• Sonuç bulunamadı

Dimitri Kantemir'den tarihe bir projektör:Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş ve çöküş tarihi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Dimitri Kantemir'den tarihe bir projektör:Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş ve çöküş tarihi"

Copied!
5
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

1 7 E Y L Ü L 1 9 9 8

□ ŞavkarAltınel, Fethi Naci’nin “ Şiir Yazılan” nı değerlendirdi...3. sayfada

□ Nuray Sancar, Sennur Sezer-Adnan Öz- | yalçıner İkilisinin “ Emek Öyküleri” antolojisini

değerlendirdi...8. sayfada

□ Prof. Dr. Nadir Paksoy, iki kadın yazarımızın iki kitabını irdeledi...13.sayfada

□ Mustafa Yelkenli, Robert A. Heinlein’nin di­ limizdeki kitaplannı irdeledi... \6.sayfada

Cumhuriyet

O

P A R A S I Z E K

K I T / U P

Dimitni Kantemir'den tarihe bir projektör

OsmanlI Imnaratoriuğu'mm

Boğdan Prensi ve Voyvodası Dimitri

Kantemir, 18. yüzyılın değişik

alanlarındaki yapıtlarıyla tanınan, bilim

tarihine ve evrensel ansiklopedilere

geçmiş önemli bir bilgindir. Doğu

incelemeleri de yapmış, kendi buluşu

“Ebced” notasıyla Klasik Türk

Musikisi’nin birçok parçasının

günümüze ulaşmasını sağlamıştır.

Latince olarak yazdığı OsmanlI Tarihi,

çeşitli dillere çevrilmiş ve bilim

çevrelerinde geniş ilgi görmüştür.

Ciltlerin sonuna yazarının eklediği geniş

açıklamalarla değeri bir kat daha artan

“Osmanlı Tarihi”, ünlü Hammer

Tarihi’ne de öncülük etmiş ve Osmanlı

tarihiyle ilgili pek çok önemli noktayı

onaya sermiştir. Romencesinden dilimize

çevrilen “Osmanlı İmparatorluğu’nun

Yükseliş ve Çöküş Tarihi” ilk kez

1979’da Kültür Bakanlığı’nca

yayımlanmıştı. 12 Eylül döneminde

bakanlık kendi bastığı kitabı satıştan

çekmiş ve bu karar geniş tepkilere yol

açmıştı. Kitap yıllar sonra ‘Cumhuriyet

Kitap Kulübü’nün “Cumhuriyet

Kitapları” dizisinde yeniden yayımlandı.

Bu girişiminden dolayı “Cumhuriyet

Kitap Kulübü”nü kutlamak gerekiyor.

Prof. BEDRETTİN TUN CEL *

I

P

aris’te Panthéon yakınlarında, Sainte-Geneviève kütüphanesinin taş yüzüne adları kazılmış büyük insanlar, insanlığı yüceltmiş ünlü kişiler arasında, Leibniz ve Newton ile birlikte anılan biri daha var: Biz­ de bazı eski tarih kitaplarında, “vak’anüvis” tarihlerin­ de “Kantemiroğlu’’, “Küçük Kantemiroğlu”, “Ulah Be­ yi”, kimi ansiklopedilerimizde de sadece “Cantemir” bi­ çiminde yer alan Boğdan Prensi, sonradan Boğdan Voy­ vodası olan, tarihçi, coğrafyacı, Doğu incelemelerinin ge­ niş kültürlü öncüsü, klasik T ürk musikisine yeni bir mo­ da sistemini, “ebced” notasını bağışlayan, Tatar soylu, Romanyalı büyük bilgin, filozof, ilahiyatçı, dil bilgini, sa­ natçı, politika adamı Dimitrie Cantemir (1673-1723). Her şeyden önce de, evrensel dünya görüşünü içine sin­ dirmiş’ Doğu-Batı kültür değerlerinin güçlü, anlamlı bir bireşimini vermede gerçekten başarı kazanmış bir dü­ şünce ve tarih adamı. XVIII. yüzyıl Avrupa’sında “an­ siklopedici” dediğimiz düşünürlere tek başına örnek

olan, daha doğrusu, onları sanki haber veren güçlü bir kişi. Kendi öz yurdunda, Romanya’da, Batı kültürü­ nü, daha iyisi, Latin kültürünü Doğu kültürleriyle en parlak biçimde bağdaştırmış bir büyük bilgin.

İşte böylesine büyük bir inşam, doğumunun 300. yıl­ dönümünde (1973), bütün dünya, UNESCO’nun ara­ cılığı ile andı. O yıldönümünde Dimitrie Cantemir’in yaşamı, düşüncesinin niteliği, özelliği; tarih, dil, din an­ layışı üzerine incelemeler, araştırmalar yapıldı; çoktan­ dır ele alınmayan metinleri üzerinde duruldu; başlıca yapıtlarının bilimsel baskıları, değerli açıklamalarla yayımlandı. Bunlar arasında belki en önemlisi, mer­ kezi Bükreş’te bulunan Güney-Doğu Avrupa incele­ meleri Derneği’nin, kısa deyimiyle ÂIESEE’nin, İngi­

lizce olarak çıkardığı ve Kantemiroğlu’nun ülkemizi pek yakından ilgilendiren Osmanlı imparatorluğu Ta­ rihi adlı ünlü eserinden seçilmiş parçaları bir araya ge­ tiren kitaptır. Günümüze gelinceye kadar, Latincesin- den yapılmış İngilizce çevirisinin, o büyük kitaplıkla­ rın raflarında kalan, bulunmaz eserin önemli parçaları böylece gün ışığına çıkmış oldu. Bu yayımın yeni araş­ tırmalara olanak hazırlayacağı, tarihin eskiliğine rağ­ men Osmanlı uygarlığı, Osmanlı devletinin yükseliş ve çöküşü ile ilgili önemli yapıt olarak kalan bu kaynağın bizde ve başka ülkelerde geniş ölçüde tanınmasına yar­ dım edebilecek baskılara yol açacağı söylenebilir. Prof. Halil İnalcık, bu önemli “iktibas”a kısa, derlitoplu, dörtbuçuk sayfalık bir “giriş” yazısı yazmış. Cantemir’in

(2)

DimitPie Kantemir ve Türkler

Kapak konusunun devamı...

kişiliği, İstanbul’da geçirdiği günleri, hele Osmanlı tarihiyle ilgili yapıtı üzerinde biraz şematik kalan bir “tak­ dim” yazısı. Alexandre Dutu ise 1734- 1735 yıllarında N. Tindal’ın Latinceden İngilizceye aktardığı ünlü tarihini tanıtı­ cı nitelikte onsekiz sayfalık bir inceleme­ sini ve seçilen parçaları açıklayan, bunla­ rın önemi üzerinde duran notlar (ss. 299- 317); ayrıca, Cantemir’in oğlu Anti- och'un “Cantemir’in yaşamı” adı altında­ ki metni (ss. 285-298) eklemiş. Dimitrie Cantemir’in bütün eserlerinin eksiksiz bir bibliyografyası, ayrıca, 1973 Temmu- zu’na gelinceye kadar, “Ulah Beyi’nin ya­ pıdan üzerine Romanya’da ve Romanya dışında yapılmış incelemeler verilmiş. Kı­ sacası, Dimitrie Cantemir’in Osmanlı ta­ rihi üzerindeki büyük yapıtını tanımak is­ teyenler, onun üzerinde çalışacaklar için zengin bir kaynak.

Dimitrie Cantemir ile ilgili inceleme ve araştırmalar, yoğun çalışmalar, kendi yur­ du Romanya’da gerçekleşmiştir. Roman­ ya Bilimler Akademisi, üniversiteleri, bi­ lim kuruluşları, bu arada merkezi Bük­ reş’te olan ve birkaç yıldır başında değer­ li bir tarihçimizin, Prof. Halil İnalcık’m bulunduğu Güney-Doğu Avrupa incele­ meleri Derneği (ÂIESEE) Kantemiroğ- lu ile ilgili yayımlar yapmışlar, bilimsel toplantılar düzenlemişler, bu yıldönümü­ nü her yönden değerli biçimde anmaya önem vermişlerdir.

