HEGEL VE MARX'IN TARİH ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI

243  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI

HEGEL VE MARX'IN TARİH ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI

Yüksek Lisans Tezi

Ali Yalçın Göymen

Ankara-2007

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI

HEGEL VE MARX'IN TARİH ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI

Yüksek Lisans Tezi

Ali Yalçın Göymen

Tez Danışmanı Prof. Dr. Ömür Sezgin

Ankara-2007

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ) ANABİLİM DALI

HEGEL VE MARX'IN TARİH ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı :

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

TEŞEKKÜR

Bu çalışmada verdikleri destek ve yapmış oldukları katkılardan dolayı Merdan Arslan ve Ahmet Bekmen’e, tez çalışmamı yürütmeme misafirperverlikleriyle destek veren Zafer Barış Gül, Ertuğrul Tulun ve – ayrıca çalışmam boyunca düşünmeye olan tutkulu bağlılığından keyifle faydalandığım – Aydın Ördek’e, Siyasal Bilgiler Fakültesi bünyesinde açmış oldukları dersler ve kişisel olarak göstermiş oldukları ilgiden dolayı Cem Eroğul, Tülin Öngen, Metin Özuğurlu, ve Mehmet Yetiş’e, başta taleplerime gösterdikleri hassasiyet ve sonra değerli katkıları nedeniyle Tez Jürisi Üyeleri Doç. Dr. Ahmet Alpay Dikmen, Doç. Dr.Metin Özuğurlu ve Prof. Dr. Ömür Sezgin’e, bu konuda çalışmamı mümkün kılan, metnin farklı versiyonlarını sabırla değerlendiren ve tez çalışmasını yürüttüğümüz süreçte ortaya çıkan aksaklıkları hoşgörü ile karşılayan tez danışmanın Prof. Dr. Ömür Sezgin’e, çalışmamı değişik yönlerden tartışma fırsatını bulduğum dostlarıma, göstermiş olduğu sabır ve manevi desteği nedeniyle Pınar Çelik’e, kendisi olmaksızın bu çalışma çerçevesinde sorulan soruların birçoğunun ortaya çıkamayacağı kardeşim Aslı’ya ve son olarak bu çalışmayı gerçekleştirebilmem için ortaya koydukları özveri ve bana karşı göstermiş oldukları sevgi nedeniyle anneme ve babama teşekkür ederim.

(5)

ii

İÇİNDEKİLER

TEŞEKKÜR……….i

GİRİŞ...1

I. BÖLÜM: TARİH FELSEFESİNİN GELİŞİMİ I. A) ANTİKİTE'DE TARİH KAVRAMI...8

I. B) HRİSTİYANLIK'IN TARİH GÖRÜŞÜ...12

I. C) AYDINLANMA DÖNEMİNDE TARİH ANLAYIŞI...15

I. D) ALMAN İDEALİZMİ VE TARİH FELSEFESİ...23

II. BÖLÜM: HEGEL’İN TARİH ANLAYIŞI II. A) HEGEL'İN TARİH ANLAYIŞINI ETKİLEYEN TOPLUMSAL VE İDEOLOJİK FAKTÖRLER...45

II. A. 1) Toplumsal Koşullar...46

II. A. 2) İdeolojik Faktörler...61

II. B) HEGEL’İN YÖNTEMİ VE DİZGE ANLAYIŞI...69

II. B. 1) Hegel'in Yöntem Anlayışı...69

II. B. 2) Hegel'in Felsefe Dizgesine Bakış...90

II. C) HEGEL’İN TARİH ANLAYIŞININ ANAHATLARI...98

II. C. 1) Doğa ve Tin Felsefeleri...99

II. C. 2) Hegel'in Felsefe Dizgesi ve Tarih Anlayışı...105

II. C. 3) Tin'in Özünün Gerçekleşmesi Olarak Tarih...110

III. BÖLÜM: MARX’IN TARİH ANLAYIŞI

(6)

iii

III. A) MARX’IN TARİH ANLAYIŞININ GELİŞİMİ...128

III. B) MARX'IN TARİH ANLAYIŞININ YÖNTEMSEL ÖNCÜLLERİ VE TARİH ANLAYIŞININ İLK FORMÜLASYONU...134

III. B. 1) Marx'ın Tarih Anlayışının Yöntemsel Öncülleri...135

III. B. 2) Marx'ın Tarih Anlayışı Hakkındaki İlk Formülasyonu...146

III. C) MARX'IN TARİHİ TOPLUMSAL VARLIĞIN DEĞİŞİMİ/DÖNÜŞÜMÜ BİÇİMİNDE ELE ALIŞI...156

III. C. 1) Toplumsal Varlığın Değişimi/Dönüşümü Sorununun Marx Tarafından İlişkisellik Çerçevesinde Ele Alınışı...156

III. C. 2) Toplumsal İlişkilerin Nesnel ve Öznel Yönleri...163

III. C. 2. a) Toplumsal İlişkilerin Nesnel Yönü...166

III. C. 2. b) Toplumsal İlişkilerin Öznel Yönü...187

SONUÇ...207

KAYNAKÇA...229

ÖZET...236

ABSTRACT...237

(7)

GİRİŞ

İnsanlar tarihin belirli bir aşamasında geçmişte yaşadıkları ile içinde bulundukları koşullar arasında bir bağ olduğunu keşfetmişlerdir. Buna bağlı olarak tecrübelerini gelecek nesillere aktarmakla onlar için bir değer yaratabileceklerini düşünmüşlerdir.

Tarih yazımının ortaya çıkışında bu gibi toplumsal etmenlerin önemli olduğu ileri sürülebilir ve buna bağlı olarak tarih fikrinin ortaya atılışının da tarihsel olduğu söylenebilir. Ne de olsa tarihte yaşanan olayların hangilerinin sonraki kuşaklara aktarılmasının gerekli olduğu, tarihin belirli düzenliliklere sahip olup olmadığı, tarihi olayların aktörlerinin kim olduğu ve bunların toplumsal yapıları dönüştürebilme güçleri hakkında ortaya atılan fikirler belirli toplumsal çevreler tarafından kurgulanmıştır. Dolayısıyla insanların tarihi ele alış biçimi, tarihten beklentileri ve tarih yazımı biçimleri de tarihseldir, yani içinde yaşadıkları tarihsel koşullar ve sahip oldukları kolektiflik bilinci tarafından belirlenmiştir. Örneğin Antik Çağ filozoflarının, Ortaçağ Kilisesi'nin, Aydınlanma Dönemi düşünürlerinin vs. tarih anlayışları ve tarihe verdikleri önem birbirinden farklıdır. Bu yüzden tarih, kimi yer ve zamanlarda oldukça merakla incelenen bir konu olmuş iken kimilerinde yüzeysel bir ilgiyle ele alınmıştır, ancak hiç bir zaman 19. yy Batı Avrupa'sında tartışıldığı kadar yoğun bir biçimde tartışılmamıştır. Bu dönemde tarih üzerine söylenenler Modern Çağ'ın tarih kavrayışını hala belirler durumdadır.

Ben de bu dönemin iki tarih anlayışını, Hegel ve Marx'ın tarih anlayışlarını tezimin konusu olarak belirledim. Bu iki tarih tezini karşılaştırmalı olarak ele

(8)

alacağım. Bunu yapmaktaki amacım, Hegel ile Marx'ın yöntem1 hakkındaki düşüncelerindeki benzerlik ve farklılıkları tespit edebilmeyi kolaylaştıracak bir yolun anahatlarını oluşturabilmektir. Hegel kendi yöntemini Mantık Bilimi (1816) adlı eserinin sonunda ayrıntılı olarak açıklamıştır. Oysa Marx kişisel yazışmalarında yöntemi üzerine kısa bir açıklama yazısı kaleme almayı düşündüğünü belirtmiş olsa da bunu hiçbir zaman gerçekleştirmemiştir. Yönteme ilişkin konularda daima Hegel'e atıflarda bulunmuştur. Bu atıflar kimi zaman olumlu kimi zamansa olumsuz nitelik sergilemektedirler. Bu yüzden Hegel'in incelenmesi, Marx'ın kavranılabilmesi için karşımıza yeniden ve yeniden bir zorunluluk olarak çıkmaktadır. Ben bu incelemeyi bu iki düşünürün tarih anlayışlarının karşılaştırılması şeklinde yapacağım, çünkü yapmış olduğum okumalar sonucunda, mümkün olduğu kadar belirli ve kapsamlı bir karşılaştırma imkanını sağlayabilecek analitik düzeye sahip bir karşılaştırmanın, bu düşünürlerin tarih anlayışlarını ele alarak gerçekleştirilebileceği sonucuna ulaştım.

Bunun iki nedeni var; ilk neden, bu düşünürlerin somut gerçekliği açıklayabilmek için tarihi başlıca referans noktalarından biri olarak görmeleridir. ilkiyle bağlantılı olarak karşımıza çıkan ikinci neden ise, bu düşünürlerin gerçekliği açıklayış biçimlerinin, siyasi düşüncelerinin temelini oluşturmasıdır. Hegel ve Marx'ın tarih üzerine yazdıkları pasajların en ünlülerinden birer tanesini örnek olarak kısaca ele alalım. Hegel, felsefenin tarihe getirdiği biricik düşüncenin, Us'un dünyaya egemen olduğu ve dünya tarihinde ussal olanın ilerlemekte olduğunu söylemiştir. Hegel'in bu

1 Hegel ve Marx'ın yöntemleri diyalektik yöntemdir. Diyalektik yöntemi tanımlarken Ollman'ın (Ollman, 2001: 136) Marx'ın yöntemi ile ilgili olarak yaptığı tanımlamadan hareket ediyor ve bunu Hegel için de geçerli olacak bir şekilde genelleştiriyorum. Buna göre diyalektik yöntem 4 aşamadan oluşmaktadır: ontoloji, epistemoloji, bilginin üretimi ve sunuluşu. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde, onların tarih anlayışlarında somutlaşan yöntemlerini diyalektik yöntem olarak adlandırmamızı sağlayan ortak noktaları ve bu iki düşünürün diyalektiklerini birbirinden ayıran unsurları değerlendirmeye çalışacağım.

