T.C.
FIRAT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
HALK SAĞLIĞI ANABİLİM DALI
ELAZIĞ İL MERKEZİNDE BULUNAN AİLE SAĞLIĞI
MERKEZLERİNDE GÖREV YAPAN SAĞLIK
ÇALIŞANLARININ ANKSİYETE DÜZEYLERİ
UZMANLIK TEZİ Dr. Sibel KARAASLAN
TEZ DANIŞMANI Prof. Dr. S. Erhan DEVECİ
ELAZIĞ 2015
ii DEKANLIK ONAYI
Prof. Dr. Murad ATMACA
DEKAN
Bu tez Uzmanlık Tezi standartlarına uygun bulunmuştur
_______________________ Prof. Dr. S. Erhan DEVECİ
Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı
Tez tarafımızdan okunmuş, kapsam ve kalite yönünden Uzmanlık Tezi olarak kabul edilmiştir.
Prof. Dr. S. Erhan DEVECİ ____________________
Danışman
Uzmanlık Tezi Değerlendirme Jüri Üyeleri
……… ___________________
……… ___________________
……… ___________________
……… ___________________
iii TEŞEKKÜR
Uzmanlık eğitimim ve tez çalışmam süresince yardımlarını esirgemeyen, bilgi ve deneyimleriyle yol gösteren tez danışmanım, Anabilim Dalı Başkanımız Sayın Prof. Dr. S. Erhan DEVECİ’ye,
Eğitimim süresince bana emeği geçen Anabilim Dalı Öğretim Üyelerimiz Sayın Prof. Dr. Yasemin AÇIK, Sayın Doç. Dr. A. Ferdane OĞUZÖNCÜL, Sayın Doç. Dr. Edibe PİRİNÇCİ ve Sayın Yrd. Doç. Dr. A. Tevfik OZAN’a,
Birlikte çalıştığımız Araştırma Görevlisi arkadaşlarıma,
Anketlerin doldurulması sırasında bana eşlik eden arkadaşım Ayşegül YILDIRIM’a,
iv ÖZET
Anksiyete, nedeni bilinmeyen, içten gelen, belirsiz, korku, kaygı, sıkıntı, kötü bir şey olacakmış endişesi ile yaşanan, somatik belirtilerin eşlik ettiği bir bunaltı duygusudur. Bu çalışma Elazığ il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapan sağlık çalışanlarının anksiyete düzeyleri ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Kesitsel tipte olan bu araştırmanın evrenini Elazığ il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapan 245 sağlık çalışanı oluşturmuş, bunların 225’ine (112 aile hekimi, 113 aile sağlığı elemanı) ulaşılmıştır (Cevaplılık oranı: %91.8). Araştırmaya katılanlara içerisinde Beck Anksiyete Ölçeği’nin (BAÖ) de yer aldığı bir anket yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır.
Katılımcıların yaş ortalaması 37.84±7.81 yıl, %66.7’si kadın, %84.9’u evli, %80.4’ünün çocuğu olup, %88.5’inin eşi çalışmaktadır. Katılımcıların BAÖ puan ortalaması 9.11±8.71’dir. Kadınların erkeklere, mesleğe bakışı olumsuz/kısmen olumlu olanların olumlulara, meslekten ve çalışma ortamından memnun olmayanların olanlara, sağlık durumunu kötü/orta olarak değerlendirenlerin iyi olanlara, şiddete maruz kalanlar ile şiddete uğrama ve şikayet edilme endişesi taşıyanların böyle bir durum yaşamayanlara, uyku sorunu, kronik fiziksel ve ruhsal hastalığı olanların olmayanlara, tükenmişlik yaşayanların diğerlerine göre anksiyete düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Yaş, medeni durum, çalışma statüsü, gelir durumu, evde yaşayan kişi sayısı, meslekte hizmet süresi, sosyoekonomik düzey algısı, kişilik yapısı, sosyal destek alma durumu, sigara/alkol kullanımı, düzenli egzersiz yapma ve son bir yıl içerisinde birinci derece yakınını kaybetme durumları ile anksiyete düzeyleri arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.05)
Sonuç olarak, Aile Sağlığı Merkezi (ASM) çalışanlarında anksiyete düzeyleri düşük olarak değerlendirilmiştir. Ancak, ansiyeteyi artırıcı faktörler ile ilgili iyileştirmeye yönelik çalışmaların yapılmasının bu düzeyi yükseltmeme ve çözüm açısından uygun olacağı düşünülmüştür.
v ABSTRACT
ANXIETY LEVELS OF HEALTH WORKERS WHO WORK IN FAMILY HEALTH CENTERS LOCATED IN THE CENTER OF ELAZIG
Anxiety is the feeling of unknown, spontaneous, uncertain, fear, worry, boredom, worrying about bad thing which is going to be happen that accompanied by somatic sypmtoms. This study was carried out for evaluating the level of anxiety, also the factors affecting it, of health workers who work in Family Health Centers that are located in the center of Elazığ.
The universe of this study, which is cross-sectional, was formed with 245 health workers who are working in Family Health Centers that are located the center of Elazığ. 225 of them has been reached (112 family physicians, 113 family health staff) and response rate is 91.8% Participants of this reearch were implemented a questionnaire, including also Beck Anxiety Inventory (BAI), with face to face interviewing.
The average age of participants are 37.84±7.81 years, 66.7% are females, 84.9% are married, 80.4% have children and 88.5% of their spouse is working, Participants’ avarage BAI score is 9.11 ± 8.71. The levels of anxiety women to men, overview to profession negative / that are partially positive to positive ones, those who are not satisfied with their profession and working environment to those who are satisfied ones, those whose health status are bad/medium to good ones, who suffer from violence or to be exposed to violance and who has anxiety to be complainted to those who haven’t live in a such situation, those who have sleeping problems, chronic physical and mental illness to those who haven’t such problems, who live in burnout compared to others were higher than others. (p <0.05).
There was no relation between the level of anxiety and the situation of age, marital status, work status, income status, the number of people living in the home, period of service in the profession, the perception of socioeconomic level, personality, and receiving social support, smoking/use of alcohol, doing regular exercise and losing first-degree relatives in the last year (p>0.05).
As a result, anxiety levels are assessed as low in family health centers’ personnel. However, it is thought to be appropriate for the solution to make studies
vi
concerning factors of enhancing anxiety and it can be also helpful for not raising the level.
vii İÇİNDEKİLER BAŞLIK SAYFASI i ONAY SAYFASI ii TEŞEKKÜR iii ÖZET iv ABSTRACT v İÇİNDEKİLER vii TABLO LİSTESİ ix KISALTMALAR LİSTESİ xi 1. GİRİŞ 1 1.1. Anksiyete Bozuklukları 1 1.1.1. Anksiyetenin Tanımı 1 1.1.2. Anksiyetenin Belirtileri 1
1.1.3. Anksiyete Bozukluklarının Epidemiyolojisi 1
1.1.4. Anksiyete Bozukluklarının Etyolojisi 2
1.1.4.1. Biyolojik Yaklaşım 3
1.1.4.2. Psikolojik Yaklaşım 4
1.1.4.3. Sosyal Yaklaşım 4
1.1.5. Anksiyete Bozukluklarının Sınıflandırılması 5
1.1.5.1. Yaygın Anksiyete Bozukluğu 5
1.1.5.2. Panik Bozukluk 6
1.1.5.3. Özgül Fobi 7
1.1.5.4. Sosyal Anksiyete Bozukluğu 8
1.1.5.5. Obsesif-Kompulsif Bozukluk 9
1.1.5.6. Travma Sonrası Stres Bozukluğu 10
1.1.5.7. Akut Stres Bozukluğu 12
1.2. Türkiye’de Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri ve Önemi 12
1.2.1. Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri 12
1.2.2. Türkiye’de Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Gelişimi 13
1.2.2.1. 1920-1937 Dönemi. 13
1.2.2.2. 1937-1960 Dönemi. 13
viii
1.2.2.4. 2004 Yılı Sonrası Dönem:. 15
1.3. Aile Sağlığı Merkezleri 17
1.3.1. Aile Hekimleri 17
1.3.2. Aile Sağlığı Elemanları 18
1.4. Çalışma Hayatında Anksiyetenin Sık Karşılaşıldığı Gruplar 18
1.5. Sağlık Çalışanlarında Anksiyete 19
2. GEREÇ ve YÖNTEM 21 3. BULGULAR 23 4. TARTIŞMA 36 5. KAYNAKLAR 50 6. EKLER 67 7. ÖZGEÇMİŞ 75
ix
TABLO LİSTESİ
Tablo 1. Araştırma kapsamına alınanların bazı sosyo-demografik
özelliklerine göre dağılımı 23
Tablo 2. Araştırma kapsamına alınanların aile özelliklerine göre dağılımı 24
Tablo 3. Araştırma kapsamına alınanların mesleki durumları ve
mesleklerine bakış açısından dağılımları 24
Tablo 4. Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre
mesleki bakış ve mesleği tekrar seçme durumlarının dağılımı 25
Tablo 5. Araştırma kapsamına alınanların kendileri ile ilgili
sosyoekonomik ve sağlık algılamalarına göre dağılımları 25