II

Bu anmanın anlamı üzerinde dünya öl­ çüsünde durulurken, zamanının en kül­ türlü insanlarından biri olan Dimitrie Cantemir in XVI11. yüzyıl Avrupa’sında büyük ün sağlayan asıl yapıtının Osman- lı tarihiyle ilgili olduğunu, bu yüzden de, özellikle ülkemizi ilgilendirdiğini elbette unutamayız. XIX. yüzyıl tarihçilerine ge­ linceye kadar bu konuda tek kaynak, Inc- rementa atque decrementa aulae otho- manicae başlığı altında, 1714-1716 yılla­ rı arasında, Latince olarak yazdığı ve ölü­ mün den onbir yıl sonra (1734) oğlu An­ tioch Cantemir’in Londra’da Çarlık

Rus-H r S T O R Y

O F T H E G R O W T H m i D E C A Y o r t h e O T H M A N E M P I R E ' P A R T I. COHT AtttJftG THK

Gromhof the OTHMAN E M P I R E ,

M O M T H J i

Reign of OTHMAN the Founder,

T O T H E

Reign of M A H O ME T IV.

T H A T IS,

From the Year l$oo, to the Siege q£P'km*,in t68$.

Wrttm O r w m i t f i» LATI K

By Di m i t i k m Ca*t* «i« , ter Prim*of M M m mb

**0 U*H. «*. <*» A-W.

O) N, TIND AC, K A. V**r of WJUim m

Efa-Of HO t I C I K A L I a. 0* OwA m T * * c t »k ^ ¥ » « » # 11. UffVH* krm CVfk* W w . by 6'-*»

... ...~..---. ' £...~..---. 0 H O 0 Ni

V-M 6» I İ . . S J « » * , m i T i . i l ■< * . Cmr* a, U 4t * t Stm > M m m , .

ya elçiliği sırasında ve İngiliz­ ce’ye çevirtip yayımlattığı ve “Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş ve çöküş tarihi” diye dilimizde karşılayabileceğimiz kitabıdır.

Bu inceleme ile Osmanlı Devleti üzerine yazılmış ilk sis­ temli çalışmayı belli bir ölçüde tanıtabilirsem. Dimitrie Can- temir’i 300. doğum yıldönü­ münde anmış olurum. Bu mü­ nasebetle, bugüne kadar ülke­ mizde Kantemiroğlu ile ilgili ne yapıldığını, neler yazıldığı­ nı da gözden geçirebilir, bun­ lar üzerinde bir fikir verebilir­ sem, bundan sonraki çalışma­ lar bakımından belki yararlı bir iş görmüş olurum.

ilkin Dimitrie Cantemir’in

kimliği üzerinde duralım ve iki yıl önce, doğumunun 300. yıldönümünde, ne gi­ bi nedenlerle, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun (UNES­ CO) onu “büyük insanlar” arasında an­ mak için bütün dünya uluslarına salık verdiğini anlamaya çalışalım. Bazı tarih­ lerimizde, Tanzimat’tan sonraki genel ta­ rihlerde, biraz önce belirttiğim gibi, “Kantemiroğlu”, “Küçük Kantemiroğ­ lu ”, “Ulah Beyi”, “Boğdan Prensi”, “Boğdan Voyvodası” diye anılan Dimit­ rie Cantemir’in insanlığa yararı dokun­ muş dünya büyükleri arasında yeri olma­ sı, bu yüzden de anılması boşuna değil. Genç denilebilecek bir yaşta, ellisinde, dünyamızdan göçüp gitmiş, ama güçlü kişiliğiyle XVIII. yüzyıl Avrupası’nın, o aydınlık çağının büyükleri arasında adı­ nı duyurmuş. Tarih, coğrafya, dil, din,

Osmanlı İmparator- luğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi il Cilt / Dimitri Kant em ir /Çeviren: Ozdemir Çobanoglu / Cumhuriyet Kitapları /1044 s.

Dimitrie Cantemir'in 1714-1716 yılları arasın­ da, Latince olarak yazdığı ve ölümünden o n ­ bir yıl sonra (1734) oğlu Antioch Cantemir'in Londra'da çarlık Rusya elçiliği sırasında İngi­ lizce'ye çevirtip yayımlattığı ve "Osmanlı İm­ paratorluğunun yükseliş ve çöküş tarihi”.

felsefe, güzel sanatlar, çeşitli uygarlık ıdeğe rinin uyumlu biçimde birleşimi alanla-alanlarında, özellikle Doğu-Batı değerle-rında varlık göstermiş.

Kimliği, kişiliği üzerinde gerek yaşadı­ ğı dönemde, gerekse ölümünden sonra ve günümüzde yazılanlar, Cantemir’i iyi­

ce tanımamız iç in ;

Hele bizim tarihlerimizde, dun olduğu kadar bugün de, yazılan üç beş satır, onun güçlü, evren­ sel kişiliğini ortaya koyacak de­ ğerde değil, hemen hepsi de o “Boğdan prensi”nin “şece- re”si, soyu sopu ile uğraşır: Cengiz’in 2. kuşaktan torunu olduğundan, Kırım Tatarla­ rından geldiğinden söz edilir

ve sonunda bağımsızlık “sev­ dası” ile “hainlik edip” Büyük Petro’ya sığındığı belirtilir; yazdığı Osmanlı tarihinin bi­ rinci bölümünün “önemli” ol­ madığı, İkincisinin de yan tut­ tuğu, daha doğrusu, bizi tutu­ cu, kayırıcı olmadığı, üzerine basıla basıla yazılır, söylenir, ama bu bölümlerin neden bö­ yle olduğu konusunda en azından birkaç kelime yoktur, çünkü Cantemir’in tarihi­ ni bulup okuyan, kendini sıkıntıya sokan çıkmamıştır. Sadece Türk musikisine olumlu katkısı hatırlatılır; Edirneli Ah­ met Çelebi’den Türk musikisini öğrendi­ ği, tamburi Angeli diye birinden bu ale­ ti kullanmasını bildiği kaydedilir. Bizde “Kantemiroğlu edvarı” diye anılan, yir­ mi yaşlarında iken II. Ahmed’e sunduğu, Türkçe yazılmış ve şimdi İstanbul Üni­ versitesi Türkoloji Enstitüsü’nde Sadet­ tin Arel kitapları arasmda bulunan yapı­ tından iyi bir dille söz edilir, Türk beste­ cileri arasındaki önemli yeri, musikimize kazandırdığı nota sistemi (ebced notası) belirtildikten sonra, Dimitrie Cante­ mir’in elimizde bir bestesi, iki aksak se­ maisi, 11 saz semaisi, 22 peşrevi olmak üzere, otuzaltı eseri bulunduğu açıklanır, böylelikle de kişiliğinin belirtildiği sanı­ lır. Şu noktayı da unutmayalım: Bizde son yıllarda çıkan, elli yıllık Cumhuriyet dö­ neminde de diyebiliriz, genel bilgi ve kül­ tür ansiklopedilerinde, Romanyalı oldu­ ğu halde, Türk musikisi alanındaki çalış­ maları, besteleri tanımlanırken,

kendisi-ne “Türk bestekârı” sıfatı da yakıştırılır ama, onu bütün XVIII. yüzyıl Avrupa- sı’na ve bütün dünyaya tanıtan Osmanlı tarihi üzerindeki anıtsal yapıtından he­ men hiç söz edilmez. Kısacası, Dimitrie Cantemir gibi evrensel ün kazanmış bü­ yük bir insanın, üstelik bizi de çok sev­ miş bir insanın türlü yönleri üzerinde, Türk musikisiyle ilgili yönü bir yana, öte­ den beri bizde gerektiği gibi durulmuş ol­ duğu, bilimsel sayılabilecek inceleme ve araştırmalar yapıldığı söylenemez.

Cantemir’in kişiliğini tarih, coğrafya, etnoloji, Doğu uygarlıkları, Doğu dilleri, astronomi, musiki alanlarını ilgilendiren yapıdan üzerinde kendi yurdunda yapı­ lan çalışmalardan söz ederken, başta Ni­ colas Iorga’nın incelemelerini hatırlamak yerinde olur. Dimitrie Cantemir gibi, Os- manlı tarihi üzerine önemle eğilen bu bü­ yük bilgin, kendi dilinde hazırladığı ya­ zılarla Cantemir’in ulusal ve evrensel yönlerini; Romanya tarihi, özellikle

