehine aþma yönünde gayret gös- termiþ, bu çerçevede klasik bilimsel ve ku- rumsal geleneðe karþý temel kaynaklara, özellikle Kitap ve Sünnet’e dönerek bunun üzerinden dinî anlayýþýn ve kurumlarýn dö- nüþtürülmesi düþüncesini savunmuþtur.

Þevkânî dinî ilimlere bakýþtaki bu dönüþü- mün önemli unsurlarýndan biri olmuþtur (Peters, s. 100-101).

XIX. Yüzyýl ve Sonrasý.XIX. yüzyýlda Ýs- lâm dünyasýnýn önemli bir kýsmý Batý Av- rupa’nýn emperyalist ülkeleri tarafýndan iþgal edilmiþ, müslümanlar kendi hayatla- rýyla din arasýnda ortaya çýkan açýktan zi- yade, yaþadýklarý hayatla içine düþtükleri kötü durum arasýnda illiyet baðý görerek hayatlarýný dönüþtürme hususunda arayý- þa girmiþlerdir. Bu arayýþta geliþtirilen çö- züm yollarýndan biri “dinle hayat arasýn- da ortaya çýkan açýðý kapatma” anlamýna gelen tecdidden öte, din anlayýþý diye de kabul edilebilecek mevcut tavrýn deðiþti- rilmesi, din olarak bilinenin yenilenmesi yönünde bir tavrýn üstlenilmesidir. Bu ye- nileme genellikle dinî bir niyet ve doðru bir yöneliþle baþlasa da XX. yüzyýlda büyük ölçüde seküler ideolojilerin ortaya çýkma- sýna zemin hazýrlamýþtýr. Bu tür hareketle- rin öncelikle Rus iþgali altýndaki bölgeler- le Fransýzlar ve Ýngilizler’in iþgalindeki Ku- zey Afrika, Mýsýr ve Hindistan’da ortaya çýkmasý mânidardýr (a.g.e.,s. 105; Karpat, s. 46-76; Baldauf, XLI/1 [2001], s. 72-88).

Bu yüzyýla damgasýný vuran hareketler klasik tasavvufî özellikleri yanýnda siyasal bir boyut kazanmýþtýr. Klasik tasavvufî ha- reketler birçok sosyal ve sanatsal alanda etkin olsa da esas itibariyle ferdî kemali amaç edinen, bu anlamda siyaset üstü ha- did olup olmadýðý tartýþmalý iken ilk defa

Ýmâm-ý Rabbânî’nin þahsýnda bir sûfînin müceddidliðinin kabul görmesi önem ar- zetmektedir. Ancak Ýmâm-ý Rabbânî sûfî de olsa önem verdiði alan fýkýhtýr. Yanlýþ anlaþýlmaya ve suistimallere epey açýk olan vahdet-i vücûd yerine vahdet-i þühûdu ter- cih etmiþ, dinî hayat hakkýnda ilk ve son merci olarak fýkhý iþaret ederken bir sûfî- nin ötesinde dinle hayat arasýnda ortaya çýkan bir açýðý kapatma yolunda dinin ha- yat üzerindeki etkisini arttýrmaya çalýþmýþ- týr (Weismann, s. 49).

Þah Veliyyullah ile birlikte tecdidin ýslah tarafý daha fazla ön plana çýkmýþtýr. Þah Veliyyullah fakihlerle sûfîlerin müceddid olamayacaðý tezini savunmaktadýr. “Her nebîye vasî gerekir. Vesayetin esasý hikmet, melekûtî kurb ve nihayet nebînin ve onun ilimlerinin þerhiyle ümmetin meseleleri- ni üstlenmektir. Vasî kutub deðildir, çün- kü kutub varlýkla alâkalýdýr” (et-Tefhîmâ- tü’l-ilâhiyye,II, 159). “Her nebîye dinini intihallerden temizleyecek bir müceddid gerekir. O sekîne libasýný giyinmiþ bir mu- haddistir; vücûbu, tahrîmi, keraheti, sün- neti ve ibâhayý aslî konumuna yerleþtirir;

þeriatý mevzû hadislerden ve kýyaslardan, her türlü ifrat ve tefritten arýndýrýr. Fakih müceddid olamaz; ancak müceddid biz- zat vasî olursa iþ tamam olur” (a.g.e.,II, 159-160). Þah Veliyyullah’ýn en önemli özel- liði, bid‘atlarýn tasfiyesini düþünse de Ýs- lâm ümmetinin o güne kadarki birikimini daha üst seviyede terkibe yönelerek bu- nun üzerinden bütün bir toplumun ýslahý- nýn gerekli olduðunu söylemesidir. Bu ta- lep onu kendisinden önceki ve sonraki mü- ceddidler arasýnda bir yerde tutmaktadýr.