Tablo 6. Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre kendileri ile ilgili sosyoekonomik ve sağlık durumu
algılamalarına göre dağılımları 26
Tablo 7. Araştırma kapsamına alınanların sağlık özellikleri ve sağlıklarını
etkileyebilecek davranışlarına göre dağılımı 27
Tablo 8. Araştırma kapsamına alınanların karşılaştıkları şiddet türü,
sayısı ve şiddet uygulayan kişiye göre dağılımları 28
Tablo 9. Araştırma kapsamına alınanların cinsiyete ve çalışma statülerine
göre şiddete maruz kalma durumlarının dağılımı 28
Tablo 10. Araştırma kapsamına alınanların cinsiyete göre şiddete uğrama
ve şikayet endişesi taşıma durumlarının dağılımı 29
Tablo 11. Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre şiddete
uğrama ve şikayet endişesi taşıma durumlarının dağılımı 29
Tablo 12. Araştırma kapsamına alınanların mesleki memnuniyetlerine göre
dağılımı 29
Tablo 13. Araştırma kapsamına alınanların kaygı/stres düzeylerini
yükseltebilecek içsel ve çevresel faktörlere göre dağılımı 30
Tablo 14. Araştırma kapsamına alınanların sosyo-demografik özelliklerine
göre BAÖ puan ortalamalarının dağılımı 31
Tablo 15. Araştırma kapsamına alınanların aile özelliklerine göre BAÖ
x
Tablo 16. Araştırma kapsamına alınanların mesleki durumları ve
mesleklerine bakış açılarına göre BAÖ puan ortalamalarının
dağılımı 32
Tablo 17. Araştırma kapsamına alınanların sosyoekonomik ve sağlık
algılamalarına göre BAÖ puan ortalamalarının dağılımı 32
Tablo 18. Araştırma kapsamına alınanların kendine yeterince zaman
ayırabilme ve sosyal destek alma özelliklerine göre BAÖ puan
ortalamalarının dağılımı 32
Tablo 19. Araştırma kapsamına alınanların sağlık özellikleri ve sağlıklarını
etkileyebilecek davranışlarına göre BAÖ puan ortalamalarının
dağılımı 33
Tablo 20. Araştırma kapsamına alınanların şiddete uğrama ve şikayet endişesi taşıma durumlarına göre BAÖ puan ortalamalarının
dağılımı 34
Tablo 21. Araştırma kapsamına alınanların mesleki memnuniyetleri ve
takdir edilme durumlarına göre BAÖ puan ortalamalarının
dağılımı 34
Tablo 22. Araştırma kapsamına alınanların kaygı/stres düzeylerini yükseltebilecek içsel ve çevresel faktörlere göre BAÖ puan
xi
KISALTMALAR LİSTESİ ABD : Amerika Birleşik Devletleri
AÇS : Ana Çocuk Sağlığı
ASM : Aile Sağlığı Merkezi BAÖ : Beck Anksiyete Ölçeği
DSM-IV TR : Diagnostic and Statistical Manual of Mental disorders, fourth
edition text revision
ECA : Epidemiyolojik Saha Çalışması GABA : Gama Amino Bütirik Asid LC : Lokus seruleus
NCS : Ulusal Eştanı Araştırması NO : Nitrik oksit
OKB : Obsesif-kompulsif bozukluk PB : Panik bozukluğu
PPN : Pedinkülopontin nükleus SSK : Sosyal Sigortalar Kurumu TSSB : Travma sonrası stres bozukluğu TUİK : Türkiye İstatistik Kurumu VTA :Ventral tegmental alan
1 1. GİRİŞ 1.1. Anksiyete Bozuklukları
1.1.1. Anksiyetenin Tanımı
Anksiyete, nedeni bilinmeyen, içten gelen, belirsiz, korku, kaygı, sıkıntı, kötü bir şey olacakmış endişesi ile yaşanan, somatik belirtilerin eşlik ettiği bir bunaltı, yaşamı tehdit eden ya da tehdit şeklinde algılanan bir çeşit alarm duygusudur. İçten ya da dıştan gelen tehlikeler ya da tehlike beklentilerine karşı yaşanan bir tepkidir (1).
Anksiyete terimi Latince “tıkanma, boğulma” anlamına gelen “angere” kökünden türetilmiştir. Anksiyete ile birlikte anılan diğer kavram ise korkudur (1). Korku ise dışarıdan gelebilecek kaynağı belli gerçek bir tehlike karşısında kişinin verdiği tepkidir (2). Korkuya ve anksiyeteye bir takım fiziksel tepkiler eşlik eder (3).
1.1.2. Anksiyetenin Belirtileri
Normal anksiyete organizmanın biyolojik bir korunma sistemi olup, potansiyel bir tehlike varlığında organizmanın tehlikeli durumdan kendini sakınarak yaşamının devam etmesini sağlar. Eğer anksiyete objektif bir tehlike durumu olmaksızın ortaya çıkıyorsa veya abartılı ise ve kişinin günlük yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen subjektif bir beklenti hissi, dehşet, endişe veya bir felaketin yaklaştığı duygusu ile karakterize ise ‘anormal anksiyete’den söz edilir. Anksiyetenin somatik belirtileri arasında kas spazmları, çeşitli ağrılar, kas güçsüzlüğü, tremor, terleme, yorgunluk, irkilme, palpitasyondan taşikardi ve ritim bozukluklarına kadar değişen kardiyak belirtiler, solukluk, hiperventilasyon, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi, ağız kuruluğu, gastrointestinal yakınmalar, baş dönmesi, paresteziler, aşırı sinirlilik sayılabilir (4).
1.1.3. Anksiyete Bozukluklarının Epidemiyolojisi
Anksiyete bozuklukları yaklaşık olarak her 5 kişiden birini etkileyen, en yaygın görülen psikiyatrik bozukluklardandır (5).
2
Anksiyete bozuklukları hakkında bilgiler geniş epidemiyolojik çalışmalar sayesinde elde edilmiştir. Epidemiyolojik Saha Çalışması (ECA) ve Ulusal Eştanı Araştırması (NCS) Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yürütülmüş, bu alandaki önemli araştırmalardır (6). NCS verilerine göre; yaşam boyu sıklık oranları kadınlarda %30.5, erkeklerde %19.2’dir (7). Farklı ülkelerde yapılmış epidemiyolojik çalışmaların incelendiği bir araştırmada anksiyete bozukluklarının yıllık prevalansının %10.6, yaşam boyu prevalansının %16.6 olduğu bildirilmiştir (8).
Yaygın anksiyete bozukluğunun yaşam boyu yaygınlığı %3-6 olarak bildirilmektedir. Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran hastalarda en sık görülen anksiyete bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğudur (9). Yaygın anksiyete bozukluğunun yaşam boyu prevalansının kadınlarda ve 30 yaşından daha genç kimselerde daha sık olduğu bulunmuştur (10). Anksiyete bozukluklarının alt tiplerine ait epidemiyolojik özellikler bu tezin ilerleyen bölümlerinde her grup için ayrı olarak verilmiştir.
1.1.4. Anksiyete Bozukluklarının Etyolojisi
Anksiyete bozukluklarının nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak psikiyatrik hastalıklar ve genel tıbbi faktörlerle ilişkilidir. Anksiyete, önemli bir ilişkinin bitişi veya hayatı tehdit eden bir felakete maruz kalmak gibi çevresel stresörlere cevap olarak ortaya çıkabilir. Bazı tıbbi durumlar (hipertiroidi, feokromasitoma, hiperadrenokortisizm, kalp yetmezliği, aritmiler, astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı) doğrudan anksiyeteye neden olabilir (11). Cinsiyet anksiyete bozukluklarında önemli bir diğer risk faktörüdür. Anksiyete bozukluklarının kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre yaklaşık iki kat fazladır (12).
Anksiyetenin etyolojisinde genetik belirteçlerin önemli bir rol oynadığına dair çok sayıda kanıt mevcuttur. Anksiyeteye yatkınlıkla ilişkili genler yoğun şekilde araştırılmaktadır (13). Birçok hastalık gibi anksiyete bozukluklarında da çevresel faktörlerle bağlantılı genetik yatkınlık olduğu düşünülmektedir (14).
Anksiyete bozukluğu hastalarında komorbidite (birden fazla hastalığın bir arada görülmesi) sıklığı yüksektir. Yaş grubu olarak 10-25 yaş arasındakiler,
3
anksiyete bozukluğu gelişimi açısından en yüksek riske sahiptirler. Diğer risk faktörleri kadın cinsiyet, davranışsal inhibisyon, kötü yaşamsal tecrübelerdir. Birçok anksiyete bozukluğu işsizlik, düşük eğitim düzeyi, gelir düşüklüğü ve evli olmamakla ilişkilidir (15).
1.1.4.1. Biyolojik Yaklaşım
Genetik: Anksiyetenin etyolojisinde genetik belirteçlerin önemli rol
oynadığına dair çalışmalar mevcuttur (13). Panik bozukluğun birinci derece akrabalar arasında normal popülasyona göre 4-7 kat daha fazla görüldüğü bildirilmiştir (16). Birinci derece akrabada sosyal fobi gözlenmesi, bozukluğun ortaya çıkma riskini 2-3 kat artırmaktadır (17). Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarının en az yüzde 30’unun birinci derece yakınlarında da OKB mevcut olduğu bildirilmiştir (18).
