• Sonuç bulunamadı

doi: /ey İktisadi Düşüncenin İzleğinde Piketty i Değerlendirmek Gülenay BAŞ DİNAR 1

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "doi: /ey İktisadi Düşüncenin İzleğinde Piketty i Değerlendirmek Gülenay BAŞ DİNAR 1"

Copied!
27
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

eyd

Ekonomik Yaklaşım Derneği / Association

Ekonomik Yaklaşım 2015, 26 (Special Issue): 15-41

www.ekonomikyaklasim.org doi: 10.5455/ey.35702

İktisadi Düşüncenin İzleğinde Piketty’i Değerlendirmek

Gülenay BAŞ DİNAR

1

08 Nisan 2015’de alındı; 09 Ağustos’da kabul edildi.

22 Ekim 2015’den beri erişime açıktır.

Received 08 April 2015; accepted 09 August 2015.

Available online since 22 October 2015.

Araştırma Makalesi/Original Article

Özet

Bu çalışmada, iktisadi düşünce tarihinde önemli bir yer edinmiş olan iktisatçıların görüşlerinden hareketle Piketty’nin kapitalist sisteme dair düşünceleri ve bu iktisadi düşünce okulları ile ilişkisi değerlendirilecektir. Piketty kitabında pek çok iktisatçıdan bahsetmekte ve çalışmasını geçmişin kuramsal yapısı üzerine temellendirmektedir. Ancak, bu kuramlarla ilişkisi irdelendiğinde Piketty’nin bu kuramları derinlemesine analiz etmediği açıkça görülmektedir. İdeolojik yönelimi, metodolojik seçimi ve kuramsal kafa karışıklığı Piketty’nin bütüncül bir kapitalizm teorisine ulaşmasını engellemiştir. Kuramsal tartışmaların kapsamı ve derinliği açısından Piketty’nin analizini ne klasik iktisatçıların, Marx’ın ve kurumsal iktisatçıların ne de kendisi gibi kapitalizmi kurtarma derdine düşmüş Keynes’in analizi ile karşılaştırabilmek mümkün görünmemektedir. Piketty, neoklasik iktisada eleştiriler yöneltmiş olsa da sermaye kavramı başta olmak üzere pek çok neoklasik kavram ve aracı kullanmış ve dolayısıyla neoklasik analizin analitik sınırlarının dışına çok fazla çıkamamıştır. Dolayısıyla, Piketty neoklasik ortodoksinin sınırları içinde kalarak kapitalizmi kurtaracak bir takım reform önerilerini tartışmıştır. Piketty’nin kitabının bu kadar ilgi görmesinin nedeni hem iktisat teorisi alanında hem de iktisat politikası alanında bir paradigma değişikliğine duyulan ihtiyaçtır. Bu anlamda, Piketty’nin 2008 krizi sonrası süreçte ihtiyaç duyulan söz konusu paradigma değişiminin bir aracısı olacağı umulmuştur. Bu yazıda, Piketty’nin hem teorik anlamda hem de politik anlamda ihtiyaç duyulan paradigma değişimine öncülük edebilmesinin güç olduğu ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Piketty, Klasik İktisat, Neoklasik İktisat, Marx, Keynes, Kurumsal İktisat JEL Sınıflaması: B10, B20, B41

© 2015 EYD tarafından yayımlanmıştır

1 Yazışmadan sorumlu yazar (Corresponding author). Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü, Bolu, Türkiye. E-posta:[email protected]

Ekonomik Yaklaşım ISSN 1300-1868 print © 2015 Ekonomik Yaklaşım Derneği / Association - Ankara Her hakkı saklıdır © All rights reserved

(2)

Abstract

Evaluating Piketty in the Pursuit of Economic Thought

In this study, Piketty’s thoughts about the capitalist system and his relationship with economists who have an important place in the history of economic thought will be evaluated. Piketty has mentioned about many economists in his book and has based his study upon the theoretical structure of the past. However, when examined in relation to these theories, it is seen clearly that he did not examine these theories throughly. Due to his ideolojical orientation, methodological choice and theoretical confusion, Piketty could not be able to achieve a holistic capitalism theory. In terms of scope and depth of his theoretical debates, it is not possible to compare the analysis of Piketty neither with the analyses of the classical economists, Marx or institutional economists nor with Keynes who aimed to save the capitalism as himself. Although he critizes neoclassical economics, Piketty has used many neoclassical concepts and tools, particularly the capital, so that he can not go much beyond the analytical limits of the neoclassical analysis. Staying within the boundaries of the neoclassical orthodoxy, therefore, Piketty has discussed some reform proposals which will save the capitalism. The reason why Piketty’s book has got that attention is the need of a paradigm shift in the field of both the economic theory and economic policy. In this sense, it is hoped that Piketty would be an agent of such a paradigm shift in the aftermath of the 2008 crisis. In this paper, it is asserted that it is hard to be accepted that Piketty could lead the needed paradigm shift in both the political and theoretical sense.

Keywords: Piketty, Classical Economics, Neoclassical Economics, Marx, Keynes, Institutional Economics JEL Classification: B10, B20, B41

© 2015 Published by EYD

Bu makalenin adını ve doi numarasını içeren aşağıdaki metni kolayca kopyalamak için soldaki QR kodunu taratınız.

Scan the QR code to the left to quickly copy the following text containing the title and doi number of this article.

Encoded message: Evaluating Piketty in the Pursuit of Economic Thought http://dx.doi.org/10.5455/ey.355702

1. Giriş

Thomas Piketty Fransız asıllı genç bir iktisatçıdır.“21. Yüzyılda Kapital” başlıklı kitabının 2013 yılında Fransızca basımının ardından, 2014 yılının Mart ayında İngilizce yayınlanmasıyla birlikte çok büyük bir ilgi uyandırdı. Hatta basıldıktan sonra birkaç ay içinde amazon.com’da en çok satanlar listesindeki beş kitaptan biri oldu. Bu kitabın uyandırdığı ilginin adeta bir ispatı idi. İlk defa akademik bir iktisat kitabı çok satan kitaplar listesinde görülmüş; Piketty’nin sadece kitabı değil özel yaşamı ve kariyeri de yoğun ilgi odağı olmuştur. “Ekonominin rockstarı”, “Piketty fenomen”i gibi başlıklar dergi ya da gazetelerin manşetlerinde sıklıkla görülen ifadeler haline gelmiştir. Piketty’e ana akım iktisat içinden de

(3)

önemli destekler gelmiştir. Bu anlamda, Paul Krugman (2014) Piketty’nin kitabında ortaya koyduğu tezleri “büyük düşünce” (big idea) olarak tanımlamış ve bu tezler karşısında duyduğu hayranlığı açık bir şekilde dile getirmiştir. Yine Joseph Stiglitz, Dani Rodrik, Robert M. Solow gibi iktisatçılar da kitaptan övgü ile bahsetmişlerdir.

Kitabın temel teması eşitsizlik üzerine kuruludur. Eşitsizlik sorununun günümüzde popüler hale gelmesinde 17 Eylül 2011 yılında New York’ta başlayan önce hızla tüm ABD’ye ve daha sonra tüm Dünya’ya yayılan “Wall Street’i İşgal Et” eylemleri rol oynamıştır. Bu çerçevede, eylemciler %99’un en tepedeki %1 tarafından sömürüldüğüne dikkat çekmiş ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve yoksulluğun giderek arttığını vurgulamışlardır. 2008 krizi sonrasında gerek iktisat bilimine gerek de serbest piyasa sistemine karşı önemli itirazlar yükselmiştir. 2008 krizi sonrasında iktisat bilimine yönelik itirazlar İngiltere Kraliçesinin London School of Economics’i ziyaret etmesi ve “kriz neden az sayıda iktisatçı tarafından öngörülebildi?" şeklindeki haklı eleştirisinin sonucu olarak yükselmiştir. Bu olaylar, iktisat biliminin son derece gelişmiş sofistike araçlarla ve yöntemlerle ortaya koyduğu hipotezlerin gerçek hayattaki iktisadi problemleri açıklama gücünün tekrar sorgulanmasına yol açtı. 1970 sonrası yaşanan ekonomik süreç iki gerçeğe işaret ediyordu. Gittikçe derinleşen durgunluk ve artan eşitsizlik. Bütün bu gelişmeler sonucunda ana akım iktisadın belkemiğini oluşturan iki temel önerme derinden sarsılmıştır. Bunlardan biri ana akım geleneğindeki iktisatçıların Say yasasına dayanarak savundukları tam istihdam diğeri ise her üretim faktörünün üretime yaptığı katkı oranında gelir elde edeceğini öngören marjinal verimlilik kuramı (Foster ve Yates, 2014 s. 1).

Liberalizmin ve kapitalizmin savunuculuğunu yapan ana akım iktisat kapitalist ekonomilerin kriz çıkarma olasılığını hiçbir zaman ciddi bir şekilde gündemine almamıştır.

Piyasa her şeyi halleder mantığının bir sonucu olarak kapitalist sistemde piyasanın toplum açısından en iyi sonuçları üreteceği savunulmuştur. Böyle bir bakış açısı içinde krizler piyasaya yapılan bilinçsiz müdahalelerden ya da geçici dışsal şoklardan kaynaklanmaktadır.

Bu anlamda, ana akım iktisatta krizlerin kapitalizmin içsel işleyişinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmemiş; kapitalizmin kendi haline bırakıldığında mükemmel bir şekilde işleyeceği ileri sürülmüştür. Ancak, 2008 krizi sonrasında yapılan piyasayı kurtarma girişimleri ana akım iktisadın bu savının geçersiz olduğunu göstermiştir. 2008 krizi sonrasında devlet özel sektörü kurtarmak üzere büyük miktarda kaynak aktarmıştır. ABD’de ortaya çıkan ve sonra etkisi farklı biçimlerde tüm dünyaya yayılan Wall Street eylemlerinin

(4)

ardında da krizin faturasının halka ödetilmesi ve buna bağlı olarak yoksulluğun artması bulunmaktadır.