Çünkü Þah Veliyyullah’tan sonra tecdid üzerine düþünenler, benzer þekilde dar an- lamýyla dinî alanda tasfiye yanýnda top- lumsal ve daha çok siyasal alanda yapýl- masý gereken ýslah üzerinde durmuþtur.

Bu çerçevede tecdidle birlikte ýslah kavra- mý da yaygýnlaþmaya baþlamýþ, tecdid ve ihyâ daha çok ferdî ve toplumsal hayatýn dinle irtibatýný güçlendirme gayretini ifa- de ederken ýslah siyasal ve toplumsal ku- rumlarla ilgili tasarruflarý ve projeleri be- lirtmek için kullanýlmýþtýr.

Þah Veliyyullah’tan sonraki dönemde tec- did hareketleri genellikle ilmî çerçevede kalýp ilmî kurumlar ve faaliyetler yoluyla toplum üzerinde etkin olmak yerine top- lumsal hareketler durumuna gelmiþtir. Bu hareketlerin en önemli özelliði, klasik ve geleneksel dindarlýk ve cemaatleþme form- larýný korumasý yanýnda yeni þartlar içinde yeni bir anlam ve fonksiyon kazanmasýdýr.

(5)

ancak þartlarýn elverdiði ölçüde kabul et- meye eðilimli bir tavýr sergiliyordu. XX.

yüzyýlýn ilk yarýsýndaki tecdid hareketleri ise temelde özgürleþmeyi öne çýkarýrken bunu ayný zamanda bir toplumsal ýslah ve dinî bir yenilenme düþüncesiyle birlikte yü- rütmüþtür.

Mýsýr’da Ýhvân-ý Müslimîn ve Hindistan’- da Cemâat-i Ýslâmî, siyasal baðýmsýzlýkla dinî ihya amaçlarýný birlikte yürüten hare- ketlerin ideal tiplerini teþkil eder. Bunlar, genellikle liderlerinin fikirleriyle temsil edil- mekle birlikte sadece birer fikir hareketi olmayýp toplumsal ve siyasal bir boyuta da sahip bulunduklarý için hayatýn çeþitli alan- larýný doðrudan etkilemiþtir. Savunduklarý fikirler ve onlarýn hayatta ortaya çýkardýðý neticeler tecdid ve ýslah kavramlarýnýn en azýndan etkin olduðu yörelerdeki muhte- vasýný belirlemiþtir. Cezayir’de Ýbn Bâdîs önderliðindeki Cem‘iyyetü’l-ulemâi’l-müs- limîn de iþgal karþýtlýðýyla tecdidi irtibat- landýran faaliyetlerdendir. Cezayir’de ve ge- nellikle Kuzey Afrika’da istiklâl mücade- leleriyle ýslah ve tecdid gayretleri birlikte yürütülmüþ, XVIII. yüzyýl öncesi hareketle- rinden farklý þekilde siyasî bir iddia ve yö- neliþi içinde taþýmýþtýr.

Mevdûdî tecdidi “Ýslâm’ý Câhiliye’nin kir- lerinden temizlemek” diye tanýmlar (Ýslâm’- da Ýhya Hareketleri,s. 19, 52). Bu açýdan bakýldýðýnda Ýslâm tarihi bütünü itibariyle dinden sapma ve dinî hayatýn bozulma sü- reci biçiminde kavranmakta, bunun neti- cesinde Ýslâm medeniyeti ilmî, fikrî ve es- tetik boyutlarýyla bu bozulmanýn sonucu olmaktadýr. Bu yönüyle tecdid, müslüman- larýn karþýlaþtýðý sorunlarý halletmekten çok Hz. Peygamber tarafýndan doðrudan teb- lið edilmeyip daha sonra Ýslâm’a sokuldu- ðu düþünülen bütün unsurlarý bir problem haline getirmekte, medeniyetin kurum- larý ve kurallarýyla bunlarla irtibatlý olarak üretilmiþ estetik boyutu reddetmektedir.