Bo-E

jadan (Moldavya) tarihiyle ilgili çalışma- arını iyice incelemiştir. 1937-1945 yılla­ rı arasmda Fransızca olarak basılan 10 ciltlik büyük yapıtında, Histoire des Ro­ umains et de la romanité orientale’in “Les Réformateurs” alt başlığını taşıyan VII. cildinde (Bucarest, 1940, in - 8°, 419 s.), Cantemir’in ulusal tarih açısından ye­ rini, önemini, bu tarih içinde oynadığı rolü ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Bunu yaparken de, kolaylıkla kullandığı çeşit­ li kaynaklara başvurmuş, bu arada, XVII. yüzyıl boyunca ve XVIII. yüzyıl başların­ da gelişen ve pek itibarda olan Romen vak anüvis ve tarihçilerinden de çok ya­ rarlanmıştır. Iorga, sözünü ettiğim kita­ bında sadece yedi ay kadar süren Mol- dovya (Boğdan) voyvodalığına atandık­ tan sonra, Dimitrie Cantemir’in, ülkesi­ ne varınca yaptığı konuşma üzerinde, bu konuşmayı kitabına alan Nicolae Cos- tin’e dayanarak (ss. 89-90) uzun boylu durur. Bunun nedeni de, bu konuşmanın Dimitrie Cantemir’in karakterini iyi be­ lirleyen, düşünce düzeyini açıkça ortaya koyan bir nitelik taşımasıdır. Cantemir, kendilerini yöneteceği insanlarla içten­ likle konuşur, kendisinden önce, 1710 yı­ lında Boğdan voyvodası olan ve çok bil­ gili, geniş kültürlü bir yönetici kişiliğiyle tanınan Nicolas Mavrocordato’dan geri kalmamak için, kendisini dinleyenler üzerinde iyi izlenimler bırakan güzel, parlak bir konuşma yapar. Yaşlılara ana­ sı babasıymış gibi, kendi yaşındakilere kardeşiymiş, daha genç yaşta olanlara oğ­ luymuş gibi seslenir, Moldavya “bo­ y a d a n arasında birliğe varmanın rahat­ lığını anlatır.

III

Eski tarih kitaplarımıza bakarsanız,- bunlara vak’anüvis tarihlerini de ekleye­ bilirsiniz, hiçbirinde Cantemir ile ilgili doğru dürüst bilgi bulamazsınız, ya da hiçbir bilgi yoktur; hele yaşamı, kişiliği, başlıca yapıtları hiç ele alınmaz. Yazdığı büyük Osmanlı tarihinin adı bile anıl­ maz. Anılsa bile, o tarihin İngilizce, Fran­ sızca, Almanca metinlerinden hiçbiri gö­ rülmemiş, okunmamıştır. Bu boşluğu an­ lamak güç değil: Çalışma koşulları, o ta­ rihleri yazanların genel kültürlerinin ye­ tersizliği; olayları, kişileri “resmi” bir açı­ dan ele almaları; bütün olayların ortasın­ da, kaynağında Padişah’ın bulunması ko­ şulu, her şeyin onun görüşüne göre ayar­ lanması, böylece özgür görüşe, kişisel eleştiriye yer kalmaması; dünya olayla­ rından ancak bizi, daha doğrusu, kendi­ lerini ilgilendirdiği ölçüde söz edilmesi, o olayları değerlendirmede de her zaman kendimizin ölçü alınması, -ünlü birkaç tarihçimiz bir yana, eski tarihlerimizi kul­ lanılmaz duruma getirmiştir. Oysa, XVI- II. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Cantemir’in Osmanlı tarihinin bütün Av­ rupa’da, Ingiltere, Fransa ve Almanya’da “başucu” kitabı olacak kadar ün

(3)

eliğim unutamayız.

Bir örnek vermiş olmak için, Kantemi- | roğlu’nun yaşadığı yıllarm olaylarını da içine alan Tarih-i Râşid’de (Müteferrika baskısı, 1740, ikinci baskısı, İstanbul, 1865) sadece şu cümleleri okuyoruz:

“Tebdil-i voyvoda-i Boğdan. Küçük Kantemiroğlu nâm hâin-i bîdîn, Boğdan voyvodası nasbolunmak üzere recâmend olmağla, müsaade olunup, eyyâm-ı iyd’de [ divan olmak kanun değil iken, mâh-ı Şev- vâl’in üçüncü günü tertib-i divân-ı hümâ­ yûn ve Boğdan voyvodası nasbolunan mesfur Kantemiroğlu, arza giren vüze- rây-i izâmdan sonra pâye-i âlâya yüz sür­ dükte, mûtad üzre kuka ve süpürge ve kadifeye kaplı samur kabaniçe kürk ih­ san olundu.” (III. cilt, s. 343). Değeri üze­ rinde de birkaç kelime var: “.. .her fenden vâyesi ve her hünerden mâyesi olduğun­ dan mâada, meclis ve sohbeti lâtif, rind, zarif ve vüzerâ içre nazîri nâdir bir zât-ı şerif.” O kalın Râşid tarihinde, ülkemiz­ de 22 yıl kalan Boğdan prensiyle ilgili başka bir şey bulamadım. Bu tarihe “zeyl” olarak yazılan Küçük Çelebizade Âsim Efendimin (1685-1759 altı ciltlik tarihinde de, sonrakilerde de Cante- mir’den söz yok. Daha yakın çağlarda, Ahmet Rasim, Ahmed Refik gibi Osman- lı tarihiyle ve “umumî tarih”le ilgilenmiş bilginlerimiz de onun üzerinde durma­ mışlardır. Ahmet Refik’in altı büyük cilt­ lik Büyük Târih-i Umumîsinde (İstan­ bul, İbrahim Hilmi, 1328) Cantemir’le ilgili tek kelime yok. Gerçi genel tarih çerçevesinde bu konuda bir şey söyle­ mek söz konusu olmayabilir, ama Os- mank tarihinin Balkanlarla ilgili bölü­ münde, yüzyıllarca yönetimimizde bu­ lunmuş Eflâk. Boğdan ve Erdek in bizim­ le çeşitli ilişkileri açısından, çok kısa da olsa, tarihi verilirken adı geçebilirdi. Ama Ahmed Refik o genel tarihinde Balkan­ lardan da söz etmemiştir. Ahmet Ra­ sim’in Resimli ve Hantalı Osmanjı Ta- rihi’nin ikinci cildinde (İstanbul, İkbal Kütüphanesi, 1326-1328 (1910-1912), "Prut m uahedesini anlatırken (s. 806- 818), “Kırım hânınm çekememezliği yü­ zünden, Babadağ muhafızı Yusuf Paşa gibi dirâvetli bir vezir, Kılburun kalesine nefy, Boğdan Voyvodası îskarletoğlu Ni- kola (Nicolas Mavrocordato) gibi bir sâ- dık-ı Devlet azledilerek, Küçük Kantimi- roğlu nâm hâin, anın yerine nasbedilmek gibi tedbirsizlikler de beraber yapıldı’ deniliyor. Ahmet Rasim’in tarihin, aslın­ da akıllıca bir “compilation”, bir çeşit derleme olduğu düşünülürse, bu “hain­ lik” sözünün Râşid tarihinden beri sü­ rüp gittiği kolayca anlaşılır. Biraz ilerde, not olarak verilen bilgiler arasında: “... vukarda zikri geçtiği üzere, o dahi (Nico- I las Mavrocordato) Kırım Hânı’nın şikâ­

yeti ile azlolunarak, Küçük Kantemiroğ- iu Demetrius getirildi ki, merkum da Vol- ga nehri üzerinde kâin Yaroslav’da Rus­ ya ile Boğdan’m, Besarabya dâhil oldu­ ğu halde, Turla’daki (Dinyester) hüdûd- u sâbıkasına kadar ittisâı, Rusya hâkimi­ yetinin tanınması, muharebeden sonra Rus askerinin çekilmesi, vergi verilme­ mesi, Boğdan beyliğinin Kantimir evlâdı­ na hasrı, Boğdan Beyi’nin Ortodoks mez­ hebini terk veya ona ihanet etmedikçe adem-i azli, Rusya muvaffak olmadıkları takdirde, Demetrius Cantemir’in Rus­ ya’da arâziye ve Moskova’da iki hâneye mâlikiyeti şartlarıyla bir muahede akdey- ledi...” (s. 809-810). Dört kalın ciltlik ta­ rihte Kantemiroğlu üzerine başkaca bil­ gi yok. Genel olaylar arasında bu ölçü­ nün yerinde olduğu söylenebilir, ama Ah­ med Rasim’in tarihinin güzelliğini, zen­ ginliğini borçlu olduğu notlar arasında, her sayfanın yarısını, bazen yarısından çoğunu dolduran “fâide” başlığı altında­ ki değerli bilgilere İstanbul’da yirmi iki yılını geçiren “Küçük Kantemiroğlu” ile ilgili, özellikle İstanbul’daki yaşamını açıklayan satırlar eklenseydi, iyi olurdu elbette.