Nörobiyoloji: Limbik yapılar içinde amigdala korku duygusu ve anksiyete
oluşumunda en önemli role sahip olan nöroanatomik oluşumdur. Amigdala ve amigdala ile nöronal bağlantılarla iletişim kuran lateral hipotalamus, vagusun dorsomedial nükleusu, nukleus ambigius, parabrakial nükleus, ventral tegmental alan (VTA), lokus seruleus (LC), pedinkülopontin nükleus (PPN), nükleus retikülaris ve hipotalamusun paraventriküler nükleusu normal ve patolojik anksiyete oluşumunda rolü olan belli başlı anatomik yapılardır. Bu nöroanatomik yapıların uyarılması ile anksiyete belirtileri ortaya çıkmaktadır. İnsanlar ve deney hayvanlarında bazı kimyasal ve farmakolojik ajanların verilmesi (sodyum laktat, karbondioksit, yohimbin, kafein, pentilentetrazol, pikrotoksin, benzodiazepin invers agonistleri, kolesistokinin-B reseptör agonistleri) doza ve bireysel duyarlılığa bağlı olarak değişen şiddette anksiyete semptomlarından bir veya daha fazlasını ortaya çıkararak anksiyete benzeri akut bir tabloya neden olurlar. Bilimsel çalışmaların sonuçları Gama Amino Bütirik Asid (GABA)-Benzodiazepin Reseptörü-Cl-İyonofor Kompleksi, Nöradrenerjik Sistem ve Serotonerjik Sistem olmak üzere üç temel santral nörotransmitter sistemin, hem normal hem de patolojik anksiyete oluşumunda ve sürdürülmesinde önemli rollere sahip olduğuna işaret etmektedir. Bu temel nörotransmitter sistemlerinin yanısıra VTA’daki dopaminerjik nöronlar ve pedikülopontin nükleustaki kolinerjik nöronların da uyarılmasının anksiyete
4
gelişimine minimal düzeyde katkı sağladığı bilinmekle beraber, antidopaminerjik ve antikolinerjik ilaçların belirgin bir anksiyolitik etkisinin olmaması, dopaminerjik ve kolinerjik sistemlerin anksiyete ile direkt ilişkisini desteklememektedir. Hipotalamo-hipofizer yolak ve ACTH’nin de depresiflerde inaktif iken, anksiyete ve artmış streste aktif olduğu bilinmektedir. Ayrıca, santral nöropeptitler olan kolesistokinin ve P maddesi, santral sinir sisteminin GABA dışındaki diğer inhibitör nörotransmitteri olan adenozinin ve glutaminerjik sistem ile birlikte santral nitrik oksidin (NO) de anksiyete gelişiminde ve sürdürülmesindeki rolü tartışılmaktadır (4).
1.1.4.2. Psikolojik Yaklaşım
Freud, anksiyeteyi infantil korkuların tekrar aktive oluşu ile ortaya çıkan ruhsal bir reaksiyon olarak tanımlamıştır. Freud’a göre anksiyete, bilinç dışı tehdit ve tehlikelerin bir işaretidir. Bu bağlamda anksiyete uyarı anlamını taşır. Davranışçı kuramcılar ise anksiyeteyi erken dönemlerde meydana gelen klasik koşullanmanın, model almanın veya diğer öğrenme biçimlerinin bir ürünü olarak görürler. Anne-baba tutum ve davranışları, çocuk yetiştirme biçimleri hem analitik hem de davranışçı kuramlar içerisinde önemli bir yer tutar. Güvensizlik aşılayan, davranışlarında tutarsızlık bulunan, ilişkilerinde olumsuz yüke sahip, aşırı korumacı anne baba tiplerinin anksiyete bozukluklarının oluşumunda önemli bir rol üstlendikleri düşünülür (12).
1.1.4.3. Sosyal Yaklaşım
Stres yaratan yaşam olayları kişide biyolojik ve psikolojik duyarlılığı açığa çıkarırlar. Yaşam olaylarının çoğu kişilerarası alanda ortaya çıkan olaylardır. Bir yakının kaybı, evlilik, boşanma, iş yaşamındaki zorluklar bu tip yaşam olaylarıdır. Stres yaratan yaşam olayları hem fizik hem de psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olabilirler. Yaşam olayları, anksiyeteyi tetikleyebilecek sosyal faktörlerdir. Streslere verilen tepkilerin de genetik bir temeli vardır. Aynı ailenin üyelerinin belli olaylar karşısındaki tepkilerinin benzer olması olasılığı fazladır. Günümüz dünyasında, değişen toplumsal yaşam biçimi, toplumsal değişimlere uyum zorlukları, sosyal beklentiler, kişilerarası rekabet, toplumda yaygın kabul gören mükemmeliyetçilik, evlilik içinde yaşanmaya başlayan rol değişiklikleri gibi birtakım faktörler de anksiyete yaratan faktörler gibi görünmektedir (12).
5
1.1.5. Anksiyete Bozukluklarının Sınıflandırılması
Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayımladığı Ruhsal Bozukluklar için Tanı ve İstatistik kitabının Türkçe çevirisinde (DSM-IV-TR) Kategorik Anksiyete Bozuklukları olarak yer alan sınıflamada panik bozukluğu, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, yaygın anksiyete ve aşırı anksiyete duyma bozukluğu, ayrılma anksiyetesi, obsesif-kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu ve antisosyal bozukluk yer alır. DSM-IV’te anksiyete bozukluklarının alt tipleri;
1.Yaygın Anksiyete Bozukluğu
2. Panik Bozukluk (a-Agorafobi ile birlikte b-Agorafobi ile birlikte olmayan) 3.Özgül Fobi
4.Sosyal Fobi
5.Obsesif-Kompulsif Bozukluk 6.Travma Sonrası Stres Bozukluğu 7.Akut Stres Bozukluğu
8.Genel Tıbbi Duruma Bağlı Anksiyete Bozukluğu 9.Madde Kullanımına Bağlı Anksiyete Bozukluğu
10.Başka Türlü Adlandırılamayan Anksiyete Bozukluğu olarak tanımlanmıştır (1).
1.1.5.1. Yaygın Anksiyete Bozukluğu
Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), en az altı ay boyunca hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ya da etkinlik hakkında (iş ya da okul başarısı gibi) aşırı anksiyete ve üzüntü (endişeli beklentilerin olması, kişinin endişe ve üzüntüsünü kontrol etmede güçlük çekmesi, huzursuzluk, aşırı heyecan duyma) ile endişe, kolay yorulma, konsantrasyon bozukluğu, irritabilite, kas gerginliği, uyku bozukluğu gibi altı belirtiden en az üçünün bulunması olarak tanımlanmıştır (10).
Yaygın anksiyete bozukluğu; persistan (en az 6 ay süreli) kaygı ve/veya anksiyete ile karakterizedir. Hastalar korkularını kontrol etmekte zorlanırlar. Huzursuzluk, yorgunluk, irritabilite, kas gerginliği, uyku bozukluğu gibi belirtiler bulunur. Çarpıntı, terleme, titreme, ağız kuruluğu, nefes darlığı, göğüste sıkışma, bulantı, midede rahatsızlık hissi gibi otonom belirtiler bulunabilir. Sersemlik hissi,
6
bayılacakmış gibi hissetme, depersonalizasyon (nesneleri gerçek dışı gibi hissetme), derealizasyon (kendini uzakta ya da orada değil gibi hissetme), kontrolü yitirme duygusu ve ölüm korkusu YAB’da görülebilen ruhsal belirtilerdendir (1).
Yaygın anksiyete bozukluğunda komorbidite diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi sıktır. En sık eşlik eden bozukluklar depresyon bozuklukları (özellikle majör depresyon bozukluğu) ve diğer anksiyete bozukluklarıdır (özellikle panik bozukluğu) (19). Klinik raporlara göre hastaların %20’sinden azında tam remisyon sağlanabilmektedir. Hastalara semptomları başladıktan yaklaşık 5-10 yıl sonra tanı konup uygun tedaviye başlanır (20).
Yaygın Anksiyete Bozukluğunun ayırıcı tanısında anksiyeteye yol açan tüm medikal hastalıklar (nörolojik hastalıklar, hipoksiye yol açan sistemik durumlar, endokrin hastalıklar, inflamatuar hastalıklar, toksik ve diğer durumlar) dikkate alınmalıdır (10).
Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde en etkili yöntemler ilaç tedavisi ve psikoterapidir. Bilişsel davranışçı terapi, yaygın anksiyete bozukluklarında etkili psikoterapi yöntemidir (21). Bilişsel yapılanma, psikolojik eğitim, gevşeme, nefes kontrolü sağlama, yüzleşme, pratik ayrıştırma, yol gösterici benlik eğitimini içermektedir. Bilişsel terapi, bilişsel bozuklukların yarattığı endişeleri daha gerçekçi görmeyi sağlamakta ve bu şekilde daha iyi planlama yapılarak anksiyeteyi kontrol etmenin yolarını göstermektedir (22, 23).
1.1.5.2. Panik Bozukluk
Panik bozukluk, beklenmedik şekilde gelen, yineleyici panik ataklar ve buna eşlik eden bedensel ve bilişsel belirtilerden oluşan ve ataklarla seyreden bir hastalıktır (24). Panik atakların kontrolü kaybetme, kalp krizi geçirme, çıldırma gibi durumlarla sonuçlanabileceği beklentisi ve bununla ilgili olarak yaşanan yoğun sıkıntı mevcuttur (16).