(9)

yargısı tek başına bize bazı ip uçları vermektedir, ama ileride yapmaya çalışacağımız gibi ait olduğu bağlama yerleştirildiğinde, Hegel'in “gerçek nedir?” sorusuna verdiği cevapla ilişkisini yani temel ontolojik önermelerini ve buradan türettiği siyasi fikirlerinin erekselci doğasını anlamamızı kolaylaştıracaktır. Örneğin Hegel'in Hristiyan - Germanik dünya olarak adlandırdığı toplumsal formasyonun tarihin ussal açıdan en olgun ve bu yüzden en son dönemi olarak görmesinin temelinde de yukarıdaki yargıda kabaca belirtilen tarih anlayışı bulunmaktadır. Marx ise şimdiye kadarki bütün tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğunu iddia etmiştir. Bunu söylemekle Hegel'den felsefece ayrılmıştır, çünkü tarihi Us gibi soyut bir tek/ilk ilkeden hareketle kavramamaktadır. Marx toplumsal formasyonların sınıflar arasındaki mücadeleler tarafından belirlenen birer yapı olarak kavranmaları gerektiğini düşünür. Bu yüzden toplumsal formasyonların tarihsel olduklarını ve bu özelliklerinden dolayı aynı zamanda dönüştürülebilir olduklarını iddia etmiştir.

Nitekim Marx'ın siyasi fikirleri, burjuva toplumunun, işçi sınıfı tarafından, tarihin motoru olan sınıflar mücadelesini sona erdirecek biçimde dönüştürülebilir olduğu yönündedir.

Hegel ve Marx modern toplumun sorunlarını sistematik bir biçimde ele alan ilk düşünürlerdendirler. Tartışma alanını ilk olarak belirleyen düşünürlerden oldukları için, sosyal bilimler alanında modern döneme ilişkin yapılan çalışmaları hala etkilemektedirler. Hegel ve Marx'ın bu başarısında sahip oldukları tarih anlayışlarının oldukça önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bu, Hegel ve Marx'ın tarih anlayışlarının modern dünyanın tarihe bakışını en çok etkileyen iki düşünür

3

(10)

olmalarından da anlaşılabilir. Hegel'in içinde yaşadığı çağı tarihin en son aşaması olarak nitelendirişi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında A. Kojeve tarafından ve Soğuk Savaş'ın hemen ardından Fukuyama tarafından yinelenmiş ve son derece etkili olmuşlardır. Diğer yandan 1848'den bu yana küresel çaptaki bir çok toplumsal hareket, Marx'ın kapitalist üretim tarzının tarihselliğini ve dönüştürülebilirliğini vurgulayan devrimci görüşlerinden etkilenmiştir.

Günümüzde bu iki düşünürün fikirlerini benimseyenler, onların tarih anlayışlarını geliştirme ve günümüz koşullarına uyarlama arayışındadırlar. Bunun dışında örneğin, modern dönemin düşünce geleneklerini meta anlatı olarak niteleyen post-modern teoriler, Hegel ve Marx'ın tarihe ilişkin fikirlerini bir kefeye koyup, ikisini de kategorik bir biçimde reddederlerken benzer hatta aynı argümanları kullanmaktadırlar. Bu arayış ve tartışmalar çalışmamızın kapsamına dahil değildirler, ancak bir önceki parağrafta bahsettiğimiz nedenler ile bu arayış ve tartışmaların güncelliği Hegel ile Marx'ın tarih anlayışlarının karşılaştırılmasının gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Benim de bu çalışmayı kaleme almamın başlıca nedeni Hegel ve Marx arasındaki ilişkiyi tanıtmak, bu önemli konuda tespit etmiş olduğum sistematik bilgi eksikliğini bir nebze olsun giderebilmek ve eğer başarabilirsem bunu konuyu özgün bir biçimde ele alarak gerçekleştirmektir.

Bu noktada ele almakta olduğumuz konuya nasıl yaklaştığımı biraz açmak istiyorum. Hegel ile Marx'ın tarih anlayışlarını karşılaştırırken kullanacağım temel kıstastan bahsedeceğim. Bu kıstas incelediğim düşünürlerin tarih anlayışlarından yaptığım soyutlamalara dayanarak oluşturduğum ve tarih anlayışlarını

(11)

karşılaştırırken faydalanacağım bir tarih anlayışı modelidir. Modelimiz ilk olarak tarihin başlangıcı konusunu ele almaktadır. Burada vurgulamamız gereken husus tarihi insanların tarihi biçiminde ele alıyor ve doğanın tarihini incelememizin dışında bırakıyor olduğumuzdur. Dolayısıyla tarihin, insanın varlığıyla başladığını söyleyeceğim. İnsanın, kendi varlığını önceleyen doğanın varlığına bağlı olarak, varoluşunu tarihin başlangıcını meydana getiren an olarak nitelendirebiliriz. Bu noktada insanı nasıl tanımladığımız önem kazanmaktadır. İnsanı toplumsal ve tarihsel bir bir varlık olarak tanımlamayı öneriyorum. Bunu biraz daha açacak olursak, böyle söylemekle insanın doğası gereği toplumsal bir yaratık olduğunu, insanlar arasında karşılıklı ilişkilerin kurulamadığı bir ortamda insandan bahsedilemeyeceğini fikrini dile getirmiş oluyorum. Bununla birlikte karşılıklı ilişkiler aracılığıyla kurulan toplumsal yapının değişime/dönüşüme tabi olduğunu söylüyorum. Bu ilişkiler sürekli olarak yeniden kurulmakta ve bu yeniden kurulum süreci içerisinde evrimleşmektedirler. İnsanların doğasını oluşturan karşılıklı ilişkilerin evrimleşmesi, insanların toplumsal oldukları kadar aynı zamanda tarihsel varlıklar olmalarına yol açmaktadır. Toparlayacak olursak, insanların kendilerini birbirleriyle karşılıklı ilişkiler kurarak varettiklerini söyleyebiliriz. Bu ilişkilerin kurulması toplumun ortaya çıkması anlamını taşıdığı gibi, tarihin de başlangıcını oluşturmaktadır.

Toplumu ortaya çıkaran ilişkileri doğal ilişkiler ve toplumsal ilişkiler olmak üzere iki boyutta inceleyebiliriz. Doğal ilişkiler, insanların varlıklarını sürdürebilmeleri için doğa ürünlerini dönüştürebilmek amacıyla emek sarfetmeleridir. Toplumsal ilişkilerse insanlar arasında bu süreci kapsayacak şekilde

5

(12)

kurulan ilişkilerdir. Bu yüzden doğal ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde emek olgusunun ortak paydayı oluşturduğu ikili bir yapı doğmaktadır. Tarih, bu ikili yapının değişimi/dönüşümüne bağlı olarak emekgücünün niteliksel olarak gelişimi ve insanın toplumsal açıdan evrimi olarak ele alınabilir ki bu süreç doğal yönden evrimini de dışarda bırakan bir süreç olarak düşünülmemelidir. Bu evrim süreci içerisinde toplumsal ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan ve emeğin bölünmesine neden olan bir ayrım, tüm bu ilişkilerin değişiminin/dönüşümünün belirleyicisi konumuna gelmiştir. Bunun nedeni, toplumsal ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan ayrımın, toplumun farklı gruplara ayrışmasına neden olması ve bu ayrışmanın çeşitli toplumsal çelişkileri ortaya çıkarmasıdır. Bu çelişkiler toplumsal ilişkilerin gelişimini biçimlendiren başat öğe olarak algılanmalıdır.

Modelimizin son kısmı “tarihin sonu” konusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Burada söz konusu olan tarihin bitmesi, tarihin ortadan kalktığı bir aşamaya gelinmesi değildir. Tarihin sonuyla kastettiğimiz durum, yukarıda bahsetmiş olduğumuz çelişkilerin aşılması, toplumsal ayrışmanın son bulması anlamına gelmektedir. Genel olarak insanların bireysel istençleri ile ya da belirli bir grubun çıkarlarıyla geriye kalanlar arasındaki çelişkinin ortadan kalkması sonucunda bir özgürlük ortamının doğmasıdır. Burada ortaya koyduğumuz, oldukça sınırlı ve soyut bir biçimde ele aldığımız tarih anlayışı, Hegel'in ve Marx'ın tarih anlayışlarını ayrı ayrı ele aldıktan sonra yapacağımız karşılaştırma için bize bir yol gösterici olacaktır.

Son olarak Hegel ve Marx'ın yöntemsel farklılıkları ve bu farklılıkların siyaset felsefelerine yansımalarını ele almak için yapacağımız karşılaştırmanın kapsamından

(13)

bahsedeceğim. Çalışmamız “Tarih Felsefesinin Gelişimi”, “Hegel'in Tarih Anlayışı”

ve “Marx'ın Tarih Anlayışı” adlı üç bölümden oluşacaktır. Bu bölümlerde sırayla inceleyeceğimiz figürlerin tarih anlayışlarını geliştirdikleri tarihsel koşulları açıklamaya çalışacağım. Dönemin sosyo-ekonomik gelişmeleri ve bununla ilişkili olarak, ele aldığımız düşünürlerin aşmaya çalıştıkları felsefi problemlerin tanıtılması çalışmamızın kapsamına girmekle birlikte kısaca ele alınacaktır. Asıl odağımız, sırayla inceleyeceğimiz düşünürlerin tarihi incelerken kullandıkları temel kavramlar ve bu kavramlar aracılığıyla sistemleştirilen tarih anlayışlarıdır.