Ýlim ve düþünce de bu redden payýný almak- ta, bütün bir entelektüel birikim bir sap- ma diye görülmektedir (a.g.e.,s. 45-48).

Türkiye’de tecdid meselesini sistematik biçimde ele alan âlimlerin baþýnda Elma- lýlý Muhammed Hamdi gelmektedir. Elma- lýlý tecdidi zaruri görürken bunun içtimaî ve dinî cihetini birbirinden ayýrmakla bir- likte içtimaî bir zarureti dinî yönden de zaruret olarak kavramaktadýr. Buna göre toplumsal varoluþ seviyesinde zorunlu bi- çimde ortaya çýkan her þeyin dinen dikka- te alýnmasý, bunun dinî ýstýlah ve prensip- lerle irtibatýnýn kurulmasý müslümanlar için ahlâkî ve ilmî bir görevdir (Elmalýlý, s.

34 vd.).

Abdülmüteâl es-Saîdî ve Emîn el-Hûlî el- Müceddidûn fi’l-Ýslâm adlý birer eser te- lif etmiþtir (bk. bibl.). Bu eserlerde mü- ceddid kabul edilenlerin sayýsý oldukça faz- ladýr. Saîdî, hemen her asýrdan çok sayýda âlim ve devlet adamýný müceddid veya tec- didin taþýyýcýsý diye kabul etmiþ, böylece onun eserinde Ýslâm tarihi ayný zamanda tecdidin tarihi olarak ele alýnmýþtýr. Buna karþýlýk Emîn el-Hûlî müceddidliði kabul edilen bazý önemli þahsiyetlerin hayatýný ve faaliyetlerini incelemiþ, tecdidin kavram- sal içeriðini belirlemeye çalýþmýþtýr. Seyyid el-Afîfî de Mecelletü’l-ezher’de neþret- tiði bir dizi yazýda (bk. bibl.) tecdidin ge- rekliliðini ortaya koyarken bunun muhte- mel tehlikelerini dile getirmektedir. Said Nursi’nin müceddid olduðu ileri sürülmek- te, kendisi de yazýlarýnda bunu ifade et- mektedir. Ancak Said Nursi, Türkiye’de ol- dukça etkili bir hareketin merkezinde bu- lunsa da müceddidlik iddiasý talebe çev- resi dýþýnda pek kabul görmemiþtir (Be- diüzzaman ve Tecdit,tür.yer.).

XX. yüzyýlda tecdid terimi geniþ bir yel- pazede kullanýlmýþ, bu çerçevede moder- nizm, sekülarizm ve dinî hayatýn bir tür tasfiyesi denilebilecek birçok iddia kendini bu terimle ifade etmiþtir. Terimin XX. yüz- yýldaki kullanýmý -ictihadda olduðu gibi- yaþanan siyasî iþgal, toplumsal dejeneras- yon, entelektüel ve ilmî sýkýntýlarla sýký sý- kýya baðlý görünmektedir (Adnân M. Emâ- me, s. 357-559). Son yýllarda Türkiye’de TDV Ýslâm Araþtýrmalarý Merkezi (Ýslâm, Gelenek ve Yenileþme,Ýstanbul 1996) ve Mýsýr’da el-Meclisü’l-a‘lâ li’þ-þuûni’l-Ýslâmiy- ye’nin (et-Tecdîd fi’l-fikri’l-Ýslâmî,Kahire 2002) tertiplediði toplantýlar gibi Ýslâm dün- yasýnýn çeþitli merkezlerinde ilmî faaliyet- lerin gerçekleþtirilmesi ve el-Müslimü’l- mu£â½ýr gibi dergilerin özel sayýlarýnýn (XXXII/125-126, 2007) tecdide ayrýlmasý bu konulardaki tartýþmalarýn oldukça canlý ve düzeyli sürdüðünü göstermektedir.