Toplumda her 10 kişiden biri yaşamı boyunca en az 1 kez panik atak yaşamaktadır. Yetişkin popülasyonda panik bozukluğunun prevalansı %1-2’dir. Panik bozukluğa sıklıkla majör depresyon, madde kullanımı bozuklukları ve diğer anksiyete bozuklukları eşlik eder (25). Amerika Birleşik Devletlerinde yürütülen ECA (Epidemiological Catchment Area) çalışmasında panik bozukluğunun 1 aylık
7
prevalansı %5, yaşam boyu prevalansı %1.6 bulunmuştur (26). Ülkemizde yapılan iki bölgesel çalışmada ise panik bozukluk prevalansı %1.2 ve %4.3 bulunmuştur (27, 28). Panik bozukluk genellikle 20’li yaşların başlarında ve 30’lu yaşların ortalarında başlar. Yaşla birlikte görülme sıklığı azalır. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görülür (29).
Panik bozukluğunun en temel özelliği yineleyici, ne zaman başlayacağı önceden kestirilemeyen “beklenmedik” panik ataklarının görülmesidir. Panik atakları tipik olarak, yoğun bir korku, endişe ve kötü bir şeyler olacağı beklentisi ile ani olarak başlar ve kısa sürede en yüksek düzeyine ulaşır. Panik atağı genellikle on-onbeş dakika içinde yatışmakla birlikte, daha uzun da sürebilir. Hastalığın gidişi sırasında panik ataklarının sıklık ve şiddeti değişkenlik gösterir. Panik nöbetinin yatışmasının ardından, sıklıkla yeni bir nöbet geçirme korkusu (beklenti anksiyetesi) gelişmektedir (30).
Panik Bozukluk hastalarında klinik ve hastalığın seyri başlangıç yaşına göre farklılık gösterebilmektedir. Bozukluğun başlangıç yaşının 15-25 ve 45-54 yaşları arasında iki kez tepe yapma eğilimi gösterdiği, ancak ergenlik ve çocukluk döneminde de olabileceği bildirilmiştir (31). Hastalar hekime genellikle atağa eşlik eden somatik belirtiler nedeniyle gider. Bu belirtiler kardiyopulmoner, gastrointestinal ve nörolojik hastalıkların belirtilerini taklit ettiği için ne yazık ki çoğu kez tanı konamaz ya da atlanabilir (32).
Panik bozuklukta en etkili tedavi yöntemleri farmakoterapi ve bilişsel davranışçı terapidir. Bilişsel davranışçı terapiler tek başına ya da farmakoterapiyle birlikte kullanılmaktadır. Bilişsel terapilerde amaç, bilişsel bozuklukların tanımlanması ve değiştirilmesi; davranışçı terapilerde ise kişinin tepkilerini değiştirmektir (33).
1.1.5.3. Özgül Fobi
Bir tehdit ya da tehlike karşısında yaşanan endişe duygusu korku olarak tanımlanmaktadır. Korku normal bir duygudur ve organizmanın tehlikeden korunmasını sağlayacak tedbirleri almasını sağlar. Tehdit oluşturan nesne ya da durumlar karşısında duyulan korkunun aşırı olması fobi diye isimlendirilir. Özgül
8
fobi ise, sosyal fobi ve agorafobi için tanımlananlar dışında kalan nesne ya da durumlardan, mantıksız olmasına karşın aşırı ve sürekli korku duyma halidir (34).
Özgül fobinin yaşam boyu görülme sıklığı %11 civarındadır. Hayvan ve yükseklik korkusu en sık görülen özgül fobi alt tipleridir. Fobinin yaygınlığı yaşa göre değişkenlik gösterebilir. En sık 25-54 yaşları arasındadır ve bu yaş grubunun %7.9-8.8’ini etkilemektedir. 18-24 yaş arası yaygınlık %6.5, 55 yaş üzerinde %5.2’dir (34). Kadınlarda, dul ve boşanmışlarda, işsizlerde ve sosyoekonomik düzeyi düşük olanlarda daha sık görülmektedir (35).
Özgül fobisi olanlar genellikle fobik nesne ya da durum karşısında zarar göreceklerinden endişe ederler veya böyle bir durumla karşılaştıklarında bayılacaklarını, paniğe kapılıp kontrollerini kaybedeceklerini düşünürler. Sonuçta kişi, fobik uyarandan kaçarak yaşamını sürdürmeye başlar. Fobik uyaranla karşılaşıldığında hafif bir sıkıntı hissinden panik atak şiddetine kadar ulaşabilen belirtiler ortaya çıkar (34).
Özgül fobilerde ilaç tedavisinin etkili olduğunu söylemek zordur. Fobiler, alıştırma ilkesine dayalı davranışçı yaklaşımlarla oldukça etkili bir biçimde tedavi edilebilmektedir. Hasta, fobik anksiyete oluşturan yer, durum ve nesnelerle anksiyetesi azalıncaya kadar karşı karşıya getirilir. Anksiyetenin çok şiddetli olduğu dönemlerde ise anksiyeteyle başa çıkmaya yönelik bireysel ve davranışçı yöntemler öğretilir (36).
1.1.5.4. Sosyal Anksiyete Bozukluğu
Sosyal anksiyete bozukluğu ve sosyal fobi genellikle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Sosyal fobi, kişinin başkaları tarafından değerlendirilmesinin olası olduğu birden çok ortamdan sürekli korkma; aşağılanacağı, utanç duyacağı ya da gülünç duruma düşecek biçimde davranacağından korkma durumu olarak tanımlanmıştır (37).
Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da yürütülen çalışmalarda sosyal fobinin genel popülasyonda en sık rastlanan anksiyete bozukluğu olduğu gözlenmiştir (38). Yaşam boyu prevalansı genel olarak %3-13 arasındadır (39, 40). Türkiye’de yürütülen ‘Ruh Sağlığı Profili’ araştırmasına göre erişkinlerde son 12 ayda sosyal fobi görülme sıklığı %1.8 olarak saptanmıştır (41). Sosyal fobi yaygın
9
olarak çocukluk veya ergenlik döneminde başlar ve kadınlarda biraz daha sık görülür (42).
Sosyal anksiyete bozukluğu olan insanlar sosyal ortamlarda veya performans gerektiren durumlarda olumsuz değerlendirilip aşağılanacağı konusunda aşırı bir korku duyarlar (43). Toplumların tutumlarına ve değer yargılarına göre sosyal fobinin klinik görünümü ve sosyal fobiye yol açan durumlar değişkenlik gösterir (44). Tanı alan sosyal anksiyete bozukluğunun birçok şekli vardır. En sık görüleni toplum önünde konuşma veya herhangi bir raporu sunma konusunda görülen anksiyetedir. Başkaları ile birlikte yemek yeme, başkalarının yanında yazı yazma, genel tuvaletleri kullanma bu hastalarda anksiyeteyi artıran durumlardan bazılarıdır. Genellikle bu kişilerin benlik saygısı düşüktür çünkü aşırı kaygıları veya kendi uygunsuz davranışları ve bunların yaşamları üzerindeki etkisi konusunda iç görüleri tamdır (43).
Sosyal anksiyete bozukluğu ayırıcı tanısında utangaçlık (sosyal kaygı), panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif-kompulsif bozukluk, vücut dismorfik bozukluğu, majör depresyon, yeme bozuklukları, madde kötüye kullanımı, şizofreni spektrumu bozuklukları, çekingen kişilik bozukluğu akılda tutulmalıdır (43).
Sosyal fobik hastalar nadiren kendiliğinden profesyonel yardım arayışına girerler. Komorbid durumu olan hastalar diğerlerine göre yardım almaya daha eğilimlidirler (45, 46). İlaç tedavisinde çok çeşitli ilaçlar kullanılmakta olup, en etkili tedavi şekli, anksiyeteyi ortaya çıkaran olay ya da ortamlardan kaçınmayı, çekinmeyi olanaklı ise önlemek, hastayı bu durumlarda yüzleştirmektir. Bilişsel davranışçı tedavinin aşamaları, sırasıyla, anksiyeteyi giderme tekniklerinin öğretilmesi, toplum içine çıkıldığında duyulan korku ile baş etme becerilerini geliştirilmesi bilişsel yeniden yapılandırma ve hastayı anksiyeteye yol açan duruma giderek daha çok artan oran ve sıklıkta maruz bırakmaktır (37, 42).
1.1.5.5. Obsesif-Kompulsif Bozukluk
Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyonlar ve/veya kompulsiyonlarla karakterize ruhsal bir bozukluktur. Obsesyonlar; kişinin rahatsız edici bulduğu, istenmeden gelen ve belirgin anksiyete ve strese neden olan ısrarlı fikir, düşünce,
10
dürtü ve imgelerdir. Kompulsiyonlar tekrarlayıcı davranışlar veya mental eylemlerdir. Amacı anksiyete veya stresi önlemek veya azaltmak olup, haz almak veya doyum değildir. Kişi takıntılı ve saplantılı düşüncelere ve davranışlara direnmeye çalışır ancak çoğunlukla başarılı olamaz (2).
Hafif derecede belirtileri olan hastaların çoğunun tedavi arayışında olmamaları, bir kısmının hastalığını gizlemesi nedeniyle obsesif kompulsif bozukluğun gerçek sıklığını ve yaygınlığını saptamak zordur (47). OKB’nin yaşam boyu prevalansı ülkeler arasında değişiklik gösterir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen toplum tarama çalışmalarında OKB yaşam boyu prevalansı %1.9-3.3 olarak bildirilmiştir (48, 49). Türkiye Ruh Sağlığı Profili Araştırması’nda OKB’nin 1 yıl içerisindeki yaygınlığı %0.5 olarak saptanmıştır (50). Ergenlik ve genç erişkinlik dönemi (ortalama 20 yaş) bozukluğun en sık başladığı yaş grubudur. Kırk yaşından sonra başlaması nadirdir (51).