Hegel ve Marx'ın tarih anlayışlarını, onların düşünce yapılarına uygun bir biçimde iki farklı açıdan ele alacağım. İlkin sırayla incelediğim düşünürün tarihte neyin değişime/dönüşüme uğradığına ilişkin soruya verdiği yanıtı açıklamaya çalışacağım. Tarihsel sürecin toplumsal yapılar üzerindeki etkilerini nasıl çözümlediğinden bahsedeceğim. Daha sonra ise toplumsal yapının değişimini nasıl açıkladığını inceleyeceğim. Bu da beni tarih anlayışını açıklamaya çalıştığım düşünürün değişim/dönüşümün aktörleri üzerine söylediklerini araştırmaya götürüyor. Sonuç olarak toplumsal değişimin açıklanmasının öznel yönüyle ilgili olarak söylediklerini de çalışmanın kapsamına dahil ettiğimi söyleyebilirim.

Sonuç kısmında ise öncelikle iki bölümde incelediğimiz tarih anlayışlarının karşılaştırılmasının özetini vereceğim. Buradan yola çıkarak bir sonraki adımda iki farklı tarih anlayışının kökeninde yatan yöntemsel (diyalektik) farklılık üzerinde durarak çalışmamı tamamlayacağım.

7

(14)

I. BÖLÜM: TARİH FELSEFESİNİN GELİŞİMİ

Çalışmamın ilk bölümünde kısaca Hegel'i ve Marx'ı önceleyen dönemde tarih felsefesinin nasıl bir seyir izlemiş olduğunu anlatmaya çalışacağım. Bunu yapmaktaki amacım tarih felsefesinin özel olarak hangi konularla ilgilendiğini göstermektir. Zira Hegel'i ve Marx'ı ele alırken tarih felsefesi bağlamındaki konular üzerine kaleme aldıkları metinlere ağırlık verebilmek için böyle bir başlangıcın uygun olacağını düşünüyorum. Burada sırasıyla Antikite, Hristiyanlık, Aydınlanma ve Alman İdealizmi dönemlerinde tarih felsefesinin gelişimi ve bu gelişime katkıda bulunmuş önemli düşünürlerin fikirleri üzerinde duracağım.

I. A) ANİKİTE'DE TARİH KAVRAMI

Düşünce tarihçileri Antik Dönem'in bugünkü anlamda bir tarih felsefesi ortaya koymadığı görüşünde birleşmektedirler. Bununla birlikte Antik Yunan düşünürlerinin doğa anlayışı, zaman anlayışı ve tarih felsefesinin konuları ile ilgili olarak ortaya attıkları fikirlerin genellemesinden bir tarih anlayışına - döngüsel tarih anlayışı - ulaşabileceği görüşü ağırlıklı olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık Antik dönemde ortaya atılan düşüncelerin özellikle zaman anlayışının, tarih fikri ile doğrudan bağlantısı olmadığını, dolayısıyla tarihin Antikite'de önem verilen bir konu

(15)

olmadığını ileri sürenler de mevcuttur. Ağırlıklı olarak ilk gruptaki düşünce tarihçilerinin görüşleri üzerinde duracağım için öncelikle ikinci gruptakilerin fikirlerini kısaca özetleyip genel olarak kabul gören görüşü ele alacağım.

İkinci gruptaki düşünürlerin görüşleri iki tespite dayanmaktadır. Birinci tespite göre, tarih (istoria) her ne kadar Herodot ile birlikte salt edebi bir kavram olmaktan çıkıp geçmişe ilişkin bilgilerin bir araya getirilmesi anlamına kavuşmuş olsa da, hiç bir zaman felsefi bir problem olarak ele alınmamıştır, çünkü tarih anlaşılması güç ve felsefenin ilgisine hitap edecek düzenliliğe (İng. Pattern) sahip bir kategori ya da varlık olarak görülmemiştir. İkinci tespit ise, Antik dönem düşünürlerinin tarihi (istoria), zaman anlayışlarına bağlı olarak ya da zaman anlayışının bir türevi gibi anlamlandırmadıklarıdır. Buna göre Antikite düşünürleri tarihin bir şeyin gelişim sürecini tam olarak açıklamaya yetmeyeceğini düşünmüşlerdir (Press, 1977: 283–

287).

Antik döneme döngüsel tarih anlayışının hakim olduğunu düşünenler de bu dönemde tarih konusunun felsefi anlamda ele alınmaya değer görülmediği görüşünü paylaşmaktadır. Bu görüşe göre; Grekler için önemli olan doğada ve toplumda mevcut olduğu düşünülen düzenlilik olmuştur. Onlar bu düzenliliği “kosmos” - evren olarak adlandırmışlar, felsefi ilgilerini evrenin temelindeki kalıcı şeylere ve bunların değişmez niteliklerine yöneltmişlerdir (Özlem, 2004: 24). Felsefe değişmeden yinelenen düzenliliğin kavranmasına öncelik verdiği için olayların zaman içindeki akışını ikinci planda ele almıştır. İnsan türünün zaman içerisindeki eylemleri ve oluşturduğu toplumsal biçimlerdeki değişiklikler Antik dönem filozoflarınca öncesiz - sonrasız yasalara göre kımıldayan evren sürecinin yalnızca gelip geçici bir

9

(16)

biçimlendirilmesi olarak anlaşılmıştır. Sonuç olarak tarihe bakış, evrenin değişmeyen bir düzenlilik olduğu anlayışı ile temellendirilmiştir. Tarih evreni oluşturan düzenliliğin yinelendiği sonsuz bir dönüş olarak kavranmıştır (Gökberk, 1997: 99–

100).

Bir kavram olarak tarih2 (istoria) Antikite'de önceleri doğal olaylara ilişkin gözlem ve tanıklığa dayanan bilgi şeklinde kavranmıştır. Kavramın içeriğinin genişlemesi Herodot ve Thukidides'in dönemin belirli toplumsal olaylarını ele alışları ile başlar. Kavramı insanların ve insan topluluklarının başından geçenleri kaydetme yoluyla elde edilen bilgi anlamına gelecek şekilde kullanan ilk Herodot olmuştur.

Thukidides ise tarihi (istoria) sadece insani ve toplumsal olayları kaydetme anlamında değil aynı zamanda bu olayları değerlendirme ve yorumlama anlamında kullanmıştır (Özlem, 2004: 22). Grek Aydınlanması olarak adlandırılan dönemin düşünürü olan Thukidides; toplumsal değişmenin doğaüstü güçlerin kontrolünde olmadığını, bunların insanların eylemleri sonucunda oluştuğunu söylemiştir. Yine bu dönemin önemli düşünürlerinden biri olan Hippokrat'tan etkilenen Thukidides, toplumsal sorunların nedenlerinin tespit edilebileceği ve bu sorunların çözümünde bilimsel yöntemlerin uygulanabileceği görüşünü savunmuştur. Thukidides için siyasetin eleştirel bir değerlendirmesini yapabilmenin yolu tarihin araştırılmasından

2 Bugün Batı dillerinin önemli bir bölümünde (İng. history, Fr. Histoire) tarih kelimesinin etimolojik kökenini oluşturan Yunanca'daki istoria sözcüğü, Antik dönemde doğal ve toplumsal olaylara dair gözleme dayalı ampirik bilgi anlamına geliyordu. Aristoteles bu sözcüğe daha sonra tarih yazıcılığı anlamını da yüklemiştir. İstoria sözcüğü her iki durumda da tarihin günümüzde sahip olduğu anlamdan farklı bir anlama sahiptir, ancak bu kelimeyi Türkçe'de yine tarih sözcüğü ile karşılamak durumundayız. Tarih sözcüğünün kullanımından doğan bir karışıklığı engellemek için kelimeyi Antikite'de sahip olduğu anlamda kullanacağım zaman yanına parantez içinde (istoria) açıklamasını koydum. Yanına bir açıklama koymadığım zaman kelimeyi modern anlamıyla yani geçmişe ilişkin olayları, yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisine bağlayan bilim dalı ya da bu bilim dalının nesnesini oluşturan olayların belirli bir bölümünü veya tamamını kapsayan dönem anlamında kullandım.

(17)

geçmektedir. Tarihin (istoria) kendiliğinden bizi belirli yasalara ulaştırmasını beklemek doğru olmasa da, siyasetin iç yüzünü kavramak ancak geçmişte yaşanan somut olayların bilinmesi ile mümkündür (Halborn, 1949: 5–6).

Thukidides'in tarih (istoria) kavramına kattığı niteliklerin kendinden sonraki düşünürler tarafından benimsenmiş olduğunu söyleyemeyiz. Sokrates sonrasının büyük filozofları, doğa filozofları ve Elea Okulu gibi kendilerini önceleyen felsefi akımların başlatmış olduğu evrenin temelindeki değişmeyen düzenlilikleri arama çabasını kendilerine özgü biçimlerde sürdürmüşlerdir. Bu öz arayışları içinde ortak tavır; genele, ideal olana ve değişmeden kalana yöneliştir. İnsani ve toplumsal olayların bu özün görünümleri olduğu düşünüldüğünden, bu olayların değişmeden kalan öze bağlı olarak kendilerini yineledikleri görüşü oldukça yaygındır. Döngüsel tarih anlayışı olarak adlandırdığımız tarih anlayışı bu görüşün ifadesidir. Tarihin, belirli bir özün yansımaları olarak ortaya çıkan olayların birbirini izledikleri bir döngüden ibaret olduğunu ileri sürer.

Antikite'nin tanınmış düşünürlerinden bir çoğu evrenin temelinde değişmeden kalan öz üzerinde durmuşlardır. Bu öz değişmeden kaldığı için onun görünümü olan olayların da kendilerini yineleyeceğini varsaymışlardır. Örneğin bir polisin yönetim şeklindeki değişimin bir dizi değişim sonucunda yine başladığı yere döneceğini iddia etmişlerdir. Burada Platon'u örnek verebiliriz. Platon'un Timaios adlı diyaloğu bu filozofun öz hakkındaki fikirlerini özetler. Platon burada değişimin zamana özgü bir olgu olduğunu, oysa bu evreni yaratanın - özün - zamanı öncelediğini ve geçmiş, şimdi ve gelecek gibi mefhumlarla kavranamayacağını yazmıştır (Aysevener ve Barutca, 2003: 19). Platon'un savunduğu tez, zamanla meydana gelen değişiklikleri

11

(18)

değerlendirerek evrenin temelindeki değişmeyen düzenliliklerin kavranmasının mümkün olmadığı yönündedir. Tersine, değişiklikleri açıklayabilmek için bunların varoluşlarını mümkün kılan ideaları kavramak gerekir. Bu da ancak salt us yürütme yoluyla olur. Hakiki bilgi (episteme) işte bu us yürütme yoluyla edinilen bilgidir.