2008 krizi sonrası yaşanan değişmeler iktisatta bir paradigma değişimine ihtiyaç duyulduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Piketty’nin kitabının bu kadar ilgi görmesinin nedeni hem iktisat teorisi alanında hem de iktisat politikası alanında bir paradigma değişikliğine duyulan ihtiyaçtır. Bu anlamda, Piketty’nin 2008 krizi sonrası süreçte ihtiyaç duyulan söz konusu paradigma değişiminin bir aracısı olacağı umuldu. Piketty’nin kitabının ilk sayfalarından itibaren ana akım iktisadi düşünceye yönelttiği eleştiriler kendisinin de böyle bir amaç izlediği düşüncesini uyandırmaktadır. Ancak, Piketty neoklasik iktisadın hem yöntemsel yapısına hem de teorik yapısına önemli itirazlar yöneltmiş olmakla birlikte eleştirileri ideolojik olarak radikal bir nitelik taşımamaktadır. Kitabının ilk kısımlarında Marx’a yönelttiği eleştirilerle amacının kapitalizmi eleştirmek olmadığını açık bir şekilde göstermek istemiştir. Bu anlamda, Foster ve Yates (2014)’in de işaret ettiği gibi Piketty’nin neoklasik iktisada yönelttiği eleştirilerin bir tür “içeriden” eleştiri olduğunu söylemek mümkündür.

Bu çalışmada, iktisadi düşünce tarihinde önemli bir yer edinmiş iktisat okulları ve iktisatçıların görüşlerinden yola çıkarak Piketty’nin hem kapitalist sisteme dair düşünceleri hem de bu iktisadi düşünce okulları ile ilişkisi değerlendirilecektir. Piketty kitabının giriş bölümünde klasik iktisatçılar gibi bölüşüm meselesi üzerinden hareket ettiğini belirtmekte ve klasik iktisadi analizden övgü ile bahsetmektedir. Bu çalışmanın birinci bölümünde, Piketty’nin politik iktisat geleneğinde bir iktisatçı olup olmadığı değerlendirilecek ve Piketty’nin analizinin yöntemsel, teorik ve ideolojik açıdan klasik iktisadi analizle olan benzerliklerine ve farklılıklarına değinilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde Piketty’nin neoklasik iktisadi analiz ile olan ilişkisi değerlendirilecektir. Piketty kitabının giriş bölümünde neoklasik iktisadın benimsediği yöntemsel yapıya ve bölüşümü açıklamak üzere kullandığı marjinal verimlilik kuramına eleştiriler yöneltmiştir. Bu çalışmada, Piketty’nin neoklasik iktisada yönelttiği bu eleştirilere rağmen sermaye kavramı başta olmak üzere pek çok neoklasik kavram ve aracı kullandığı; dolayısıyla neoklasik analizin sınırlarının dışına çok çıkamadığı ileri sürülecektir. Üçüncü kısımda, Piketty’nin görüşleri Keynes’in görüşleri ile karşılaştırılacaktır. Piketty’nin Keynes ile ilişkilendirilmesinin temel nedeni her ikisinin de kapitalizmin bir takım müdahalelerle düzeltilebileceğini düşünmeleri ve bunun için reform önerilerinde bulunmalarıdır. Bunun yanı sıra, Piketty ile Keynes’in analizinin yöntemsel ve

(5)

teorik düzeydeki farklılıkları bu bölümde üzerinde durulacak konular arasındadır. Çalışmanın dördüncü bölümünde, Piketty’nin analizinin kurumsal iktisatçılarla olan ilişkisi Veblen ve Mitchell’ın analizinden yola çıkarak tartışılacaktır. Kitabın son bölümünde ise Piketty’nin Marx’a yönelttiği eleştirilere ve Marx’ın analizi ile olan farklılıklarına değinilecek; literatürde Piketty’nin kitabının Marx’ın Kapitali ile ilişkilendirilmesinin nedenleri tartışılacaktır.

2. Piketty ve Klasik İktisatçılar

Piketty daha kitabının giriş kısmında klasik iktisatçılardan övgü ile söz etmekte ve kendisinin de politik iktisat geleneğinin bir sürdürücüsü olduğunu belirtmektedir. Bu anlamda, Piketty kitabının “paylaşım sorununu yeniden ekonomik analizin merkezine yerleştirmek” olarak adlandırdığı bölümünde bölüşüm sorununun önemine dikkat çekmiş ve klasik iktisatçılar için aşağıdaki gibi övgüyle bahsetmiştir: (Piketty, 2014, s. 17).

“19.yüzyılın ekonomistleri takdiri şu sebeple fazlasıyla hak ediyorlar: Onlar, paylaşım sorununu ekonomik analizin merkezine yerleştirmiş ve uzun vadedeki eğilimleri incelemeye çalışmışlardı. Yanıtları belki her zaman tatmin edici değildi, ama en azından doğru soruları soruyorlardı”

Piketty, bu cümlelerle bölüşüm perspektifinden meseleye baktığının ipuçlarını bize sunmaktadır. Yine ilk sayfalarda Ricardo, Malthus gibi klasik iktisatçıların bölüşüm meselesi üzerinden ulaştıkları karamsar sonuçlara dikkat çekmiştir. Bilindiği gibi, Ricardo analizinde tarımdaki azalan verimler nedeniyle toprak sahiplerinin üretim ve gelirden giderek büyüyen bir pay alacağını vurgulamıştır (Ricardo, 1817/1997, ss. 65-68). Ricardo bu analizle toprak sahibinin gelirinin zaman içinde bütün toplumsal sınıflar aleyhine artacağına işaret etmiştir (Ricardo, 1817/1997, ss. 70-71). Ricardo’nun politika önerileri de tamamen bunu durdurmak üzerine kurulmuştur. Tarımda azalan verimler kanunu bir yandan toprak sahibi sınıfın geliri olan rantın artmasına; diğer yandan da emekçinin yaşayabilmek için ihtiyaç duyduğu gıda maddelerinin fiyatını yükselterek ücretlerin artmasına neden oluyordu. Bir yandan ücretlerin diğer yandan rantın yükselmesi kapitalist sınıfın gelirden aldığı payın azalması anlamına gelmektedir. Bu çerçevede, Ricardo ideolojik açıdan kapitalist sınıfın yanında konumlanıyor ve kapitalist sınıfın çıkarlarını korumayı amaçlayan iki politika önerisinde bulunuyordu. Bu öneriler rantın vergilendirilmesi ve serbest dış ticarettir. Rantın vergilendirilmesi ile toprak sahibi sınıfın elde ettiği bir kısım gelire el konulacak ve bu şekilde toprak sahibinin bütün diğer toplumsal sınıflar aleyhine zenginleşmesinin önüne geçilecekti (Ricardo, 1817/1997, s.

(6)

155). Diğer yandan, serbest dış ticaret emekçinin tükettiği zorunlu malların dışarıdan ucuz bir şekilde ithal edilmesi ile tarımda azalan verimlerin yol açtığı fiyat yükselişlerinin ve böylece ücretlerdeki yükselişin etkisini azaltabilecektir (Ricardo, 1817/1997, ss. 118-119)

Piketty, Ricardo’nun rantın yükseleceğine ilişkin karamsar öngörüsünün gerçekleşmediğine dikkat çekmekte; teknik ilerleme ve endüstriyel büyümenin gıda ve tarım üzerindeki baskıyı hafiflettiğini belirtmektedir. Ancak, Piketty yine de 21. yüzyıldaki zenginliğin küresel paylaşımını analiz ederken Ricardo’nun teorisinin göz ardı edilemeyeceğini düşünmektedir. Bu anlamda, Piketty, Ricardo’nun modelindeki tarım arazisi fiyatları yerine büyük kentlerdeki gayrimenkul fiyatlarını ya da petrol fiyatlarını koyarak, 1970-2010 yılları arasında gözlemlenen eğilimin ya da 2010-50 ve 2010-100 yıllarına dair tahminlerin Ricardo’nun karamsar tablosunu çağrıştıran önemli ekonomik, toplumsal ve politik dengesizlikleri ortaya çıkartabileceğine işaret etmektedir (Piketty, 2014, s.7).

Görüldüğü gibi, Piketty Ricardo gibi bölüşüm perspektifinden analizini sürdürmekte ve Ricardo’nun geleceğe dair karamsar öngörülerini paylaşmaktadır. Bu bağlamda, Piketty de Ricardo gibi bir vergilendirme önerisi ile sorunun giderilebileceğini ileri sürmektedir.

Yöntemsel açıdan bakıldığında, Piketty ile klasik iktisatçılar arasında kurulabilecek başka bir benzerlik, her ikisinin de uzun dönemli dinamik bir analiz çerçevesini benimsemesidir. Klasik iktisatçılar bu anlamda iktisadi olayların geçici sonuçları ile değil, sistemin uzun dönemli işleyişini ifade eden sürekli ve kalıcı eğilimlerle ilgilenmişlerdir (Özel, 2002, s.147). Piketty’nin analizi de benzer bir şekilde servet ve gelirin tarihsel dinamiklerini anlamayı amaçlayan uzun dönemli dinamik bir analizdir. Geniş kapsamlı tarihi ve karşılaştırmalı veriler üzerine kurulu bu çalışma üç yüz yılı ve yirmiden fazla ülkeyi kapsamaktadır. Bu anlamda, Piketty gelir eşitsizliklerinin dinamiklerini analiz edebilmek için uzun vadeli bir perspektifle meseleye bakmakta ve bunun için çok sayıda ülkeyi ve uzun dönemleri kapsayan ampirik verilerle hareket etmektedir.

Görüldüğü gibi, bölüşüm perspektifinden meseleye bakması, politika önerisi ve benimsediği uzun dönemli analiz yöntemi nedeniyle Piketty’nin politik iktisat geleneğinden gelen bir iktisatçı olduğu ileri sürülebilir. Ancak, bu benzerlikler Piketty’i politik iktisatçı olarak nitelendirebilmek için yeterli değildir. Çünkü klasik iktisatçıların analizindeki temel vurgu servetin toplumsal sınıflar arasındaki bölüşümüdür. Ricardo Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri kitabının giriş bölümünde politik iktisadın kapsamını aşağıdaki gibi belirlemiştir: (Ricardo, 1817/1997, s. 23).