Obsesif kompulsif bozukluk tablosunda üç önemli öğe dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki kişide tekrarlayıcı ve zorlayıcı nitelikte düşünce, imge ve dürtüler bulunmasıdır. İkincisi, bu düşünce ve eylemlerin bilişsel ve davranışsal olarak kontrol edilmeye çalışılmasıdır. Kişi, çoğu zaman bunlarla baş etmede başarılı olur ancak bazen kontrol çabasından vazgeçer ve bunlara teslim olur. Üçüncüsü ise kişinin obsesyonların kaynağının kendisi olduğunu ve içsel orjinli olduğunu bilmesidir (52).
Obsesif kompulsif bozukluktakine benzer belirtiler görüldüğünde depresif bozukluklar, yaygın anksiyete bozukluğu ve hipokondriazis de göz önünde bulundurulmalıdır. Ensefalit, diabetes insipitus, kafa travması, Huntington koresi ve bazı beyin tümörlerinde de OKB’dekine benzer belirtiler görülebilir (42).
Farmakoterapi ve/veya davranışçı-bilişsel terapi teknikleri hastalarda önemli ölçüde düzelme sağlamaktadır (51).
1.1.5.6. Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) DSM-ӀV’te, gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır yaralanma, bireyin fiziksel bütünlüğünü tehdit eden bir durumla karşılaşması, böyle bir duruma tanık olma gibi ağır travmatik olaylardan sonra ortaya çıkabilen, özgül semptomlarla kendini gösteren bir tablo olarak tanımlanmaktadır.
11
Semptomlar üç aydan kısa sürdüğünde “akut”, daha uzun sürerse “kronik” travma sonrası stres bozukluğu adı verilir (53).
Araştırmalar, insanın yaşantısı boyunca travmatik bir yaşam olayı ile karşılaşma olasılığının en az bir kez olduğunu ileri sürmektedir (54). Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Komorbidite Çalışması’na göre erişkin Amerikalılarda travmaya bağlı stres bozuklukları için yaşam boyu yaygınlık %7.8 (kadınlar ve erkekler için sırasıyla %10.4, %5) oranlarında gözlenmiştir. Genel olarak erkeklerin daha çok fiziksel şiddete maruz kaldığı ya da şahitlik ettiği, kadınların ise tecavüz ve cinsel istismara maruz kaldığı bildirilmiştir (55).
TSSB belirtileri üç ana grupta ele alınır:
A. Travmatik olayı tekrar tekrar anımsayıp, yaşanmasıyla ilgili belirtiler: Görünür neden yokken travmatik olay düşünce, duygulanım veya bedensel belirtiler olarak anımsanıp yaşanır. Travmatik olayı çağrıştıran bir uyaranla karşılaşan kişi aynı olay sanki tekrar oluyormuş gibi hisseder ve davranır.
B. Kaçınma belirtileri: Kişi travmatik olayı anımsatan her tür etkinlikten kaçınır. Olayı anımsatan yer ve kişilerden kaçınma olabilir. Kopukluk, yabancılaşma duyguları, kısıtlı duygulanım, bir geleceği kalmadığı duygusu eşlik edebilir.
C. Artmış uyarılmışlık belirtileri: Bu belirti grubunda uykusuzluk ön plandadır. Ses, ışık, dokunma gibi uyaranlara karşı aşırı irkilme tepkisi verme, çarpıntı, solunum sıkıntısı, yerinde duramama gibi sempatik hiperaktivasyona bağlı belirtiler de bu belirti grubunda sayılabilir (56, 57).
Travma sonrası stres bozukluğunun ayırıcı tanısında iki önemli nokta vardır. Birincisi, sıklıkla diğer mental bozukluklarla (%35.5 depresyon, %29 fobik bozukluk, %12.5 obsesif-kompulsif bozukluk, %6.4 panik bozukluk ve %6.4 alkol kötüye kullanımı ve bağımlılığı) birlikte görülmesidir. TSSB, komorbid bozuklukların öncesinde veya sonrasında başlayabilmektedir. İkincisi ise TSSB belirtilerinin geniş bir yelpaze oluşturmasıdır. TSSB anksiyete, depresyon, kişilik bozuklukları ve psikotik bozuklukların bir kesişim kümesi gibidir. Bu bozuklukların belirtileri değişik oranlarda ön plana çıkmaktadır (58).
Travma sonrası stres bozukluğu yüksek komorbiditesi olan, kronikleşmeye eğilimli, tedaviye yavaş cevap veren bir hastalıktır. Birçok hastada uzun süreli tedaviye rağmen tam tedavi mümkün olmaz. TSSB hastalarının çoğunda, en azından
12
hastalığın akut evrelerinde kombine tedavi yaklaşımı faydalıdır. Farmakoterapi, hastalığın akut evrelerinde tedavinin önemli bir komponentidir ve birçok hastada uzun süreli tedavi gerekmektedir (59). TSSB’de bireysel ya da grup terapisi, tedavide önemli rol oynar. Kognitif davranışçı tedavi ya da yüzleştirme tedavisi, hastanın kontrollü bir ortamda, tekrar tekrar, ayrıntılarıyla travmatik olayla yüzleşmesini, her yüzleşmede oluşan anksiyeteyle baş etmeyi öğrenmesini, buna karşılık giderek duyarsızlaşmasını amaçlar. Ayrıca bilişsel yeniden yapılanma, öfkenin kontrolü, yinelemelerin önlenmesi de etkili bir davranışçı tedavi ile sağlanabilir (60).
1.1.5.7. Akut Stres Bozukluğu
Akut stres bozukluğu, travmatik stresi takip eden ruhsal bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. Akut stres bozukluğu olan kişiler emosyonel cevapta azalma gösterirler, etraflarından kopma, uzaklaşma hissedebilirler, dissoisyatif amnezi olabilir. Ümitsizlik, suçluluk, travma sonrası temel sağlık bakımının reddi, impulsivite, risk taşıyan davranışlar eşlik edebilir. Tepkinin şiddeti ve semptomların tipi kültürel özelliklerden etkilenmektedir. Prevalansı tam olarak belirlenememiştir. Akut stres bozukluğunun ayrı bir klinik tanı olarak ele alınmasının nedeni, TSSB kriterlerini karşılamayan birçok olgunun başlangıçta birtakım psikopatolojik belirtiler göstermesi, bunların ileri dönemler için risk oluşturması ve bazılarında görülen dezorganize davranışların tıbbi müdahaleyi gerektirmesidir (54).
1.2. Türkiye’de Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri ve Önemi 1.2.1. Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri
Kişilerin ve toplumların sağlıklarını korumak, hastalandıklarında tedavilerini yapmak, tam olarak iyileşmeyip sakat kalanların başkalarına bağımlı olmadan yaşayabilmelerini sağlamak için rehabilite etmek ve toplumların sağlık düzeyini yükseltmek için yapılan planlı çalışmaların tümüne “sağlık hizmetleri” denir (61).
Birinci basamak sağlık hizmetleri, sağlığın teşviki, koruyucu sağlık hizmetleri ile ilk kademedeki teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin bir arada verildiği, bireylerin hizmete kolayca ulaşabildikleri, etkin ve yaygın sağlık hizmeti sunumunu ifade eder (62).
13
Birinci basamak sağlık personeli sağlık hizmetlerinin sunumunda kritik bir noktadadır (63, 64). Aile sağlığı merkezi, toplum sağlığı merkezi ile bağlı hizmet birimleri, halk sağlığı laboratuvarı, entegre ilçe devlet hastanesi, acil sağlık hizmetleri istasyonu ve acil hizmetleri komuta kontrol merkezi Türkiye’de birinci basamak sağlık hizmeti veren kuruluşlardır (65).
1.2.2. Türkiye’de Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Gelişimi
Türkiye’de birinci basamak sağlık hizmeti odağında sağlık hizmetlerinin gelişimi dört dönemde incelenebilir (61):
1.2.2.1. 1920-1937 Dönemi
Sağlık Bakanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılışını
takiben 3 Mayıs 1920 tarihinde kurulmuştur. TBMM döneminin ilk Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar’dır. Cumhuriyet döneminin ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam’dır ve 1937 yılına kadar bakanlık yapmıştır. Bu dönemde özellikle koruyucu hizmetlere öncelik verilmiştir. Saydam’a göre tedavi edici hizmetler, hükümetlerin değil, yerel yönetimlerin görevleridir. Bu dönemde Numune Hastaneleri açılmış, önemli hastalıklarla savaşmak üzere ayrı ayrı örgütler (sıtma, trahom, frengi ve lepra) kurulmuştur. Yetersiz olan sağlık insan gücünü artırmak için çalışmalar yapılmış; bunların sonucunda 1923 yılında 554 olan hekim sayısı, 1930’da 1182’ye, 1940’ta 2387’ye erişebilmiştir. Kırsal bölgelerde çalışabilecek “sağlık memuru” yetiştirmeye önem verilmiştir. Kamu sektöründe çalışan bütün personelin özlük hakları Sağlık Bakanlığı’nda toplanmıştır. Koruyucu hizmetlerde çalışanlara iyileştirici hizmetlerde çalışanlardan daha yüksek ücret ödenmiş, buna karşılık hekimlerin serbest çalışmaları yasaklanmıştır (61).