Gözleme dayanan bilgi (istoria) ise hakiki bilgi değil olsa olsa sanı (doxa) olabilir.

Bu yüzden evrenin özünü kavramak istiyorsak birbirini yineleyen hareketi değil İde'yi kavramaya çalışmakla meşgul olmalıyız. İde'yi kavramak bizi ideal devlete götürecek anahtardır, aksi takdirde yani tarihe (istoria) mahkum kaldığımız takdirde ufkumuzu ideal devletin kopyaları ile sınırlandırmış oluruz. Bu kopyalar ideal devletin toplum yaşamını düzenlemedeki yetkinliğine sahip olmadıklarından, sürekli, yetkinliğe doğru bir hareket içindedirler. Bu hareket onları birbirini takip etmeye zorlar; kopyalardan birinin sahip olduğu eksiklik diğeri tarafından yerine getirilir, ancak bu da eksik bir düzen oluşturur, çünkü sadece bir kopyadır. Sonuçta tarihin bu kopyaların birbirini izlemesi ile oluşan bir döngü olduğu kabul edilir. Bu görüş Platon'un öğrencisi Aristoteles tarafından ve polisin çözüldüğü dönemde Polybius tarafından yinelenmiştir (Halborn, 1949: 6-9).

I. B) HRİSTİYANLIK'IN TARİH GÖRÜŞÜ

Hristiyanlığın yayılışı ile birlikte tarih anlayışında da belirli değişikliklerin meydana geldiğini görüyoruz. Bu yeni tarih anlayışı başlangıçta Antikite'nin tarihi kavrayış şekliyle bazı noktalarda paralellikler gösterse de tarihsel/toplumsal olayları ele alışında felsefenin yerini teoloji ile ikame ederek önemli bir farklılık yaratmıştır.

(19)

Bütün bir Ortaçağ boyunca Batı'da etkili olan Hristiyanlık, Hegel'in felsefe sistemi ve tarih anlayışı açısından da önem taşımaktadır. Bu etkiyi kavrayabilmemiz için Hristiyanlığın tarih (istoria) kavramına ilişkin değerlendirmelerini ve Hristiyan tarih anlayışının en önemli temsilcisi olarak kabul edilen Agustinus'un tarih hakkındaki fikirlerini anahatlarıyla da olsa gözden geçirmemiz gerekiyor.

Hristiyanlık tarihsel olayları açıklarken teolojik bir yaklaşım sergilemiş olmasına rağmen tarih yazımına dini ve teolojik bir anlam yüklememiştir. Tarih yazımı (istoria) edebi ve retoriğe ilişkin bir uğraş olarak ele alınmıştır. Tarih yazıcılığı (istoria) kutsal metinlerin Hristiyan dininin üstünlüğünü kanıtlayacak ve buradan yola çıkarak Hristiyanlığın yayılmasını kolaylaştıracak bir edebi faaliyet halini almıştır (Press, 1977: 288–292).

Tarih yazımının (istoria) edebi bir faaliyet olarak görülmesine ve tarih kavramının (istoria) kendisinin Antikite'de kazandığı olumsuz anlamı korumasına rağmen, Hristiyanlığın temel öğretilerine referansla tarihte yaşananların Tanrı'nın varlığını kanıtlar şekilde yorumlanmaya başlandığını ve insanlığın nihai bir amacı yerine getirme doğrultusunda ilerlediği düşüncesinin geliştiğini görmekteyiz (Halborn, 1949: 7–8). Wartenburg bu gelişimin ortaya çıkışını Tevrat'taki zaman anlayışının Hristiyanlığa etkisi olarak değerlendirmiştir. Buna göre Hıristiyanlığın tarih anlayışı Eski Ahit'te yer alan, Tanrı ile Yahudi kavmi arasındaki ilişkiden etkilenmiştir. Bu yüzden Hristiyan tarih düşünürleri tarihin başlangıcı olarak, insanlığın tanrısal kutsamaya ve kurtuluşa ulaşma ereği ile yaratıldığı anı kabul ederler. İnsanlar yaratıldıkları andan itibaren kendilerine Tanrı tarafından verilen ereği gerçekleştirmeye çalışırlar. Tarihin sonunda Tanrı önünde kendilerine verilen

13

(20)

ereği gerçekleştirmek bakımından hesap verecekleri için, eylemlerini, geçmişlerini ve geleceklerini gözeterek - belirli bir tarih bilinci içinde - yönlendirmek zorundadırlar. Bu zorunluluk tarihin bitime kadar süreklilik ve gelişme göstermesine neden olacaktır. Wartenburg'un görüşlerini toparlayacak olursak, Hıristiyanlık Tevrat'ın da etkisi ile tarihi başlangıcı ve sonu olan bir defalık bir süreç biçiminde kavramıştır. Bu süreç insan soyunun tümünün belirli bir amaca ulaşmaya çalıştığı çizgisel bir süreçtir (Özlem, 2004: 26–33).

Hristiyanlığın tarih görüşünü en olgun biçimiyle ifade eden Agustinus olmuştur.

O aynı zamanda tarihin gelişimini anlamlı bir bütün olarak kavrayan ilk düşünürdür.

Tarihi insanın günahkarlığından kurtuluşu ve sonsuz yaşama adım atışının simgesi olarak kavrar. Agustinus'a göre tarih Yaradılış’la başlar. Yaradılış’ı yani insan soyunun varoluşunu günahın ortaya çıkışı izler. Kötüye uyanlar ve günah işleyenler şeytanın devletini oluştururlar. Agustinus buna Yeryüzü Devleti der. Günahlarından arınıp kurtuluş yolunu arayanlar ise Tanrının Devleti'nin kuruluşunu gerçekleştirmeye çalışırlar (Özlem, 2004: 29–33). Bu iki devlet arasındaki karşıtlık tüm insanlık için sorun teşkil etmektedir. Karşıtlığın sona ermesi Tanrının Devleti'nin galip gelmesi ile mümkündür. İşte o zaman Tanrı'nın insan soyunu kurtarmak için yaptığı plan gerçekleşecek ve tarihin de sonu gelecektir, çünkü tarihin ereği yani insan soyunun kurtuluşu gerçekleşmiş olacaktır.

Agustinus'un, Yaradılış’tan başlayıp Tanrı Devleti'nin galip gelmesiyle noktalanan süre içinde yaşanan olayların biricikliğini vurgulaması Hristiyanlığın tarih anlayışının şekillenmesi açısından önemlidir. Hristiyanlık açısından Babil'in yıkılışı, İbrahim'in yaptıkları ve İsa'nın doğumu gibi olaylar bir kereliğine yaşanmış

(21)

olaylardır. Ve tüm bu olaylar Tanrı sayesinde anlam kazanmaktadırlar, çünkü bunların Tanrı Devleti'nin kuruluşunun parçaları, yani insanlığın Tanrı tarafından kendilerine verilen kurtuluş ereğini yerine getirmek için giriştiği eylemler olduğuna inanılır. Aksi bir görüş bu olayların olumsal niteliğe sahip olduklarını iddia edecektir.

Oysa tarihsel gelişmelerin olumsal niteliğe sahip olduğunu söylemek Hristiyanlığın dünya görüşü ile uyuşmamaktadır. Hristiyanlık tüm insanların Tanrı karşısında eşit oldukları inancını yaymıştır. İnsanlar biricik yaşamlarını bu inanca iman ederek sürdürdükleri takdirde Tanrı Devleti'nin vatandaşı olmaya hak kazanacaklardır. Bu yüzden tarihi meydana getiren, insanların şahsen ya da toplu olarak gerçekleştirdikleri eylemler, Hristiyanlık tarafından insanların nihai hedefe ulaşmak için zorunlu olarak katettiği yol olarak değerlendirilir. Bu yol her ne kadar Tanrı Devleti'nin kuruluşunu sağlasa da, asıl önemli olan Tanrı'nın inayetinde kurulacak devlet yani ahirettir. Bu görüş Hristiyanların tarihe atfettikleri olumlu rolün bir sınırı olduğu sonucunu doğurmaktadır, çünkü tarih Hristiyanlar için nihai hedefin yani ahiri yaşamdaki mutluluğun gerçekleşmesi doğrultusunda aşılması gereken bir zorunluluk halini almaktadır. Diğer bir deyişle, tarih Hristiyanlarca her ne kadar Antik dönemde olduğundan daha önemli bir şey olarak ele alınsa da ancak kısmen gerçek bir gelişme olarak görülmektedir (Gökberk, 1997: 100–103).

I. C) AYDINLANMA DÖNEMİNDE TARİH ANLAYIŞI

Hegel'in beslendiği düşünce iklimlerinden biri olan Aydınlanma, tarihsel önemini modern toplumun tarih sahnesindeki yerini alışına felsefi anlamda yaptığı

15

(22)

katkıdan ve bu katkıyı modern ideolojilerin temel argümanlarını düşünsel anlamda beslemeye devam etmesinden almaktadır. Aydınlanma düşüncesi toplumsal zeminini 18. Yüzyıl'ın burjuva toplumuna evrilmekte olan ülkelerinde özellikle İngiltere'de ve Fransa'da bulmakla birlikte fikri temelleri Rönesans, Reform dönemlerinde ve Rasyonalizm'in kurucu olarak tanınan 17. yüzyıl filozoflarınca atılmıştır. Bu yüzden Aydınlanma'yı incelemeye kendisini önceleyen dönemlerde tarih konusunda dile getirilen görüşleri kısaca ele alarak başlayacağım. Daha sonra Aydınlanma düşüncesinin tarih anlayışının gelişimine katkısını inceleyeceğim.