Ýctihad ve ýslah gibi tecdid de Ýslâm fi- kir tarihinin temel terimlerindendir. Kav- ram en azýndan II. (VIII.)yüzyýldan itiba- ren bir terimleþme süreci geçirmiþ, dinle hayat arasýndaki irtibatta zamanla orta- ya çýkan gevþemeyi dine zarar vermeden, dinle kabili telif yenilikleri de reddetme- den aþma baþarýsýný gösteren faaliyetleri adlandýrmak için kullanýlmýþtýr. Ýbn Tey- miyye gibi VIII. (XIV.)yüzyýl Hanbelî âlim- lerinin eserlerinde ortaya çýkan ve özellik- le bid‘atlara karþý sünneti canlandýrma te- ziyle tanýnan ýslah düþüncesi, XVIII. yüzyýl- dan itibaren Hint alt kýtasý ve Osmanlý Dev- leti’nin Arap eyaletlerinde geliþen tecdid reketlerdi. Bunlarýn zamanla siyasallaþma-

sý, bulunduklarý topraklarý ve hayat tarzla- rýný sömürgecilere karþý savunma yönün- deki gayretleriyle gerçekleþmiþtir. Meselâ Muhammed b. Ali es-Senûsî’nin hareketi bu sürecin nasýl gerçekleþtiðini göstermek- tedir. Mesele bir taraftan Batý yayýlmacý- lýðý ve sömürgeciliðiyle, diðer taraftan kla- sik düzenin fesada uðramasý yüzünden in- sanlarýn dinle irtibatlarýnda ortaya çýkan gevþeme ve dinî deðerler arasýndaki hiye- rarþinin bozulmasýyla alâkalýdýr. Gazzâlî ve Þah Veliyyullah gibi þahsiyetler dinle hayat arasýnda beliren mesafenin o güne kadar- ki ilmî, fikrî ve kurumsal baþarýlardan vaz- geçmeden, bunlarýn telifi yoluyla aþýlmasý gayretinde iken Senûsî’nin hareketi, özel- likle Batý sömürgeciliðine karþý siyasetin gerektirdiði adýmlarýn atýlmasýna yönel- miþtir. Bu tavýr, XIX ve XX. yüzyýllarda gö- rülen birçok tecdid ve ihya hareketinde ortaktýr (Voll, Ýslam: Süreklilik ve Deðiþim, I, 151-252). XIX. yüzyýlda Osmanlý Devleti’- nin doðrudan etkin olduðu bölgelerde tec- did daha çok tasavvufî alanla sýnýrlý kalýr- ken Osmanlý Devleti’nin Mýsýr dahil birçok eyaletinde ve Ýstanbul’da önemli ýslah ka- rarlarý alýnmýþ ve uygulanmýþtýr. Bu karar- larda ulemânýn doðrudan ve dolaylý katký- larý olsa da büyük ölçüde devlet eliyle ger- çekleþtirilmiþ, dinî olmaktan çok siyasal ve bürokratik adýmlar þeklinde düþünülmüþ ve uygulanmýþtýr (Karpat, s. 75).

XIX. yüzyýlda baþlayýp XX. yüzyýlda de- vam eden birçok tecdid hareketi vardýr.

Bunlarýn baþýnda Batýlýlar tarafýndan Ýslâm modernizmi diye adlandýrýlan Efganî-Ab- duh hareketi gelir. Bu hareket ýslah ile tec- didi, kendi ifadeleriyle dinî olanla medenî olaný birleþtirerek bunlarýn bütününü dinî bir proje haline getirmeye teþebbüs etmiþ- tir. Said Halim Paþa ve daha önce Tunus- lu Hayreddin Paþa’nýn ayný mahiyetteki ýs- lah projeleri de önem arzetmektedir. Mu- hammed Abduh’un 1905yýlýnda vefatýn- dan sonra M. Reþîd Rýzâ tarafýndan sür- dürülen hareket üç ayrý oluþuma zemin teþkil etmiþtir. Bunlardan birincisi Reþîd Rýzâ üzerinden geliþen Müslüman Kardeþ- ler hareketi, ikincisi Ali Abdürrâzýk ve Emîn el-Hûlî örneðindeki tasfiye (dinî hayatý arýn- dýrma)hareketi, üçüncüsü Tâhâ Hüseyin tarzý sekülarist tavýrdýr. Aslýnda bu üç tav- rýn Efganî-Abduh hareketinden ortaya çýk- masý bu hareketin eklektik özelliðine iþa- ret eder. Nitekim hareket Kitap ve Sün- net’e dönüþ söylemiyle Selefiyeci, bilimsel- lik söylemiyle en azýndan baþlangýçta belli ölçüde pozitivist, nihayet klasik kültürle irtibatýný muhafaza etmekle birlikte bunu

(6)

Resurgent Islam (ed. J. L. Esposito), New York 1983, s. 32-47; A. Hourani,Arabic Thought in the Liberal Age: 1798-1939, Cambridge 1983, s. IV;

Mevdûdî,Ýslâm’da Ýhya Hareketleri (trc. Ali Genç), Ýstanbul 1986, tür.yer.; Bediüzzaman ve Tecdit, Ýstanbul 2002, tür.yer.; Hayreddin Karaman,Ýs- lâm’ýn Iþýðýnda Günün Meseleleri, Ýstanbul 2003, s. 583-591; Adnân M. Emâme,et-Tecdîd fi’l-fik- ri’l-Ýslâmî, Kahire 1424/2003, tür.yer.; Kemal H.

Karpat,Ýslâm’ýn Siyasallaþmasý, Ýstanbul 2004, s. 46-76; R. Peters, “Erneuerungsbewegungen im Islam vom 18. bis zum 20. Jahrhundert und die Rolle des Islams in der neueren Geschichte:

Antikolonialismus und Nationalismus”, Der Islam in der Gegenwart (ed. W. Ende – U. Steinbcah), München 2005, s. 90-127; I. Weismann,The Naqshbandiyya: Orthodoxy and Activism in a Worldwide Sufi Tradition, London 2007, s. 47, 49; Seyyid el-Afîfî, “et-Tecdîd fi’l-Ýslâm”, ME, X (1358/1939), s. 43-49, 202-204, 266-270, 360- 367, 424-430, 509-514, 584-589, 663-667; Wa- el b. Hallaq, “Was the Gate of Ijtihad Closed?”, IJMES, XVI/1 (1984), s. 3-41; E. Landau-Tasseron,

“The ‘Cyclical Reform’: A Study of the Mujaddid Tradition”, St.I, LXX (1989), s. 79-117 (makale- nin Türkçe tercümesi için bk. “Periyodik Reform:

Müceddid Hadisi Hakkýnda Bir Ýnceleme” [trc. Ý.

Hakký Ünal], Ýslâmî Araþtýrmalar, VI/4, Ankara 1992, s. 261-278); Mustafa Ertürk, “Tecdid Hadi- sinin Metin Tenkidi Açýsýndan Deðerlendirilme- si”, Ýslâmî Araþtýrmalar, X/1-3 (1997), s. 125- 137; I. M. Lapidus, “Islamic Revival and Moder- nity: The Contemporary Movements and the Historical Paradigms”, JESHO, XL/4 (1997), s.

444-460; Hamid Algar, “The Centennial Rene- wer: Bediüzaman Said Nursi and the Tradition of Tajdid”, Journal of Islamic Studies, XII/3, Ox- ford 2001, s. 291-311 (makalenin Türkçe tercü- mesi için bk. “Yüzyýlýn Müceddidi: Bediüzzaman Said Nursî ve Tecdit Geleneði”, Bediüzzaman ve Tecdit, Ýstanbul 2002, s. 11-31); I. Baldauf, “Jadi- dism in Central Asia within Reformism and Mo- dernizm in the Muslim World”, WI, new series, XLI/1 (2001), s. 72-88; K. Hirschler, “Pre-eighte- enth-century Traditions of Revivalism: Damas- cus in Thirteenth Century”, Bulletin of the Scho- ol of Oriental and African Studies, LXVIII/2, Lon- don 2005, s. 195-214; Mehmet Erdem, “Serhen- dî’nin Tecdit Yönteminde Fýkhýn Yeri”, Dinî Araþ- týrmalar, IX/26, Ankara 2006, s. 297-316.

ÿTahsin Görgün

– —

TECEDDÜD-i EMSÂL ( Gcא& 5 ) Cismi oluþturan araz ve cevherlerin

her an yok olmasýnýn hemen ardýndan yenilenmesi suretiyle

varlýðýný sürdürmesi anlamýnda kelâm terimi.

˜ ™

Sözlükte “yenilenmek, yeniden vücut bulmak” anlamýndaki ciddet kökünden tü- reyen teceddüd türetildiði kökle ayný mâ- naya gelmektedir; emsâl ise mislin (eþ, benzer) çoðuludur. Buna göre teceddüd-i emsâl(teceddüdü’l-emsâl)“benzerlerin, ay- ný nitelikteki cevher ve arazlarýn yenilen-

mesi, ardarda devam etmesi” demektir.