1.2.2.2. 1937-1960 Dönemi:
Bu dönem ülkede sıtma, tifüs ve çiçek salgınlarının yaşandığı bir dönemdir. 1945 yılında “Olağanüstü Sıtma Savaş Kanunu” çıkarılması zorunlu görülmüştür. Verem savaşı başlatılmış ve 1949 yılında kabul edilen yöntem ile verem savaşının kentlerde “verem savaş dernekleri”, köylerde ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülmesi kabul edilmiştir. 1960 yılında Verem Savaş Genel Müdürlüğü
14
kurulmuştur. 1945 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) kurulmuştur. Bu kuruma sigortalı işçiler için sağlık örgütü kurma, işletme ve sağlık personeli atama yetkisi verilmiştir. 1952 yılında Bakanlık bünyesinde Ana ve Çocuk Sağlığı (AÇS) örgütü kurulmuş ve AÇS merkez, şube ve istasyonları açılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tedavi hizmetleri ile koruyucu hizmetlerin birbirinden ayrılamayacağı ve birlikte verilmesi (entegre hizmet) gerektiği görüşü kuvvet kazanmış, sağlık merkezlerinin kurulması kararlaştırılmıştır. Her kırk köy için (yaklaşık 20.000 nüfusa) bir sağlık merkezi kurulması, her merkezde iki hekim ve onbir hekim dışı sağlık personeli bulundurulması planlanmıştır. 1950-1960 yılları arasında, önceden yerel yönetimlere bırakılmış olan tedavi hizmetleri resmen Sağlık Bakanlığı görevlerinden sayılmıştır (61).
1.2.2.3. 1961-2004 Dönemi (Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi)
1961 yılında kabul edilmiş olan 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki Kanun” 1961 ile sağlık hizmetleri temelinden değiştirilmiştir (61). Sosyalizasyon 1963 yılında fiilen başlamış, 1983’te ülkenin tümüne yayılmıştır. Yaygın, sürekli, entegre, kademeli, il içinde bütünleşmiş bir yapı anlayışıyla sağlık evleri, sağlık ocakları, ilçe ve il hastaneleri şeklinde bir yapılanmaya gidilmiştir. “Geniş bölgede tek yönlü hizmet” ilkesinin alternatifi olan “dar bölgede çok yönlü hizmet” anlayışı gelmiştir (66). Bu dönemde, 2000-2500 nüfusa hizmet götürmek üzere, bir ebenin tek başına hizmet verdiği, en uç noktada bulunan ve en küçük hizmet birimleri olan sağlık evleri kurulmuştur. Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sisteminde temel birim olan sağlık ocaklarında kişiye ve çevreye yönelik koruyucu hizmetlerle birinci basamak iyileştirici hizmetler birlikte verilmiştir. 5000-10000 kişilik köyler grubu veya bir kasaba veya şehir ve büyük kasabalardaki mahalle grupları bir sağlık ocağı bölgesini oluşturmuştur. Ekip hizmetinin verildiği sağlık ocaklarında, hekim, hemşire, sağlık memuru ve ebelerden başka tıbbi sekreter, şoför ve hizmetli çalışmıştır. İlçe ve il tipi sağlık ocaklarında diş hekimi, eczacı, çevre sağlığı teknisyeni, laborant ve diyetisyen de görev yapabilmiştir (61).
15
Ülkemizde 1989 yılından başlayarak sağlık hizmetlerinde “reform” adı altında yeni arayışlar gündeme gelmiş, bu arayışlar 2000’li yılların başlarında doruk noktasına ulaşmış ve hükümet programlarında da yerini almıştır (61, 67).
1.2.2.4. 2004 Yılı Sonrası Dönem
Sağlık Bakanlığı tarafından bir dizi yeni düzenleme ve uygulamaya
gidilmiştir. Sağlıkta Dönüşüm Programı adıyla bilinen düzenlemelerin başlıca öğeleri; 1. Aile Hekimliği Sisteminin kurulması, 2. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun kurulması ve 3. Sağlık Bakanlığı’nın yeniden örgütlenmesidir (61, 68).
1. Aile Hekimliği Uygulaması: Bir hizmet modeli olarak aile hekimliği
anlayışı, her ailenin bir bütün olduğu, aile bireylerinin yaş ve hastalık gözetmeksizin birlikte incelenmesi gerektiği görüşünden hareketle geliştirilmiş bir sağlık hizmeti anlayışı ya da biçimidir (61, 69). Sağlıkta dönüşüm programının bir unsuru olan aile hekimliği uygulaması 24 Kasım 2004 tarihinde kabul edilen 5258 sayılı “Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun” ve buna bağlı olarak yayımlanan iki yönetmelik ile başlatılmıştır. Bu mevzuata göre;
-Sistemin temel birimi “aile hekimliği birimi” dir. Bu birim bir aile hekimi ile bir aile sağlığı elemanından (hemşire/ebe) oluşmaktadır. Ülkede yaşayan ve ülke nüfusuna kayıtlı olan herkesin bir aile hekimi vardır. Ailedeki her birey farklı bir aile hekimi seçebilir.
-Bir aile hekimine en az 1000, en çok 4000 kişi kayıt olabilmekte ve ödemeleri “kapitasyon” modeline uygun olarak yapılmaktadır.
-Aile hekimleri, arzu ettikleri takdirde kamu binalarından kira ödemek kaydıyla faydalanabilmektedir.
-Aile hekimi olarak çalışmak isteyen pratisyen hekimler kadro boşluğu durumunda kısa süreli (10 gün) bir eğitimden geçirilerek “aile hekimi” olabilmektedirler.
-Aile hekimleri kişiye yönelik koruyucu hizmetlerin bir bölümünden ve birinci basamak tedavi hizmetlerinden sorumlu olup, sadece kendi listelerinde kayıtlı bulunan kişilere hizmet vermektedirler (61, 70).
2. Sosyal Güvenlik Kurumu: Emekli Sandığı, SSK, BAĞ-KUR gibi çeşitli
16
(SGK) oluşturulmuştur. Bu kurum, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin tedavi ve kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerini karşılamaktadır (61, 71).
3. Sağlık Bakanlığı’nın Yeniden Örgütlenmesi: Sağlık Bakanlığı ve bağlı
kuruluşların teşkilat ve görevleri 2 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenmiştir. Bu yeni düzenlemeye göre Sağlık Bakanlığı’nın görevi; herkesin bedeni, zihni ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali içinde hayatını sürdürmesini sağlamak için aşağıda yer alan konularda sağlık sistemini yönetmek ve politikaları belirlemektir. Bakanlık bu amaçla;
-Strateji ve hedefleri belirler, planlama, düzenleme ve koordinasyon yapar. -Uluslararası ve sektörler arası işbirliği yapar.
-Rehberlik, izleme, değerlendirme, teşvik, yönlendirme ve denetleme yapar. -Acil durum ve afet hallerinde sağlık hizmetlerini planlar ve yürütür.
-Bölgesel farklılıkları gidermeye ve herkesin sağlık hizmetine erişimini sağlamaya yönelik tedbirleri alır.
-İlgili kurum ve kuruluşların insan sağlığını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen faktörler ve sosyal belirleyicilerle ilgili uygulamalarına ve düzenlemelerine yön verir; bunu teminen gerekli bildirimleri yapar, görüş bildirir ve müeyyide uygular.
-Görevin ve hizmetin gerektirdiği her türlü tedbiri alır.
Bu amaçlarda görüldüğü üzere, Sağlık Bakanlığı durum ve afetler dışında hizmet sunmayarak, amaç belirleyici, planlayıcı ve değerlendirici bir rol üstlenmiştir. Daha önce Sağlık Bakanlığı tarafından sunulmakta olan hizmetler ise Bakanlığa bağlı kuruluşlar tarafından verilmektedir. Bağlı kuruluşlardan biri olan “Türkiye Halk Sağlığı Kurumu” koruyucu hizmetler ile birinci basamak tedavi hizmetlerinin yürütülmesinden ve laboratuvar hizmetlerinden sorumludur (61, 72). 112 acil sağlık hizmetleri haricindeki tüm birinci basamak sağlık hizmetlerinin icrasıyla da Türkiye Halk Sağlığı Kurumu görevlendirilmiştir. İkinci ve üçüncü basamak kamu hastanelerince sunulan hizmetler ise Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu çatısı altında gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu kurumların taşra yapılanmaları da oluşturulmuştur. Bu kapsamda; Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, illerde Halk Sağlığı Müdürlükleri; Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ise Kamu Hastaneleri Birliği
17
Genel Sekreterliği olarak örgütlenmişlerdir. Ayrıca Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ve Türkiye Hudut ve Sahilleri Genel Müdürlüğü de bağlı kuruluşlar olarak yapılandırılmışlardır (73).
1.3. Aile Sağlığı Merkezleri
Aile Hekimliği Birimi, bir aile hekimi ve bir aile sağlığı elemanından oluşur. Aile Sağlığı Merkezi, bir veya daha çok Aile Hekimliği Birimi’nden oluşan ve aile hekimliği uygulamalarının yapıldığı merkezlere denir (73, 74).
1.3.1. Aile Hekimleri
2004 yılında yürürlüğe giren Aile Hekimliği Kanunu’nda yapılan tanıma göre aile hekimi; kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekanda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya Sağlık Bakanlığı’nın öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir (70). Türkiye’de mesleğini icra etmeye yetkili olup Tıpta Uzmanlık Eğitimi mevzuatına göre aile hekimliği uzmanı olanlar ile Bakanlığın öngördüğü eğitimleri alan diğer uzman tabip ve tabipler aile hekimi olabilirler (75).