Kökleri 14. Yüzyıl'a kadar uzanan Rönesans akımının temelinde insan mutluluğunu Ortaçağ'da olduğu gibi “öbür dünya”da değil de “bu dünya”da gerçekleştirebilme arayışı yatar. Bu dünyevileşme çabasının ancak Ortaçağ'dan devralınan durağan toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesiyle anlam kazanabileceği düşünülmüştür.3 Bu yüzden değişimin zorunluluğu ve kaçınılmazlığı kanıtlanmaya çalışılmıştır. Değişimin zorunluluğu fikri, Ortaçağ'dan kalan edilgin bir yaşam sürme ülküsünün Rönesans aydınları tarafından insanı gerçek anlamda doyuma ulaştırmaya yetmediği eleştirisine dayanılarak geliştirilmiştir. Rönesans düşünürleri insanı doyuma ulaştıracak değişimi bilimin ve sanatın insan temasını işlemesi halinde yakalayabileceklerini düşünmüşlerdir. Bilim ve sanatın, insanın birey (Individuum) olarak kendi düşünce ve eğilimlerine yönelişini teşvik etmesi ve insanın bu yönelişin aklın önderliğinde gerçekleştirebilmesine katkı sağlaması gerektiğini söylemişlerdir

3 Ortaçağ'a hakim olan ideal yaşam anlayışı, insanın edilgin bir yaşam sürmesi gerektiği görüşünü benimser. Bu düşünce dönemin başat toplumsal gücü olan kilise tarafından halk kesimlerine aşılanmaya çalışılmıştır. Kilisenin böyle davranmaktaki amacı sahip olduğu üstünlüğü devam ettirebilmektir. Kilise sahip olduğu imtiyazları korumak amacıyla insanların beklentilerini öbür dünyaya çevirmeye çalışmıştır. Bu da durağan bir toplum yapısının gelişmesine neden olmuştur.

Bu yüzden Rönesans akımının dünyevileşme çabası doğrultusunda durağan toplumsal ilişkileri aşmak istemesi, kilisenin insanlara dayattığı düşünce kalıplarının yıkılabilmesi için zorunluluk haline gelmiştir.

(23)

(Özlem, 2004: 45–46). Rönesans düşünürleri insanların kendilerini birey olarak gerçekleştirebilmelerinin, mevcut toplumsal ilişkilerin onları feodal beye ya da kiliseye bağlı serfler olarak kısıtlaması nedeniyle, çevrelerini dönüştürebilmelerine bağlı olduğunu düşünmüşlerdir. Bu yüzden insanlar açısından tarihin, kendilerini bireysellikten alıkoyan engelleri yıkacak ölçüde devingen hale getirilmesinin mecburi olduğunu söylemişlerdir. İnsanlar, Rönesans'ın koyduğu hedefleri, tarihi, yasasını dışarıdan edinen bir gerçek olmaktan çıkarıp, bütünüyle kendi içinden yani insan faktöründen edinen ve onu insanın olan bir dünya haline getirerek gerçekleştirebilir (Gökberk, 1997: 103–105). Rönesans akımının tarihe ilişkin burada özetlemeye çalıştığımız fikirleri sistematik bir biçimde ortaya koyduğunu söyleyemeyiz. Bununla birlikte Rönesans dönemi düşünürlerinden özellikle üçünin Machiavelli'nin, Bodin'in ve Bacon'ın toplumsal olayları anlayabilme ve tespit edilen sorunları çözebilme noktasında tarihten (istoria) faydalanılması gerektiğini söylemiş olduklarını hatırlatmakta fayda var.

Rönesans döneminde gündeme getirilen düşünceler genel olarak belirli elit kesimler tarafından tartışılmış ve benimsenmiştir. Bu görüşlerin halk kitlelerine yayılmasında Reform'un payı büyüktür. Reform hareketi Kilise'nin baskıcı ve tekelci tutumuna karşı çıkmış ve Rönesans akımının ortaya attığı fikirlerin bazılarının - özellikle bireysellik fikrinin - teolojik bir yorumunun halk kitlelerince benimsenmesine yol açmıştır, fakat bu teolojik yorum aynı zamanda tarihin yeniden

“tanrının yapıtı” olarak görülmesine neden olmuştur (Özlem, 2004: 48). 17. yüzyılda ortaya çıkan Rasyonalizm akımı da Rönesans'ın tarihe (istoria) gösterdiği ilginin gerilemesinde pay sahibidir. Felsefenin şeylerin özünde değişmeden kalanla

17

(24)

ilgilenmesi gerektiğini savunan rasyonalistler, Antik dönem felsefesinde ortaya çıkan tarih (istoria) – felsefe (theoria) ayrımını yeniden gündeme getirmişlerdir.

Rasyonalistler tarihin (istoria) bilimsel değerine kuşkuyla bakmalarına rağmen us konusunda dile getirdikleri görüşler aracılığıyla Aydınlanma döneminde ortaya çıkan tarih anlayışını etkilemişlerdir (Gökberk, 1997: 105).

Rönesans akımı, Reform hareketi ve Rasyonalizm, feodal toplumun bağrında çiçek açmakta olan yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerinin - burjuva üretim ilişkilerinin – sanat, din ve felsefe gibi çeşitli ideolojik alanlardaki görünümleridir.

Aydınlanma ise bu yeni üretim ilişkilerinin gelişimi ile ilişkisi açısından öncekilerden nitelik olarak farklı bir konumdadır. Aydınlanma filozofları, Rönesans ve Reform dönemi düşünürleri gibi içinde bulundukları toplumsal yapıların kısmi değişiklikler yoluyla ideal bir düzene kavuşturulabileceklerini düşünmemişlerdir.

Ayrıca Rasyonalizmin ortaya attığı töz fikrine, yani tarihin kendisine ereğini veren bir ilk ilkenin ürünü olduğu fikrine ihtiyaç duymamışlardır. Aydınlanma, tarihsel gelişim açısından belirli bir olgunluğa ulaşmış ve bunun sonucunda kendi gözlem ve deneylerinden yola çıkarak kendisi açısından ideal bir toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirebileceğine inanan bir burjuva sınıfının dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden Aydınlanma'yı, burjuvazinin kendi idealindeki rejimi hayata geçirebilmek için yıkmak zorunda olduğu eski rejime karşı verdiği mücadelenin ideolojik boyutu olarak kavrayabiliriz.

Aydınlanma'nın tarihe bir ilerleme olarak bakışı da bu perspektiften ele alınmalıdır. Aydınlanmacılar, bu dönemi insanların ergin olmama durumundan kurtuldukları bir dönem olarak tanımlamışlardır. Bu tanım insanların geçmişte yani

(25)

tarihin belirli bir aşamasında ergin olmama durumuna düşmüş olduklarının kabulüne dayanmaktadır ki, bu kabul en net biçimiyle Kant'ın 1784'te kaleme aldığı

“Aydınlanma Nedir?” adlı makalesinde dile getirilmiştir. Aydınlanma, insanların

“kendi hataları sonucu” içine düştükleri ergin olmama4 durumunu tarihsel bir veri olarak kabul etmiş ve buna dayanarak ön plana çıkardığı us ve birey anlayışının insanlığı kurtuluşa ulaştıracağını ileri sürmüştür. Aydınlanmacıların iddiası her insanın dışsal belirlenimlerden bağımsız, etkin, eleştirel ve değiştirici bir yetiye yani akla sahip olduklarıdır. İnsanlar us yetileri sayesinde gözlem ve deneylerden yola çıkmak koşuluyla tüm öznelerde ortak olan nesnel bir ilkeye ulaşırlar. Bu nesnel ilke aklın evrensel bir değer, bir otorite olarak tanınmasıdır. Us bu haliyle insanlığın ergin olmama durumundan kurtulmasını sağlayacak rehber olarak görülmüştür. Aklın maddesel dünya üzerindeki hakimiyeti arttıkça maddi yaşamın da iyileştiği görüşü hakimiyet kazanmıştır (Ağaoğulları, 2007: 238–253).

Turgot bu görüşü tarihin sürekli ilerlemekte olduğu şeklinde ifade eden ilk Aydınlanma düşünürüdür. Ona göre her kuşak bir öncekinin kazanımları üzerine bir şeyler koyarak tarihin düz bir çizgide ilerlemesini sağlamaktadır. Chastellux da ilerlemeci tarih anlayışının gelişimine katkıda bulunmuştur. Aklın ve usla birlikte gelişen bilim ve sanatların tarihin motoru olduğunu söylemiştir. Tarihin bunların sayesinde siyasal yapılardan bağımsız olarak sürekli bir gelişim gösterdiğini söylemiştir. Condorcet de bu ilerlemeci anlayışı benimseyen düşünürlerden birisidir.

Tarihin ilerlemesinin insan zihninin ilerlemesi (Callinicos, 2004: 129) ve insanın yetkinleşmesi olarak kavranması gerektiğini söylemiştir. İnsanın yetkinleşmesinin

4 Kant, ergin olmama kavramı ile insanların kendilerini ilgilendiren konularda kendi başlarına karar verememe durumunu ifade etmektedir.

19

(26)

sınırı olmayacağını ileri sürerek ilerlemenin sonsuz ve geri döndürülemez olduğunu iddia etmiştir. Felsefeyi rehber edinmiş devlet adamlarının tarihin ilerlemesine katkıda bulunduklarını vurgulamıştır. (Ağaoğulları, 2007: 253–257).

Aydınlanma'nın ilerlemeci tarih anlayışı ile ilgili olarak vurgulamamız gereken diğer bir nokta ise ilerleme ile insanın mutluluğu arasında kurulan bağlantıdır.