(7)

“Toplumun değişik aşamalarında, yeryüzünden sağlanan toplam üretimin bu üç sınıf arasında rant, kar ve ücret olarak paylaşımı farklı olacaktır… Bu bölüşümü düzenleyen yasaların belirlenmesi Ekonomi Politiğin baş sorunudur”

Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Ricardo yaşadığı toplumda üç sınıf olan toprak sahibi, kapitalist ve emekçi arasındaki bölüşüm ilişkilerinden bahsetmiştir2. Ayrıca, Ricardo bölüşüm ilişkilerini sermaye birikim süreci içinde incelemiş; bu anlamda hem sermaye birikim sürecinin bölüşüm üzerindeki hem de bölüşümün sermaye birikim süreci üzerindeki etkilerini iki yönlü bir biçimde analiz etmiştir (Savran, 1997, s.17). Bu anlamda, Piketty’nin analizinde Ricardo’nun kastettiği anlamda sınıfsal bir gelir bölüşümünden ya da ücret ve kar çatışmasından bahsedilmemektedir.

Piketty’nin analizi toplumsal sınıf analizine değil ondalık sisteme göre kurulmuş istatistiksel kavramlara dayanmaktadır (en üst %1, en alt %20 gibi). Piketty analizini toplumsal sınıflar yerine bu istatistiksel kavramlara dayandırmasının nedenini aşağıdaki gibi açıklamaktadır: (Piketty, 2014, s. 268).

“…Onda birlik ve yüzde birlik kavramları biraz soyut kalıyor ve kesinlikle şiirsellikten yoksunlar. İnsanın kendi devrinin kategorileriyle özdeşleşmesi haliyle daha kolay; köylüler ve soylular, proleterler ve burjuvalar, işçiler ve üst düzey yöneticiler, hizmetçiler ve tüccarlar. Ancak onda birlerin ve yüzde birlerin güzelliği şurada: Başka türlü karşılaştırmanın mümkün olmadığı eşitsizlik seviyelerini ve dönemlerini ilişkilendirmemize ve herkesin anlayabileceği ortak bir dil yaratmamıza izin veriyorlar”

Görüldüğü gibi, Piketty’e göre bu kavramlar farklı toplumlar için kullanılabilmekte ve böylece zaman ve mekan içinde ayrıntılı ve nesnel karşılaştırmalar yapma olanağı vererek toplumsal eşitsizliğin süreklilik arz eden niteliğini gösterilebilmesini mümkün kılmaktadır.

Ayrıca, böyle bir analiz Piketty’e göre sadece aşırı gelir ve servetin varlığını değil, bu yüksek tutarlara erişebilen kişi sayısını da hesaba kattığı için toplumsal eşitsizliğin derecesini de anlamamızı sağlamaktadır (Piketty, 2014, ss. 268-269).

Klasik iktisatta toplumsal sınıflar ve aralarındaki ilişkiler esas olarak toplam ürünün bölüşümünü düzenler niteliktedir. Bu nedenle, klasik iktisatçıların analizine “politik”

karakterini veren sınıflar arasındaki güç dengesi ile çatışmaların analize içsel olmasıdır (Özel,

2Savran (1997) Smith’in bölüşümün birikim üzerindeki etkisini ele aldığını; ancak bölüşümün birikim üzerindeki etkisini ele almakta yetersiz kaldığını belirtmektedir. Savran’a göre, Ricardo Smith’in analizindeki bu eksikliği gidermek amacıyla birikim sürecinde bölüşüm ya da bölüşüm aracılığıyla birikim olarak ifade edilebilecek bir temel üzerinden hareket etmiştir (Savran, 1997, s. 17).

(8)

2002, s. 147). Piketty, eşitsizlikle ilişkili görüşlerini uzun vadeli ampirik gözlemler aracılığıyla dile getirerek zaman içinde eşitsizliğin arttığını ortaya koysa da sermaye birikim sürecinin sınıfsal dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Piketty, sermaye birikim sürecinde zaman içinde eşitsizliğin artma nedenini kapitalist sistemdeki sınıfsal çatışmalar ve sömürü mekanizmaları ile ilişkilendirmemektedir. Bu nedenle, eşitsizliğin özü itibariyle sınıfsal olduğu gerçeği, Piketty’nin analizinde yer almamaktadır. Bu temel eksiklik Piketty’nin politik iktisat geleneğine sahip bir iktisatçı olarak nitelendirilebilmesini güç hale getirmektedir.

3. Piketty ve Neoklasik İktisat

Daha önce ifade edildiği gibi, Klasik iktisatçılar iktisadi artığın toplumun sınıfları arasında nasıl bölüşüldüğü meselesi ile yakından ilgilenmişlerdir. 19.yy’ın sonlarında ortaya çıkan neoklasik iktisatta ise sınıfsal bölüşüm ilişkileri göz ardı edilmiş ve bölüşüm ilişkileri üretim faktörlerinin üretimden aldıkları pay üzerinden tanımlanmıştır. Neoklasik teoride üretim faktörlerinin üretime yaptıkları katkı oranında gelir elde edeceğini ileri süren marjinal verimlilik kuramı ile piyasada ortaya çıkan bölüşüm ilişkilerinin haklı ve meşru olduğu ileri sürülmüştür. Neoklasik iktisat yaptığı kısa dönemli analiz ile sadece kaynak dağılımında etkinliğe önem vermiş; sermaye birikimi ve büyüme gibi sorunları iktisadi analizin dışına çıkartmıştır. Bu şekilde, büyümenin kaynağını oluşturan iktisadi artığın nasıl yaratıldığı ve nasıl bölüştürüldüğü meselesi de göz ardı edilmiştir. Neoklasik teorinin marjinal verimliliğe dayalı bölüşüm teorisi üretilen değerin tamamının harcanacağı ve geriye el konulacak bir artığın bulunmadığını göstermektedir. Bu görüşte, klasik teoride çok açık bir şekilde görünür olan kapitalistlerin üretilen iktisadi artığa el koyması durumu dışarıda bırakılmış ve aşırı karların yüksek sömürüden değil yüksek sermaye verimliliğinden kaynaklandığı ileri sürülmüştür (Galbraith, 2014). Bu çerçevede, klasik iktisadın aksine neoklasik iktisatta bölüşüm sınıfsal bir kategori olarak düşünülmemiştir. Ricardo’nun iktisadında çok açık bir şekilde var olan ücret ve kar arasındaki çatışma ve sistemdeki sömürü mekanizmaları gizlenebilmiştir. Neoklasik iktisatçılar rekabetçi piyasaların her zaman etkin sonuçlar üreteceğini tartışmış ve piyasada oluşan bölüşümün de meşru ve etkin olduğunu ileri sürmüştür.

Piketty kitabında, neoklasik iktisatçıların ekonomideki rekabetçi dinamiklerin tam istihdamı ve uygun bölüşüm ilişkilerini ortaya çıkaracağı argümanına katılmamakta ve

(9)

marjinal verimlilik kuramına önemli eleştiriler yöneltmektedir. Bu bağlamda, büyük şirketlerin üst düzey yöneticilerinin gelirlerindeki artışa dikkat çekmekte ve bu kesimin gelirleri ile diğer ücretli kesimin gelirleri arasındaki mesafenin açıldığını vurgulamaktadır.

Dolayısıyla, Piketty 1980 sonrası dönemde sadece sermaye ve emek gelirleri arasındaki ayrışmaya değil emek gelirlerinin de kendi içinde ayrışmasına dikkat çekmektedir. Piketty’e göre, bunun temel nedeni marjinal verimlilik kuramının ileri sürdüğü gibi diğer ücretliler kitlesine kıyasla bu üst düzey kadroların beceri ve verimliliklerinin artması değil; bu yönetici kadroların bazen ölçüsüzlüğe varan düzeylerde ücretlerini bireysel verimlilikleriyle hiç alakasız bir şekilde ayarlayabilecek konumda olmalarıdır (Piketty, 2014, s. 26). Piketty, kendi ücretini belirleyebilecek bir konuma sahip olan kişilerin kendilerine karşı doğal olarak cömert davranacağını ya da en azından kendi marjinal verimliliklerini ortalamanın üstünde gösterme eğiliminde olabileceğini belirtmektedir. Piketty büyük ölçekli işletmelerde bireysel verimliliğin ölçülmesinin güç bir iş olduğuna işaret etmekte ve bu nedenle bu kişilerin aldığı yüksek ücretlerin marjinal verimlilikleri ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığına dikkat çekmektedir (Piketty, 2014, s. 355). Dolayısıyla, neoklasik kuramın ileri sürdüğü gibi ücretlerin marjinal verimliliklere dayanarak belirlendiği yolundaki görüşün bu kesimler için geçerli olmadığını ileri sürmektedir.

Ancak, Piketty marjinal verimlilik kuramının en azından belli bir ücret seviyesine kadar ve belirli bir kesinlik derecesinde, ücret paylaşımındaki uzun vadeli değişime makul bir açıklama getirdiğini düşünmektedir (Piketty, 2014, s. 357). Bu bağlamda, Piketty marjinal verimlilik kuramının genel olarak ücretlerin belirlenmesinde geçerli olduğunu düşünmekte;

şirket yöneticilerinin ücretleri gibi durumlarda kuramın geçerliliğini yitirdiğini belirtmektedir.

Görüldüğü gibi, Piketty bu kuramı genel olarak kabul etmekte ancak bazı özel durumlar için geçersiz görerek marjinal verimlilik kuramına bağlılığını sürdürmektedir.

Piketty’nin neoklasik iktisada yönelttiği eleştiriler marjinal verimlilik kuramı ile sınırlı değildir. Piketty kitabının ilk kısmında kendi kişisel kariyerine atıfta bulunarak neoklasik iktisadi analize önemli metodolojik eleştiriler yöneltmiştir. Bu anlamda, ekonomiyi, tarih, sosyoloji, antropoloji ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimleri bir kolu olarak değerlendirdiğini belirtmiş ve bu şekilde bütüncül bir sosyal bilim anlayışına sahip olduğunu vurgulamıştır. Piketty bu anlamda “ekonomi politik” ifadesini “ekonomi bilimi” ifadesine tercih ettiğini ifade etmiş ve bunun nedenlerini aşağıdaki gibi açıklamıştır: (Piketty, 2014, s.

628).

(10)

“Ekonomi bilimi ifadesinden pek hoşlanmıyorum, bana aşırı derece küstahça geliyor, zira bu ifade ekonominin diğer sosyal bilimlerden daha bilimsel olduğu gibi bir iddiayı taşıyor. Ben daha çok “ekonomi politik” ifadesini tercih ediyorum; modası geçmiş gibi görünse de, sosyal bilimler içinde ekonominin kendine özgü ve kabul edilebilir tek farkını güzel yansıtıyor: Bu fark, ekonominin politik, normatif ve ahlaki hedeflerinin olmasıdır”

Piketty’nin “iktisat bilimi”nin ortaya attığı soyut matematiksel modellere yönelttiği itirazlar ise aşağıdaki gibidir: (Piketty, 2014, ss. 629-630)

“Ekonomistler çok uzun süre kimliklerini sözde bilimsel yöntemlerinden hareketle tanımlamaya çalışmışlardır. Gerçekte ise bu yöntemler çoğu zaman ortalığı kalabalık gösterip, içeriğin boşluğunu maskelemeye yarayan matematiksel modellerini aşırı kullanımına dayanmaktadır. Ekonomik olgulara net bir açıklama getirmeyen, toplumsal ve politik sorunlara kesin bir çözüm sunmayan saf teorik spekülasyonlara çok fazla enerji harcanmıştır, halen de harcanmaktadır. Ekonomi alanındaki araştırmacılar bugün kontrollü deneylere dayanan ampirik yöntemler konusunda fazlasıyla heveslidir. Bu yöntemler makul seviyede kullanıldıkları takdirde çok faydalı olabilirler ve bazı ekonomistleri daha somut sorulara, saha bilgisine sevk edebilirler. Ancak bu yeni yaklaşımlar da kimi zaman bir bilimsellik yanılsaması yaratmaktan kendilerini alamazlar. Örneğin, ele alınan sorunun çok da önemli olmadığı unutulup saf ve gerçek bir nedenselliğin varlığını kanıtlamak için çok fazla zaman harcanır. Bu yöntemler çoğu zaman tarihten çıkan derslerin ihmal edilmesine ve tarihsel tecrübenin hala başlıca bilgi kaynağımız olduğunun unutulmasına yol açarlar. … tarihsel araştırmadan, özellikle de geçtiğimiz yüzyılın incelenmesinden çıkarabileceğimiz, kusurlu dersler paha biçilmez ve yeri doldurulamaz bir yere sahiptir; hiçbir kontrollü deney onların yerini tutamaz. Faydalı olmak için, ekonomistler her şeyden önce kendi yöntem tercihlerinde daha pragmatik olmayı öğrenmek, ellerindeki tüm araçları kullanmak ve dolayısıyla da diğer sosyal bilimlerle çok daha yakın bir temas içinde çalışmak zorundadırlar”

Şüphesiz, Piketty’nin kitabının en önemli yönlerinden biri bu eleştirilerdir. Çünkü, Piketty 2008 krizinden sonra ortaya çıkan yöntemsel tartışmaları yeniden gündeme getirmiştir. İktisat bilimine getirdiği yöntemsel eleştirilerde haklılık payı bulunmakla birlikte kitap boyunca kendisinin de ana akım çizgisinin ötesine geçmediği görülmektedir. Bu en belirgin bir şekilde kullandığı sermaye kavramında görülmektedir. Piketty sermayeyi “beşeri olmayan ve bir piyasada alınıp satılabilen aktiflerin toplamı” olarak tanımlamaktadır. Bu

(11)

tanıma göre, sermaye, “konut olarak kullanılan gayrimenkuller (apartman, ev) ile işletmeler ve kamu kuruluşları tarafından kullanılan finansal ve mesleki sermayeden (bina, teçhizat, makine, patent vs.)”oluşmaktadır (Piketty, 2014, s. 49). Bu anlamda sermaye, beşeri olmayan sermaye, bireylerin ya da bireylerin meydana getirdiği grupların sahip olabileceği devredilebilir ya da bir piyasada sürekli olarak alınıp satılabilir tüm zenginlik biçimlerini kapsamaktadır3(Piketty, 2014, s. 50). Kitapta Piketty’nin sermaye kavramını ana akım iktisattaki gibi son derece dar bir çerçevede kullandığı dikkati çekmektedir4. Piketty neoklasiklerde olduğu gibi sermayeyi fiziksel bir büyüklük olarak ele almakta ve sermayenin toplumsal güç ilişkilerini yansıtan bir büyüklük olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamaktadır 5 . Kullandığı sermaye kavramı Piketty’nin eşitsizliğin kaynağını toplumsal güç ilişkilerini yansıtan sınıfsal bir bağlamda açıklamadığını net bir şekilde göstermektedir.

3Piketty neoklasik iktisatçılardan farklı olarak beşeri sermayeyi sermaye kavramına dahil etmemektedir. Bilindiği gibi, neoklasik teoriye göre, beşeri sermaye ve eğitim, emek verimliliğini belirleyen temel faktörlerden biridir. Bu çerçevede, neoklasik iktisatçılar beşeri sermaye ve eğitimin emek verimliliğini artırarak eşitsizlikler üzerinde hafifletici bir etki uyandıracağını düşünmektedir. Piketty neoklasik teorinin eşitsizliğin emekçiler arasındaki bilgi, yetenek ya da verimlilik farklılıklarından kaynaklandığı yolundaki argümanını kabul etmemektedir. Neoklasik teoride merkezi önemde olan beşeri sermaye yatırımlarının etkisi Piketty’e göre sanıldığı kadar yüksek değildir. Bu anlamda, bilgi ve becerilerin yayılması büyük ölçüde izlenen ekonomi politikalarına, bilgi ve beceriye erişim politikalarına ve bu alanlarda oluşturulmuş kurumlara bağlıdır. Bu anlamda, Piketty bilgi ve beşeri sermaye yatırımlarının neden olacağı yakınsama güçlerinin çok güçlü olmayabileceğine işaret etmektedir (Piketty, 2014, ss. 24-26).

4Piketty’nin kullandığı sermaye kavramı ile ilgili olarak en çok tartışılan noktalardan biri de Piketty’nin “servet” ve “sermaye”

kavramlarını özdeş kavramlar gibi kullanmasıdır. Bu nedenle, Piketty’nin kullandığı “sermaye” kavramının aslında sermayeden çok “servet”i çağrıştırdığı üzerinde çokça konuşulmuştur. Bu özelliği nedeniyle Solow Piketty’nin kullandığı sermaye kavramının neoklasik sermaye kavramından farklı olduğuna dikkat çekmiştir. New Republic dergisine yazdığı inceleme yazısında bu ayrımı aşağıdaki gibi ifade etmektedir: (Solow, 2014).

“Piketty “servet” ile “sermaye” kavramını birbiri yerine kullanılabilen kavramlarmış gibi kullanıyor. Bir kişinin ya da bir kurumun servetinin nasıl hesaplanacağını biliriz: bütün varlıkların değeri toplanır ve bu değerden borç toplamları çıkarılır.

Sonuç, net varlık ya da net serveti verir. Sermaye bundan farklı bir anlama sahiptir. Bu anlamda, sermaye bir üretim faktörüdür.

Üretim sürecinde fabrika, makine, bilgisayar, ofis binaları veya konutlar biçiminde kullanılan temel bir girdidir. Bu anlamda, servetten farklıdır. Bu varlıklar bir değere sahiptir ve servetin bir parçasını oluştururlar. Fakat bir değer üretmezler…”

5Marx’da sermaye bir süreçtir. Bu süreçte, karlar ve ücretler gibi kategoriler insanlar arasındaki belli toplumsal ilişkileri yansıtır.

Sermaye, kapitalistin emekçileri ücret karşılığında işe almasına olanak verir. Bu anlamda, sermaye toplumsal ve sınıfsal üretim ilişkisini yansıtır (Fine ve Filho, 2012, s.66) Diğer bir deyişle, sermaye artık değerin üretilmesi, mülk edinilmesi ve biriktirilmesinde işin içine giren bir toplumsal ilişkidir (Fine ve Filho, 2012, s.67). Oysa, Neoklasik iktisadın sermaye kavramı üretim sürecini teknik bir olgu olarak kavramsallaştırır. Bu teori, emek ile emek gücünü şeylerle eşit düzeyde ele alır ve üretimin toplumsal örgütlenişini göz ardı eder. Böyle bir anlayışla, üretim toplumsal değil, teknolojik bir süreçmiş gibi ele alınır. Üretim faktörleri bütün toplumlarda var olmakla birlikte, karlar, ücretler, rantlar belirli bir toplumsal ilişki biçimine özgüdür. Bu nedenle, üretim sürecinin dayandığı toplumsal yapı ve ilişkilerin ana akım iktisadın çatısı altında açıklanabilmesi mümkün değildir (Fine ve Filho, 2012, s.54). Son yıllarda ana akım iktisatçılarca kullanılan “sosyal sermaye” kavramı, sermaye kavramında kullanılan sosyal kelimesine rağmen neoklasik iktisattaki bu boşluğu doldurmaya yetmemektedir. Ben Fine, ana akım iktisatçıların ortaya attığı “sosyal sermaye” kavramını tartışmaya açmıştır. Fine’a göre, sermaye kavramının başına sosyal ilave edilerek yapılan bu tanımlama ile sermayeye esas itibariyle ekonomik ve bireyci (sosyal olmayan) bir özellik atfedilmektedir. Böyle bir yaklaşım sermaye kavramının altında yatan toplumsal ilişkilerin göz ardı edilmesine neden olmaktadır (Fine, 2011, s.40). Fine (2011)’e göre, “ana akım iktisatçılar sosyal sermaye kavramını e=(mi)2 olarak ifade edilen bir formüle dayandırmaktadır. Bu formülde e iktisadı, mi, yöntemsel bireyciliği ve piyasa kusurlarını ifade etmektedir. Dolayısıyla, sosyal sermaye kavramı neoklasik iktisadın yöntemsel bireyciliğini sürdürerek sosyali piyasa kusurları karşısında oluşturulan rasyonel tercihlere indirgemektedir” (Fine, 2011, s.43).

(12)

Kısaca ifade etmek gerekirse, Piketty neoklasik iktisadın bir takım teorilerine ve benimsediği yöntemsel yaklaşıma önemli eleştirilerde bulunmakla birlikte neoklasik iktisada bağlılığını sürdürmüştür. Bu en belirgin biçimde marjinal verimlilik kuramında görülmektedir. Piketty sadece üst düzey yöneticilerin maaşlarının belirlenmesinde marjinal verimlilik kuramının geçersiz olduğunu belirtmiş ve bunun dışındaki durumlarda marjinal verimlilik kuramına bağlılığını sürmüştür. Bunun yanı sıra, Piketty neoklasiklerde olduğu gibi sermayeyi fiziki bir büyüklük olarak ele almış ve sermayeye özgü toplumsal ilişkileri analizin dışında tutmuştur. Ayrıca, Piketty neoklasik iktisadın aksine uzun vadeli bir analiz yapmakla birlikte sermaye birikim sürecinde oldukça etkili olan faktörlere analizinde yer vermemektedir. Bu anlamda, Piketty’nin ortaya koyduğu bölüşüm analizinin üretim süreci ile herhangi bir bağlantısı yoktur. Ne 21. Yüzyılda üretim sürecinde yaşanan dönüşümler ne de tekelci sermaye olgusu Piketty’nin analizinde mevcut değildir (Foster ve Yates, 2014). Bu durum, Piketty’nin analizinin sermaye birikim sürecinin dinamiklerinin anlaşılması konusunda yetersiz kalmasına neden olmaktadır. Piketty eşitsizliğin kapitalizme içkin olduğunu ortaya koymuş; ancak eşitsizliğin arkasında yatan sınıfsal güç farklılıklarını6 dikkate almadığı için nedenlerini açıklamada başarılı olamamıştır. Bu çerçevede, Piketty ana akım iktisada eleştiri getirmiş; ancak gerek politik vargısı gerek de kullandığı kavramlar ve analiz biçimi itibariyle ana akım iktisadın söylediğinin ötesinde bir şey söyleyememiştir.

4. Piketty ve Keynes’in İktisadı

Piketty’nin kitabının üne kavuşmasından sonra Piketty ile en fazla karşılaştırılan iktisatçılardan biri Keynes olmuştur. Her ikisi de bir dünya bunalımı sonrasında ortaya çıkmış ve kusurlu işleyen kapitalizmi kurtaracak reform önerilerinde bulunmuştur. Keynes 20.

yüzyılda kapitalizmin kendi kendine tam istihdamı sağlayacak dinamiklere sahip olmaması nedeniyle kapitalizmin istikrarsızlığa meyilli bir sistem olduğunu vurgulamıştır. Piketty ise uzun bir döneme ilişkin geniş bir veri setine dayanarak 2008 krizinden sonra en fazla tartışılan konu olan eşitsizlik meselesini gündeme getirmiştir. Keynes’in ve Piketty’nin kapitalizmde ön plana çıkarttığı kusurlar farklıdır. Keynes işsizlik ve efektif talep yetersizliğini kapitalizmin temel problemi olarak görürken; Piketty gelir dağılımındaki bozulmaya işaret etmektedir. Kapitalizmin kusurlu bir sistem olduğunu vurgulamakla birlikte

6Sınıfsal güç farklılıklarına örnek olarak üretim sürecinde emeğin yarattığı değere kapitalist sınıflarca el koyulması ve işçi ve işveren arasındaki ücret pazarlıklarında işçilerin dezavantajlı konumda olmaları örnek olarak verilebilir.

(13)

birlikte her ikisi de aynı temel sosyal liberal vizyonu benimsemekte ve kapitalizmin ideolojik anlamda savunuculuğunu yapmaktadır (Bernardo, Martinez ve Stockhammer, 2014, s. 4).

Bu bağlamda, Keynes, 1926 yılında yazdığı “Liberalism and Labour” isimli makalesinde insanlığın çözmesi gereken iktisadi etkinlik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük olmak üzere üç temel politik problemin var olduğuna işaret etmiş ve sosyal adalet sorununun en iyi sosyalizm içinde, iktisadi etkinlik ve bireysel özgürlüğün ise en iyi kapitalizm içinde çözülebileceğini ileri sürmüştür (Keynes, 1926/1963, s. 344). Keynes sosyalizm ve komünizm gibi sistemlerin iktisadi problemlere çözümler getirmede başarısız olacağına işaret etmiştir (Keynes, 1925a/1963, s. 305). Çünkü, Keynes’e göre bu sistemler sosyal adalet sorununu etkinlik ve özgürlük pahasına çözer (Keynes, 1936/1973, s. 381). “Am I a Liberal” başlıklı makalesinde “sınıf savaşı söz konusu olduğunda beni eğitimli burjuvazinin yanında bulacaksınız” (Keynes, 1925b/1963, s. 324) sözleriyle sosyalist ve komünist sistemlere yönelik mesafeli duruşunu açıkça ortaya koymuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse, Keynes kapitalizmin bireysel özgürlüklere dayalı olan sisteminden yana bir duruş sergilemekte ancak kapitalizmin etkin bir şekilde çalışması ve varlığını sürdürebilmesi için devletin iktisadi sistem içindeki faaliyetlerinin genişlemesini zorunlu görmektedir (Baş Dinar, 2011, s. 103).

Keynes’in ve Piketty’nin kapitalizmin işleyişinde ön plana çıkarttıkları kusurların yanı sıra politika önerileri arasında da önemli farklılıklar bulunmaktadır. Keynes’in önerisi devletin efektif talep yetersizliğini gidermek için daha aktif bir şekilde iktisadi hayatta var olmasını gerektiriyorken, Piketty analizinde devlet müdahalesine çok daha sınırlı bir yer vermiştir. Bu açıdan, Keynes’in analizinde devlet “yatırımların sosyalizasyonu” olarak tanımladığı kamu yatırımlarını gerçekleştirme, tüketim harcamalarını teşvik etme gibi yöntemlerle daha aktif bir yere sahip iken, Piketty’nin analizinde devlet göreli olarak çok daha küçük bir yere sahiptir. Piketty için dünyayı sonsuz bir eşitsizlik sarmalından kurtaracak ve birikimin dinamiklerini kontrol altına almayı sağlayacak ideal çözüm sermayeden küresel ve artan oranlı bir vergi alınmasıdır (Piketty, 2014, s. 508).

Piketty’nin reform önerisi sadece sermayeden artan oranlı bir vergi alınması ile ilgili oldukça dar kapsamlı bir öneridir. Piketty kitabında eşitsizliğin giderilmesinde kullanılabilecek bir araç olarak kamu harcamalarına yer vermemiş; sermayenin vergilendirilmesi yolu ile üst gelir düzeylerinin fazladan sahip olduğu gelirlerinin bir kısmına el koyarak eşitsizliği azaltmayı amaçlamıştır. Onun dışında, devlete iktisadi hayatta başka bir rol biçmemiş; kamu harcamalarındaki artışın eşitsizliği azaltıcı etkisine değinmemiştir. Bu

(14)

anlamda, kitabında “Otuz Altın Yıl” (1914-1945) olarak ifade ettiği yıllar boyunca Kıta Avrupa’sında gözlemlenen sosyal devletin rolündeki genişlemenin nedeninin o döneme özgü olağanüstü ekonomik büyüme olduğunu belirtmiş ve 1980-1990 yıllarından bu yana durumun dikkat çekici bir şekilde değiştiğine dikkat çekerek sosyal devletin bu yıllardaki gibi büyük bir genişleme yaşamasının mümkün olmadığını vurgulamıştır (Piketty, 2014, s. 519-520).

Keynes’in ve Piketty’nin politika önerilerindeki diğer bir farklılık da önerdikleri politikaların uygulanabilirliği ile ilgilidir. Bu anlamda, Keynes’in politika önerileri kolaylıkla hayata geçirilebilecek türden son derece işlevsel politikalardır. Nitekim, Keynes’in 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’ndan sonra kamu harcamalarının ve kamu yatırımlarının artırılması yolundaki önerisi pek çok ülke tarafından uygulanmış ve bu politikalar üretim ve istihdamı önemli ölçüde canlandırarak bunalımdan çıkışta oldukça etkili olmuştur.

Piketty’nin bireysel servet üzerinden yıllık ve artan oranlı bir vergi alınması yolundaki önerisi ise kapitalist sistemde uygulanabilirliği açısından çok tartışılmıştır. Çünkü, doğrudan sermaye üzerinden alınacak artan oranlı bir vergi karlılığı azaltarak birikimin önünde engel oluşturacak ve küreselleşmiş kapitalizm koşullarında bu tür bir vergiyi uygulayan ülkelerde sermaye kaçışları görülecektir. Piketty’nin eşitsizlik üzerinde kafa yormasının temel nedeni artan eşitsizliğin birikimin önünde bir engel oluşturduğunu düşünmesidir. Bu anlamda, Piketty’nin amacı gelirin daha adil bir biçimde bölüşülmesini sağlayarak yoksul sınıfların durumunu iyileştirmek değil; kapitalist sistemde eşitsizliğin neden olduğu tıkanıkları gidermektir. Bu nedenle, Piketty’nin sermayenin vergilendirmesi önerisi ile analizinin amacı arasında bir tutarsızlık bulunmaktadır7. Piketty bu politikanın uygulanmasının güç olduğunun kendisi de farkındadır. Nitekim, kitabında yer verdiği “sermayeyi gerçekten küresel olarak vergilendirmek şüphesiz bir ütopyadır” (Piketty, 2014, ss. 508; 560) sözü bunu çok açık bir şekilde ifade etmektedir.

Piketty önerisini bir ütopya olarak nitelemekle birlikte bu ütopyanın pek çok açıdan faydalı olduğunu da eklemektedir. Piketty’e göre, böyle bir vergi alternatif çözüm önerilerinin değerlendirilmesini sağlayacak bir ölçüt olarak kullanılabilir ve bölgesel düzeyde başlayarak böyle bir verginin aşamalı olarak uygulanması korumacılık ve sermaye kontrolü gibi uygulamalara başvurulmasının önüne geçebilir. Bu anlamda, Piketty, küresel verginin her ne kadar uygulanması çok güç olarak görülse de ekonomide dışa açıklığı muhafaza ederek

7Nitekim, Marx ve Engels Komünist Manifesto’da Piketty’nin önerdiği tarzda bir vergilemeyi burjuvazinin gücünü azaltmak ve proleteryayı egemen sınıf konumuna getirmek için alınması gereken ilk önlemlerden biri olarak sıralamıştır (bkz. Marx ve Engels, 1848/1976, s. 43).

(15)

küresel ekonomiyi düzenleyebileceğini ve kazançları ülkeler arasında adil bir biçimde bölüştürebileceğini ileri sürmektedir (Piketty, 2014, s. 560). Ancak, Piketty’e göre, böyle bir çözüm ileri düzeyde ve uluslar arası eşgüdümü ve bölgesel seviyede bir politik entegrasyonu gerektirir. (Piketty, 2014, s. 827). Ancak, Piketty küresel dünyada böyle bir konsensüsün yakında oluşabileceğine dair bir umudun olmadığını da eklemektedir. Piketty’nin bu konudaki umutsuzluğu önerdiği çözümün kapitalist sistemin işleyiş mantığı ile olan çelişkisinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist ülkeleri böyle bir konsensüs konusunda ikna etmek oldukça güç görünmektedir.

Piketty, vergiye konu olan servetin finansal varlıkların (mevduat, hisse senedi, tahvil, borsaya kote olan ya da olmayan şirketlerdeki her türden ortaklık) ve finansal olmayan varlıkların (özellikle gayri menkuller) piyasa değerinin toplamından borçlar düşüldükten sonra elde edilen tutara karşılık geleceğini belirtmektedir (Piketty, 2014, s. 561). Piketty’e göre, “bireysel servete uygulanacak artan oranlı sermaye vergisi, özel mülkiyet ve rekabet koşullarından ödün vermeden, kapitalizmin kamu yararı adına kontrol altına alınmasını sağlayacaktır. Aktif sahiplerinin neye yatırım yapacakları konusunda devletten daha iyi karar verebilecek konumda bulundukları prensibinden hareketle, sermayenin her türü aynı biçimde vergilendirilecek, hiçbir ayrım söz konusu olmayacaktır” (Piketty, 2014, s. 579). Piketty ilerleyen cümlelerde “amaç, kesinlikle servetin yeniden dağıtılmasını sağlamak değil, öncelikle kayda geçirmek suretiyle mülkiyet hakkını garanti altına almaktır” (Piketty, 2014, s.

579). diyerek yanlış anlamaya yer vermeyecek bir açıklıkla önerisinin amacını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu anlamda, Piketty Keynes gibi kapitalizmin düzenlenmesi gerektiğine işaret etmekte ancak bunun iktisadi liberalizmden mümkün olan en düşük düzeyde fedakarlıkla yapılmasını istemektedir. Piketty bu anlamda, kamu yatırımları, korumacılık, sermaye denetimi gibi liberalizmin kapsamını sınırlayan politikalara pek sıcak bakmamaktadır. Piketty bu politikaların çağdaş dünya için uygun bir yöntem olmadığını belirterek, çözüm üretmekten ziyade daha fazla sorun yaratma potansiyeline sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu açıdan, korumacılığın bir ülkede göreli olarak daha az gelişmiş sektörler için geçici bir süre uygulandığında faydalı olabileceğini ancak yaygın ve kalıcı bir şekilde uygulandığında refah üzerinde olumsuz etkilerde bulunacağını belirtmiştir. Ayrıca, Piketty korumacılığın sermayenin birikme ve yoğunlaşma eğilimini düzenleme konusunda yararlı bir araç olmadığını da eklemektedir (Piketty, 2014, ss. 581-582). Piketty 2008 krizi ile birlikte 1980

(16)

yılından itibaren benimsenen sermaye liberalizasyonu uygulamalarının sorgulanmaya başladığına işaret etmiş; eğer sermayeyi düzenlemek konusunda ortak ve etkin adımlar atılmazsa ülkelerin giderek daha fazla sermaye kontrolüne başvuracağını belirtmiştir.

Görüldüğü gibi, liberal bir dünyada liberal bir düşünce yapısı ile birlikte Piketty sermaye kontrollerini pek arzulanır bulmamış ve sermaye vergisinin sermayenin liberal bir yöntemle kontrol altına alınmasını sağlayacak bir politika olması dolayısıyla küresel dünya için çok daha uygun bir politika olduğunu ileri sürmüştür (Piketty, 2014, ss. 582-584).

Piketty ve Keynes’in analizleri karşılaştırıldığında teorideki ve politikadaki farklılıklarına ek olarak her iki analiz arasında önemli yöntemsel farklılıkların da bulunduğunu ileri sürmek mümkündür. Bilindiği gibi, Keynes ünlü “uzun dönemde hepimiz ölmüş olacağız” vecizesi ile ifade ettiği gibi esas olarak kısa dönemde üretim ve istihdamın nasıl belirlendiği ile ilgilenmiş ve sermaye birikim sürecinde uzun dönemde ortaya çıkabilecek tıkanıklıkları göz ardı etmiştir. Dolayısıyla, en önemli eseri olan Genel Teori’de kısa vadeli bir vizyon benimsemiş ve kitabının adından da anlaşılabileceği gibi ekonomideki efektif talep yetersizliğinin nedenlerini açıklamak üzere oldukça teorik bir yapı ortaya koymuştur. Genel Teori bu bakımdan teorik ve analitik derinliği güçlü bir kitaptır.

Daha önce belirtildiği gibi, Piketty’nin analizi Keynes’in analizinin aksine uzun dönemli dinamik bir analizdir. Bu dinamik analiz büyük ölçüde uzun yılları ve çok sayıda ülkeyi kapsayan ampirik bulgular üzerine kurulmuştur. Piketty uzun dönemli bir analiz yapmakla birlikte sermaye birikim sürecinin temel dinamiklerinin anlaşılmasını sağlayacak bir takım unsurları dışarıda bırakmıştır. Oysa, günümüzde muazzam bir şekilde artmış olan eşitsizliğin yapısal kaynaklarının anlaşılabilmesi için 1980 sonrası yaşanan ekonomik ve siyasal dönüşümün ve finansallaşma sürecinin anlaşılması gerekmektedir. Piketty’nin kitabında ortaya koyduğu bulgular pek çok iktisatçının işaret ettiği gibi çok açık bir şekilde görülen gerçeğin bir betimlemesidir. İyi bir eşitsizlik analizinin yapılabilmesi için betimlemenin dışına çıkılması ve kapitalizmde gelir eşitsizliği üreten mekanizmaların irdelenmesi gerekir. Piketty kapitalizmin eşitsizlik üreten yapısına dikkat çekmiş; ancak bunun nedenlerini açıklayan yeterli bir analiz ortaya koyamamıştır.

Keynes ve Piketty arasında bir diğer ilişki de Ahmet Haşim Köse (2014)’nin işaret ettiği gibi Genel Teori dışındaki çok fazla bilinmeyen bir eseri üzerinden kurulabilir.

Keynes’in 1930 yılında yazmış olduğu “Torunlarımız için Ekonomik Olanaklar Üzerine Bir Not” isimli makalesinde 1930 yılından 100 yıl sonra yani 2030 yılı için son derece iyimser

(17)

öngörülerde bulunmuştur. Keynes bu makalede geleceğe yönelik karamsarlığın son derece yüksek olduğu 1929 krizinin hemen sonrasında gelişmiş toplumlarda yaşam standartlarının muazzam artacağından, torunlarımızın bolluk ve refah içinde yaşayacağından bahsetmektedir.

Keynes’e göre, ilerlemeyi sağlayan ülkelerde yaşam standardı yüz yıl sonra dört ila sekiz kat daha yüksek olacak ve buna bağlı olarak insanlığın iktisadi sorunu çözülmüş olacaktır (Keynes, 1930/2012, s. 25). Ancak, Piketty’nin bulguları Keynes’in bu aşırı iyimser öngörülerinin gerçekleşmediğini zenginliğin Keynes’in işaret ettiği gibi muazzam bir şekilde artmakla birlikte bu zenginlikten herkesin yararlanmadığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, 2030 yılına çok az bir zaman kala Keynes’in bu iyimser öngörülerinin gerçekleşmesinin olanaksız olduğu açıkça görülmektedir (Zilibotti, 2012, ss. 36-40). Dolayısıyla, Piketty’nin analizinde Keynes’in “Torunlarımız İçin Ekonomik Olanaklar” başlıklı eserde sahip olduğu iyimserliği bulabilmek mümkün değildir. Piketty Keynes’in tam tersine kapitalizmin geleceğine ilişkin son derece karamsar bir tablo çizmektedir (Köse, 2014).

Keynes 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrasında iktisatta bir paradigma değişimine neden olmuş; hem teorik alanda hem de iktisat politikası alanında önemli değişimlere ve dönüşümlere yol açmıştı. Keynesyen politikalar uzun yıllar gelişmiş ülkelerde uygulanmış ve 1945 sonrası gelişmiş kapitalist ülkelerin yaşadıkları göreli olarak istikrarlı büyüme döneminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Hem teorik hem de politik anlamda etkili bir kişilik olan Keynes’in Genel Teori’de ortaya koyduğu analitik kurgu oldukça ikna edici olup, üzerinde tartışılmaya ve yeni teorik açılımlara uygun idi. Nitekim, Keynes sonrası gelişen Neoklasik Sentez, Post Keynesyen Analiz, Yeni Keynesci iktisat gibi pek çok okul bunun bir göstergesidir. Piketty’nin ortaya koyduğu teori ve önerdiği politika analitik derinliği ve uygulanabilirliği konusunda Keynes’inkine yakın görünmemektedir. Bu nedenle, Piketty’nin Keynes’in yaptığı gibi iktisatta bir paradigma değişimine yol açma ihtimalinin düşük olduğunu söyleyebilmek mümkündür.

5. Piketty ve Kurumsal İktisat

İktisadi düşünce tarihi bakış açısı ile değerlendirildiğinde Piketty belli açılardan kurumsal iktisadın iki önemli temsilcisi olan Veblen ve Mitchell ile ilişkilendirilebilir. Bu noktada, Piketty ve Veblen’in analizi arasındaki ilişki her ikisinin de kapitalizmin rantiyeye dönüşme eğiliminden bahsetmesi ve bu süreçte üst düzey yönetici sınıfların konumlarına vurgu yapması üzerinden kurulabilir. Bilindiği gibi, Piketty kitabınının temel tezini r>g

(18)

eşitsizliği biçiminde ortaya koymaktadır. Burada r, sermayenin getiri oranını g ise büyüme oranını göstermektedir. Bu eşitsizlikle Piketty sermayenin getiri oranının büyüme oranından yüksek olduğu durumda servet dağılımındaki eşitsizliğin artacağına dikkat çekmektedir. Bu anlamda, sermaye getiri oranının yüksek olması sermayenin gelirden aldığı payın yükselmesi anlamına gelecek ve bu durum servetin belirli bir ayrıcalıklı grubun elinde yoğunlaşması ile sonuçlanacaktır (Piketty, 2014, s. 28). Piketty r>g eşitsizliğinin piyasa rekabetindeki herhangi bir eksiklikle ilgisinin olmadığını da eklemektedir. Piketty, tam tersine sermaye piyasasındaki rekabet ne kadar fazla olursa bu eşitsizliğin kendini gerçekleştirmek için o kadar fırsat bulacağına işaret etmektedir (Piketty, 2014, s. 19). Bu koşullarda, miras yoluyla elde edilen servet, yaşam süresince çalışılarak elde edilen servetten daha baskın hale gelecektir. Piketty miras yoluyla elde edilen bu varlığın atıl bir şekilde tutulduğuna ve yatırımlara dönüşmediğine dikkat çekmektedir. Bu açıdan, Piketty kitapta aşağıdaki alıntıdan da anlaşılabileceği gibi sermayenin rantiyeye dönüşme eğiliminden bahsetmektedir: (Piketty, 2014, s. 122).

Sermaye asla güvenli değildir: Her zaman risk altındadır ve en azından başlarda girişimcidir; aynı zamanda sonsuz bir biçimde biriktikçe ranta dönüşmeye yönelir, bu onun doğal yönelimi, mantıksal kaderidir”

Veblen kapitalizmin rantiyeye dönme eğilimini en etkili ifade eden iktisatçılardan biridir. “Mühendisler ve Fiyat Sistemi” başlıklı kitabında esas olarak, Piketty’nin kitabında ampirik bir gözlem olarak ortaya koyduğu yapının nedenlerini, 19.yy’da ortaya çıkan ticari girişim sistemi olarak ifade ettiği sistemin işleyiş mantığı ile açıklamaktadır. Veblen’e göre, 19.yüzyılın sonlarına doğru tek amacı para kazanmak olan ve bu amaç doğrultusunda hareket eden ve reel üretim faaliyetini geri plana iten yeni bir girişimci türü ortaya çıkmıştır.

Veblen’in ticari girişim olarak ifade ettiği bu düzende girişimcinin geleneksel rollerinde bir farklılaşma ortaya çıkmıştır. 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren girişimci “şirket sermaye yöneticisi” (corporation financier) haline gelmiş ve bunun sonucu olarak artık asıl görevi olan endüstrinin verimli kapasitesini artırma işinden uzaklaşmış; endüstriyi kendi karları doğrultusunda yöneterek kar elde etmeyi amaçlamıştır (Veblen, 1921/1954, ss. 30-31).

Veblen bu durumun nedenini “mülkünün başında bulunmayan mülk sahibi”

(absenteeownership) kavramıyla açıklamıştır. 19.yy’ın ortalarında ortaya çıkan bu yeni girişimci türü şirkette sınırlı bir hisseye sahiptir ve bu nedenle riski oldukça düşüktür. Bu nedenle, şirket yöneticisi üretimi yapay olarak kısmak ve borsa fiyatlarını manipule ederek

(19)

daha fazla kazanç elde etme olanağına sahiptir (Ganley, 2004: 398). Bu süreçte girişimci hangi mal ve hizmetlerin ne kadar üretileceğine şirketin finansal amaçları çerçevesinde karar vermekte ve bu amaç doğrultusunda üretimi yapay olarak kısma yoluna gitmektedir (Veblen, 1921/1954, ss. 59-60).

Veblen finansal faaliyetlerin reel faaliyetleri yönlendirmesini “sabotaj” kavramı ile açıklamıştır. Sabotaj “üretim etkinliğinin bilinçli bir şekilde yavaşlatılmasını ifade etmektedir” (Veblen, 1921/1954, s.1). Karlı bir piyasanın oluşturulabilmesi için üretim hacminin sürekli bir şekilde kontrol edilmesi gerekir. Finansal sermayenin endüstriyel sermayeden daha önemli hale geldiği bir toplumda amaç mümkün olabilecek en yüksek karı elde etmektir. Karın mümkün olan en yüksek düzeye çıkartılması için ise finansal faaliyetlerin ön plana çıkması gerekir. Bunun sonucunda bütün endüstriyel sistem finansal sistem tarafından yönlendirilir hale gelmektedir (Veblen, 1923/1964, ss. 82-83).

Görüldüğü gibi, Veblen de Piketty gibi ticari girişim sistemi olarak nitelendirdiği sistemde sermayenin rantiyeye dönme eğiliminden bahsetmiştir. Veblen bu durumun toplum aleyhine sonuçlar ürettiğinin altını çizmiş; kitlesel üretimin egemen olduğu modern kapitalizmde tam istihdamın kapitalistler açısından karlı olmadığını belirtmiştir. Veblen kapitalistlerin daha fazla parasal kazanç elde etme uğruna üretim etkinliğini bilinçli bir şekilde yavaşlattığına işaret etmiştir. Bu açıdan, Veblen kapitalizmin rantiyeye dönme eğilimini kapitalist üretim biçiminin işleyiş mantığının sonucu olarak ortaya çıkan finansallaşma olgusu ile açıklamıştır. Piketty ise üretim sürecine değinmemekte ve bir sonuç olarak finansal anlamdaki aşırı birikimden ve bu aşırı birikimin yol açtığı servet eşitsizliğinden bahsetmekle yetinmektedir. Piketty endüstriyel sermaye ve finansal sermaye arasındaki ilişkilere yer vermemiş ve finansal süreçlerin reel ekonomik faaliyetler üzerindeki etkisine değinmemiştir. Veblen’in analizinde ise kapitalizmin rantiyeye dönme eğiliminin nedenleri endüstriyel sermaye ve finansal sermaye arasındaki ilişkiler üzerinden ayrıntılı bir şekilde analiz edilmiştir.

Veblen ve Piketty’nin analizi arasındaki başka bir benzerlik de analizlerinde üst düzey yöneticilere yaptıkları vurgu üzerinden kurulabilir. Piketty kitabında 1970-80 döneminden bu yana Anglosakson ülkelerinin tümünde gelir eşitsizliğinde son otuz kırk yılda görülen artışın önemli ölçüde hem finans sektöründe hem de diğer sektörlerde çalışan üst düzey yöneticilerin ücret artışlarından kaynaklandığını vurgulamıştır (Piketty, 2014, ss. 337- 338). Piketty bunun dışında üst düzey yöneticilerin kapitalizmin rantiye dönme eğilimi

(20)

sürecindeki rollerine vurgu yapmamıştır. Boratav (2014)’ın işaret ettiği gibi, çağdaş kapitalizmde üst düzey yönetici gelirlerinin tümü (maaşlar da dahil olmak üzere) mülkiyetin nemalarından yararlanma, geniş yetkilerle yönetme, karar alma gibi hakların bir bileşkesinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, bu kesimin gelirleri örtülü karlar olarak nitelendirilmeli ve sermayenin doğrudan uzantısı ve ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmelidir (Boratav, 2014, s. 612). Dolayısıyla, üst düzey yöneticilerin aldığı yüksek ücretler kapitalizmin işleyiş mantığının ortaya çıkardığı bir sonuç olarak görülmeli ve daha detaylı bir şekilde analiz edilmelidir.

Bu açıdan Veblen’i Piketty’den ayıran, sadece üst düzey yöneticilerin ücretlerindeki muazzam artışın nedenleri ve sonuçları ile ilgilenmemesi ve bu yöneticileri modern kapitalizmin işleyişinin önemli bir aktörü olarak görmesidir. Veblen, “absentee ownership”

kavramı üzerinden üst düzey yöneticilerin piyasa algısını kontrol ederek finansal sermayenin değerini belirleme gücüne sahip olduğunu vurgulamıştır. Veblen’e göre, bu kişiler, şirket hakkında sahip oldukları tüm bilgileri kullanarak şirketin sermaye varlıklarının değerini manipule ederek piyasadaki diğer yatırımcıların yatırım davranışlarını yönlendirir. Bu şekilde, ekonominin aşırı bir şekilde genişlemesine yol açarak ekonomideki istikrarsızlıkların temel nedenlerinden birini oluştururlar (Baş Dinar, 2011, s. 160).

Veblen ve Piketty arasında kurulabilecek bir başka ilişki de kapitalizme yönelik takındıkları ideolojik tavır üzerinden kurulabilir. Bu bağlamda, Veblen’e göre, kapitalizm istikrarsız bir sistemdir. Sistemin istikrarsız olmasının temel nedeni kapitalistlerin sürekli olarak daha fazla kar elde etme yolundaki çabasıdır. Bu çaba sistemin sonunu getirecek ve kapitalizm er geç yerini başka bir sisteme bırakacaktır. Veblen kapitalizmin israfçı ve adaletsiz bir sistem olması nedeniyle bu kaçınılmaz eğilimi ahlaki ve ideolojik açıdan desteklemiştir (Baş Dinar, 2011, s. 52). Daha önce de ifade edildiği gibi Piketty ise kapitalist sisteme radikal bir eleştiri yöneltmemekte ve kitabında bunu açıkça ifade etmektedir: (Piketty, 2014, ss. 33-34).

“… Eşitsizlik ya da kapitalizmi ortadan kaldırmak beni pek ilgilendirmiyor… Tam tersine, benim yapmak istediğim, önceden bilinen, herkese uygulanabilir ve demokratik bir biçimde tartışılabilen kurallara sahip bir hukuk devleti çerçevesinde, adil bir toplumsal düzenin gerçek anlamda ve etkin bir biçimde tezahür etmesini sağlayacak en doğru toplumsal örgütlenme modelinin, kurumların ve kamu politikalarının belirlenmesine mütevazi bir katkı sağlamaktadır”

(21)

Görüldüğü gibi, Piketty Veblen’den farklı olarak kapitalizme radikal bir eleştiri yöneltmemekte daha önce de ifade edildiği gibi sosyal demokrasinin sınırları içinde kalmayı tercih etmektedir. Piketty Veblen gibi kapitalizmin kendi içsel işleyişinin bir sonucu olarak rantiyeye dönme eğilimine vurgu yapmış; ancak bu eğilimin nedenlerini ve sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymamıştır. Bu noktada, her iki iktisatçının dikkati çektikleri sorunlar benzerlik göstermekle birlikte kapitalizme karşı ahlaki ve ideolojik duruşu gerek de analizinin yeterlik düzeyi açısından Veblen’in analizini Piketty’nin analizi ile kıyaslamak mümkün görünmemektedir.

Piketty ile ilişki kurulabilecek başka bir kurumsal iktisatçı da Mitchell’dır. Mitchell, iktisadi olayların araştırılmasında istatiksel çalışmaları ve ampirizmi ön plana çıkarmasıyla bilinir. Mitchell günümüzde de halen en etkili kurumlardan biri olan National Bureau of Economic Research (NBER)’ün kurucusudur. NBER’da çalışma arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu veri setleri ve geliştirdikleri istatiksel ölçüm ve analiz yöntemleri ile birlikte iktisatta ampirizmin yolunu açmış bir iktisatçıdır (Baş Dinar, 2014, s. 59). Mitchell çalışmalarında tarihsel verilerden ve istatistiksel araştırmalardan yoğun bir şekilde yararlanmış ve bu ampirik araştırmalara dayanan bir teori oluşturmak istemiştir. Analizinde tarihsel kayıtlara ve istatistiksel ölçümlere yer vermesi ve ortaya koyduğu teorik yapıyı bu ampirik verilere dayandırması nedeniyle Piketty’nin analizi Mitchell’ın analiz biçimine benzemektedir. Yazında Piketty’nin kitabında ortaya koyduğu ampirik bulguların çok önemli olduğu yaygın olarak kabul edilmekte ve bu bulgular kitabın en önemli katkısı olarak nitelendirilmektedir. Piketty bu anlamda Mitchell gibi yazında daha çok ampirik katkıları ile bilinmektedir. Ancak, Mitchell Piketty’den farklı olarak ortaya koyduğu zengin ampirik verilerin üzerinde oldukça kapsamlı bir teori geliştirmiştir8. Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlıklı kitabında ise ortaya koyduğu teori r>g şeklinde özetlenebilecek bir özdeşlikten ibarettir. Dolayısıyla, her iki iktisatçının da ampirik yönü ön plana çıkmış olmakla birlikte Mitchell teorik açıdan yazına çok daha büyük katkılarda bulunmuştur.

Piketty ve Mitchell’ın analizleri arasındaki başka bir benzerlik de her ikisinin de kapitalist sistemin ortaya çıkardığı sorunlara işaret etmesi ve kapitalizmdeki bu sorunları ortadan kaldıracak reform önerilerinde bulunmalarıdır. Mitchell bu anlamda, kapitalizmin

8Mitchell’ın iktisada yaptığı teorik katkılar büyük ölçüde iş çevrimlerine ilişkindir.“Business Cycles” (1913),“Business Cycles:

The Problem and Its Setting” (1927) ve “Measuring Business Cycles”(1946- Arthur Burns ile birlikte) isimli çalışmalarla iş çevrimlerine ilişkin ampirik ve teorik açıdan oldukça zengin bir analiz ortaya koymuştur. Mitchell’ın iktisada yaptığı teorik katkılar ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. (Baş Dinar, 2014, ss. 62-64).

(22)

istikrarsızlığa meyilli bir sistem olduğunun altını çizmiş ve bu istikrarsızlıkları ortadan kaldırmak üzere dolaşımdaki paranın kontrol edilmesi ve bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması gibi politikalar önermiştir. Ayrıca, iktisadi hayata ilişkin belirsizliklerin ortadan kaldırılması ve ekonomik süreçlerin daha verimli ve düzgün işlemesi için ulusal planlamanın gerekli olduğunu ileri sürmüştür (Hlasny, 2013, ss. 14-15). Dolayısıyla, Mitchell’ın önerisi Keynes’in ki gibi devletin iktisadi hayatta çok daha aktif bir şekilde yer almasını öngören bir öneridir. Mitchell’ın ulusal planlamayı ön plana çıkaran yaklaşımı ABD’de uygulanan New Deal planlama anlayışına önemli bir temel oluşturmuştur. Yürüttüğü görevlerle Mitchell gerek Amerikan ekonomisinin 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrası uyguladığı ekonomi politikalarının gerek de ABD ekonomisinin 20. Yüzyılda geçirdiği dönüşümün en önemli yönlendiricilerinden biri olmuştur (Reagan, 1999, ss. 82-89). Bu açıdan, Mitchell’ın önerileri Piketty’nin sermayenin vergilendirilmesi yolundaki önerisinden daha kapsamlı bir devlet müdahalesini içermektedir. Ulusal planlamayı ön plana çıkaran yaklaşımı nedeniyle Mitchell radikal bir reformist olarak nitelendirilebilir. Daha önce ifade edildiği gibi Piketty’nin önerisi devletin iktisadi hayata aktif bir şekilde müdahalesini içermemekte ve bu anlamda Piketty sermayenin vergilendirilmesi dışında devleti iktisadi hayatın içine sokmak istememektedir.

Ayrıca, Veblen ve Mitchell kurumsal iktisat okulunun en önemli iki temsilcisi olarak evrimsel iktisat anlayışını benimsemişler ve evrim ve kurumsal değişme gibi konuları iktisadi analizin merkezine almışlardır. Piketty her ne kadar uzun dönemli bir analiz sürdürse ve tarihsel çalışmalara vurgu yapsa da evrim ve kurumsal değişim süreçlerine vurgu yapmamıştır. Mitchell’ın ve Veblen’in tarihsel ve istatistiksel araştırmalara önem vermesinin temel nedeni evrim ve değişme süreçlerini analiz etmek istemeleridir. Analizlerinde ve benimsedikleri yöntem anlayışlarında önemli benzerlikler olmakla birlikte, evrim ve değişme süreçlerine vurgu yapmaması; sadece eşitsizlik sorununa odaklanması ve genel olarak kapitalizmin temel işleyiş dinamiklerini ortaya koymak gibi bir amacının bulunmaması nedeniyle Piketty’i Veblen ve Mitchell izinde bir iktisatçı olarak görmek de pek mümkün görünmemektedir.

6. Piketty ve Marx

Piketty’nin kitabının İngilizce basımının yayınlanır yayınlanmaz bu kadar çok ilgi görmesinin nedeni kuşkusuz kitabın Marx’ın analizi ile kurulan ilişkisidir. Piketty’nin

Referanslar

Benzer Belgeler

Kendi dönemini kastederek, toplumların pozitif evreye ulaştığını, dolayısıyla bu evreye egemen olan zihniyetin de pozitif zihniyet, pozitif bilgi olduğunu

“Son olarak pozitif halde, mutlak kavramları elde etmenin imkansızlığını kabul eden insan zihni, kendini, yalnızca, iyi düzenlenmiş akıl yürütmenin ve gözlemin

Bu düşüncenin doğrulanabilmesi için, genel olarak tüm bilim tarihinde (ve bilgi tarihinde), özelde ise Galileo’dan bu yana modern bilim tarihinde epistemolojik

Tarihsel materyalizm anlayışının çıkış noktası, insanlık tarihi boyunca kurulmuş bütün toplumsal sistemlerde din, hukuk, siyaset, düşünce

Görüşme tekniği (Derinlemesine Görüşme, Focus Grup), Gözlem, belgeler/yayınlar yolu ile veri.

Eylemin ahlâki değeri üretği faydaya göre değerlendiriliyorsa, sonucu bilmeden ahlâken doğru eylemi nasıl seçeriz. Karşımızda, üretkleri fayda bakımından eşit olan

(3) Doğru eylemde bulunmak farklı ahlaki temelleri olan farklı yükümlülükleri

“İnsanlar, ev yapa yapa mimar, lir çala çala lirist olurlar; aynı şekilde Adil şeyleri yapa yapa adil, ölçülü davrana davrana ölçülü, yiğitçe davrana davrana