Aile hekimi, aile sağlığı merkezini yönetmek, birlikte çalıştığı ekibi denetlemek, hizmet içi eğitimlerini sağlamak, Bakanlıkça yürütülen özel sağlık programlarının gerektirdiği kişiye yönelik sağlık hizmetlerini yürütmekle yükümlüdür. Aile hekimi, kendisine kayıtlı kişileri bir bütün olarak ele alıp, kişiye yönelik koruyucu, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini bir ekip anlayışı içinde sunar. Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde çalıştığı bölgenin toplum sağlığı merkezi ile işbirliği yapar. Hekimlik uygulaması sırasında karşılaştığı toplum ve çevre sağlığını ilgilendiren durumları bölgesinde bulunduğu toplum sağlığı merkezine bildirir. Kendisine kayıtlı kişilerin ilk değerlendirmesini yapmak için altı ay içinde ev ziyaretinde bulunur veya kişiler ile iletişime geçer. Sağlığı geliştirici ve koruyucu hizmetler ile ana çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetlerini verir. Periyodik sağlık muayenesi yaparak, kayıtlı kişilerin yaş, cinsiyet ve hastalık gruplarına yönelik izlem ve taramalarını yapar. Evde takibi zorunlu özürlü, yaşlı,
18
yatalak ve benzeri durumdaki kişilere evde veya gezici/yerinde sağlık hizmetlerinin yürütülmesi sırasında sağlık hizmeti sunar. Aile sağlığı merkezi şartlarında tanı veya tedavisi yapılamayan hastaları sevk eder. Sevk edilen hastaların geri bildirimi yapılan muayene, tetkik, tanı, tedavi ve yatış bilgilerini değerlendirir. Tetkik hizmetlerinin verilmesini sağlar ya da bu hizmetleri verir. Kendisine kayıtlı kişileri yılda en az bir defa değerlendirerek sağlık kayıtlarını günceller. Hizmet içi eğitimlere katılır ve Bakanlıkça verilen diğer görevleri yapar (76).
1.3.2. Aile Sağlığı Elemanları
2004 yılında yürürlüğe giren Aile Hekimliği Kanunu’nda yapılan tanıma göre aile sağlığı elemanı; aile hekimi ile birlikte hizmet veren hemşire, ebe, sağlık memuru gibi sağlık elemanıdır (70). Sağlık meslek liseleri veya yüksek öğrenim kurumlarının ebelik, hemşirelik, sağlık memurluğu (toplum sağlığı) veya acil tıp teknisyenliği bölümlerinden mezun olanlar aile sağlığı elemanı olabilirler (75).
Aile sağlığı elemanı, aile hekimi ile birlikte ekip anlayışı içinde kişiye yönelik koruyucu, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini sunmak ve görevinin gerektirdiği hizmetler ile ilgili sağlık kayıt ve istatistiklerini tutmakla yükümlüdür. Aile sağlığı elemanı, Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde kişilerin yaşamsal bulgularını ölçer ve kaydeder, aile hekiminin gözetiminde, talimatı verilen ilaçları uygular, yara bakım hizmetlerini yürütür, tıbbi alet, malzeme ve cihazların hizmete hazır bulundurulmasını sağlar, poliklinik hizmetlerine yardımcı olur, tıbbi sekreter bulunmadığı hallerde sevk edilen hastaların sevk edildiği kurumla koordinasyonunu sağlar, gereken tetkikler için numune alır, eğitimini aldığı basit laboratuvar tetkiklerini yapar veya aldığı numunelerin ilgili laboratuvar tarafından teslim alınmasını sağlar, gezici ve yerinde sağlık hizmetleri, sağlığı geliştirici ve koruyucu hizmetler ile ana çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetleri verir, evde bakım hizmetlerinin verilmesinde aile hekimine yardımcı olur, hizmet içi eğitimlere katılır ve Bakanlıkça verilen diğer görevleri yapar (76).
1.4. Çalışma Hayatında Anksiyetenin Sık Karşılaşıldığı Gruplar
Çalışma hayatı zorluklarla mücadele gerektirmekte, çalışma hayatındaki olumsuzluklar da çalışanın verimini, sağlığını ve sosyal yaşantısını etkilemektedir. İş
19
stresi, Amerikan Ulusal İş Güvenliği ve Sağlığı Enstitüsü (NIOSH - National Institute for Occupational Safety and Health) tarafından “işin gereksinimi ile çalışanın kapasitesi, kaynakları ve ihtiyaçlarının eşleşmemesi durumunda ortaya çıkan zararlı fiziksel ve duygusal cevaplar” olarak tanımlanmaktadır. Duygusal sorunların başında depresyon ve anksiyete gelmektedir (77).
Üretim sürecinde çalışan sağlığını doğrudan ya da dolaylı biçimde, anında ya da belirli bir süre sonra etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik, ergonomik ve psikososyal etmenlerin kaynakları olan unsurlar çalışma ortamını oluşturur. Çalışma süresi, ücret, ödeme biçimleri ile özel risk grupları (çocuk çalışanlar, kadın çalışanlar ve özürlü çalışanlar gibi) çalışma koşullarını oluştururlar (78-80).
Çalışma koşulları ve çalışma ortamında çok sayıda olumsuzluklar bulunmaktadır. Düşük ücretli çalışma, uzun çalışma süresi, vardiya ve gece çalışması, fazla mesai, mola verememe, sıcakta ve soğukta çalışma, kötü aydınlatma, kötü havalandırma, düşme, travma, uzun süre ayakta durma ve yürüme, şiddet gibi sayılarının daha da artırabileceği olumsuzluklar çalışanda strese neden olur. Çalışma yaşamındaki stresin çalışandaki sağlık sonuçlarından biri de anksiyetedir (81).
Anksiyete, tükenmişlik sendromuna yatkınlığa ve iş doyumunda azalmaya neden olabilir (82, 83). Kişinin iş performansını azaltır, konsantrasyonunu bozar, iş kazaları ile karşı karşıya kalmasını sağlayabilir (84-86).
Norveç’te yapılan bir çalışmada ISCO-88 (International Standard Classification of Occupations-88) uluslararası standart meslek sınıflamasına göre “nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlar”ın ( maden işçisi, çiftçi, inşaat işçisi vb. ) anksiyete düzeyleri diğer meslek gruplarından yüksek bulunmuştur (87, 88). ABD’de yapılan bir çalışmada ise doktorlar, terapistler, fırıncılar, fotoğrafçılar, satış elemanları, barmenler, temizlik görevlileri, hizmetçiler, nakliyecilerin anksiyete düzeyleri diğer meslek gruplarından daha yüksek olarak bildirilmiştir (89). Öğretmenler, yöneticiler, doktorlar, hemşireler, diş hekimleri, vergi memurları çeşitli çalışmalarda anksiyete düzeyi yüksek bulunan meslek gruplarındandır (90-93).
1.5. Sağlık Çalışanlarında Anksiyete
Sağlık çalışanları, mesai saatleri içinde ve bazen dışında çok sayıda stres etmeni ile karşılaşırlar. Bunlar, gün içinde çok sayıda hasta ile ilgili kritik kararlar
20
vermek, bu kararların ciddi sonuçları ile yüzleşmek, hatadan kaçınmaya çalışmak, sağlık politikası değişiklikleri sonucu ortaya çıkan yeni uygulama ve beklentiler, çalışma ortamı, iş yükünün fazla oluşu, kişilerarası ilişki sorunları olarak sıralanabilir. Sağlık hizmeti verilen çalışma alanı, diğer çalışma alanlarına göre iş stresinin daha fazla yaşandığı bir ortam olarak değerlendirilmektedir (94, 95).
Birinci basamak sağlık çalışanlarında anksiyete düzeyinin yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur (93, 96-100). Caplan’ın araştırmasında pratisyen hekimlerde %55 oranında anksiyete gözlendiği bildirilmiştir (96). Ankara’da sağlık ocaklarında yapılan bir çalışmada sağlık çalışanlarındaki kaygı puan ortalamaları önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (93). Hekimler arasında 250 kişilik bir grupta yapılan çalışmada aile hekimlerinin yaklaşık dörtte birinin durumluk kaygı, yarısından fazlasının ise sürekli kaygı düzeyinin normalin üstünde olduğu belirlenmiştir (98). Manisa il merkezi birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışanları arasında yapılan bir araştırmada katılımcıların %72.7’si durumluk kaygılı, %45.5’i sürekli kaygılı olarak belirlenmiştir (99). Yurtdışında yapılan bir başka çalışmada aile hekimlerinin %39’unda anksiyete ve depresyon saptanmıştır (100).
Ayrıca sağlık çalışanlarında depresyon, madde kötüye kullanımı ve intihar oranı da diğer meslek gruplarından daha yüksektir. Sağlık çalışanlarında yaşanan bu tip sorunlar hizmet kalitesini düşüreceğinden toplumu da yakından ilgilendirmektedir (77).
Literatürde Elazığ il merkezinde konu ile ilgili yapılan bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma, Elazığ il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapan sağlık çalışanlarının anksiyete düzeyleri ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma sonuçlarının, toplumda yaygın olarak görülen anksiyete bozukluklarının araştırma grubundaki düzeylerinin tespit edilmesiyle alınabilecek önlemler ve planlamalar açısından yol gösterici olacağı düşünülmüştür.