İnsanın mutluluğunun aklın yol göstericiliği olmadan gerçekleşemeyeceği görüşü özellikle Voltaire'in çalışmalarında işlenmiştir. Bu görüş diğer Aydınlanmacılar tarafından da kabul görmüş ve insanın mutluluğunun tarihin ilerlemesine bağlı olduğu kabulünün gelişmesini sağlamıştır, çünkü tarihin ilerlemesi aklın madde üzerindeki hakimiyetinin artması şeklinde açıklanmaktadır. Voltaire'e göre insan mutluluğunun bağlı olduğu diğer bir husus ise içinde yaşadığı toplumların değer, norm ve geleneklerden oluşan genel nitelikleridir. O bu niteliklerin tümünün bir ulusun tinini (Fr. Espirit) oluşturduğunu söylemiştir (Özlem, 2004: 60–61).

Voltaire'in ortaya attığı ulus tini kavramının Aydınlanma'nın tarih anlayışı açısından önem taşımaktadır. Uygarlığın gelişimi Aydınlanmacılar tarafından zaten aklın yavaş ve kesintili de olsa karşı koyulamayan ilerlemesinin sonucu olarak kavranmaktadır.

Voltaire'in ulus tini anlayışı ile birlikte, evrensel ilerlemenin - uygarlığın gelişiminin kendisini farklı ulusal örgütlenmeler biçiminde gösterdiği anlayışı geçerlilik kazanmıştır (Kuznetsov, 2002: 33–34). Bu anlayış, ulusun ortaya çıkışını aklın gelişiminin göstergesi biçiminde yorumladığı için ulus fikrinin meşrulaştırılmasına katkıda bulunmuştur. Ulus kavramının ve ulusçuluğun Fransız Devrimi sonrasında burjuva toplumunun kuruluşuna katkıda bulunduğunu hatırlayacak olursak, Aydınlanma'nın tarih anlayışının tarihsel önemini kavrayabiliriz.

(27)

Son olarak Aydınlanma Dönemi'nde eser veren ancak tam anlamıyla Aydınlanmacı düşünürler kategorisine sokulamayan iki düşünürün tarih anlayışlarından kısaca bahsetmek istiyorum. Bu düşünürlerden ilki Montesquieu ikincisi ise Rousseau'dur. Montesquieu her şeyin başlangıcında yer alan, dünyaya düzen veren ve olup biteni belirleyen bir ilk aklın var olduğunu iddia etmiştir. Bu aklı doğal yasa olarak ele alan Montesquieu, insanlar tarafından yapılan pozitif yasaların bu akla uygun olmak zorunda olduklarını iddia ederek doğal yasa ile pozitif yasalar arasında Aydınlanma Dönemi'nde sıkça karşılaşılan ayrıma karşı çıkmıştır (Planty-Bonjour, 2002: 11). Montesquieu doğal ve pozitif yasalar tarafından şekillendirilen yönetimlerin birbirini izleyişinin tarihi oluşturduğunu düşünmektedir.

O'na göre her yönetimin kendine özgü bir doğası ve bir ilkesi vardır. Yönetimin doğası onun biçimini, hukuksal-siyasal yapısını ifade eder. Buna göre cumhuriyet, monarşi ve despotluk yönetimlerin doğasını teşkil eden formlardır. Yönetimin ilkesi ise onun hareket etmesini ağlayan şeylerdir. Montesquieu'nun deyişiyle yönetimin ilkesi “... onu (yönetimi) harekete geçiren insani tutkulardır”. Montesquieu'ya göre her siyasi birim çeşitli fiziki ve ahlaki koşular tarafından etkilenmektedir. Bu koşullar yönetimin ilkesi üzerinde etkide bulunarak o siyasi birimi oluşturan ulusun tinini meydana getirir. Ulusun tinini meydana getiren unsurlardaki değişim yönetimlerin değişmesine yol açmakta bir diğer deyişle tarihin akışkanlığını sağlamaktadır (Ağaoğulları, 2005: 377–395).

Rousseau bir sözleşme kuramcısıdır. Diğer sözleşme kuramcalarının aksine Rousseau, doğa durumunu olumlamıştır. Toplumun ortaya çıkışını ise gerileme olarak görür. Bu görüşü nedeniyle Aydınlanma düşünürleriyle de ters düşmüştür,

21

(28)

çünkü tarihi ilerleme olarak görmez, tam tersine tarihin bir kötüye gidiş olduğunu söyler (Gökberk, 1997: 111-112). Rousseau insanların doğa durumunda birbirlerinden kopuk olarak yaşadıklarını düşünmektedir. İnsanların bu dönemde özgür ve eşit olduklarından mutlu ve huzurludurlar. Belirli bir dönem sonrasında kimi doğal güçlükleri aşabilmek için biraraya gelip aileyi ve ailelerden oluşan ilkel toplulukları oluştururlar. Bu güç birliği belirli bir seviyeyi aşınca tarım ve madencilik gelişmeye başlar. Bu aşamadan itibaren toplumsal işbölümü ortaya çıkar.

İşbölümünün ortaya çıkışıyla insanlar birbirlerine bağımlı hale gelirler. İşbölümünün gelişimi aynı zamanda uzmanlaşmanın da ortaya çıkmasına neden olur. Uzmanlaşma, insanlar arasındaki doğal/fiziksel eşitsizliklerin toplumu bölmesine neden olur. Doğal yetenekleri daha gelişmiş olan insanlar işbölümü ve uzmanlaşmadan doğan şartlardan faydalanarak diğerlerine karşı üstünlük sağlarlar. İşbölümü ve uzmanlaşmanın gelişimi ile artan ürünlere elkoyarlar. Böylece özel mülkiyet olgusu gündeme gelir.

Rousseau toplumun özel mülkiyetin ortaya çıkışı ile kurulduğunu düşünmektedir. Toplumun kuruluşu aynı zamanda tarihin de başlangıcını oluşturur.

Tarihin başlangıcı bir sözleşme ile gerçekleşir. Şimdiye kadar kurulan toplumların tümü bu tür bir sözleşmeyle kurulmuş ve özel mülkiyet olgusu tarafından şekillendirilmiştir. O yüzden tarih Rousseau için bir ilerleme olarak değil de bir gerileme olarak görülür. Rousseau için kritik soru bu gerilemenin nasıl aşılacağıdır.

Tarihi geri döndürülmeye, yani özel mülkiyetin ortadan kaldırmaya çalışmak gerçekçi bir çözüm değildir. Rousseau bunun mümkün olamayacağını açıkça ifade etmiştir. Onun önerdiği çözüm, yeni bir sözleşmenin meydana getirilmesidir. Bu yeni

(29)

sözleşmeyle yani “toplum sözleşmesi” ile toplumu oluşturacak olan insanların tümü iradesini ortaya koyar. Bu iradelerin biraraya gelmesi ile tek tek bireylerin iradelerinin toplamından daha büyük ve bölünemeyen bir irade ortaya çıkar.

Rousseau buna “genel irade” der. Genel irade kavramı Rousseau'nun toplum kuramı açısından oldukça önemlidir. Genel irade; devletin yönetim biçimini belirleyen, tikel çıkarların toplumun çıkarlarının önüne geçmesini engelleyen ve dolayısıyla özel mülkiyetin ortaya çıkardığı sorunları ortadan kaldıran toplumsal güçtür (Ağaoğulları, 2006: 23-76). Ayrıca toplumun tüm üyelerinin iradesini yansıttığı için devletin insanların özgürlüklerini kısıtlayan bir yapıya dönüşmesini de engeller. Rousseau'ya göre ancak bu şekilde tarihin gerileme olarak sürmesinin önüne geçilebilir.

I. D) ALMAN İDEALİZMİ VE TARİH FELSEFESİ

Hegel'in en önemli temsilcisi olarak gösterildiği Alman İdealizmi akımı, - yukarıda sosyoekonomik nedenlerini açıklamaya çalıştığımız - modernleşme (kapitalistleşme) sürecine geç dahil olmuş bir ülkenin, toplumsal gelişim düzeyine oranla çok daha üst düzey bir entelektüel birikime sahip olan aydınları arasında gelişmiş bir felsefe akımıdır. Bu akım ülkenin gidişatına duyulan ve Aydınlanma düşüncesi ile diyalog halinde dile getirilen ideolojik bir tepkiyi dile getirmiştir.

Alman toplumunun gelişmişlik düzeyi ile modern toplumlar arasındaki uçurumdan kaynaklanan tepki, bu düşünürleri hali hazırda toplumun duyu organları vasıtasıyla erişilebilir olanın ötesinde yatan ideal bir toplum arayışına yöneltmiştir. Bu yöneliş metafizik bir tarih anlayışının doğmasına neden olmuştur. Tarihin, Alman toplumunu

23

(30)

o an için arzu nesnesi olarak nitelenebilecek koşullara ulaştırması gereken bir erekselliğe sahip olduğu düşünülmüştür. Öncelikle bu dönemin duygu ve düşünce dünyalarını etkileyen düşünürlerden bahsederek Alman İdealizmi'nin tarih anlayışını açıklamaya çalışacağım. Daha sonra bu akımın düşünürlerini felsefi açıdan en çok etkilemiş birinin, Kant'ın tarih anlayışı üzerinde duracağım. Son olarak Hegel'in selefleri olarak da adlandırabileceğimiz iki düşünürün Fichte ve Schelling'in tarih anlayışlarını ele alacağım.

Almanya'da felsefenin gelişiminin kilometre taşlarından birisi Leibniz'dir. Daha önce de adını anmış olduğumuz bu Alman filozof, rasyonalizmin Almanya'da yayılmasında önemli rol oynamıştır. Aydınlanma döneminin arifesinde Almanya'da yine Leibniz'in görüşlerinin Christian Wolff'un çalışmaları aracılığıyla yaygınlaştığını görüyoruz. Alman Aydınlama'sı Leibniz'in etkisinde kalarak din karşısında Fransız ya da İngiliz Aydınlanmacıları'na oranla daha uzlaşmacı bir tutum sergilemiştir. Bu tutumun en tipik ifadesini Lessing'de görüyoruz. Aydınlanma'nın tarihi ilerleme olarak kavrayan yaklaşımını benimseyen Lessing, bu gelişmeyi din (Hristiyanlık) tarihinde arar. Vahyin gelişimi ile aklın gelişimi arasında paralellik olduğunu belirterek insanın yetkinleşmesinin vahyin ve aklın birlikte gelişmesinden ibaret olduğunu söyler (Gökberk, 1997 109–111).