Kelâm ilminde âlemin kuruluþu ve iþleyiþi, kula ait ihtiyarî fiilleri gerçekleþtiren kud- retin fiilden önce mi fiille beraber mi bu- lunduðunun belirlenmesi ve âhiret haya- týnýn ebediyeti gibi konularda teceddüd-i emsâl anlayýþýna baþvurulduðu bilinmek- tedir. Teceddüd-i emsâl terkibine Kur’an’- da ve hadislerde rastlanmaz. Bazý âyetler- de “halk-ý cedîd” tabiri geçiyorsa da bunun

“öldükten sonraki yaratýlýþ” mânasýnda ol- duðu söz konusu âyetlerin baðlamýndan anlaþýlmaktadýr. Öte yandan Kur’ân-ý Ke- rîm’de “yaratmayý ilkin baþlatma ve onu sürekli tekrarlama” (bed’ü’l-halk ve’l-iâde) ifadesi birkaç âyette yer almaktadýr (Yû- nus 10/34; en-Neml 27/64; el-Ankebût 29/

19; er-Rûm 30/27). Ancak Kur’an’daki bazý beyanlar “âhiret hayatý için ikinci yaratýþ”

anlamýna da gelmektedir. Halk ve iade ko- nusu hadis rivayetlerinde de görülmek- tedir; nitekim esmâ-i hüsnâ içinde “ilk yaratan” ve “tekrar yaratan” anlamýnda

“mübdi’” ve “muîd” isimleri bulunmakta- dýr. Ýmam Mâtürîdî ve diðer bazý âlimlerin belirttiði üzere bu tür âyetlerin muhatap- larý olan putperestler âhirete inanmadýk- larýndan söz konusu ilâhî beyanlarýn “âhi- retteki yaratma” mânasýnda kabul edilme- si doðru deðildir (bk. MÜBDÝ’).

Kelâm literatüründe teceddüd-i emsâl yerine bazan “halk-ý cedîd”, “hudûs-i dâim”

ve “teâkub” gibi tabirler de kullanýlýr. Te- ceddüd-i emsâl, II. (VIII.)yüzyýlda yaratý- lýþ (hudûs)teorisini temellendirmeye yöne- lik bir çaba olarak ortaya çýkmýþtýr. Kelâm- cýlarýn çoðunluðuna göre madde geomet- rik bir nokta þeklindeki hacimsiz atomlar- dan ve arazlardan meydana gelmiþtir (Fah- reddin er-Râzî, VI, 21; Pines, s. 135). Te- ceddüd-i emsâl anlayýþý, bir muhdis sebe- biyle varlýk alanýna çýkan cevher ve araz- larýn mevcudiyetlerini sürdürebilmeleri için bir sebebe muhtaç olduklarý düþüncesine dayanýr. Bu düþüncenin ilk defa Nazzâm ve Hüseyin b. Muhammed en-Neccâr tara- fýndan ileri sürüldüðü kabul edilir (Baðdâ- dî, el-Farš,s. 86). Arazlarýn ve cevherlerin teceddüdü konusunda kelâmcýlar arasýn- da ortaya çýkan farklý görüþler þöylece özet- lenebilir:

1. Arazlarýn Teceddüdü. Boþlukta yer tutan cisimlerde ses, renk, hareket ve sü- kûn gibi arazlarýn bulunduðu gözlem yo- luyla bilinmektedir. Yok iken var olan araz- larýn bir yaratýcý sayesinde meydana gel- diði açýktýr. Allah tarafýndan yaratýlan araz- lar, týpký cisimlerin hareketi ve zamanýn oluþumu gibi yaratýldýðý ilk anýn ardýndan hemen yok olur ve ikinci anda Allah tara- düþüncesinin bir parçasý olmuþtur. XIX ve

XX. yüzyýl tecdid ve ýslah düþüncesi, müs- lüman memleketlerini sömürgecilik karþý- sýnda savunmaya ve iþgal sonrasýnda istik- lâl mücadelelerine refakat etmiþtir (Lapi- dus, XL/4 [1997], s. 444-460).