Ansiklopedik yayımlarda da, bu boş­ luk belli bir ölçüde kendini gösteriyor. Böyle olmakla birlikte, bunların başında gelen Şemsettin Sami’nin altı ciltilk Ka- mus-ül â’lâm’ının (İstanbul, Mihran Mat­ baası, 1889-1898), o ünlü “tarih ve coğ­ rafya lûgati”nin V. cildinde (s. 3577/78) şu bilgileri buluyoruz:

“... pederinin hıdemât-ı mesbûkesine mükâfâten, onun yerine Boğdan beyliği­ ne nasbolunmuş ise de, Büyük Petro’nun Devlet-i Osmaniye’ye ilân-ı harbinde, 1710 tarihinde o tarafa dönüp Rusya’ya kaçmış ve orada kendisine prenslik un- vâm ve birçok arâzi verilmiş idi. Elsine-i şarkıyye ve garbiyyeden onbir lisana âşi­ nâ, âlim bir âdem olmakla, Lâtin lisanın­ da Devlet-i Osmaniye’nin tarihini, Al­ man lisanında dîn-i islâmın usulüne Da­ d a yani Romanya’nın eski ve yeni tarihi­ ni ve şâir bazı âsar yazmıştır ki, ekseri İn­ giliz ve Fransız lisanlarına dahi terceme olunup, pek mûteberdir. Bunun oğlu da Rus lisanında bazı âsâr bırakmıştır.”. Doğrusu, bizde ansiklopedi ve sözlük­ lerde o tarihte Dimitrie Cantemir ile ilgi­ li en esaslı bilgiyi Şemsettin Sami’nin, es­ kiliğine rağmen, bugün de kullanabilece­ ğimiz “Kamus”nda buluyoruz. Değil bu kadar bilgiyi, adım bile, “tercüme, tashih, tâdil ve en son araştırma neticelerine gö­ re ikmâl edildiği gibi, Türkiye ve Türk­ lüğü alâkadar eden birçok maddeler de sefâhiyetli Türk ve Avrupalı âlimler tara­ fından yeniden yazılan” İslâm Ansiklo­ pedisi’nin (İstanbul, Millî Eğitim Bası­ mevi, XI cilt, 1941-1970) maddeleri ara­ sında bulamıyoruz. Bu önemli “İslâm âle­ mi tarih, coğrafya, etnografya lûgati”nde Aurel Decei’nin yazdığı ayrıntılı ve bel­ gelere dayanan “Boğdan” maddesi bu­ lunmasa, Dimitrie Cantemir’in o koca sözlükte adı geçmemiş olacaktı. Bu tür­ lü eksikliklerin, boşlukların nedenini an­ lamak pek kolay değil; öyle anlaşılıyor ki, Dimitrie Cantemir, “Türkiye ve Türklü­ ğü alâkadar eden” maddelere girecek de­ ğerde görülmemiş. 1946 yılında, Hasan- Ali Y ücelin Milli Eğitim Bakanlığı sıra­ sında (1938-1950) yayımlanmaya başla­ yan, ilk hazırlıklarında İbrahim Alâettin Gövsa’nm büyük emekleri geçen İnönü, sonra da Türk Ansiklopedisi adım alan; bugünkü temposuyla biz vaştakilerin so­ nunu göremeyecekleri; ilk harflerindeki maddeleri daha şimdiden kullanılmaz duruma gelen, bir yığın gereksiz madde­

lerle doldurulan bu ansiklopedide “Di­ mitrie C .” maddesi her bakımdan yeter­ siz kalmakta, bu “Romen devlet adamı ve tarihçisi”nin bizimle ilgileri açısından önemi üzerinde durulmamaktadır. Buna karşılık, Yılmaz Öztuna’nm Türk Musi­ kîsi Ansiklopedisi I’de, ayrıca Türk Bes­ tecileri Ansiklopedisinde eski kaynak­ lardan, bu arada büyük musikî bilgini­ miz, Cantemir’in bu alandaki çalışmala­ rı üzerine ilk dikkati çeken ve onları ge­ niş kültürü ile değerlendiren Rauf Yektâ (1871-1935) ile Hüseyin-Bedi M ensi” takma adıyla Şehbâl dergisinde, 1909- 1913 yılları arasında Kantemiroğlu’nun Kitâb-ı ilm’ül musikî alâ vech’ül hürûfat başlığı altında Sultan II. Ahmed’e “ithaf” ettiği kitabın metninin yayımlanması mü­ nasebetiyle yazdıkları yazılardan ve yap­ tıkları açıklamalardan yararlanarak ha­ zırlandığı belli olan maddelerin Dimitrie Cantemir’in Türk musikîsine katkısmı iyi belirttiği söylenebilir. Ama bütün bu ça­ lışmaların başmda, eski Türk musikîsini yurdumuzda en iyi bilen, uluslararası öl­ çüde bu musikîyi ve kendisini tanıtan, ama bizim bugün unuttuğumuz, Rauf Yektâ’yı görüyoruz. “Küçük Kantemi­ roğlu ”nun Türk musikîsi alanındaki ça­ lışmalarını bütün ayrıntılarıyla ortaya ko­ yanın o olduğu anlaşılıyor ve bu konuda bugüne kadar bize yazılanların onunla birlikte Hüseyin Sadettin Arel’e, o “nis- vana uğramış”, unutulmuş Bedi M ensiye borçlu olduğunu unutamayız; bizde bu konuda inceleme ve araştırma yapanların hemen hepsinin kaynaklarını o iki büyük musikî bilginimizin o tarihlerde Şeh- bâl’de çıkan yazılarında buluyoruz. Kısa­ cası, Kantemiroğlu’nun Türk musikîsine değerli katkısmı ilk anlayan ve o değeri belirtirken biyografyasını da, yapıtları­ nın önemini de unutmamıştır (2). Bu ger­ çekten üstün değerli musikî bilginimizin Kantemiroğlu’nun bu yönü ile ilgili yazı­ larının sonraki incelemelere kaynak oldu­ ğunu burada bir kez daha belirtmeliyiz. Nitekim Ruşen Ferit Kam, Mesut Cemil gibi sanatçılarımız, Dimitrie Cantemir’in besteciliğini inceledikleri zaman, hep “merhum Rauf Yektâ gibi bu memleke­ tin ender yetiştirdiği bir musikî bilgi- ni”nden yararlanmışlardır. Andığımız ya­ zısında (Şehbâl, sayı52,1 Mayıs İ328, ss. 72/73), Türk edebiyatıyla ilgili ilk ince­ lemeleri yapan İtalyan cizvit rahibi Gian Battista Toderini’nin (1728-1799) 1787

yılında Venedik’te basılan üç ciltlik Let- teratura turchesca adlı Türk edebiyau ta­ rihinin 1789 yılında Paris’te basılan Fran­ sızca çevirisini gören Rauf Yektâ, bu ya­ zarın Türk musikîsi üzerine kitabında verdiği bilgileri söz konusu yazısına koy­ muştur. Beş altı yıl İstanbul’da kalmış olan Toderini, 1691 yılından başlayarak, Prens Cantemir’in Türk musikîsini te­ orik ve pratik bakımlardan İstanbul’da öğrendiğini; sonra zamanın musikî bil­ ginlerinden Hazine-i hümâyun müdürü İsmail Efendi ile saray hazinedarı Lâtif Çelebi ‘nin istekleri üzerine, Türkçe bir “Edvâr” yazdığmı ve bunu, önsözünde, Sultan II, Ahmed’e ithaf ettiğini; kendi buluşu bir nota sistemiyle besteleri bir araya getirdiğini ve bu Türkçe musikî derslerinin (Tâ’rif-i ilm-i musikî alâ vech- i mahsus) nüshalarının çok azaldığını söylemektedir. Rauf Yektâ, Cantemir’in Türk musikîsi’yle ilişkilerini bizde tanıt­ makla kalmamış, iyi bildiği Fransız dilin­ de, Paris’te musiİd dergilerine yazılar yaz­ mıştır. Ayrıca, hepsinden daha önemlisi, Lavignac’m pek tanmmış musikî ansik­ lopedisinde, Türk musikîsi tarihi içinde, onun yerini iyice belli etmiştir.