Alman düşünürlerinin Aydınlanma düşüncesine belirli bir ölçüde katkı yapmış oldukları bilinse de Aydınlanma denince akla ilk gelen ülke Almanya değildir, ancak Romantizm açısından durum farklıdır. Romantizm, Aydınlanma'nın sıkça atıfta bulunduğu us, bilim ve ilerleme gibi kavramların yerine doğa, duygu ve coşku gibi kavramları öne çıkaran edebi bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Romantizmin iki

(31)

önemli temsilcisi Schiller ve Goethe'nin dönemin tüm aydınlarını ve dolayısıyla Hegel'i etkilediğini belirtmemiz gerekiyor. Özellikle Goethe'nin Alman entelektüelleri üzerindeki katkısı oldukça önemlidir. Goethe'nin çalışmalarının temelinde insanın özerkliği fikri bulunmaktadır. Goethe insanın kendi kendisini yönetebileceğini ve bu yüzden insanın özerk olduğunu iddia etmiştir. İnsanın özerkliği onun edimlerinde kendisini göstermektedir. Dolayısıyla insanın gelişimi ile onun yapıp ettikleri diğer bir deyişle deneyimleri arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Bu yüzden insanı anlamak istiyorsak, onu gelişimi içinde ele almalıyız. Goethe'nin dile getirdiği bu bilimsel anlayış döneme hakim olan matematik yöntemin diğer bir deyişle Newtonculuğun eleştirisi anlamına gelmektedir (Kaufmann, 1997: 28–58) ve ileride Hegel tarafından Tinin Görüngübilimi adlı kitabına yazdığı önsözde savunulmuştur (Hegel, 2004: 31–48). Buna ilaveten Goethe'nin çelişki hakkındaki görüşlerinin de Alman İdealistleri ve dolayısıyla Hegel üzerinde önemli bir etki yaratmış olduğunu söyleyebiliriz. Bir şeyin gelişimi esnasında karşıt biçimlere bürünmesinin onun varlığını kaybetmesi anlamına gelmeyeceği ve dolayısıyla varlık ilkesinin çelişkiyi içerebileceği görüşü Hegel'in mantığının önemli bir tezidir ve ondan önce Goethe tarafından dile getirilmiştir (Hilav, 1997: 76).

Romantik akımın önemli temsilcilerinden bir diğeri de Herder'dir. Herder'i bizim için önemli kılan şey çalışmalarının tarih felsefesi alanında yoğunlaşmasıdır. Herder, tarihsel olayların yasasız olmadığını, tıpkı doğal olaylarda olduğu gibi belirli yasalara tabi olduğunu söylemiştir (Walsh, 2006: 157). Bununla birlikte tarihsel olayları belirleyen yasaların doğa yasalarından farklı olduğunu belirtmiştir. Bunun nedeni

25

(32)

Tanrı'nın tarihe doğada görebileceklerimizden farklı türde bir yasalılık ve düzenlilik koymuş olmasıdır. Bu yüzden doğal olayların aksine tarihte yaşanan olayları belirli bir ereği gerçekleştiren ve bu ereği gerçekleştirme doğrultusunda “ilerleyen” bir bütünsellik içinde kavrayamayız. Herder tarihin Tanrı'nın planını sergileyen bir bütün olduğunu kabul etmekle birlikte bu bütünlüğün tekil birey tarafından kavranamayacağını söyler. Bireyin tarihte bulacağı genellik ister istemez kendi döneminin kavramları aracılığıyla incelediği geçmişten elde edeceği sahte bir genellik olabilir (Özlem, 2004: 69–73). Buna karşılık Herder'in tarihi kavramak için önerdiği yöntemin çıkış noktası onu insanlık tarihi (hümanite) olarak ele almaktır.

Hümanite yaklaşımı insanı bir tür olarak ele alır. İnsanların bir tür olarak varoluşunun da bir toplum biçiminde örgütlenmeleri ile mümkün olduğunu söyler.

Toplumun ortaya çıkışı, varlığını sürdürmesi ise gelenek aracılığıyla gerçekleşir.

Eşdeyişle, insanlar kendilerini geliştirdikleri gelenekler aracılığıyla var etmişlerdir.

Bu yüzden tarih ancak bu geleneklerle empati kurarak, bu gelenekleri geliştiren toplumların yarattığı tarihsel birikimi yorumlayarak anlaşılabilir (verstehen). Tarih bir kez bu şekildeki bir anlamanın konusu olunca, onda doğa bilimlerine benzer bir kesinliğe ulaşılır. Bu kesinlik bize tarihte gerçekleşmekte olan bir ereğin var olduğunu gösterir. Herder tarihin ereğinin hümanitenin akla ve adalete bağlı olarak gelişmesi olduğunu söylemiştir (Gökberk, 1997: 140–149).

Herder'in tarih hakkındaki görüşlerini dile getirmesi Kant'ın bu konuya yönelişinde etkili olmuştur. Kant tarihe ilişkin fikirlerini ilk defa Herder'in “İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler” adlı kitabının ilk cildini yayınlamasının ardından dile getirmiştir. Kant bu sayede hem kendi tarih anlayışını ifade etmiş, hem

(33)

de Herder'in tarih konusuna yaklaşımının eleştirisini gerçekleştirmiştir. Kant öncelikle Herder'in tarih anlayışının olumlu ve olumsuz yönlerini eleştirmiş daha sonra da “Dünya Yurttaşlığına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” adlı bir makale yayımlayarak kendi tarih anlayışını açıklamıştır. Ben öncelikle Kant'ın, Herder'in çalışmasının hangi kısımlarını olumlu olarak gördüğü üzerinde duracağım. Kant, Herder'in tarihi insanlık tarihi olarak ele alışını ve tarih boyunca insanlığın akla ve adalete bağlı olarak gelişmesine sebep olan bir erekselliği ortaya çıkarmaya çalışmasını takdirle karşılamıştır. Ayrıca Herder'in tarihin ve doğanın farklı düzenliliklere sahip olduğu yönündeki iddiasına katılmaktadır. Kant'a göre, insan doğa yasalarını teorik us vasıtasıyla kavrayabilmekte ve doğa olaylarının nasıl gelişeceğini önceden kestirebilmektedir. Aynı şeyi tarih için söylemek mümkün değildir, yani tarih kendisindeki düzenliliğin a priori5 olarak bilinememesiyle doğadan ayrılmaktadır. Bu yüzden, tarihin doğası kendisinden elde edilen bilginin teorik bilginin karşısında yer almasına neden olmaktadır. Sonuç olarak eğer insanlık tarihini bir ilerlemeye dönüştüren erekselliği kavramak istiyorsak bunu tarihte doğa yasası benzeri a priori yasalar arayarak başaramayız (Kant, 2006b: 64).

Kant'ın tarihi ele alışı bu noktadan sonra Herder'den ayrılmıştır. Kant tarihi kendine özgü epistemolojik kavramlar aracılığıyla ele almaya çalışmaktadır, çünkü Herder'in öne sürdüğü gibi, tarihteki erekselliğin insanlık tarihinin halkalarını oluşturan dönemlerle empati kurularak anlaşılabileceği görüşünü kabul etmemiştir.

Kant meseleyi şu şekilde ele almaktadır6: Yargıgücü yetimiz bize insanlık tarihinde

5 Deneyden önce anlamına gelen Latince terim.

6 Kant'ın tarih anlayışını açıklayabilmek için kullanacağımız bazı kavramları açmamız gerekmektedir. Bunlar Kant'ın eleştiri dönemi olarak adlandırılan yıllarda yazdığı Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargıgücünün Eleştirisi adlı kitaplarda ele alınan temel

27

(34)

kavramlardır. Kant bu eserlerinde sırasıyla doğru, iyi ve güzel kavramları ile uğraşmıştır. Doğru sorusunu yani bilgi sorusunu teorik us kavramı yardımıyla işlemiştir. Kant insan aklının doğuştan gelen bir takım kategorilere sahip olduğunu iddia etmiştir. Bu kategoriler (12 tanedir) doğuştan geldikleri ve deneyden bağımsız olarak var oldukları için a priori olarak adlandırılırlar. Bunlar aynı zamanda deneylerden elde ettiğimiz sonuçları işleyip onları bilgi haline dönüştürürler. Us bu işlemler sonucunda önermelere ulaşır. Kant bu önermeleri 4'e ayırmıştır. Bizim için burada önemli olan sentetik a priori önermelerdir. Kant deneyi ve deney dışı formları içinde barındıran önermelere ulaşmanın mümkün olduğunu söylemiştir. İşte sentetik a priori yargılar bu şekilde ortaya çıkmaktadırlar. Onları diğer yargı türlerinden ayıran özellik hem deneyi ve hem de deney dışı formları bünyelerinde bulundurmalarıdır. Kant'a göre bilimin temelinde bu tür us yürütmeler yer almaktadır, çünkü bu yargılar doğa yasalarını açığa çıkarmakta ve bu yasaların doğasındaki kesinlik, zorunluluk ve değişmezliği göz önüne sermektedirler.