Günümüzde Ýslâm dünyasýnýn hemen her tarafýnda ilmî, fikrî ve siyasî faaliyet- lerin kendilerini ifade etmek için kullandý- ðý temel terimlerden biri tecdiddir. Tecdid, Ýslâm dünyasýnýn kendini yeniden keþfet- mesi ve sömürge þartlarýndan kurtularak kendi asaletini bulabilmesi yolundaki gay- retlerinin tamamýný belirtmekte, dil bili- minden davet tarzýna, siyasî düzenden fý- kýh usulüne, düþünceden ahlâka kadar bü- tün alanlarda yenilenme gayretleri için kul- lanýlmaktadýr. Tecdid çok geniþ bir yelpa- zede kullanýldýðý için herkesin üzerinde it- tifak ettiði ortak bir anlamdan söz etmek güçleþmektedir. Bu güçlüðün aþýlmasý, ko- nunun sistematik biçimde ele alýnarak top- lumun temel meselelerini ortaya çýkarýp belli bir metotla halletme gayretlerine bað- lý görünmektedir. Zamanýmýzda Ýslâm dün- yasýnýn hakiki / klasik mânasýyla bir tecdi- de ihtiyacý olduðunu ve böyle bir sürecin yaþandýðýný gösteren birçok iþaret vardýr.

BÝBLÝYOGRAFYA :

Gazzâlî,el-Münšý× mine’Š-Šalâl, Ýstanbul 1287, s. 60-61; Ýbnü’l-Esîr,Câmi £u’l-u½ûl (nþr. M. Hâ- mid el-Fýký – Abdülmecîd Selîm), Beyrut 1400/

1980, XII, 218-223; Sübkî,ªabašåt, I, 197-204;

Ebü’l-Fidâ Ýbn Kesîr,el-Bidâye ve’n-nihâye (nþr.

Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Cîze 1999, XIX, 42; Tüzükât-ý Timur: Timur’un Günlüðü ve Baþarý Prensipleri (haz. Kutlukhan Þakirov – Ad- nan Aslan), Ýstanbul 2004, s. 53-57; Ýbn Hacer el- Askalânî,Tevâli’t-teßsîs li-me£âlî Mu¼ammed b.

Ýdrîs (nþr. Ebü’l-Fidâ Abdullah el-Kadî), Beyrut 1406/1986, s. 47; Süyûtî,et-Te¼addü¦ bi-ni £me- tillâh (nþr. Heysem Halîfe Tuaymî), Beyrut 1423/

2003, s. 149-161; a.mlf.,et-Tenbiße bi-men yeb£a-

¦ühullåhü £alâ raßsi külli miße (nþr. Abdürrahîm el-Kürdî, et-Türâ¦iyyât, III içinde), Kahire 1424/

2004, s. 89-120; Þemseddin es-Sehâvî,el-Mašå-

½ýdü’l-¼asene (nþr. M. Osman el-Huþt), Beyrut 1405/1985, s. 203-204; Münâvî,Fey²ü’l-šadîr, I, 10-13; Þah Veliyyullah ed-Dihlevî,et-Tefhîmâtü’l- ilâhiyye (nþr. Gulâm Mustafa el-Kasýmî), Hayda- râbâd 1387/1967, II, 159-160; a.mlf.,¥üccetul- låhi’l-bâli³a (nþr. M. Þerîf Sükker), Beyrut 1992, I, 487; Zebîdî,Ýt¼âfü’s-sâde, I, 26-27; Elmalýlý Mu- hammed Hamdi, “Dîbâce”, Metâlib ve Mezâhib, Ýstanbul 1341, s. 2-40; Abdülmüteâl es-Saîdî,el- Müceddidûn fi’l-Ýslâm, Kahire, ts. (Mektebetü’l- âdâb); Emîn el-Hûlî, el-Müceddidûn fi’l-Ýslâm, Kahire 1965; Muhammed Ferman, “Shaikh Ah- mad Sirhindi”, A History of Muslim Philosophy (ed. M. M. Sharif), Wiesbaden 1966, II, 873-883;

Azîmâbâdî,£Avnü’l-ma£bûd, XI, 385-396; J. O.

Voll,Islam Continuity and Change in the Modern World, Colorado 1982, s. 33-147 (Türkçe tercü- mesi için bk. Ýslam: Süreklilik ve Deðiþim, Ýstan- bul 1991, I, 57-252); a.mlf., “Renewal and Reform in Islamic History: Tajdid and Islah”, Voices of

Figure

Updating...

References

Related subjects :