Dimitrie Cantemir’in Türk musikîsi alanındaki çalışmaları bizde böylece de­ ğerlendirilmiş oluyor; bu çalışmaların topluca durumunu bütün ayrıntılarıyla verecek, aynca, musikî teorisini ve ken­ di bestelerini doğruca değerlendirecek bir “monographie”nin uzman kişileri- mizce hazırlanıp yayılmasının yerinde olacağını sanıyorum. Bu konu üzerinde uzunca duruşumuz, dağınık, kısa, çoğu zaman yetersiz olmalda birlikte, Dimitrie Cantemir’in bu yanının bizde oldukça iyi işlenmiş olmasındandır. Konuyu bibli­ yografya açısından bütünlemek için, ÎMahmut Ragıp Kösemihal’in Türkiye- Avrupa Musikî Münasebetleri (cilt I, 1600-1875) adlı incelemesinde (İstanbul, Nümune Matbaası, 1939, in-4, 160 s.), Türk musikîsinin XVIII. yüzyılda Avru­ pa’daki yankılarını, bıraktığı izleri anla­ tırken (s. 54) şöyle yazıyor:

“Klasik Türk musikîsine karşı o asırla­ rın Balkanlıları arasında bile samimi bir alâka beslenmiş olduğuna dair yeni yeni hâtıralar bulunuyor. Nitekim Bay Reşat Ekrem, Hicrî 1156’da Molla Hacı Ab- dülgaffar tarafından yazılmış “Umdetüt- tevârih” adlı bir Kırım tarihinde, Roman­ yalI musikişinas Prens Demetrius Cante-(ZF-NGÛLE PEŞREVİ) Dimitrie can- tem ir'in Türk musikîsini te­ orik ve pratik bakımlardan İstanbul'da öğrendiğini; sonra zam a­ nın musikî bil­ ginlerinden Hazine-i hü­ mâyun m üdü­ rü İsmail Efendi ile sa­ ray hazineda­ rı Lâtif Celebi 'nin istekleri üzerine, Türk­ çe bir "Edvâr" yazdığını ve bunu, önsö­ zünde, Sultan ıı. Ahm ed’e it­ haf ettiğini; kendi bulusu bir nota siste­ miyle bestele­ ri bir araya getirdiğini Rauf Yek- tâ'nın yaptığı araştırmalar­ dan ö ğ ­ reniyoruz.

* r

<

4 4

î U

4

t-îi

î i

|« i î f t

W

j

4 < i « f ^ i

t W ı Yi

i

■i M H T - K d l

\ *

î i f

i i

4

fi?

' * ' 4

'«t f i

İH H J4 İ

Mi

$ î

i

f î

i

w?

1

İV

'İR

î:

v.tj/J!

M

^ S s v UÎ

<

î

\<

i

J j r u u

I < i W

*•

>

44

f t v

U

t

?ri

<

\4

i f

1

■< " li

v

-ti

T<

ı . /. i i 4 / !'*#

*

w* rl/1 —M __//r 3 A 1 ( NÎHÂVEND PEŞREVİ) * t» e U » t » l l « t * 0 b» o *

-v ¿’•V'

ıf s ■>£

» l » « t j Î U l » « C - « ^ « * » • U o i t» hsa U i S 0 a l » ş A s its * ^ u i L . i L « « L î L î ^ ° o 9 o\a t > £ L y y j £ j ğ ! t » « U L l * î L l L « M y O b U f L t * U U V»W U V U

S*

£ 4

•> t

/ V U U U # U Ü U â U b U U U U i U t j

İ>6\»

«+ »>âj£U

9 « i * U U g Jp < / < -/ < ■ / / •* j y c J ı j i J

AV - '

lb

(4)

mir in bu sanata olan bağlılığına dair hoş

J

bir kayıt görmüş, bunu neşretti. Bu mu- I sikîşinas prensin Çar Petro ile birleşerek I Türklerle olan muharebede mağlup ol- ! duklan ve prensin Rusya’da yaşamaya I mahkûm kaldığı malûmdur. İşte, Kırım

J

tarihi muharriri bu vak’ayı yazarken şu I kaydı da ilâve ediyor: “ Boğdan Bey’i olan I Kantemiroğlu mel’un da, adamlanyla be- i raber Moskova kralıyla bir olup gitti. Naklederler ki, bu adam, ecdadından be­ ri İstanbul’da yetişip büyümüştü, birçok dil bilirdi. Tahsili mükemmeldi. Bin ulû­ ma âşinâ, bilhassa ulûm-u riyâziyeyi tek­ mil etmişti. Divânı Hümâyun baş tercü­ manı iken, Boğdan voyvodalığı ile çirağ edilmişti. Ilm-i musikîde zamanın yegâ- nesiydi. Yeni tarzlarda güfteler yazarak, bestesini de kendisi bağlar imiş. Hatta derler ki, kendi ihtırâı olmak üzere, se- gâh makamında lâtif bir bestesi varmış. Yeni yapmış. Moskoflu ile giderken, çal­ gı takımına o besteyi çaldırarak kendisi ağlarmış. Ağlayarak gitti deyû nakleder­ ler.” Kösemihal’in başka bir inceleme­ sinde, Romanyalı besteciler arasında (ss. 242/243 ), Demetrius Cantemir’in kısa bi- i yografisini okuyoruz. “İstanbul’un en ta- ! nınmış musikîcileri, müşkillerini hallet­ mek için ona başvururlardı” diyor ve T. Burada ya dayanarak ( Annales de l’Aca­ démie roumaine, t. XXXII, 1909-1910),

i

“eserlerini Romanya Akademisi Istan- j bul’dan aldırtarak Viyana ve Leipzig’te bastırmış, Rauf Yektâ merhumla da 1911’de bu iş hakkında muhaberelerde bulunulmuştu...” diye yazıyor. Halil Be- di Yönetken’in Cantemir’le ilgili bir ça­ lışmasını burada anmak isterim: Değerli folklorcumuz, 1962 yılının 8-19 Temmuz günleri arasında Romanya’da, Sinaya’da toplanan uluslararası nitelikteki bilimsel toplantıya, “Balkan uygarlıkları kollok- vumu”na katılmışa. Yönetken, bu top­ lantıda büyük ilgiyle karşılanan incele­ mesini “Türk musikîsi tarihinde Dimit­ iré Cantemir” başlığı altında sunmuştu. Değerli bilginimiz, konuşmasından son­ ra Türk melodilerinden banda alınmış örnekler de vermiştir.

IV

Bu incelemenin ilk bölümünde belirt­ tiğim gibi, Dimitrie Cantemir’in kişiliği ile Doğu-Batı kültür değerlerini uyumlu bir biçimde ele almış olması, ayrıca Os- manlı imparatorluğu tarihi üzerindeki çalışmaları, İstanbul’da geçirdiği günler üzerinde ne çağdaşları, ne de ölümün­ den sonrakiler bizde hemen hiç durma­ mışlardır. Kendisinin Prut’tan sonra, Bü­ yük Petro’ya sığınmasının bu ilgisizlikte önemli payı olduğunu söylemek yanlış savılmaz. Ayrıca, yazdıklarının birçoğu­ nun ancak ölümünden sonra yayımlan­ maya başlaması, bunların kendi Ulah di­ linde, Rus dilinde, ya da Grek-Latin dil­ lerinde yazılmış olması, üstelik uzun yıl­ lar, el yazmalarının ele geçmemesi, ancak İstanbul’da doğan ve genç denilecek yaş­ ta Paris’te ölen oğlu Antiochus’un (1709- 1744) babasının yapıtlarından bazılarını ortaya çıkarmasından sonra Avrupa'da tanınmaya başlaması; bizde yabancı dil bilgisinin o tarihlerde başlamadığı göz önünde tutulursa, bu durum belki doğal sayılabilir. Ancak, İstanbul’da, çeşitli ta­ rihlerde, 22 yıl yaşamış, üstelik, sanat ve kültür çevrelerimizde sevilmiş, iyi karşı­ lanmış; XVII. yüzyıl sonlarıyla XVIII. yüzyıl başlarında (1688-1710) kısa ve uzun aralıklarla üç kez büyük İstan­ bul’un yaşamında iz bırakmış bir “Ulah Beyi”nin o yıllarını aydınlatacak elimiz­ de oğlunun yazdığı söylenen kısa biyog- rafyadan, Osmanlı Tarihi’ndeki notların­ dan başka, yazık ki, bir bilgimiz yok. Özellikle Incrementa atque décrémenta aulae othomanicae adlı Latince Osman- h tarihinin, o sırada Çarlık Rusyastnın Londra elçisi olan oğlunun girişimiyle 1734 yılında İngilizce’ye çevirisi

basıldık-Cantemir’in çizdiği İstanbul planı (çerçeve içinde evi).

tan sonra, Avrupa'nın birçok yerlerinde, XVIII. yüzyıl ortalarına doğru, bu arada, başta Ingiltere olmak üzere, Fransa, Al­ manya, İtalya ve Rusya’da adı anılmaya başlar. Bu anılmanın niteliğini ve ölçüsü­ nü anlatabilmek için birkaç örnek vere­ ceğim; örneklerin çoğunu Fransa’dan alacağım, çünkü o tarihlerde Dimitrie Cantemir’le en çok ilgilenen yazar ve dü­ şünürlerin çoğu orada çıkmış görünüyor. Bu yazar ve düşünürlerin başında, Ma­ non Lescaut’nun unutulmaz yaratıcısı ra­ hip Prévost (1697-1763) geliyor. Lond­ ra’da geçirdiği uzun sürgün yıllarında Le Pour et Contre (1733-1740) adı altında yayımladığı ve Ingiltere’de Steele ile Ad- dison’un çıkardıkları, yazarlarının dene­ me türünde en güzel örneklerini veren The Tatler (1709) ile The Spectator’un (1711) biçiminde, onlar gibi tek başına bütün yazılarını yazdığı bir gazete. Bu ga­ zete, bilimlerle, sanat ve edebiyatla, ge­ lenek ve göreneklerle ilgili konularda La­ tince, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, özellikle İngilizce yayımları inceliyor, özetlerini veriyordu. Cantemir’in Os- manlı Tarihi’nin ilk İngilizce çevirisinin özeti bunlar arasında çıkmıştır. “Bu ki­ tap, başka kaynaklarda arayıp da bulama­ yacağınız ilginç olayları içine alıyor’ der, birçok notlarını da çevirir. Sözünü etti­ ğim Le Pour et Contre’un XIX. cildin­ de, Cantemir’in tarihini “ölçülemeyecek kadar büyük değerde bir yapıt” olarak görür. Gazetenin 292. sayısı, tümü ile, Cantemir’in kitabına ayrılmıştır. Ünlü In­ giliz tarihçisi, sonradan Roma im para­ torluğunun yükseliş ve çöküşü üzerine altı ciltlik büyük yapıtını yazan Edward Gibbon (1737-1794); kıyaslamak filolo­ jinin öncüsü sayılan, daha 23 yaşmda iken Fransızca olarak Nadir Şah’ın yaşamı, ay­ rıca, Doğu şiiri üzerine önemli inceleme­ ler yayımlayan Sir William Jones (1746- 1794); Almanya’da klasik dil ve edebi­ yatları incelemenin kapılarını açan arke­ olog Winckelmann (1717-1768), Cante­ mir’in Osmanlı tarihinden parçalar alır­ lar. Byron, Don Juan’da; SheÛey, Hel- las’ta, onun adını anarlar. Sonradan azı­ lı Türk düşmanı kesilen Voltaire, Cante­ mir’in oğlu Antiochus’a yazdığı mektup­ larda (13 Mart, 19 Nisan 1739), babası­ nı över; XIII. Charles’ın Tarihi’nde Can­ temir’le ilgili değerlendirmesini okuma­ sı için, yeniden basılmakta olan kitabını

ona göndereceğini söyler. Kantemiroğ- lu’nun Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihini İngilizce’ye çeviren N.Tindal ile, Fransızca’ya çeviren Jonquieres’in açıklamaları, önsözleri, bu yapıtm bütün Avrupa’da tanınmasını ko­ laylaştırmış olduklarım da unutmamalı­ yız. Kısacası, Dimitrie Cantemir’in XVI- II. yüzyıl Avrupası’nda, Aydınlık Çağı’nın kültüründe, özel bir yeri olmuştur.

Sık sık adını andığımız Osmanlı Tari- hi’ni bütünü ile kısaca incelemeden ön­ ce, onu yazan insanın yaşam çizgisini bil­ mekte yarar var. Bu konu ile ilgili sağlam bilgileri, Londra’da basılan (1737) La­ tince aslından İngilizce’ye ilk çevirisinin sonuna oğlu Antiochus’un koyduğu kro­ nolojik biyografyada buluyoruz. Orada­ ki bilgilerin hepsini olduğu gibi burada vermeyi bu yazının çerçevesinde gerekli görmüyorum. Bu konuda bilinmesi ge­ rekli bazı tutamak noktalan var; onlar da şöyle özetlenebilir:

Dimitrie Cantemir, Boğdan Valisi (baş­ langıçta voyvodası değil) Constantin Cantemir’in, “Baba Cantemir”in iki oğ­ lunun küçüğüdür. 26 Ekim 1673 günü, Boğdan’ın başkenti Iaşi’de (Yaş) doğ­ muştur. Nogay Tatarları soyundan gelir. Babası, iyi bir öğrenim görerek yetişme­ sine değer verir: Latin, Yunan ve “Sla- von” dillerini öğrenmeye başlar. Yaş sa­ rayında, dışardan getirtilen öğretmenler­ den dersler alır. 1684 yılında, Osmanlı yönetimi, babasını Boğdan voyvodalığı­ na atayınca, geleneğe göre, prensin bü­ yük oğlu Antiochus, yanında altı delikan­ lıyla birlikte, İstanbul’a “rehine” olarak gönderilir. 1687 yılında, 14 yaşlarında iken, Dimitrie Cantemir, ağabeyinin ye­ rine İstanbul’a gönderilir. İstanbul’a bu ilk gelişidir; orada yedi yıl kalır (1687- 1691). Bu süre içinde genç “beyzade” Türkçe’yi öğrenir, Türk musikîsini ince­ ler. Kantemiroğlu, Yaş’ta başladığı öğre­ nim ve eğitimini İstanbul’da sürdürür; bir yandan Patrikhane’deki yüksek oku­ la (Akademi) gider, bir yandan da Ende­ run’da Türkçe’sini olgunlaştırır, Doğu dillerini, Arapça ile Farsça’yı öğrenmeye

S

' ulur. Böylece zamanının üç büyük :ürü ile yoğrulmaya başlar: “Renais- sance” humanizması, Grek-Latin kültü­ rü ve İslam kültürü. 1691 yılında, yerini kardeşine bıraktıktan sonra, babasının yanına döner. Bir yıl sonra da, Daltaban

Mustafa Paşa’nın Soroka kuşatması sıra­ sında, babasıyla birlikte savaşa katılır. Er­ tesi yıl (1692) babası ölür. Cantemir’in bundan sonraki yaşamı şöyle: 1693’te, babasının ölümünden bir yıl sonra, İs­ tanbul’a kardeşinin yanma gelir. Bu ikin­ ci gelişidir. Bu kez yedi yıl kalır (1693- 1700). Bu arada, Zenta savaşma katılır (1697). Ağabeyi, 1700 yılında Boğdan voyvodalığına getirilince onun yanma gi­ der, orada, Eflak voyvodalığında bulun­ muş olan (1679-1688) Şerban Cantacu- zino’nun kızı Cassandra ile evlenir. On­ dan Boğdan’da bir kızı olur. Kardeşi voy­ vodalıktan alınınca, onunla birlikte gene İstanbul yolunu tutar. Bu üçüncü ve so­ nuncu gelişidir (1700-1710). Yeniden on yıl kaldığı İstanbul’da bir kızı, dört oğlu doğar. Bütün vaktini güzel bir köşk yap­ tırmakla geçirir, ülkenin toplum yaşamı­ nı yakından inceleme olanağını bulur. Yazmak istediği büyük Osmanlı tarihinin hazırlıklarını yapar. Büyük Petro 1710 yı­ lında bize savaş açınca, Boğdan voyvoda­ sı Nicolas Mavrocordato’nun yerine Di­ mitrie Cantemir gönderilir. Karlofça’dan beri imparatorluğun artık çatırdamaya başladığını gören Cantemir bu yeni gö­ revini, kendi ülkesinin bağımsızlığını sağ­ lamak için iyi bir fırsat sayar; 13 Nisan 1711’de, Ukrayna’da, Lutsk’da, Büyük Petro ile anlaşır, ama tasarladıkları, um­ dukları gerçekleşmez; Prut bozgunun­ dan sonra, daha doğrusu, 1711 Temmu- zu’nda Huş geçidi Barışından sonra aile­ si ve 4000 kadar MoldavyalI ile birlikte, Romen tarihçisi Ion Neculce’nin anlattı­ ğına göre, pek dramatik koşullar içinde, Rusya’ya sığınır. Cantemir’in öteden be­ ri gönlünden geçirdiği Boğdan voyvoda­ lığı böylece ancak altı yedi ay sürmüştür. 1713 yılma kadar Ukrayna’da Har- kov’da, Petro’nun kendisine ve bütün ai­ lesine verdiği çiftlikte yaşar, sonra Mos­ kova’ya gider. Karısı orada kısa bir has­ talıktan sonra, otuz yaşmda ölür. Birkaç yıl sonra, Petersburg’da, Rus ordusu ge­ nerallerinden birinin kızıyla evlenir. 1721/22 yılında, Çar’m emriyle, Iran se­ ferine katılır. Astrakan’ı, Derbend’i gö­ rür. Bu uzun süren seferden yorgun dü­ şer, Harkov’a, döner, 21 Ağustos 1723 günü orada ölür.

Bu özetlemeden çıkan anlam, Dimitrie Cantemir’in durgun bir yaşama çizgisi olmadığıdır. Kısa süren, ellisine varacağı ^

(5)

sırada sona eren ve türlü serüvenlerle do­ lu yaşamında, her şeyden önce, kendini iyi yetiştirmek istemesi ve bu yolda evren­ sel nitelikte çaba göstermesi, çağdaşla­ rında pek az raslanan bir özelliktir. Bü­ tün sanat ve bilimleri incelemede elde et­ tiği geniş görgü, ele aldığı konularda onu çağdaşlarının yüzeyde kalan, çürük te­ melli bilgilerinin üstüne çıkarmıştır. Can- temir, Avrupa kültürünü anlamış, içine sindirmiş ilk RomanyalI sayılmaz; o yüz­ yılda yaşamış Petru Cercel, tarihçi Mi- ron Costin, Milescu, Constantin Canta- cuzino ve onlar gibi aydın insanlar yok edildi, ama hiçbirinde Cantemir’deki kaynakları doğrudan doğruya kullanma yeteneğini görme ve anlama gücünü on- daki ölçüde göremiyoruz. Doğu sorunu­ nu politika açısından olduğu kadar, kül­ tür yönü ile onun kadar incelemiş bir ta­ rih felsefecisine o yüzyılda sık raslanmaz. Fatih’in kurduğu Enderun gibi zamanın yüksek bir öğretim ve eğitim kuruntun­ dan başlayarak, iyice benimsediği, genel kültürü içinde özel bir yer verdiği Doğu değerleri, antik çağ ve “Renaissance” kül­ türleriyle genişlemiş sayılabilir; Cante- mir, bunun somut örneğini, Zenta sava­ şından sonra, 1698 yılında, yazmayı tasar­ ladığı Osmanlı Tarihi ile verir.

İstanbul’da başlayıp Rusya’da tamam­ ladığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Yük­ seliş ve Çöküş Tarihi’nden önce, bu im­ paratorluğun tarihiyle ilgili kitaplar Ba- tı’da yok değil. Bunlardan en çok tanın­ mışları arasında Antoine Geuffroy, Gu­ illaume Postel, Francesco Sansovino, Chalkokondyles, Michel Baudier, Ryca- ut, La Croix gibi Osmanlı tarihini toplu­ ca, ya da “kısmî” olarak ele alarak onun Avrupa’da yayılmasına büyük ölçüde ya­ rarları olmuş yazarları sıralayabiliriz. Bunlar Cantemir’in bol bol yararlandığı Barthélemy d’Herbelot de Molainville’in ünlü sözlüğü Bibliothèque Orientale’ini de ekleyebiliriz. Ama bütün bu tanıtıcı tarihlerin hiçbirinde, olayların ötesinde, sosyal, ekonomik ve kültürel bir değer­ lendirmeye gidilmemiştir. Üstelik, hemen hepsi, yerli kaynakları kullanma yetene­ ğinden yoksundur. Cantemir canlı, renk­ li fıkralarla, bazen bizden derlediği ata- sözleriyle, hoş, eğlenceli hikâyelerle, ki­ şisel gözlem, izlenim ve görüşleriyle do­ lu bir tarih içinde, sonradan Montesqu­ ieu, Gibbs gibi yazar ve tarihçilerin ve daha birçoklarının yararlandıkları, ken­ di malı olan bir tarih felsefesini bu kita­ bında gerçekleştirmek istemiştir. Canlı bir organizma olarak, imparatorlukların doğması, büyümesi, sonunda çökmesi te­ mel görüşü o tarihin ana teması olarak ayaktadır.

Çağdaşı Marsigli’nin Osmanlı im para­ torluğu’nun çökmesini askerî gücünün zayıflamasıyla açıklamasına karşı, Cante­ mir, çok daha geniş ve tutarlı bir görüş­ le, bu durumu sosyal, ekonomik, politik nedenlere bağlamaktadır. Montesqu- ieu’nün Romalıların yükseliş ve çöküşle­ ri nedenlerini inceleyen önemli yapıtı (Considérations sur les causes de la grandeur des Romains et de leur déca­ dence, 1734) bu görüşün daha sistemli uygulaması değil midir? Romalıların ba­ zı ilkelere (özgürlük sevgisi, çalışma sev­ isi, yurt sevgisi, disiplin duygusu) bağlı aldıkları sürece, varlıklarını korudukla­ rı; yayılmak istedikçe, kontrolü elden ka­ çırmaya başladıkça, zayıfladıkları görüşü, Cantemir’in politik gerçeklerin, gelenek ve göreneklerin, toplum yaşamı koşulla­ rının durmadan değişmesi anlayışına bağlanabilir, iki tarih felsefecisinin gö­ rüşlerindeki ayrım, belki Montesqu- ieu’nün ileri sürdüğü ilkelerin laik bir toplum için ortaya atılmış olması, Cante­ mir’in ise bunları “Islami” bir ortamda düşünmesi biçiminde yorumlanabilir.

İstanbul’a üçüncü gelişinden sonra yazmaya başladığı ve Rusya’daki çiftli- inde 1716 yılı sonbaharında yazmasını itirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nun

Yükseliş ve Çöküş Tarihi, denilebilir ki, yaptığı Doğu kültürleri incelemelerinin geniş boyutlu ilk verimidir. Ortaçağ La- tincesiyle yazdığı bu anıtsal çahşma, ön­ ce de belirttiğim gibi, Osmanlı Devleti üzerine girişilmiş ilk sistemli denemedir. Bu önemli çalışmayı Dimitrie Cantemir, başta Tâcüttevârih olmak üzere, Selâni- kî, Peçevî, Karaçelebizade, Kâtip Çelebi, Naima ve daha başka kaynaklardan; dil­ lerinin hemen hepsini pek iyi bildiği, an­ ladığı Batılı tarihçilerden, bu arada, da­ ha önce andığım ve XVIII. yüzyıl boyun­ ca Doğu ile ilgili konularda çalışanların adını anmadan, kendi mallarıymış gibi istedikleri gibi kullandıkları artık anlaşıl­ mış olan Flerbelot’nun Bibliothèque Oriantele’inden de yararlanarak; bütün bunlara kendi gözlemlerini, ülkemizde geçirdiği yirmi iki yıllık görgüsünü de ka­ tarak, XVIII. yüzyılda adını Avrupa’ya yayan büyük kitabını yazar. Bu önemli yapıtın, oğlu Antiochus Kantemir’in Londra elçiliği sırasında, Oxford’da oku­ muş rahip Nicholas Tindal’in (1687- 1774) çevirisiyle ortaya çıktığını yazmış­ tım. Ingiltere’nin tanınmış kişilerinin des­ teğiyle ve Ingiltere kraliçesinin koruyu­ culuğunda basılan bu büyük tarih sente­ zinin sade, sağlam bir planı var: Anado­ lu’ya yerleşmelerinden önce, Oğuz Türk­ lerini topluca ele alan bir “Giriş” yazısı. İki ana bölümden birincisi, Osmanlı im ­ paratorluğu’nun Sultan Osman’dan IV. Mehmed’e, yani 1300 yılında Viyana ku­ şatmasına kadar (1683), yükseliş dönemi­ ni verir.

Bu bölümde özellikle İstanbul’un fet­ hinden sora, tarih olayları çok geniş ve ay­ rıntılı biçimde ele alınmıştır, çünkü Kan- temiroğlu, sayısı kabarık yeni kaynaklar­ dan yararlanmıştır. Birinci bölümde 19 sultanın ayrıntılı biyografyaları yer alır ve bütün siyasal olayların kronolojisi de ve­ rilir. 273. sayfada başlayan ikinci bölüm, ilk elden kaynaklarla geniş ölçüde yazıl­ mıştır. XVII. yüzyıl sonundan XVIII. yüzyıl başlarına kadar Ortadoğu olayları ve Türkiye ile Avrupa ilişkileri, bu arada, iç karışıklıklar, sık sık başgösteren Yeni­ çeri isyanları, Anadolu ve Rumeli Beyle­ rinin, köylülerin baş kaldırmaları, impa­ ratorluğun politik ve askerî durumu; ya­ bancı elçilerin İstanbul yaşamları, padi­ şah ve vezirlerce kabulleri törenleri; sün­ net düğünleri, bayramlar; sanat ve ede­ biyat adamları, devlet büyükleri; İstan­ bul’un kültür yaşamı; Osmanlılar ve baş­ ka uluslar; inançlar, gelenek ve görenek­

ler; saray yaşamı, gelenekleri; medreseler, kitaplıklar, vb. Kitabın en ilginç, eskime­ diğini sandığım yanı: Gelenek, görenek ve töreler, kurumlar, tanınmış kişiler, anıtlar üzerinde, Batı’nın o tarihe kadar pek duymadığı, okumadığı bilgilere he­ men her sayfada geniş yer tutan açıklayı­ cı notlardır. Bunların bütünü, XVII. yüz­ yılın sonu, XVIII.’nin başlarında Doğu ülkelerinin, özellikle İstanbul’un kültür yaşamı ile ilgili, çok zengin, renkli, cardı bir kaynak niteliğine erişir ve böylece Cantemir’in tarihi, olaylarm akışı içinde, Osmanlı Devleti’nin yükseliş ve çöküş dönemlerinde toplum ve kültür yaşamı­ nın gerçek ölçüsünü verir. Bütünü ile açıklamaların nerdeyse asd metinden da­ ha çok yer tuttuğunu belirttikten sonra, bunların başka tarihlerde bulunamaya­ cak değerde olduğunu; sayısı ikiyüze yak­ laşan halife, padişah, şah, han ile Osman- lı büyüklerinin biyografyalarım, daha iyi­ si, portrelerini yansıttığını ve her birinin ayrıntılı maddeler niteliği taşıdığım bu­ rada hatırlatmalıyım.

Osmanlı yönetiminin büyük şerefi Köprülüler, Râmi Mehmed Paşa, Dalta­ ban Mustafa Paşa, Damad Hüseyin Pa­ şa, Çorlulu Ali Paşa, Amuca Hüseyin Pa­ şa, Sokollu Mehmed Paşa, Baltacı, Mak­ tul Mustafa Paşa ve daha başka “rical”, bu portreler galerisinde yerlerini alırlar. Müftü FeyzuUah Efendi gibi din adam­ ları; Fazlı Paşa, Esad Efendi, Nuh Efen­ di gibi bilginler; Bardakçı Mehmed Çe­ lebi, Derviş Osman, Kemanî Ahmed, Küçük Müezzin, Memiş Ağa, Sinik Meh­ med, vb. musikîciler; Cantemir’in sık sık görüştüğü, kendderine dost olduğu, davetlerini hiç kaçırmadığı, dünya olay­ larını birlikte izlediği yabancı elçiler, bu arada Fransa elçileri Pierre-Antoine de Chateanuneuf, Charles de Ferriol, Ingil­ tere elçisi Lord William Paget, Hollanda elçisi Jacob Collyer, ünlü Fransız bilgini ve diplomatı François Péris de La Croix; Nâbi, Levnî Çelebi gibi şair ve sanatçılar, Cantemir’in bu portreler galerisinde baş­ lıca özellikleriyle tanıtılırlar. Bunlar ara­ sında, yapıtı İngilizce’ye çeviren Tin- dal’in “Türk Aisopos”u dediği Nasred- din Hoca’nın özel yeri var. Türk mizahı­ nın, T ürk zekâsının güzel ölçüsünü veren akıllı Hoca’mızı bütün dünyaya ilk tanı­ tanın Dimitrie Cantemir olduğu bilinir­ se, bizi neden, nasıl sevmiş olduğunu an­ lamakta güçlük çekmeyiz.

Cantemir’in XVlII. yüzyılda en değer­ li tarih kitaplarından sayılan, onu Berlin

Akademisi’ne seçtiren, adını dillerde do­ laştıran yapıtları arasmda özel yeri olan OsmanlıTarihi, XIX. yüzyılda OsmanlI­ lar üzerine büyük, kalıcı bir tarih yazmış olan, Hammer’in nerdeyse saldırı dere­ cesine varan eleştirmelerine konu olmuş­ tur. AvusturyalI ünlü tarihçinin onsekiz ciltlik Fransızca Hellert çevirisinin (Pa­ ris,'Bellizard, 1835-1843) önsözünde (cilt I, sayfa XII), ayrıca olaylarm akışı içinde, yeri gelsin gelmesin, Cantemir’in yapıtı­ nı yermekten geri kalmamıştır. Bu ünlü tarihçi ve diplomat, en çok Ulah Beyi’nin notlarına sinirlenmişe benziyor. Paşaların şişmanlığı ile ilgili öyküyü “garip” bulu­ yor. Ama kendisinin gerçekten garip bir benzetişle, Nasreddin Hoca’ya “Türk Don Kişotu” sıfatım yakıştırmasına ne denilebileceğini hiç hesaba katmamış. Cantemir’in Boğdan Voyvodası olan ba­ basını tutucu bir dille övdüğünü, “Ba- ba”nın Türk dostu görünerek Sobieski’yi tuttuğunu, samimi olmadığını söyleye­ cek kadar duygusallığa düşüyor. (Sami­ mi olmasaydı yerinde kalabilir miydi aca­ ba? Constantin Cantemir, Voyvodalıkta azledilmeden kalan ve “tabiî ölümle” o görevden ayrılan birkaç voyvodadan bi­ ridir). Önemli sayılması güç tarihler, olay­ lar üzerinde duruyor. Daha da ileri gide­ rek, Türkçe’yi bilmediğini söylüyor, ama Türk musikîsi üzerine kendi elyazısıyla Türkçe bir teori kitabı yazdığını bilmiyor. Bu çalışmanın sonunda ünlü Von Ham- mer’e karşı Cantemir’i savunma duru­ muna girecek değilim; ancak, bu konu ayrıca incelenmeye değer. Kantemiroğ- lu ’nun Osmanlı imparatorluğu Tarihi üzerine Hammer’ın yazdığı sert yazı in­ celenmeye değer. Doğu incelemelerinde ad bırakmış, “Hacı Mehmed Efendi”, “Ahmed Frengi” takma adlarıyla da Os- manlı tarihiyle ilgili yazılar yazmış olan Péris de La Croix gibi bir bilgini de Fre- iher von Hammer-Purgstall’ın hışmın­ dan kurtulamamıştır.

Dimitrie Cantemir’in kendisinden ön­ ce ve sonra gelen Osmanlı tarihi yazan­ lardan ayıran yanım, bu evrensel zekâlı insanın tarihsel olayları bir kronoloji zin­ cirlemesinden daha çok, onları doğuran sosyal, ekonomik ve kültürel etkenleri de incelemiş olmasında buluruz. Kendi ta­ rihleriyle ilgili böyle anıtsal bir yapıtı Türkler elbette unutamazlar. ■

Ankara Ü niversitesi Ö ğretim Üyesi, UNESCO Türkiye M illi K om isyonu Baş­ kam Dimitrie Cantemir, 1700- 1710 yılları arasında üçüncü ve son defa on yıl geldiği İstanbul'da bir kızı, dö rt oğlu doğar. Bütün vaktini güzel bir köşk yaptırmakla geçirir, ülkenin toplum yaşamını yakından inceleme olanağını bulur. Yazm ak istediği büyük Osmanlı tarihinin hazırlıklarını yapar. Büyük P e tro i7 io yılında OsmanlIlara savaş açınca, Boğdan voyvodası Nicolas M avrocorda-to'nun yerine Dimitrie Cantemir gönderilir. Yanda, Cantemir'in İstanbul'daki konağının kendi eliyle çizdiği krokisini görüyorsunuz. C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 4 4 8 S A Y F A 7

Referanslar

Benzer Belgeler

insanları, arı sağlığını olumsuz etkileyen etmenlerle ilgili var olan bilgilere ve sendromdan etkilenen arı- lar üzerindeki incelemelerine dayanarak dört olası et- men

Kâhin modeli benimsenerek güvenliği ispatlanmış kripto algoritmaları ve protokolleri, bir tür zorlu şartlara dayanıklılık testinden geçmiş gibi algılanabilir.

Sosyetik içki olmaktan çıkarak halkın malı hali­ ne gelen kahve 1789 yılında ük kez Napolyon tara­ fından tadılmış ve daha sonra Fransa imparatoru o- laıı

Manzara, çiçek, port­ re , natürmort tarzı re s im le ­ riy le bilhassa tarihi İstanbul ha­ yatım canlandırdığı için tu ris­ tik ve tica ri değerdeki

Bü­ tün medenî dünyanın hemen bütün mekteplerinde bizim bunu bir saat 'eriye atmamız sebebi olmıyan ve zi kuşkulandırması lâzım gelen ayrılık ve

Oysa başka romanla­ rında aynı şey, bu kadar radikal biçimde söz konusu değil.. - Kimseye anlatamadım

Zaman geçtikçe ve başka tür feminizmleri keşfettikçe Duygu Asena ile feminizme yaklaşımım örtüşmemeye başladıysa da hep onun kadınların bugün

Koca Yaşar, seni elbette çok seven, yere göğe koya­ mayan çok sayıda dostların, milyonlarca okuyucun ve ardında koca bir halk var.. Ama gel gör ki onların