21
2. GEREÇ ve YÖNTEM
Kesitsel tipte olan bu araştırmanın evrenini Elazığ il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezlerinde (ASM) görev yapan sağlık çalışanları oluşturmuştur. İl merkezinde bulunan ASM’lerde görev yapan sağlık çalışanlarının sayısı araştırmanın saha çalışmasının yapıldığı tarih itibariyle 245 kişidir (123 aile hekimi, 122 aile sağlığı elemanı). Herhangi bir örneklem seçilmeden evrenin tümü araştırmaya dahil edilmiştir.
Çalışma grubuna dahil edilme kriterleri; Elazığ il merkezinde bulunan ASM’lerde görev yapan sağlık çalışanı olmak, kişinin araştırmayı gönüllü olarak kabul etmesi ve yazılı onam vermesidir. Çalışmadan hariç tutulma kriterleri ise; görüşmeyi kabul etmemek, üç kez gidildiği halde ulaşılamamaktır. Araştırmaya dahil edilen ASM çalışanlarının 225’ine (112 aile hekimi, 113 aile sağlığı elemanı) ulaşılmış, cevaplılık oranı %91.8 olmuştur. Ulaşılamama nedenleri üç kez gidildiği halde yerinde bulamama (7 kişi) ve görüşmeyi kabul etmemedir (13 kişi).
Araştırmaya katılan sağlık personeline iki bölümden oluşan bir anket formu uygulanmıştır (Ek-1). Ankete başlamadan önce ankete ekli bir bilgi formu ile katılımcılar, alınan bilgilerin bu çalışmanın bilimsel platformu dışında kullanılmayacağına dair bilgilendirilmiştir. Anketin birinci bölümü katılımcıların sosyodemografik özellikleri ile anksiyete düzeyini etkilediği düşünülen faktörleri sorgulayan soru takımından, ikinci bölümü ise Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) sorularından oluşturulmuş, birinci bölüm literatür kaynaklı olarak araştırmacılar tarafından hazırlanmıştır.
Beck Anksiyete Ölçeği; popülasyonda anksiyete şiddetini ölçmek için 1988’de Beck ve ark. (101) tarafından geliştirilen 21 maddelik likert tipi kendini değerlendirmeli bir ölçektir. Anksiyöz mizacı, otonomik hiperaktivite ve motor gerginliği, bazı bilişleri belirleyen maddeleri içerir. Kişilerden belirtileri “bugün dahil son bir hafta” içinde değerlendirmesi istenir. Her bir semptom hiç yok, hafif düzeyde, orta düzeyde, ciddi düzeyde var şeklinde değerlendirilir. Toplam puan 0-63 arası değişir. Puan yükseldikçe anksiyete düzeyi yükselmektedir. α-cronbach= 0.92, test-tekrar test güvenilirliği 0.75 olarak bulunmuştur (101). Borden ve ark. (102) tarafından ölçeğin klinik dışı normal popülasyonda da uygulanabileceği bildirilmiştir.
22
Ölçeğin Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenilirlik çalışması Ulusoy ve ark. (103) tarafından yapılmıştır.
Araştırma öncesi Fırat Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu’ndan etik izin (Ek-2) ile Elazığ Halk Sağlığı Müdürlüğü aracılığıyla Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı’ndan gerekli idari izinler (Ek-3a ve 3b) alınmıştır. Araştırmanın saha çalışması Nisan-Haziran 2014 tarihlerinde yapılmıştır. Anketler araştırma kapsamına alınan kişiler ile yüz yüze görüşme yöntemi ile araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Sorular her bir kişiye tek tek, yüksek sesle anlaşılır biçimde okunup, cevaplar kaydedilmiştir.
Elde edilen veriler istatistik paket programına kaydedilerek, istatistiksel değerlendirmelerde değişkenlerin özelliğine göre yüzde, ortalama, t testi, tek yönlü varyans analizi kullanılmış, ortalamalar standart sapma ile birlikte verilerek (Ort.±SS), p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak değerlendirilmiştir.
23
3. BULGULAR
Araştırma kapsamına alınan sağlık çalışanlarının %49.8’i (112 kişi) Aile Hekimi, %50.2’si (113 kişi) Aile Sağlığı Elemanı olup, %66.7’si (150 kişi) kadındır. Yaş ortalaması 37.84±7.81 (min: 21, max: 60 yaş), ortalama aylık geliri 6924.22±3232.74 TL (min: 2000, max: 20000 TL), kişi başına düşen ortalama gelir 1943.71±1062.39 TL (min: 250, max: 8500 TL) olarak saptanmıştır. Araştırma kapsamına alınanların bazı sosyo-demografik özelliklerine göre dağılımı Tablo 1’de gösterilmiştir.
Tablo 1. Araştırma kapsamına alınanların bazı sosyo-demografik özelliklerine göre
dağılımı
Sosyo-demografik özellikler (n=225) Sayı % Cinsiyet Kadın 150 66.7 Erkek 75 33.3 Yaş grupları 21-29 yaş 44 19.5 30-39 yaş 70 31.1 40-49 yaş 105 46.7 50 ve üzeri yaş 6 2.7 Medeni durum Evli 191 84.9 Bekar 31 13.8 Boşanmış 3 1.3 Gelir durumu 5000 TL ve altı 96 42.7 5001-10000 TL 103 45.8 10000 TL üzeri 26 11.5
Araştırmada evli olanların %88.5’i (169 kişi) eşinin gelir getirici bir işte çalıştığını bildirmiştir. Araştırma kapsamına alınanlardan en az bir çocuk sahibi olanların oranı %80.4’tür (181 kişi). Araştırma kapsamına alınanların aile özelliklerine göre dağılımı Tablo 2’de verilmiştir.
24
Tablo 2. Araştırma kapsamına alınanların aile özelliklerine göre dağılımı
Aile özellikleri Sayı %
Evde yaşayan kişi sayısı (n=225)
1-4 kişi 187 83.1 5 ve üzeri kişi 38 16.9 Çocuk varlığı (n=225) Evet 181 80.4 Hayır 44 19.6 Çocuk sayısı (n=181)* 1 çocuk 44 24.3 2 çocuk 110 60.8 3 ve üzeri 27 14.9
Evde bakıma muhtaç kişi durumu (n=225)
Var 4 1.8
Yok 221 98.2
*Çocuğu olanlar değerlendirilmiştir.
Araştırma kapsamına alınanların meslekte ortalama hizmet süresi 174.00±86.29 ay (min: 4, max: 430 ay) olup, mesleki durumları ve mesleklerine bakış açısından dağılımları Tablo 3’te verilmiştir.
Tablo 3. Araştırma kapsamına alınanların mesleki durumları ve mesleklerine bakış
açısından dağılımları
Mesleki durum ve mesleğe bakış açısı (n=225) Sayı %
Meslekte hizmet süresi
0-60 ay 30 13.3 61-120 ay 43 19.1 121 ay ve üzeri 152 67.6 Mesleğe bakış Olumlu 159 70.7 Olumsuz 49 21.8 Kısmen olumlu 17 7.5
Aynı mesleği tekrar seçer miydiniz?
Evet 111 49.3
Hayır 114 50.7
Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre mesleki bakış ve mesleği tekrar seçme durumlarının dağılımı Tablo 4’te verilmiştir.
25
Tablo 4. Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre mesleki bakış ve
mesleği tekrar seçme durumlarının dağılımı
Mesleğe bakış ve tekrar seçme (n=225)
Çalışma Statüleri
p değeri Aile Hekimi Aile sağlığı Elemanı
Sayı %* Sayı %*
Mesleğe bakış
Olumlu 71 63.4 88 77.9 X2=7.578
Olumsuz 28 25.0 21 18.6 p=0.023
Kısmen olumlu 13 11.6 4 3.5
Mesleği tekrar seçme
Evet 60 53.6 51 45.1 X2=1.603
Hayır 52 46.4 62 54.9 p=0.206
*Sütun Yüzdesi
Araştırma kapsamına alınanların %17.8’i (40 kişi) sosyoekonomik düzeyini üst düzey, %51.6’sı (116 kişi) sağlık durumunu iyi, %86.2’si (194 kişi) kişilik yapısını dışa dönük olarak algıladığını belirtmiştir. Sağlık çalışanlarının kendileri ile ilgili sosyoekonomik ve sağlık algılamalarına göre dağılımları Tablo 5’te verilmiştir.
Tablo 5. Araştırma kapsamına alınanların kendileri ile ilgili sosyoekonomik ve
sağlık algılamalarına göre dağılımları
Sosyoekonomik ve sağlık algılaması (n=225) Sayı %
Sosyoekonomik düzeyi algılama
Üst 40 17.8
Orta 177 78.7
Düşük 8 3.5
Sağlık durumunu algılama
İyi 116 51.6
Orta/kötü 109 48.4
Kişilik yapısı
Dışa dönük, kolay ve çabuk uyum sağlayan 194 86.2
İçe dönük, geç ve güç uyum sağlayan 31 13.8
Araştırmada aile hekimlerinin %26.8’i, aile sağlığı elemanlarının ise %8.8’i sosyoekonomik düzeylerini üst düzey olarak tanımlamıştır. Araştırma kapsamına alınanların çalışma statülerine göre kendileri ile ilgili sosyoekonomik ve sağlık durumu algılamalarının dağılımı Tablo 6’da gösterilmiştir.