Kant Aydınlanma düşünürlerinin us ile özgürlük arasında kurduğu bağlantıyı benimsemiş olan bir düşünürdür. Yani aklın gelişiminin insanın özgürleşmesinin ön koşulu olduğu fikrini savunmaktadır, çünkü insanın aklın rehberliği sayesinde iyiye yöneleceğini kabul etmiştir. Bu görüşün Kant'ın teorisi açısından taşıdığı anlam şudur: Teorik us aracılığıyla insan aklının yapısı keşfedildiğine ve bilimleri temellendirecek epistemolojik öncüllere ulaşıldığına göre insanın özgürlüğe kavuşmasının önündeki engeller kalkmıştır. Geriye özgürlük ile us arasındaki bağı kurmak kalmıştır. Kant'ın bu bağı kurabilmek için attığı ilk adım özgürlüğü ahlaki bir sorun olarak ele almaktır. Özgürlük ahlaki bir sorun olduğu için, doğa yasalarını (doğadaki zorunluluğu) açıklamaya çalışan ve deneye bağımlı olan bir us yetisini yani teorik aklı kullanarak özgürlük ile aklın gelişimi arasındaki bağı kuramayız. Ahlaki alan doğadaki zorunluluklara benzer yasalara tabi değildir, ayrıca bu alanla ilgili deney yapabilmek de mümkün değildir. Ahlak ve dolayısıyla özgürlük bizatihi insanların eylemleri ile ilgilidir ve Kant insanların eylemlerinin önceden kestirilemeyeceğini düşünmektedir. Öyleyse aklı uygulama alanında tanımlamak gerekmektedir.

Kant bunu pratik us aracılığıyla gerçekleştirir. Pratik us, usu irade biçiminde kavramaktadır.

İnsanın içinde özgürce yaşayabileceği ahlaki bir toplum kurma yönündeki eylemlerini özgür iradenin (yani usun) edimleri olarak görmektedir.

Kant teorik usu ve pratik usu birbirinden ayırarak inceledikten sonra usun gelişimi ile insanın özgür iradesinin belirişi arasındaki bağı açıklamaya çalışmıştır. Bir diğer deyişle zorunluluk ile özgürlük arasında bir sentez oluşturmaya çalışmıştır. Bu noktada devreye ereksellik kavramı girmektedir. Kant’a göre tarihteki ereksellik, özgür iradenin doğal zorunluluklar tarafından belirli bir erek aracılığıyla koşullanması ile ortaya çıkar. Doğa insanı us sahibi bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan iradesinin önüne bu yeteneğini geliştirme hedefini koymuştur. Böylece özgürlük ile zorunluluğun birarada gelişmesini sağlamaya çalışmıştır; insan zorunlu olarak us yetisini geliştirmelidir çünkü doğanın insanı bu yeteneğini geliştirmeye zorlayacak şekilde yaratmıştır, ayrıca insan us yetisini geliştirdikçe özgür irade sahibi bir varlık olarak gelişecek ahlak yasalarının egemen olduğu bir toplum kurmaya yönelecektir. Kant bu erekselliği yargıgücü yetisinden çıkarır.

Yargıgücümüz estetiğe yönelen diğer bir deyişle güzeli kavrayan us yetimizdir, ancak Kant bu yetinin doğadaki estetiği kavramakla sınırlı olmadığını belirtmiştir. Ona göre bir şeyi güzel olarak algılamamız o şeyin doğanın kendisine verdiği nedene uygun olması ile mümkündür. Bu yüzden yargıgücümüz şeylerin estetiğini kavramakla kalmaz aynı zamanda onlardaki ereği de görmemize yardımcı olur.

Teorik us, pratik us ve yargıgücü kavramlarının Kant'ın tarih görüşü içerisinde oynadığı rolü metinde açıklamaya çalışacağım, ancak son olarak üzerinde durmamız gereken bir konu bulunmaktadır. O da kendinde şey problemi olarak bilinen meseledir. Kant bilginin dış dünyadan edindiğimiz duyuların duyarlığın biçimleri (mekan ve zaman) ve aklın kategorileri ile işlenmesiyle elde edildiğini söylemişti. Kant bu biçim ve kategorilerin insan aklına iye olan şeyler olduğunu düşündüğü için dış dünyanın olduğu gibi değil de ancak bize göründüğü gibi anlaşılabileceği sonucuna ulaşır. Oysa dış dünya bizden bağımsız yani deneyimlerimizin ötesinde – kendiliğinde bir varoluşa sahiptir. İşte biz bu kendiliğindeliği düşünebiliriz ancak onu asla anlayamayız. Bu yüzden dış dünyayı oluşturan şeylerin özleri bilgimizin sınırı dışında kalmaktadır. Kısaca kendinde şey (Numen) sorununun Kant'ın burada özetlemeye çalıştığımız gibi teorik us kuramından

(35)

bir ilerlemenin olduğunu ve bu ilerlemeyi mümkün kılan ve tarihi rastlantısallıklar bütünü olmaktan kurtaran bir erekselliğin mevcudiyetini göstermektedir. Fakat bu erekselliği teorik us aracılığıyla kavrayıp, onu a priori yasalar biçiminde ifade etmek mümkün değildir. Bu tür bir girişim bizi tarihte onu doğayı olduğu gibi kavramamızı engelleyen bir rastlantısallıkla karşı karşıya getirir. Bu yüzden tarihteki erekselliği açıklamak için teorik aklın ortaya çıkaracağı rastlantısallığın temelinde yatan ve irade özgürlüğüne dayanan insan eylemlerini kavrayabilen bir yaklaşıma ihtiyacımız vardır. Bu da pratik aklın yaklaşımıdır (Özlem, 2004: 79–91).

Kant ilk olarak insanın irade özgürlüğü ile (yasa koyucu) doğa arasındaki ilişki üzerinde durur. Tarihin ereğinin ve ilerleyişinin, özgür iradenin aslında doğa yasaları tarafından belirlendiğini kanıtlamadan açıklanamayacağını ileri sürer. Eğer bu başarılamazsa, tarihi bir rastlantısallık bütünü olarak kavramaktan öteye gidemeyiz.

O yüzden tarihi açıklamaya ilk olarak “bir yaratığın bütün doğal7 yetenekleri, kendi amaçlarına er ya da geç uygun gelecek bir tarzda gelişmeleri yönünde belirlenmiştir”8 diyerek başlar. Kant'a göre insanın en önemli doğal yeteneği us yetisidir, ancak bu yetenek tek bir bireyde değil tüm bir türde tam anlamıyla gelişebilir. Us olgunlaştıkça insan doğa tarafından kendisine bahşedilen ve

kaynaklanan bir bilinemezcilik sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Bu sorun Hegel'in ve diğer Alman İdealistlerinin felsefi arayışlarını meşgul eden en önemli sorunlardan biridir.

7 Vurgu bana ait

8 Kant'ın doğa anlayışı “ereksel doğa teorisi” dediği teorinin uzantısıdır. Bu teorinin temelinde doğanın yasalara uygun işlediği anlayışı yer almaktadır. Kant bu anlayışı yani doğada tespit ettiği yasallığı bir tür ereksellik ilişkisi çerçevesinde tanımlamaktadır. Şöyle ki; yukarıda da alıntıladığımız gibi doğa, yaratıkların temel yeteneklerini belirlemektedir. Bu durum söz konusu yaratıkları doğa yasalarına uymak zorunda bırakmaktadır. Kant'ın yasaya uygunluktan anladığı, bir amaca uygun olmadır (Kant, 2006a: 32). İnsan da doğal bir varlık olduğu için doğa yasalarına uygun hareket etmektedir. Kant için bunun anlamı insanın bir amaca, daha doğrusu “doğanın kendisine verdiği amaca” uygun hareket ediyor olmasıdır. Kant’a göre doğa insana tarihte bir planı gerçekleştirme amacını vermiştir. Bu planı gerçekleştirebilmesi için de us yeteneğini bahşetmiştir.

İnsanın doğanın kendisine verdiği amaca ulaşmak için yaptığı her eylemi, diğer bir deyişle insanın us yeteneğini geliştirmesini doğanın tarihteki planının gerçekleşmesini sağlayan bir parça olarak görmektedir.

29

(36)

başlangıçtan beri bünyesinde birer tohum halinde bulundurduğu yeteneklerini geliştirmektedir ki bu aynı zamanda insanın özgürleşmesi şeklinde de okunulabilir.

Demek ki Kant tarihin ereğini, doğa tarafından insanın temel yeteneği olarak belirlenen usun gelişimi olarak belirlemiştir. Tarih bu ereğin gerçekleşmesine bağlı olarak insanın özgür irade sahibi bir varlık haline gelmesi ve elde ettiği özgürlüğü tadabilmesini sağlayan evrensel ahlak normlarına dayalı bir düzenin yaratılması yönünde ilerleyecektir. Ayrıca böyle bir düzenin ancak yetkin bir anayasaya dayanan evrensel bir yurttaşlar birliği şeklinde oluşabileceğini iddia etmiştir.

Kant tarihin ereğini saptadıktan sonra, tarihi bu ereğin gerçekleşmesi şeklinde açıklamaya çalışmıştır. Ulaştığı sonuç, tarihi meydana getiren eylemlerin bir yandan özgür iradenin sonucuymuş gibi görünürken diğer yandan da doğa olaylarına benzer zorunluluklar tarafından belirlenmiş olduğudur. Bu yüzden tarihteki ilerlemenin bireysel iradelerin ifadesi olan eylemler aracılığıyla gerçekleştiğini, ancak (özgür) iradenin kendisinin daima doğanın belirlenimi altında olduğunu belirtmiştir. Kant'a göre bu durum özgürlüğü ortadan kaldırmamaktadır, çünkü Kant özgürlüğün, şeylerin doğalarına uygun hareket etmeleri yani varlıklarını doğanın kendilerine verdiği amacı yerine getirerek idame ettirmeleri anlamına geldiğini düşünmektedir.

Kant, bu özgürlük anlayışı çerçevesinde tarihe baktığında, doğanın tarihte insan iradesini(özgürlüğü) insanın yeteneklerini geliştirme(doğanın insana verdiği amaç) doğrultusunda yönlendirmekte olduğunu görmektedir. Bu da onun, doğanın tarihte belirli bir planı gerçekleştirmekte olduğu sonucuna ulaşmasına neden olur. Doğa, insanın irade özgürlüğünü kendi yeteneklerini geliştirmeye yöneltmeyi amaçlayan bir

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :