TÜRKIYE'DE GER İ C İ EYLEMLER

111  Download (0)

Tam metin

(1)

ANKARA ÜNIVERSITESI ILİRIYAT FAKÜLTESI YAYINLARI CXİ

TÜRKIYE'DE GER İ C İ EYLEMLER

(1923'den Buyana)

Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY

(2)

ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLÂRİYAT FAKÜLTESİ YAYİNLARİ CXI

TÜRK İ YE'DE GERICI EYLEMLER

(1923'den Buyana)

Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY

(3)
(4)

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal sey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarihi, tekerrür diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret ahnsaydı tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif ERSOY

(5)

ONSÖ Z

Buradaki yazılanmızda hiç bir kişiyi ve partiyi amaç almadık, zaten hiç bir parti ile ilişkimiz de yok- tur; biz sadece, dini duygular sömürücülerinin aldat- macalanndan, eylemlerinden örnekler vererek yurt ve ulus bütünlüğümüz için zararlı örgütlere ve onla- rın davranışlarına karşı Türk aydınını uyarmak is- tedik.

Islâmiyet bir şekil dini değil, ruh ve ahlak dinidir.

Türk ulusu bin yıldan artık bir süredir bu dinin içten inamcısı ve onun gerçek koruyucusu olmuştur.

Arap aleminin, türlü çıkarlar uğruna birbirine düşüp Abbasi halifeliğinin çaresiz bir sıkıntıya girdiği anda, Iran'ı, Irak'ı, Suriye'yi, Filistin'i ve Anadolu'yu zabt edip güçlü bir islam birliği kuranlar Selçuklu Türkleridir.

Bütün Avrupa hıristiyanlarının birleşerek bu Selçuklu Türkleri üzerine sekiz kez haçlı orduları sür- melerinin nedeni, islamiyeti koruyan bu tek büyük gücü ortadan kaldırmaktı.

(6)

Onaltıncı yüzyıl başlarında Şah İsmail komuta- smda İran'dan çıkıp, Anadolu'yu ele geçirerek bura- daki sünni mezhep yerine şii mezhebini yerleştirmek için yürüyen kızılbaş ordularını da geri püskürten, ağır yenilgiye uğratan gene bir Türk devleti, Osmanlı İmparatorluğudur.

İslamiyet halka gerçek anlamı ile belletildiği za- manlar Türkler ülkeler zabt etmiş, büyük uygarlık atılımlar' yapmış, yanlış anlatıldığı, gerçek din bil- ginlerinden yoksun kahndığı zamanlar din, vicdanlar üzerine bir baskı aleti olarak kullanılmış, din adına türlü cinayetler, şenaatler işlenmiş, bu yüzden de ülke geri kalmış, Türk ulusu birbirine düşman cephelere ayrılmış ve ıstırap çekmiştir.

Türkiye'de ibadet, sadece şekil olarak ele alınır ve namaz ve oruçtan ibaret sanılır. Islamın diğer üç temeli de gerçek anlamı ile anlaşılmaz. Halbuki iba- det, Allah'a tüm kulluk etmektir. Gerçekleştirmek istediği amaç ise kişileri olgun ve iyi insan yapmaktır.

İbadet kelimesi "Abd" kökünden gelir. Abd, kul anlamına gelip birinin hizmetine girmiş kimse demektir. İbadet de, kulluk etmek, Allah'ın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak demektir ki gerçek anlamda kulluk yani ibadet budur.

Ibadetin (Tanrı'ya kul olmanın) yani ahlaklı, faydalı ve iyi insan olmanın birçok şartı vardır. Bun- ların en önemlilerinden biri de namaz ve oruçtur.

(7)

Zaten namaz, oruç ve zekât gibi islam temellerinin amacı, kişiyi iyi insan kılmaktır. Bu tür ibadetler, bunları yerine getireni iyi insan yapamamış, bu kişi namaz kılip oruç tuttuğu halde iftiradan, yalandan, her çeşit husızliktan, mala, cana, ırza el uzatmaktan kendini koruyamamışsa o namazın ve orucun ona hiç bir faydası yoktur. Bu tür faydasız ibadet, başa bere giyip sakal bırakmak insana bir şey kazandırmaz.

İbadetten yani Allah'a kulluktan gaye, başkalarının sevgi ve saygısını kazanmak, iftira ve kötülük etme- mek, herkese iyilik ve yardım etmektir.

Bencil çıkarları= uğruna herkesi kendimiz gibi düşünmeye zorlamaya hakkımız yoktur; "dinde zor- lama yoktur"un anlamı da budur. Herkes istediği gibi düşünmekte ve inanmakta serbesttir; ama hiç kim- senin, başkasının düşünce ve inanç hürriyetine karış- mağa, onu kendi gibi düşünmeye zorlamaya, o düşün- cenin propagandasını yapmaya hakkı yoktur. Anaya- samız bu hürriyeti garanti altına almıştır. Herkes bu hürriyete saygı gösterir ve kişiler ve toplum da bu hakkına sahip çıkarsa yurdumuz huzur ve süküna kavuşur, mutluluk içinde yaşar.

Bu kitabımızda, dini duygular sömürücüsü çı- karcılann kişilere ve topluma yaptıkları, sürdürmeyi planladıklan baskılardan, fırsat buldukça uyguladık- ları eylemlerden örnekler verdik. Yurdumuzda dinin doğru ve gerçek anlamı ile anlaşılması ve anlatılması

(8)

için neler yapılmak gerektiğini kendi düşüncelerimize göre yazdık.

Bu alanda yurdumuza ve ulusumuza ufak bir yardımımız dokunursa kendimizi mutlu sayacağız.

Neşet ÇAĞATAY

(9)

iÇINDEK/LER

Sayfa

ÖNSÖZ V

Genel Olarak Türklerde Din Kavramı ve Anlayışı 1 1923 den Önce Osmanlılarda Durumu Düzeltme Çabaları 6 1923 de ilân edilen Cumhuriyet rejiminin getirdikleri 9

Türkiye'de Taassubun Nedenleri 14

1- Sosyo-ekonomik nedenler 14

2- Kişisel nedenler 16

A) Dini Vakıflardan faydalanmış olanlar 17

B) Tekkelerden faydalananlar 18

C) Prestijlerini kayb edenler 19

3- Dış entrika ve müdahaleler 20

A) Türk hükümetinin ilerlemesinde sakınca görenler 20 B) Uzun yüzyıllar Türk idaresinde kalip yeni özgür-

lüğe kavuşan komşu müslüman devletlerin kıs-

kançlık hisleri 21

C) Hıristiyanlık gayreti 22

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DEVRI 24

Cumhuriyet rejimine ve onun getirdiği yeniliklere karşı

ilk tepkiler 25

Menemen Olayı 31

Bursa'da arapça ezan olayı 34

Siirt'te Şeyh Halit ve oğlunun tertipleri 35

Iskilip Olayı 35

(10)

İSMET İNÖNÜ DEVRİ 37 Saldırgan bir gerici alum olarak Ticanilik 42

DEMOKRAT PARTI İKTİDARI 44

Nurculuk 46

MILLI BIRLIK KOMITESI IDARESI 51

ADALET PARTİSİ İKTİDARI 56

60 İl8hiyat Fakültesi Olayları 62 Kuvvet Komutanlarının Bildirisi 66 SONUÇ

Diyanet İşleri Örgütü özlenen duruma nasıl gelir 77 Milli Eğitim Politikası konusu 83

Faydalamlan Eserler 91

Genel Dizin 93

(11)

GENEL OLARAK TURKLERDE DIN KAVRAM' VE ANLAYIŞI

Anadolu Türkleri arasında cereyan eden dini olayların yalnız 1923 den bu yana geçen zamandakile- rin anlatılması bile bir kitap konusu olabilecek kadar geniştir. 1923 de ilan edilen cumhuriyet rejimi ile baş- layan devir, Anadolu türkleri için gerçekten yepyeni bir çağın başlangıcı olmuştur. Bu yeni çağda gelişen ve hızlı bir tempo ile birbirini kovalayan sosyal ve dini olayları ve bunların temel nedenlerini kavraya- bilmek için bundan önceki devirlere kısaca bir göz atmak kaçınılmaz bir zorunluktur.

Tarihleri çin kaynaklarına göre M. Ö. bin yılla- rına kadar uzanan ve Kuzey Denizi'nden Akdeniz'e, Ege Denizi'ne ve Fransa'nın Orleans şehrine, Rusya ortalarından _ Arap Yarımadası güneyindeki Hind Okyanusu'na, Balkanlardan kuzey Afrika kıyılarına, Sudan ve Habeşistan'a kadar uzanan bölgelerde kü- çük büyük devletler kurmuş olan Türkler, zaman za- man birçok dinlere girip çıkmışlardır.

Gerçekten muhtelif Türk devletleri, Totemizme, Şamanizme, Budizme, Mazdeizme, Maniheizme, Ya-

(12)

hudi ve Hıristiyan dinlerine, IX. yüzyıldan itibaren de İslam dinine girmişlerdir. Bu durum, Türklerin bir dine körü-körüne saplanıp kalmadıklarını, bu hususta fanatik olmayıp toleransh olduklarını, kendi sosyal ve milli bünyelerine en uygun dini aradıklannı gösterir.

Mesela VII. yüzyılda büyük hakanhk, küçük —p1M- liklere bölünmüştü. Bunlar arasında tamamiyle bir din özgürlüğü hüküm sürüyordu. Kuça Hanlığı aha- lisi arasında Budizm yayılmıştı, Kaşgar halkı zerdüşt, Hotan halkı kısmen zerdüşt, kısmen Buda dininde, Hazer devletinde hükümdar ve bir kısım halk yahudi, diğer kısmı hıristiyan, müslüman ve saman dininde idiler. Tarih boyunca bunun daha bir çok misalleri vardır. Türklerin büyük bir kısmı, islam dinine gi- rinceye kadar Saman dininde kalmışlardır. Şamanizm, içkili ve kadmh erkekli karışık olarak yapılan hareket- li ve cezbeli merasimleri ile onlara dinamizm ve ce- saret kaynağı oluyordu. Hatta onlar başka dinlere girdiklerinde bile ŞamaniLııı'in bazı geleneklerini bi- rakmadıklan, rakslı, cezbeli, içkili toplantılarının, merasimlerinin tesirinden kurtulamadıkları anlaşı- lıyor. Yiğitlik ve savaşçılık ruhunu temsil eden gazi- lik ve kahramanlık anlamına gelen alplik, türkler için en büyük şeref rütbesi idi. Bir çok ünlü Türk hü- kümdar ve komutanlan, islama girdikten sonra da bu alp unvamnı taşımışlardır. Mesela, Büyük Selçuklu hükümdarı ve Malazgird kahramanı Alp Arslan'ın asıl adı Mehmet olduğu halde kendisi bu güne kadar

(13)

Alp Arslan olarak aruhnıştır. Aykut Alp, Korkut Alp adlanndaki Türk komutanları bu Alp-gazi ün- vanını en büyük şeref ünvanı olarak gururla taşmış- lardır.

Türkler, Anadoluya geldiklerinde islam dininde oldukları halde bu dine göre yasak sayılan içkiyi, rak- sı, çalgıyı ve şarkı söylemeyi, sünni din adamlarının şiddetle mani olmaya çalışmalarına rağmen yüzlerce yıl devam ettirmişlerdir. XIII. yüzyılın ikinci yarısın- da Hacı Bektaş'm teşkilatlandırmağa çalıştığı bektaşi zümresi bu duruma örnektir. Eğer bu zamana kadar bu tür toplum düzeni mevcut olmasa idi Hacı Bektaş böyle bir şey kuramazdı. Türk milleti milli müzik enstrümanı olan sazdan, halk şiirinden ve şarkıdan ayrı kalamaırınş, zaten halk arasında çok yaygın olup, Hacı Bektaştan itibaren teşkilatlanan bektaşi tarikat', bayrağı ile, bütün erkanı ile ve şeyhi ile Yeniçeri Teş- kilatına yerleşerek, lüzum ve mevcudiyetini isbat et- miştir. Gene XIII. yüzyılın ikinci yarısında raksı ve müziği islami ibadetin bir parçası halinde bir Wel-3 - koyan, Selçuklu sarayının gözdesi_gevlşna, Celaled- din Rumi de bu işi ilk kez ortaya atan kişi değildi:

Kendisinden elli y ıl önce harputlu Osman adında aynı işte önderlik yapmıştı ki bu da yukardaki ifade- mizi doğrular.

Türklerde devlet işlerinde hiç bir zaman din adamlarının rolü olmamıştır. Eski milletlerden kalma tarihi belgelerde din adamlarının etki ve baskısını gös-

(14)

teren pek çok misallere raslandığı halde, Orhon kitabe- lerinde din adamlarının devlet işlerindeki rolünü gös- teren bir tek cümle bile yoktur. Bu kitabelerde Sa- mani din adamı demek olan "Kam" kelimesi bir kez bile geçmez. Halbuki bu kitabelerin yazıldığı yıllar- da (M. 732-734), hatta çok daha sonraları, kamların halk içinde millet hayatında önemli rolleri vardı. Me- sela M. 1069 da yazılan «Kutadgu Bilig» adli eser, hala bu karnlann halk yaşantısında rolleri bulunduğunu kayd eder. Bununla birlikte devlet adamları onların devlet işlerine müdahalelerine lüzüm görmüyorlardı.

Anadolu türklerinde devlet şekli teokratik de- ğildi. Selçukluların ilk devirleri ile Osmanlıların kuruluşu sırasında devlet başkanları, beyler ara- sından demokratik bir sistemle, idare kabiliyetine

ve şecaatma göre seçiliyordu. Bu başkanlık son-

radan kabiliyet ve şecaatına bakmadan babadan oğula geçmeye başlayıp saltanat ortaya çıkmıştır.

Osmanli sultanları 1517 den itibaren halife ünvanını da alarak bütün islam aleminin dini lideri sayılmağa başlamış fakat onlar, kuvvetli oldukları devirlerde bu ünvana önem vermemişler, halifeliğe ait dini işleri şeyhülislamlara gördürmüşlerdi. Imparatorluk geri- lemeğe başladıktan sonra uluslar arası ilişkilerde

halifelik görevlerini ileri sürmeye başlarmşlardır. Os- manlı İmparatorlarının halifelik hak ve salahiyetleri- ni iddia ettiklerini gösteren ilk resmi belge 1774 tarih- li "Küçük Kaynarca Anlaşması" dır. Bu anlaşmaya

(15)

göre Osmanlı İmparatorları Kara Deniz kuzeyindeki egemenliklerinden vaz geçtiler ve Kırım Türkleri'nin istiklâlini tanıdılar. Bu anlaşma sırasında Rusya İmparatoriçesi Katerina, Rus Çarlan için Türkiye'de yaşıyan ortodoks hıristiyanlarm himaye hakkım is- tedi. Bunun üzerine Osmanlı Sultanları da buna karşı- lık olmak üzere Kırım müslümanlarının dini bakım- dan kendisine tabi kalmalarını ve anlaşmaya, Kırım müslümanları üzerinde halife sıfatı ile dini otoritesi- nin baki kalacağına, Kırım Yarımadası'ndaki bütün kadıların Osmanlı Sultanı tarafından tayin olunacağı- na dair bir madde eklenmesini istedi.

Osmanlı sultan-halifelerinin, devleti teokratik bir düzenle yönetmediklerinin bir delili de, devlet yöne- timinde şeriat kanunlarından daha geniş bir gelenek, görenek kanun ve tüzükleri (kavanin-i örfiyye) sis- teminin mevcut oluşudur. Bir çok idari işler bunlarla yürütülüyor, vergiler bunlarla alınıyordu.

Devlet idaresinde durum böyle olmakla birlikte din adamları ile halk arasındaki ilişkiler daha başka idi. Din adamları halkı dünya işlerinden ve menfaat- larından mümkün olduğu kadar uzaklaştırıp âhiret işleri ile meşgul olmaya, az ile kanaata ve fazla kazanç- larını sadaka ve zekât olarak elden çıkarmaya teşvik ediyorlardı ki bu sadaka ve zekâtlar mali durumları sadaka verenlerden çok daha iyi olduğu ve dinen, fakir ve muhtaçlara verilmesi gerektiği halde din adamlarına yani kendilerine veriliyordu.

(16)

Anadolu Selçukluları'nda siyasi ve askeri kudret önceleri, kabile geleneklerine bağlı atli nomat teşkil&

tı elinde idi. Sonradan yavaş yavaş yerleşik hayata ge- çildikten, devlet idaresi babadan oğula gelen saltanat şekline döndükten sonra muhtelif dini liderler etra- . fında kümelenen halk toplulukları, Mevlevi-Bektaşi gurupları çekişmesinde olduğu gibi birbirleri ile, Baba İshak isyanında olduğu gibi bazan da devlet idaresi ile çatışma durumuna düşüyorlardı. Osmanlılar za- manındaki halk-din adamı ilişkileri de Selçuklular- dakine benzemekle birlikte biraz farklı idi.

1923 den önce Osmanlılarda Durumu Düzeltme Çabaları

Osmanlı imparatorluğu, kuruluşu sırasında, Ahi- yan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum adları ile anılan sosyal, dini ve askeri yönleri olan dört kuvvetli ve geniş örgütten faydalanmıştı. İbn-i Batuta'nın uzun ve etraflı tafsilat verdiği Ahi- yan-ı Rum örgütünün, yiğitlik ve mertlik tüzüğü diye- bileceğimiz "fütüvvetname" adlı teferruatlı ve iyi düzenlenmiş bir tüzüğü vardı. Sonradan Anadolu'da, örneğini bu tüzüklerden alarak gelişen ve kurulan bir çok tarikatlar ortaya çıktı. Bu tarikat şeyhleri ve ya- kınları, kendilerini Osmanlı sultanına (halifeye) bağlı ve itaatlı tutma karşılığında sultanın zımni desteğini de elinde tutarak cahil halkın dini hislerini ve maddi varlıklarını sömürüyorlardı.

(17)

Osmanlılarda da bu durum, tarikatların çoğalıp yayıldığı zamanlarda, halkın sırtından bedava yaşa- mayı âdet ve meslek edinen şeyhlerin ve tekkelerde yerleşen dervişlerin faaliyetleri sonunda halk toplu- luklarının sık sık sosyal ve idari kurumlarla, hatta zaman zaman devlet otoriteleri ile çatışır hale gelme- lerini hazırladı ki bunun etkileri ve yankılar], türlü vesilelerle türlü olaylar halinde Cumhuriyet devrinde de görüldü. Bilhassa XVIII. yüzyıl başlarında impa- ratorluğun gerilemeye yüz tutmasından sonra devlet daha ziyade askeri sistemdeki ve sivil kurumlardaki bozuklukları düzeltme çabalarına giriştiğinden Ana- dolu halkının sosyal ve ekonomik durumları ile ilgi- lenemedi. Zaten bütün imparatorluk ülkelerinin mer- kezden yönetilmesi sebebi ile İstanbul dışında oturan halkın çektiği sıkıntı ve zorluklardan sarayın haber- dar olabilmesi, olsa bile alınacak tedbirlerin, oralar- daki çıkarcıların kurduğu barajları aşıp halka ulaş- ması çok zordu. Eğitimden mahrum halkın cehaleti, bu zorluğu daha ziyade artırıyordu. İşte bilhassa bu devrede din adamları yani imamlar, müftiler ve kadı- lar vatandaşın manevi duygularını son derecede sömür- meye başladılar. Bunu, sultanların zaman zaman çı- kardıkları fermanlardaki ifadelerden açıkça anhyo- ruz. Bir misal olmak üzere şu fermana bakınız:

(İstanbul Baş Vekalet Arşivi, Mühimme Defterleri No. 78, sayfa. 891-899).

Halkın ıztırap ve şikayetlerinin çoğalması, as-

(18)

ken ve idari sistemin bozuklukları ve bunların sebep olduğu dış yenilgiler, üçüncü Ahmetten (1703-1730) başlayarak Osmanlı Sultanların, durumun ıslahma ve halkı uyandırmak için harekete geçmeye zorladı. Gerçekten, bir toplumun kültür hayatında en önemli faktör olan matbaa, icadından 300 yıl sonra üçüncü Ahmet devrinde Türkiyeye girebildi.

Birinci Abdülhamit (1774-1789), üçüncü Selim (1789-1807), ikinci Mahmut (1808-1839), birinci Abdülmecit (1839-1861) ve Abdülaziz'in (1861-1876) çalışmaları sonunda, askeri, idari ve ekonomik alan- larda isabetli ve tesirli tedbirler alındı. Beş yüz yıla yakın bir süredir (1363-1826) Osmanlı imparatorlu- ğunun vurucu gücü olarak kıtalar feth etmiş fakat son zamanlarında çok bozulmuş, işe yaramaz, hatta zararlı bir duruma gelmiş bulunan Yeniçeri Ordusu kaldırıldı; madeni paranın yerini kağıt para aldı, va- tandaş eğitimi bir devlet görevi olarak ele alınıp yer yer okullar açılmağa başlandı. 1840 da düzene konma- ya başlanan şer'i kaideler (1869-1876) "Mecelle" adı altında kodifiye edildi ki bu mecelle bn gün Ürdünde ve İsraildeki müslümanlar arasında kullanılmaktadır.

1831 de "Takvim-i Vakayi" adı altında ilk Türk gazetesi çıkmaya başladı. 23 Aralık 1876 günü ilk Anayasa ilan edildi. Bu yasa gereğince ilk millet mec- lisi kurulup devlet idaresi monarşiden meşrutiyet şek- line getirildi. 1839 da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile muhtelif din ve milletlerden müteşekkil imparator-

(19)

luk teb'aları arasında hak ve kanun eşitliği temin edil- di.

Bütün bunlarla birlikte, tüm yönetim teokrasiye yani şeriat düzenine dayandığından ve Osmanlı Sul- tanları, aynı zamanda halife yani dini lider oldukla- rından, imparatorluk sınırları içindeki müslümanla- rın islam dini emiderini yerine getirip getirmedikleri ile ilgileniyorlardı. Mesela bir müslüman namaz kıl- mazsa, içki içerse, Ramazan ayında oruç tutmazsa, islam dinini bırakırsa veya başka bir dine girerse kadı tarafından takibata uğratılır ve ceza verilirdi. 1776 Anayasası, sultanın keyfi idaresine ilk kez bir sınır çiziyordu; ama gene de demokrasi ve laiklik hususun-i da bir şey getirmiyordu. Mesela bu anayasanın 3.

Maddesinde -Osmanlı Sultanları elinde, sultanlıkla birlikte halifelik vasfının birleştiği; 4. maddesinde- _ E ulu sultamn halife sıfatı ile islam dininin Mınisi oldu-

ğu; 11. maddesinde - islam dininin devlet dini ol- duğu yazılı idi.

Bir milletin uygarlık yoluna düşebilmesinin ilk d. şartı din ve vicdan özgürlu" ğüne sahip olmasıdır. Bu ınanç ve vicdan özgürlüğü Türkiye'ye 1923 den sonra yani Cumhuriyet devrinde girmiştir.

1923 de ilan edilen Cumhuriyet rejiminin getir- dikleri

1923 tarihi, Türk milletinin kaderi bakımından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte monarşik

(20)

idare bırakıhp Cumhuriyet rejimine geçilmiş, teok- ratik düzen bırakılıp laik düzen kabul edilmiş, kısa- cası bin yıldır kader ve kültür birliği yapılan islam dai- re-sinden ayrılınıp batı kültür ve medeniyet dairesine

gii:iTniiştır Bu, bir milletin tüm bir silkiniş ile bin yıl- lık bir geçmişi bırakıp kendisine yepyeni bir hayat yolu çizmesidir ki böyle bir örneğe tarih boyunca ender raslamr.

Türk ulusu için en önemli devrim, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi lâikliktir. Bu önem sadece dinin devlet işlerinden ayrılmasında değil, daha önemlisi, yurttaşa tam bir inanç özgürlüğü tanınmasındadır.

Bu bakımdan laikliğin bir toplum tarafından benim- senmesi her şeyden önce o toplumun belli bir aşamaya ulaşmasına bağlıdır.

Türk tarihinde ilk kez ulaşılan ve elde edilen bu önemli devrimler büyük fikir ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk tarafından çizilmiş bir plan gereğince gerçekleştirilmiştir. Şöyle ki : Birinci Dünya savaşı sonunda İstanbul ve Anadolunun bir çok yerleri iş- gal edilmiş durumda iken, Osmanlı Sultanına karşı çıkan ve düşmanları yurttan koğmak için Mustafa Kemal komutasında örgütlenen milli kuvvetler 23 Nisan 1920 de Ankara'da parlamentoyu açıp milli bir hükümet kurdular. Bu parlamento 20 Ocak 1921 de bir anayasa çıkardı. Bu anayasada egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu tesbit edil- di. Bu maddeye dayanarak 1 Kasım 1922 de saltanat

(21)

ortadan kaldırıldı. Bu, Padişahm ve İstanbul Hükû- metinin reddi ve Türkiyenin parlamenter bir rejimle Ankara'dan idare edileceği anlamına geliyordu.

Vandettin 17 Kasım günü bir İngiliz gemisi ile Malta'- ya kaçtı. 18 kasım 1922 de halifelik müessesesi dev- let idaresinden ayrılıp, Osmanlı Hükümdar sülalesin- den Abdülmecit Efendi halife seçildi. Bu, halifeliği, devlet idaresi ile ilgisi olmıyan, sadece müslümanla- rın dini lideri durumuna getirmek demekti.

29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1924 de halifelik müessesesi ortadan kaldırıldı. 24 Mayıs 1924 de demokratik ve laik sistemin esaslarını kapsayan ilk Cumhuriyet anayasası ilan edildi.

1924 yılı Nisan ayında şer'iyye mahkemeleri kal- dırılarak öğretim birliği gibi adalet birliği de temin edildi. 1925 Ağustosunda, fes, kalpak, külah vesaire gibi türlü baş giysileri kaldırılarak şapka genel baş giysisi yapıldı. Aym yalan Kasım ayında, türlü tarikat şeyhleri, dervişler ve bunların taraftarlarının toplanıp halkın dini hislerini sömürerek onların sırtından ya- şama yerleri olan tekke ve zaviyeler kapatıldı.

1926 yılında Avrupa devletlerinden alınan Me- deni Kanun yürürlüğe girmiş, böylece Türkiyede bir- den fazla kadınla evlenme ve istediği zaman kadın boşama, kadınlara mirasta yarım hak tanıma gibi şe- riat usulleri kalkmıştır. Gene bu yıl, önceki anayasa- larda yer alan "Devletin resmi dini müslümanlıktır"

ibaresi kaldırılarak Türkiye Cumhuriyeti tam manası

(22)

ile laikleşmiştir. Fransada kilisenin tamamiyle dev- letten ayrılması 9 Ocak 1905 kanunu iledir ki bu ka- nunun 2. maddesinde "Devlet hiç bir dini tanımaz, hiç bir din adanuna maaş vermez, hiç bir dini kuruma maddi yardımda bulunmaz" hükmü yer almıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin ikinci Anayasası olan 1928 Anayasası'nın gerçekten hemen hemen bütün özgürlükleri getirdiği şu maddelerde açıkça görülür:

Madde-68) Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hür- riyet, başkasına muzir olmıyacak her türlü tasarrufta bulunmaktır. Hukuk-u tabiiyeden olan hürriyetin herkes için suun, başkalannın hürriyet sınırıdm Bu sınır ancak kanun ile tesbit ve tayin edilir.

Madde-69) Türkler kanun karşısında eşit ve kayıtsız şartsız kanuna uymakla yükümlüdürler.

Her türlü zümre, sınıf, aile ve ferd imtiyazları kaldı- rılmıştır ve yasaktır.

Madde-70) Şahsi masuniyet, vicdan, düşünce, konuşma, yazma, seyahat, akd, çalışma, mülk edin- me ve sahip olma, toplanma, cemiyet, şirket hak ve hürriyetleri Türklerin doğal hukukundandır.

Madde-71) Can, mal, ırz, mesken, her türlü taarruzdan masundur.

Madde-72) Kanunen muayyen olan durum ve şekillerden başka bir suretle hiç bir kimse yakalana- maz ve haps edilemez.

Madde-73) Işkence, eziyet, musadere ve angarya yasaktır.

(23)

Yukarıdan beri gördüğümüz gibi, Cumhuriyet rejiminden sonra Türk vatandaşına bütün hak ve hür- riyetleri verilmiş iken daha ilk zamanlardan başlaya- rak zaman zaman ve yer yer, fanatik dini hareketler görülmüş, bunlar Türk toplumunun sosyal ve ekono- mik yaşan'tısma etki yapmışlardır. Şimdi bu olayları aşağıdaki plan içinde gözden geçirelim:

Mustafa Kemal Atatürk devri (1920-1938).

İsmet İnönü devri (1938-1950).

Demokrat parti devri (çok partili demokrasiye geçiş: 1950-1960).

Milli Birlik Komitesi (Askerlerin sivil idareye el koyması 27 Mayıs 1960-1962).

Adalet Partisi iktidarı devri (1965-1971).

1969-1971 arasında A. P. nin aşırı partizanlığa dönüşü ve sonuç.

(24)

TÜRKIYEDE TASSUBUN NEDENLERI Önce, Türkiye'deki bu dini taassubun genel ne- denlerini araştırahm: Bunları, üç büyük sebepte özet- liyebiliriz :

1- Sosyo-ekonomik nedenler. 2- Kişisel neden- ler. 3- Dıştan gelen entrikalar, müdahaleler.

Şimdi bunları birer birer inceliyelim:

1- Sosyo-ekonomik nedenler: Bu nedenin kök- leri ta... Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu sıra- larına kadar çıkar. Bir kere Osmanhlarda halk: a) bi- lim adamları, b) askerler, c) esnaf ve sanatkârlar, d) halk (reaya), e) köle ve cariyeler olmak üzere beş sı- nıftı. En geniş ve toplum yaşantısında en etkili olan iki sınıf, yani rey ve esnaf-sanatkârlar smıflan ara- sında bir âhenk kurulamamıştı. Devlet, her sınıfı ayrı bir teşkilat altına alıp bu yolla onları kolayca kontrol etme prensibini benimsemişti. Mesela Avru- pada feodal beyler ve kırallar çoğunlukla esnaftan çok, tüccarları destekledikleri halde Osmanlılarda durum tersine olmuş devlet loncaları, tüccarların te- kelci davranışlarına karşı korumuştur. Bu nedenle

(25)

imparatorluk içinde çok geniş bir lonca örgütü ku- rulmuştur.

İlmiye ve askeri sınıflar, memur sınıfım teşkil ediyordu. Bunlar arasında da bir ahenk yoktu. Bun- lar, birbirlerinin yerine göz diktiklerinden ihbar ve şikayetler çok oluyor, bunları aziller ve mal musade- releri takip ediyordu.

Ekonomik hayatın durgunlaştığı 17. yüzyıldan sonra mal musadereleri daha sıklaştı, memurların görev süreleri de kısaltıldı. Bu yüzden memurlar yer- lerini para ile, riişvetle aldıklarından halktan zorla para sızdırmalarına girişerek hem reâyâ taifesinin durumunu ağırlaştırdılar hem ticareti baltaladılar.

Yüksek memurların ve zengin tüccarların mallarının musaderesi, vakıf tesislerinin artmasına sebep oldu.

Vakıflar musadere dışında kaldığından zenginler servetlerini musadereden kurtarmak için onu bir ha- yır işine vakf ediyorlar bu yolla da vakfın mütevellisi yani kontrolcüsü ve idarecisi tayin ettikleri çoluk ço- cuklarına daimi bir gelir sağlamış bulunuyorlardı.

Devletin bilinçli bir ticaret siyaseti yoktu. Hıristiyan ülkelerinde yapılan fetihler durduğunda hazine, ga- nimet malları yolu ile beslenmekten yoksun kalınca, devlet borç para alma yoluna gitmeyip ya vergi zam- mina veya para değerinin düşürülmesine baş vuruyor- du ki paranın değerini düşürmekle halktan çifte vergi almış oluyordu; çok daha sıkışık duruma düşünce -son zamanlarda olduğu gibi- saraydaki değerli al-

(26)

tın ve gümüş eşyayı darphanede erittirip para bastın- yordu.

imparatorluk toprakları 60-200 dönüm (15-50 acres) lük çiftliklere ayrılmış olup, bu çiftlikler hiç bölünmezdi. Bunların ge lirlerinden eyalet askeri de- diğimiz timar ve zaamet sahipleri subaylar maa şları karşılığı tahsisat alırlardı. Bu kimseler aynı zamanda ve dolayısiyle köylerin kontrolörleri idiler. Bunlar halka iyi muamele ettikleri zamanlar toprak gelirleri artmış kötü muamele ettiklerinde gelirler düşmüştür.

Öte yandan iç ve dış savaşlar da devletin yakasını bırakmıyordu. İmparatorluğun geniş topraklarında çıkan isyanlar siyasi ve ekonomik buhranlara sebep oluyordu. Bir misal olarak Cumhuriyetten önceki kırk elli yılı ele alırsak bu sürede yalnız Anadoluda

12 ayaklanma olmuş ve halk dört büyük savaşa ka- tılmıştır.

Bu sosyo-ekonomik düzensizlikler Osmanlı va- tandaşını ekonomik mutluluğa ulaşmaktan alakoy- muş, yoksul kişileri, mademki bu dünyada zevk al- maya, mutlu olmaya imkan yoktur o halde hiç ol- mazsa âhireti bari kazanayım diye dine sarılmaya sevk etmiştir. Halkın çok büyük bir kısmı dini bakım- dan da bilinçli olmadığından, çıkarcı softanın ağına, aldatmacasına kolayca düşmüştür. Yani halk, ekono- mik ve sosyal düzenin bozukluğu yüzünden dini tah- rik ve telkinlere kapılmaya hazır bulunuyordu.

2- Kişisel nedenler: Kişisel nedenlerin başında

(27)

cehalet gelir Osmanlı İmparatorluğunda halkın okur yazar oranı çok düşüktü. Her halde % 5-6 dan fazla değildi. Ayrıca ibadet dilinin, halkın konuştuğu dil- den gayri bir dil yani arapça oluşu da en büyük olum- suz nedendi.

Kişisel nedenler üç gurupta toplanabilir: a) di ni vakıflardan faydalanmış olanlar, b) Tekkelerden fay- dalanmış olanlar, c) Nüfuz ve prestijlerini kayb eden- ler. -

A) Dini' vakıflardan faydalanmış olanlar: Dini vakıflar, bir sosyal ihtiyaç ve hayır kurumları olarak ortaya çıkmışlardır. Aslında Kur'anda ve hadislerde buna dair bir kayıt yoktur. Sırf hayır işi için yapıl- dığı ve amme işlerinin devletin asil görevleri arasında bulunmadığı sıralarda vakıflar, muhakkak ki çok 1ü- zumlu, faydalı ve önemli bir hayır kurumları idiler.

Diğer bir çok hayır kurumları gibi bunlar da, İmpara- torluğun son zamanlarında asıl amaçlanndan uzak- laşmış, gittikçe genişliyerek, vakıfları yapanların, yakınlarına kendilerinden sonra sağlam ve garantili bir geçim yolu sağlama aracı durumuna düşmüşlerdi.

Bunlar, kuyulann, çeşmelerin, okulların, han ve ha- mamlann, camilerin, türbe, tekke ve zaviyelerin ya- pım, bakım ve devamhhklanm temin için, fakirlere yiyecek, giyecek vermek için ilah... gibi türlü gayeler için kuruluyorlardı. Bunların idarecileri, git gide, vakıf gelirlerini asıl amaçlarına harcıyacak yerde ken- di ihtiyaçlarına sarf etmeye başladıklarından ve bu

(28)

gibi amme işlerini bizzat devlet yerine getirdiğinden, T. C. Idaresi bu Yakınan, "Vakıflar Genel Müdürlü- ğü" adı ile kurduğu resmi bir teşkilata bağlayıp gelir- lerini bu kurum eli ile asıl amaçlarına sarf ettirmeye başladı. Bu Vakıflar Genel Müdürlüğünün kurduğu

"Vakıflar Bankası", vakıf gelirlerini işleterek de de- ğerlendirmektedir.

İşte bu vakıf gelirleri yemliği elinden çıkmış olan binlerce kişiden çoğu ve bunların menfi propaganda- ları ile kulakları dolmuş olanlar, Cumhuriyet rejimi- ne, devrimlere, layisizme karşı cephe almışlardır.

B) Tekkelerden faydalananlar: Yukarıda da değin- diğimiz gibi, tekkeler de, bütün başka yararlı kurumlar gibi, okul, gazete, dergi, radyo, telgraf, telefon gibi bilgi ve kültürü süratle yaymaya yarayan araçların bulun- madığı zamanlarda önemli yapıcı roller oynamışlar- ken git gide fakir halk sırtından bedava geçinen kim- selerin toplandığı birer miskinler karargahı haline gelmişlerdi. Sayıları elliyi geçen bu dini zümre ve ta- rikatların kendilerine derviş, şeyh veya seyyid -yani peygamber sülalesinden gelme- ünvanını veren kişiler buyruğunda, tekke, zaviyelerde yerleşmiş mensupla- rı, imparatorluk ülkelerinde dal budak salmış olup, adaklar adatmak, kur'an, mevlid ve dua okumak gibi yollarla halktan para, eşya ve mal toplarlar, bunları, çöreklendikleri bu meskenet yuvalannda merasimler- le, zevk ve neşe içinde yerlerdi. Osmanlı imparatorlu- ğunun son devirlerinde en yaygın ve etkili tarikat,

(29)

nakşibendiye tarikatıdır. ileride de göreceğimiz gibi Cumhuriyetin ilk devirlerinde yapılan devrim hareket- lerine karşı bu tarikatın mensuplarının büyük tep- kileri, menfi davranışları olmuştur. Bu tarikat men- suplarının yıkıcı faaliyetleri günümüze kadar devam etmiştir ve hala da etmektedir.

Bir taraftan 15-20 yıl içinde yapılan Balkan sa- vaşı, 1. cihan savaşı ve kurtuluş savaşı gibi büyük kan- lı savaşlar halkı çökertip yorgun ve yoksul hale geti- rirken bir taraftan da bu tarikatçıların sömürmesi memleketi iyice harap ediyordu. Cumhuriyet hükü- meti bu tarikatları ve tekkeleri de kaldırdı. Bütün yurt düzeyine yayılmış böyle, bedava yaşama imkan- ları ellerinden alınmış yüz binlerce insan ve bunların yakınları, Cumhuriyetin getirdiği bütün iyi şeylere karşı olacaklardır ve olmuşlardır. Bu tarikatçılar, fa- kirlik, cehalet ve umutsuzluk nedeni ile her türlü kötü telkine hazır olan Anadolu halkını, aynntılannı aşa- ğıda göreceğimiz dini ayaklanmalara sürüklüyorlardı.

C) Prestijlerini kayb edenler: Osmanlı imprator- luğunda bazı kimseler vardı ki babadan, şeyhten devr aldıkları veya seyyidlik ünvanında olduğu gibi para ile satın aldıkları bir takım lakap ve ünvanları kulla- nır, bu ünvanlardan bazılarını kullananlara mahsus özel giysileri giyer, bu yüzden halk katında nüfuz ve itibar sahibi olurlardı. Bu ünvanlar : "Şeyhlik, der- vişlik, müridlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiblik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfü-

(30)

rükçülük, nushacılık, beylik, paşalık, ağalık, hacıbk, hafızlık, hocalık, mollalik, beyefendilik, hanımefen- dilik" idi.

Bu ünvan ve lakapları ve bunların bazılarının özel elbiselerini giyen baş giysilerini kullanan yüz binlerce insan vardı. Hatta bu ünvan ve lakaplardan bazıları, sahiplerine özel bir imtiyaz da veriyordu.

Onlar bu hak ve imtiyazlara dayanarak halkın eme- ğini, hürriyetini, malını, canını istismar ediyorlardı. Cumhuriyet rejimi, bütün vatandaşları eşit kıl- dığından bu imtiyazlı zümrelerin çıkarlarını ayrı birer kanunla kaldırdı. Öyle ki devlet bunları, Türk toplu- munun çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güder mahiyette saydığından 1961 tarihli Türk ana- yasasının 153. maddesinde bunlardaki hükümlerin anayasaya aykınlığının ileri sürülemiyeceğini dahi kuvvetle teyit ve tesbit etmiştir. İşte bu kanunlarla ünvanlan ellerinden alınan, özel imtiyazlı elbiseleri giyemeyen yüz binlerce insan, halk katında nüfuzları kırılmış, onlarla aynı seviyeye indirilmiş oldukların- dan elbette bunlar da, laik ve demokratik devrimlere düşman olacak, halkı bunlar aleyhine körükleyecek- lerdi.

3- Dış entrika ve müdahaleler: Bu faktörü de bir kaç kategoride özetlemek mümkündür:

A- Türk hükümetinin ilerlemesinde gelişip kuv- vetlenmesinde kendi çıkarları bakımından sakınca gö-

(31)

renler: Bu kategoriye, İngiltere, Rusya gibi devlet- ler girer. İngiltere Türkiye'nin gelişip güçlenmesinden, o zamanlar elinde bulundurduğu müslüman devlet- lerinin Türkiye'yi örnek alarak özgürlük hevesine dü- şeceklerinden, Irak petrollerinin tehlikeye girece ğin- den korkmuş bu nedenle Türk halkını dolaylı yollarla ve el altından gericiliğe teşvik faaliyetlerine girişmiş- tir. Hatta daha ileri giderek devrimlerin baş kahra- manı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü öldürtmek için Mustafa Sagir adındaki, özel olarak yetiştirilmiş casusu yollamıştır. Atatürk, kendisi ile ilk görüşmede bu casusun maksadım anlayıp polise teslim ettirmiş, yapılan mahkemede maksadını itiraf ederek suçu sa- bit olmuş ve idam edilmiştir.

Rusya da, hem Türk topraklarında ve boğazlarda gözü olduğundan hem de komunist rejimini yaymak için Türkiyenin güçlenmesini istemez. O da gericilik ve anarşi hareketlerini büyük ölçüde teşvik etmiştir.

B- Uzun yüzy ıllar Türk idaresinde kalıp yeni öz- gürlüğe kavuşan komşu müslüman devletlerinin kıs- kançlık hisleri: Gerçekten, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak gibi müslüman devletlerde,"Hizb üt-Tahrir", "Rabıtat il-İslami", "el-Fetih"

gibi adlarla kurulmuş bulunan gizli maksatlı teşekkül- ler, Türkiye'deki son gericilik ve anarşi hareketlerin- de ön ayak olmuşlardır. Bu davranışların bir sebebi de, bunlardan bir kısmı, zengin maddi kaynaklara sahip oldukları halde geri kalmış durumda oldukla-

(32)

rından ve idarecileri, çıkarlarının sürdürülmesini, halklarının cahil kalmasında gördüklerinden, Türkiye'- deki çıkarcı-gerici örgütler vasıtası ile Türkiye'yi taas- suba ve anarşiye itip kendi halklarına, bakınız 600 yıldır bizi idare edenler de bizden daha ileri değildir diyebilmek arzusudur.

C- Hıristiyanlık gayreti: Bu durum daha ziyade, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu ilk sıralarda olmuş- tur. Arka arkaya girilip çıkılan uzun ve yorucu savaş- lardan manen ve maddeten yorgun çıkmış olan Tür- kiyenin kolayca din değiştirebileceğini, onun da tam zamanı olduğunu düşünen hıristiyan alemi bu husus- ta büyük gayretler sarfettiler. Bu maksatla incili Türkçeye tercüme ettirip iri puntolarla bastırıp Ana- dolunun en ücra köşelerine kadar dağıttılar. İstanbul'- da, Tarsus'ta, Izmir'de, Talas'ta kolejler açıp Türk ço- cuklarını buralarda hıristiyan yapmak istediler. Fa- kat babalı oğullu bir Tanrı inancına dayanan hıris- tiyanlık, Türk halkınca kabul edilemezdi, bu telakki bugünki Türk mantalitesine uymazdı. Bu, Türk ta- rihini de bilmemek demekti. Aynı metodu 7. yüzyılda araplar Orta Asya Türklerin asırlarca beyhude yere denediler. Türkler aslında mutaassıp değildir ama baş- kasının tazyiki ile din değiştirmez. İşte bu yanlış he- sapla "Kitab-ı Mukaddes Şirketleri" Türk halkı ara- sına taassubu yayarak başarı elde etmeye çalıştılar.

Nihayet, buraya kadar sıraladığımız bütün bu sebep ve faktörlerin yanında bir kuvvetlisi de hiç şüp-

(33)

hesiz halkın cehaleti ve geri kalmışhğı idi. Cehalet, bilgiye ve yeniliğe düşmandır. Genel bir psikolojik kural olarak cahiller akıl erdiremedikleri şeylere karşı sempati duymazlar. Hatta bazıları böyle şeylere düş- man kesilirler; yani cahiller, bilgiye, yeniliğe düşman olduklarından laik ve demokratik düzene karşı çıkan hareketlere katılmış veya onları desteklemişlerdir.

Şimdi, dini olaylar denen bu gericilik alumlannı, siyasal iktidarlar devreleri içinde inceleyelim:

(34)

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DEVRI (1920-1938)

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı imparatorlu- ğunun bir çok yerlerini : Balkanlar', doğu ve güney doğu Anadoluyu, Suriye, Lübnan ve Ürdün bölgele- rini gezip dolaşmış, Kuzey Afrikada Deme, Tobruk ve Trablusgarp savaşlarına katılmış, imparatorluğun son devrinde kurulmuş siyasal Partilerle ilgilenmiş, Os- manlı prensi Vandettin ile Almanyaya gidip orada Alman Imparatoru Wilhelm, Mareşal Von Hinden- burg ve general Lüdendorf ile görüşmüş, Bulgaris- tan ataşe militerliğinde bulunmuş bir kişidir. O aynı zamanda çok okuyan, milletinin tarihini, karakterini iyi tanıyan geniş kültürlü ve tarihin ender yetiştirdiği bir büyük insandır.

M. Kemal Atatürk, Türk milletinin talihinin çok kötü olduğu, yurdun bir çok yerlerinin düşman ta- rafından işgal edilmiş bulunduğu bir zamanda ortaya atılmış, Türk halkı da onun, yurdu kurtarmak, bir çok alanda reformlar başarmak hususunda yaptığı çağı- rıya koşmuştur. Türk milletinin, onun etrafında top- lanmasının bir nedeni de, yüz yıllardır koruduğu, uğur-

(35)

lannda kan döktüğü, maddi ve manevi her türlü yar- dım yaptığı araplar tarafından ihanete uğramasıdır.

Vehhabilerin yani Mekke şerifi Hüseyinin ve birinci cihan savaşında Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak halkı- nın, işgalcilerle iş birliği yapıp Türk ordularına saldır- maları bunun açık misalleridir. Ayrıca öteden beri ve bugün bile Anadolu köylüsü türk çocuklarını muh- telif arap memleketlerine götürüp bir beyin yıkama ameliyesi ile yetiştirip devrim ve memleket düşmanı olarak geri yolladıklan bir gerçektir (bu hususta önemli bilgi için bak. F. Yavuz. Din eğitimi ve top- lumumuz, ss. 48, 164 vd.).

K. Atatürk 1923 yılı 29 Ekiminde ilân edilen Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olmuş, her dört yılda bir yenilenen milletvekili seçim- lerinde yeniden Milletvekili, Meclislerce de Cum- hurbaşkanı seçilmiş, öldüğü 10 Kasım 1938 gününe kadar bu göreve devam etmiştir.

Şimdi, Cumhuriyet devrinin laikliğe ve demok- rasiye girmiş olmasına rağmen ortaya çıkmış olan, bazı önemli nedenlerini burada özetlediğimiz dini hareketlerin, daha doğrusu taassup ve gericilik hareket- lerinin neler olduklarını ve nasıl cereyan ettiklerini gözden geçirelim:

Cumhuriyet rejimine ve onun getirdiği yeniliklere karşı ilk tepkiler

Halifelik müessesi, Cumhuriyetin ilanından sonra bir süre daha devam etti. Bu nedenle dini hisler sömü-

(36)

rücüleri işin ve devrimlerin ciddiyetini pek kavraya- madı. 4 Mart 1924 de halifelik bir kanunla kaldırıl- dı. Bu, her şeyden önce Türkiye Cumhuriyetinin

"Dini Demokrasilik ve laiklik" gibi garip bir özelli- ğine son verdi; ama bir buhranın patlak vermesine de sebep oldu. Dini hisler sömürücüleri memlekette yer yer olaylar çıkartmaya başladılar. Öte yandan Türkiye dışındaki islam alemi de hilafet müessesesi- nin kaldırılmasından sonra durumun ne olacağım çözememişti. Esasen arap aleminin büyük bir kısmı Osmanlı imparatorluğunun yıkılması için imparator- luğun düşmanları ile iş birliği etmişlerdi. Hilafet kal- dırılınca, dini lider konusunu çözümlemek amacı ile 1926 da Kahirede ve Mekkede, 1931 de Kudüste, 1932 de Madrasta, 1945 de Cenevrede yapılan top- lantılar hiç bir sonuca varamadı.

1924 yılı sonlarında "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası", T. B. M. Meclisinin gergin ve elektrikli ha- vası içinde kuruldu. Bu partinin 6. maddesinde "fır- ka efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardir" prensi- bi yer almıştı. İşte bu partinin yarattığı atmosfer içinde ilk olaylar baş gösterdi. Kurtuluş savaşı sırasında hilâfetçi ayaklanma, Şeyh Said isyanı ile tekrar orta- ya çıkmıştı. Nakşibendi tarikat' şeyhi Palu'lu Şeyh Said'in teşkilatlandırıp silahlandırdığı kuvvetler 13 /14 Şubat 1925 gecesi GENÇ (Bingöl) il merkezini bas- mış, Mart ayı başlarında Osmaniye ve Ergani İlçe- lerine girmişlerdi.

(37)

Şeyh Said isyanı, ilk bakışta dinsel nitelik arka- sında, kürt milliyetçiliğinin ve bir ölçüde de Ingiltere kışkırtmasımn izlerini taşır. İngiliz silah fabrikala- rından doğuya silah yollandığı, isyanla ilgili istan- buldaki Şeyh Abdülkadir'in, İngilizlerle müttefik bir kürt kıralliğı kurma peşinde olduğu anlaşılmıştır.

Bir dinci tepki olarak ortaya çıkmış olan bu isyan, 17 Kasım 1924 de kurulmuş bulunan "Terakkiper- ver Cumhuriyet Partisi" tarafından desteklenmişti.

Bu sebeple "Ittihat ve terakki fırkası"nın bir devamı da sayılan bu parti, takrir-i sükfın kanununa dayanıla- rak 3 Haziran 1925 de kapatıldı.

Şeyh Said'in tezgâhlayıp teşkilatlandırdığı is- yan büyüdü, bastırmak için asker yollandı Said ve ta- raftarları tutulup mahkeme edildiler. Şeyh Said ve öte- ki suçlular mahkfun olup asıldılar (29 Haziran 1925).

Bu sırada şapka= resmi baş giysisi olma konu- su yobaz çevrelerin yeniden ayaklanmalarma yol açt ı.

O zamana kadar Türkiyede fes, sarıklı fes, takke, kal- pak, keçekülâh gibi türlü şeyler başa giyiliyordu.

Bu acaip kıyafet biçimi, yalnız büyük şehirlerde de- ğil, küçük kasabalardaki aydınları bile rahatsız edi- yordu. Meselâ Gerede kasabası Belediyesi, kasabada din adamlarından başka kimsenin, sank ve yazma sar- mamalarını, eski püskü baş giysisi giymemelerini, bu baş giysilerine eski püskü sank, parça, şal sarma- malanm kararlaştırmış ve buna aykırı davranışları yasaklamıştı.

(38)

Bir süre sonra, Bakanlar Kurulu 2 Eylül 1925 gün ve 2413 sayılı bir kararname ile memurların şap- ka giymelerine karar verdi. T. B. M. Meclisinde tar- tışmalar olunca konuyu halka duyurma işini bizzat Cumhur Başkanı M. Kemal Atatürk üzerine aldı.

1925 Ağustos sonlarında, başına şapka giymiş ola- rak, İnebolu, Kastamonu ve Çankın'ya yaptığı gezilerde özetle şunları söyledi. "Türkiye medeni ol- mak zorundadır. Zira medeniyet ateşi karşısında du rulamaz, o karşısına çıkanlari ateşi ile yakar geçer.

Türk halkı aile yaşantısı ile, yaşayış biçimi ile uygar olduğunu göstermek zorundadır. Uygarlık ise iç ve dış görünüşler, biçim ve temel bakımlarından gerekli- dir. O zamanki acaip kıyafetlerimiz milli midir? Hayır.

Milletler arası midir? Hayır. O halde kıyafetsiz bir millet olamaz. Turan (Orta Asya Türk Yurdu) k ıya- fetini araştırıp yeniden diriltmeye gerek yoktur. Me- deni ve uluslar arası kıyafet, değerli milletimiz için uy- gun bir giyimdir. Bu giyim biçimini benimseyeceğiz, ayakta ayakkabı ve fotin, bacakta pantalon, yelek, gömlek, kıravat, ceket ve tabiatı ile bunların tamamla- yıcısı olmak üzere başta şapka olacak. Şunu açık söy- lemek isterim, bu giysinin adına şapka denir. Redin- got gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi işte şap- kamız."

Şapka giymeyi kffirlik sayan çıkarcı yobazlar, yer yer karışıklıklar çıkarmaya başladılar. Rize'de ortaya çıkan olaylar bunların en genişidir. Hükû-

(39)

metin zorla şapka giydireceği, kadınların çarşaflarım açacağı, Kur'anı kaldıracağı yolundaki propaganda- lar halkı galeyana getirdi, ayaklanan halk 25 Kasım

1925 günü Rize'de olay çıkardı. Hareket, Of ilçesine de yayıldı, kandırılmış köylüler silahlı bir isyan hare- ketine giriştiler. Nakşibendi tarikatı mensuplarının her zamanki gibi bu olayda da tesiri görüldü. Bu olay,

Giresunda da taraftarlar buldu. 28 Kasım 1925 tari- hinde şapkamn resmi baş giysisi olduğuna dair kanun çıkınca daha başka yerlerde de olaylar çıkmıştı. Me- sela Ocak 1926 ayı içinde bir pazar günü Erzurumda okunan mevluddan sonra hocalar bir yürüyüş yap- mışlar ve halk kendilerine katılmıştı. Bu işi tezgâh- layanlann mahkeme edilişinde, halkı kışkırtmada

"Muhafazai mukaddesat cemiyeti" ile "İslam Taali Cemiyeti" kurucularının rolleri olduğu meydana çıktı. Maraş ilinde de olay camiden başlatılmış, Ulu Cami'den çıkan bazı kışkırtıcılar, bunlardan Sü- leyman oğlu Mahmut adında biri, elinde bayrak,

"şapka giymiyeceğiz" diye nara atarak yürüyüşe ön ayak olmuştu. Çankınnın Çerkeş ilçesi camii kapısına da şapka aleyhtarı bildiriler yapıştırılmıştı. Yukarıda nedenlerini saydığımız çıkarcıların tezgâhladıklan propagandalarla olayların büyümesi üzerine hükû- met kuvvetleri harekete geçti, ayaklanmalar bastınldı ve hemen Ankarada istiklâl mahkemesi kuruldu.

Gericilik olayları ile ilgili olarak İstanbulda da tutuklamalar yapılmış "Tesettür-ü Şer'i", "Frenk

(40)

mukallitliği ve Şapka" başlıklı kitapların yazarı Iski- lipli Atıf Hoca, Tahir el-Mevlevi, yazarlardan Ömer Rıza (Doğrul) ve bazı kitapçılar bunlar arasındadır.

Mahkeme bir çok asılma cezası vermiştir ki Atıf Hoca bu asılanlar arasmdadır. 6 Mart 1925 de Istanbul'da altı gazete ve bu arada 16 Nisan 1925 de de Tanin Ga- zetesi kapatılmış, 17 Nisanda baş yazarı Hüseyin Ca- hit (Yalçın) tutuklanmış, 22 Nisan 1925 de 635 sayılı kanun değiştirilerek o zamanın ceza kanununda Cumhuriyetin korunmasına dair değişiklikler yapılmış 11 Ağustosta Ahmet Emin (Yalman) tutuklanmış, 15 Haziranda da Lutfi Fikri'nin beraatine karşılık on bir "Tarikat-ı Selasiye" üyesi ölüm cezasına çarp- tırılmıştır. Bu olağan üstü tedbirler 1927 yılına kadar sürmüş 7 Mart 1927 de, istiklal mahkemeleri kaldırıl- mıştır.

Artık gericilik düşünceleri ortadan kalktı, yurt çıkarlannın fen ve tekniğe yönetmede olduğu anlaşıl- dı sanıldığı bir sırada yeni olaylar baş gösterdi. Esa- sında islam dini, fikri yargıya ve mantığa dayandığı halde din adamları, bilgi edinmek hususundaki ten- bellikleri yüzünden gittikçe kapkara bir cahalete düş- müş, dini kural ve görevleri, birer anlamsız şekiller yığım haline getirmişlerdir. Bu hale geldikten sonra yeniliklere yönelme hususunda açılacak gediklerin, verilecek tavizlerin, kurdukları bu gerici çıkar düze- nini yıkabileceği korkusu onları birbirine kenetlemiş ve bu kenetlenmiş cahil sözde din adamı zümresi,

(41)

yıllar boyu, yeniliklere akıl erdirmenin ve onları be- nimsernenin değil, yeniliklerden, mantıkiden, doğru- dan kaçmanm, halkı bu fikirlere düşman etmenin tek- niğini geliştirmişlerdir. İşte daima bu telkinlerle bes- lenen kara ruhlu çıkarcı cahil zünıre, sayıları az da olsa zehirlerini saçmak için daima fırsat gözetlemişlerdir.

Gene cehaletleri yüzünden bir iki yerde, kendileri gibi düşünen bir kaç yüz kişi buldular mı, bekledikleri gü- nün geldiğini samp ayaklanırlar.

1930 da bu düşüncedeki kişilerin sebep olduğu yeni bir olay çıktı ve hareket Menemen'de başladığın- dan "Menemen Olayı" olarak tarihe geçti.

Menemen Olayı

Bu olay, 22 Aralık 1930 da oldu. İşi, daha önce aralarında tertipleyen altı kişiden Nakşibendi tarika- tı mensubu derviş Mehmet ve beş arkadaşı, Menemen yakınında Kese köyüne uğradılar. Burada halka, ken- di taraftarlannm Istanbul'u sardığım, 770 bin kişi olduklarını söylediler. Buradan Menemen'e varıp camide sabah namazında derviş Mehmet, Ankara hükümetini atıp, ikinci Abdülhamidin oğlu Selim'i halife ilan edeceğini söyledi. Camiden, üzerinde "İnna fetahna leke fethan mübin" yazılı bayrağı alıp hükü- met konağı önüne geldiler. Burada derviş Mehmet kendini Mehdi (kurtarıcı, doğru yola getirici) ilan edip şapkalarını çıkararak kendisi ile birlikte zikre başlamalarını emr etti.

(42)

Bu sırada ilgililer işi yahn bir olay sanıp küçük bir askeri birlik yollamışlardı. Bu gelen askerlerin başında, asıl mesleki öğretmen olan bir yedek subay bulunuyordu. Adı Kubilay olan bu subay derviş Mehmed'e, teslim olmasını ihtar etmiş, derviş, arka- daşı Şamdan Mehmet'e verdiği bir emirle Kubilay'ın öldürülmesini istemişti. Binden fazla insanın tekbir sesleri arasında öldürülen genç subayın testere ile ke- silen başı, bir bayrağın ucuna takılarak halka gösteril- di. Şehid subayın kanını içen katil derviş Mehmet halka dönüp: "Ey müslümanlar! Halife Abdülmecit sınırda bekliyor, kalkan müslümanlığı kurtaralım"

diye bağırdı. Yirmi dakika süren alçakça öldürme ola- yından sonra gelen jandarma birlikleri isyancılar üze- ine ateş açtılar. Cahil yobazlar kendilerine kurşun geçmiyeceğini iddia etmişler ve hükümet kuvvetlerine ateş etmeye başlamışlar bunun sonunda derviş Meh- met ve yardakçıları çarpışma sırasında öldürülmüş- lerdir. Sonradan yapılan tahkikat, bu olayın, Şeyh Said isyanmda olduğu gibi, Nakşibendi olaylarının bir zinciri olduğunu, tarikat şeyhlerinden Esad efen- di, Şeyh Halit ve hoca Saffet'in yönetiminde geliş- tiğini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca bunların memleket dışından da desteklendiği ve yardım gördüğü de tesbit edilmiştir. •

Menemen olayı yurt ölçüsünde büyük tepkiler yarattı. 30 Aralıkta olağan üstü bir toplantı yapan Bakanlar Kurulu, olayı bütün yurda duyurmuştur.

(43)

Başbakan İsmet Paşa (Inönü) 31 Aralık 1930 da C. H. P. gurubunda yaptığı açıklamada olayın özel- liklerini şöyle anlatmıştır : "Hilafeti geri getirmek, te- okrasiyi tesis etmek, Türk devriminin getirdiği siya- sal ve sosyal düzeni yıkmaktır". Aynı gün Menemen, Manisa, Bahkesir ve Antalya'da yapılan tutuklama- larda ele geçenlerin sayısı 2200 ü bulmuştu. Menemen ve dolaylarında sıkı yönetim ilan edildi. Bu sırada yur- dun her tarafında gericiliği, yobazlığı lanetleyen top- lantılar yapıldı. 3 Ocak 1931 günü Muğla% Mustafa Paşa (Mustafa Muğlalı) başkanlığında Divan-ı Harp Mahkemesi kuruldu.

T. B. M. Meclisinin 1 Ocakta başlayıp devam eden birleşimleri çok heyecanlı oldu. Başbakan İsmet Paşa, olayla ilgili demecinde, Menemen hareketini, tarihi gericilik gelişmelerine bağlayarak: "Bu, yüzler- ce yıldan beri dini siyasete alet eden bütün olayların bir tekrandır. Bu zavalhlar laikliğe karşı gelerek şeriat istemektedirler. Gerçekte ise çıkarlarını kayb etmiş- lerdir onu tekrar ele geçirmek istemektedirler, zira din işleri dünya işlerinden ayrılalı yıllar geçmiştir"

demiştir.

Divan-ı Harp duruşmaları başladığında bunları halk büyük bir ilgi ile izlemiş, Şeyh Esadın Nakşiben- di halifesi sayılması olaya ilgiyi büsbütün artırdı. Mah- keme sonunda 28 kişiye ölüm cezası verildi ve asıldı- lar; bir çoğu da ağır hapis cezaları ile cezalandırıldı.

Menemen olayı, islamcı cereyanın soysuzlaştırıl-

(44)

masına dayanan çıkarcılarm, dini hisler sömürücüleri- nin tertiplediği bir gericilik hareketidir, Nakşibendi hareketlerinin tipik özelliklerini taşır. Bu hareket ön- ceki olaylara bağlandığı gibi sonraki olayları da ken- disine bağlar. Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriye- tinin kuruluşundan beri cereyan etmiş olan en önemli ve geniş örgütlenmiş gericilik olayıdır.

Bursa'da arapça ezan olayı

Bilindiği gibi ezan, namaz vaktini bildirmek ve bu ödevini camide yapmak isteyenleri çağırmak için tertiplenmiş bir sünnettir. Peygamberin kabul ettiği bir namaz vakti haber verme şeklidir. Aslında her is- lam cemaatinin ezanı, kendi dilinde okuması daha doğru olur. Nitekim onuncu yüzyılda Kuzey Afrikada berberi müslümanlar ezanı uzun yıllar berberce oku- muşlar, bu durum islam aleminin hiç bir yerinde en ufak bir tepki görmemiştir. Hal böyle iken gene malum çıkarcı şirketler ezan meselesini çıban başı yapmak istemişlerdir. 1 Şubat 1933 günü ortaya çıkan olay gene bir Nakşibendi tarikat' olayıdır ve işi, bu tarikat mensupları tezgahlamışlardır.

Bu tarikata mensup Konyah İbrahim ve arkadaş- ları o gün öğle namazından sonra Bursa'nın Ulu Camiinden çıkan halka "dinini seven bizimle gel- sin" diye bağırmışlar, yanlarına biriken kalaba- lıkla ayetler okuyarak gürültülü bir yürüyüşle Ev- kaf Müdürlüğüne gitmişler, müdüre "başka yerler-

(45)

de arapça ezan okunduğu halde niçin Bursa'da Türk- çe okunuyor" diye sormuşlar, müdür, vilayetin emri olduğu cevabını verince kalabalık Vilayet Konağı önüne gitmiş ve kolluk kuvvetleri derhal olay yerine gelerek kalabaliğı dağıtmış elebaşıları yakalayıp ada- lete teslim etmiş, suçlu görülenler cezalandırılmıştır.

Siirt'te Şeyh Halit ve oğlunun Tertipleri

Beşiri ilçesinin Kayıntar köyünde oturan Halit, kendini Nakşibendi şeyhi ilan etmiş etrafına küçük bir toplulukta biriktirmişti. Bu adam, 1935 yılı Aralık ayında müritlerini Eruh ilçesinin bazı köylerine pro- paganda yapmaya yolladı. Müritler gittikleri yerlerin halkını şeyh Halide tabi olmaya ve onu mehdi olarak tanımaya zorlamışlardı. Halk kendilerine inanmaym- ca bu kez adam öldürmeye ve yaralarnaya başladılar.

Hükümet kuvvetleri bu cahil şakileri derhal yakalayıp mahkemeye vermiş ve yapılan mahkeme sonunda suç- lu görülenler cezalandırılmışlardı. Maceramn de- vamını, şeyh Halidin oğlu şeyh Kuddus üzerine al- mış, hükümete kızarak dağa çıkmış, şeyhlik ve tari- katçılik hareketlerine orada devam etmiştir. Bu ki- şi, kolluk kuvvetleri kendisini sıkıştırınca yurttan ka- çıp Suriye'ye gitti.

iskilip Olayı

Bu olay 1936 yılı Ocak ayında ortaya çıktı. Bu da gene bir Nakşily ndi tarikatı mensubu tarafından tez-

(46)

gâhlandı. Kayserili Ahmet Kalaycı adındaki bir kişi, bu tarikat' yaymak amacı ile ortaya atıldı. Bunlar islamın sünni kurallarına da saygılı değildiler. Elebaşı- larına göre namaz ve oruç farz değildir. Kendileri 40, 70 ve 90 günlük yeni oruç usulleri icad etmişlerdi.

Onlara göre Nakşibendi şeyhi Allah gibidir kendisine tapmak gerekir. Bu hareket de kısa sürede bastırıldı.

Atatürk'ün 10 Kasım 1938 tarihine kadar bu dev- rede başka bir dini olay görülmedi.

(47)

İSMET İNÖNÜ DEVRI (1938-1950)

Gazi. M. Kemal Atatürk 10 Kasım 1938 günü ölünce, o zaman sadece Millet Vekili bulunan General

İsmet Inönü Cumhurbaşkanlığına seçildi ve bu gö-

revde 1950 yıhrıa kadar kaldı. Türkiye, çok partili de- mokrasiye geçiş yılı olan 1945 e kadar oldukça sakin günler geçirdi. Bu sükünet, artık dini olayların, gerici akımların sona erdiği manasuu taşımıyordu. Türkiye'- de, ta Anadolu Selçuklu Imparatorluğu çağından beri, bu gayri samimi, çıkarcı zümreler, hileleri, çıkarcı clolaplan anlaşılıp tepelerine vurulduğu zaman siner- ler, fırsat bulunca "din elden gidiyor" naraları ile tek- rar baş kaldınrlar. Onların beklediği bu fırsatlar çoğu, siyasi karışıklıklar, istikrarsızlıklar sırasmda ortaya çıkar. Cumhuriyet devrinde de durum böyle olmuş, partiler çoğalıp oy sömürücülüğü başlayınca bu çı- karcı gerici zümreler saklandıkları yerlerden başlarını kaldırmışlardır. 1924 (Terakki perverler) ve 1930 (Serbest Cumhuriyet Fırkası) denemeleri bunu açıkça göstermiştir.

18 Temmuz 1945 de Milli Kalkınma Partisinin

(48)

kurulması ile Türkiyede çok partili demokratik rejim başlamış ve Türkiye'nin hayatına köklü değişimler getirmiştir. Bu tarihe kadar, türlü adlar altında faali- yet gösteren C. H. P. genç Türkiye'nin tek partisi idi.

Bu parti, çok partinin gelişine kadar bir çok iyi işler yapmağa çalışmış, halk gözünde bunların bir kısmı iyi bir kısmı kötü görünmüştü. İhmale uğramış bir ül- keyi ve onun halkını kalkındırmak için tutucu çevre- lerle savaşarak yapılmış olan devrimci atılımlar, ikin- ci dünya savaşı dolayısı ile ve bilhassa köyde duyu- lan mükellefiyetler, liberal ve devletçi iniş çıkışlarla artan ekonomik çıkmazlar, varlık vergisi olayı, dev- letçilik politikasının uyandırdığı hoşnutsuzluklar başarı atıhmını etkiliyordu.

Çok partili rejime girilince, o zaman kurulan Demokrat Parti, bu hoşnutsuzlukları bir ham madde olarak kullanmasını bilmiş böylece geniş cahil halk kitlesini kısa bir zamanda kendine bağlamıştı.

Tek parti zamanında alttan alta işlenmiş olan bu türlü fikir akımlan sahipleri, bu arada meşrutiyet is- lamcılarım değişik şartlar altında devam ettirmek is- teyen bir akım da ortaya çıkmıştır. Bu akım, Türk devrim hareketlerinin karşısında yer almış tutucu çev- releri dile getirmiş ve muhalefetin destekleyicisi ol- muştur. Bu fikirler iktidarların tereddütlü ve maksath tutumları ile siyasi hayattaki etkilerini git gide artır- mışlardır. Bu artma, bilhassa D. P. iktidarının ekono- mik buhram içinde, oy toplama politikasının geliş-

(49)

mesi ile oranlı olmuştur.

1945 den 1950 ye yani D. P. nin iktidara gelişim kadar geçen beş yıl içinde Türkiyede 24 parti kurul- muştur. Bu partilerin büyük bir kısmı iktidara gelebil- me hırsı ile, yurt yararlarını ve devrimleri bir yana bırakarak, Anadolunun düşman işgalinde kahşmda çekilen atırapları unutarak parti tüzüklerinde din, gelenek ve laiklik konularına yer vermiş, bu hususlar- da tavizci bir yol tutmuşlardır.

Örneğin 1945 de kurulan D. P. den ayrılan kişi- ler tarafından 1948 de kurulan Millet Partisi'nin tü- züğü bu hususta açık bir misal teşkil eder. Bu parti- nin ana programının 7. maddesi "Parti, içtimai ni- zamın teşekkülünde itikadların, ahlaken, geleneklerin, örf ve âdetin büyük hisselerini tanır. Bunlar sık sık değişmezler ve devletin nüfuzu dışında kahrlar". 8.

maddesi: "parti, din müesseselerine ve milli anane- lere hürmetkardır" şeklindedir. 12. maddesine göre : Parti laikliği esas itibarı ile kabul etmekle birlikte din işlerinin ayrı bir teşkilat elinde idaresini, bunun muh- tar bir teşkilat olmasını istemektedir. Gene bu parti, ayrıca ilk ve orta tedrisata din dersleri konma= da uygun görmektedir. Tüzüklerinde bu fikirlerin yer alması bu partinin siyasi hayata atıldığı zamanki ha- vaya oranla daha islami ve muhafazakar bir görü şün örneğini vermektedir. Ayrıca din işlerinin özgür ve ayrı bir idarenin eline verilmesini istemek, o güne ka- dar Türkiyede hakim olan laik düzene aykırıdır.

(50)

Gene 1945 yılında kurulmuş olan "Milli Kalkın- ma Partisi", din ve politika alanında "islam birliği- doğu federasyonu" projesinin gerçekleşmesini iste- miştir. Bu parti tüzüğünün 19. maddesine göre Milli Eğitim'de her şey ahlak ve milli anane esasına göre ayarlanacaktır.

1946 da kurulmuş bulunan "Sosyal Adalet Par- tisi", nin, amacı "Dünya müslümanları birliğini des- teklemek" olacaktı. Gene aynı yıl içinde kurulmuş bulunan "Çiftçi ve Köylü Partisi"de ananelere bağlı- lığını belirtmiştir. Gene 1946 da kurulan "Arıtma Ko- ruma Partisi" de dinci bir siyasi parti olduğunu tü- züğünün birinci maddesinde tesbit etmiştir. Gene 1946 da kurulmuş başka bir parti "İslam Koruma Partisi"

kuruluş dilekçesinde her türlü siyasi faaliyetten uzak ve gayesinin sadece islam dininin kuvvetlenmesi, güç kazanması, dayanışmanın gerçekleştirilmesi olduğu yazılmıştır.

1947 de kurulmuş olan "Türk Muhafazakâr Par- tisi" de bu devrenin islamcı siyasi davranışlarına ör- nek olarak gösterilebilir. Partinin programında ve ga- yelerinde islami esaslar hâkimdir.

1949 da kurulan "Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi" de aydın kütle dindarlığını destek- liyeceğini, dini cemiyetlerin serbestliğini ve teşkilatlan- masını arzuladığını açık bir muhafazakarlıkla prog- ramında göstermiştir.

C. H. P. iktidarı karşısında ilk ana muhalefet par-

(51)

tisi olan D. P. ye gelince. O, bu sırada devrimlerden fe- dâkârlık etmemesi ve tek parti olması dolayısı ile halk arasında oldukça büyük bir istemeyeni bulunan C.

H. P. ni devirebilmek için dini hisler sömürücülüğü politikasının ilk tohumlarını atmakla meşgul bulun- makta idi. Zaten bu parti 1949 da topladığı ikinci bü- yük kurultayda bu temayülünü açık seçik göstermiş- tir.

C. H. P. gayet tabii ki bu yeni partilerin bu niyet ve tamayüllerini görüyor, iktidarda kalabilmek için halkın çok hassas olduğu dini hisler konusunda ken- disi de birşeyler yapmak gerektiğini anlamış bulunu- yordu. Zaten 1948 den bu yana partiler içinde is- lamcı guruplar ortaya çıkmış, bunlar dini olayların ortaya çıkmaları ortamını yaratmışlardır. Üzerinde bilhassa durulan noktalar, okullarda din dersleri ve- rilmesi ve imam hatip okulları açılması olmuştur.

C. H. P. bu yeni eğilim karşısında oy alabilmek için tavize başlamış bu cümleden olarak 1948 yılında hacca gideceklere döviz müsaadesi verilmiş, vizeleri yapıl- mıştır. 1946 yılında parti gurubunda kurulmuş olan komisyonun hazırladığı esaslara uygun olarak 1 Şubat 1949 da ilkokul ders programlarına ihtiyari din ders- leri konmuştur. Aynı yılın başında imam hatip kurs- ları açılmıştır. İlk kez sekiz ilde açılan kurslar sonra- dan imam hatip okulları haline getirilmiş ve bu okullar ileride ilk okuldan sonra yedi yıllık bir tahsil vermek üzere düzenlenmiş ve sayıları 1971 yıh 12 Martında

(52)

sona eren A. P. İktidarı zaman Inda 72 ye çıkarılmış- tır. 12 Mart 1971 den sonra bu okulların orta kısımları kaldırılarak bu sayı 42 ye düşmüştür.

Demokrat Partinin iktidara gelişinden önce C.

H. P. tarafından 1950 yıhmn ilk yarısında şu önemli kararlar alındı: 1- Din adamlarının yönetimi, tekrar Diyanet İşleri Başkanlığına bağlandı. 2- C. H. P.

Başbakanı M. Semsettin Günaltay, Mecliste, ilâhiyat Fakültesinin açılacağını bildirince Ankara Üniver- sitesi 7 Ocak 1949 toplantısında bu Fakültenin açılış kararını verdi. 3- 1925 tarihli ve 677 sayılı tekke ve zaviyelerin, türbelerin kapatılmasına dair kanunun 1. maddesi değiştirilerek 30 Mart 1950 de 19 türbenin açılmasına izin verilmiştir.

Bu gelişmeler yeni bir gerici hareketin ortaya çık- masına sebep oldu.

Saldırgan bir gerici akım olarak Ticanilik 1801 de Fas'ta Ahmet Ticani tarafından kurul- muş olan Ticani tarikatı, 1930 da Türkiye'ye sıçramış- tır. Bu tarikatın genel başkanı, Kemal Pilavoğlu adın- da liseyi bitirmiş bir kişidir. Kendisine müritleri

"efendi" ve "hazret" sıfatları vermişlerdir. Tarikatta Pilavoğlu'nu halifeler, müritler ve muhipler takib eder.

Ayrıca tarikatın aksiyon adamları olarak fedai ve kahramanları vardır. Şeyhe mutlak bağlılık şarttır.

Sır açıklayanlar, şeyh veya halifesi tarafından uzun bir süre konuşmama cezasına çarptırılır ve tayin edilen süre boyunca dilsiz gibi hareket eder. Cumhuriyet

(53)

rejimi karşısına, silahlı nakşibendilerden sonra 1949 yılında da ticaniler çıkmış ve Ankara'mn Çubuk, Çankırı, Şabanözü ilçelerinde yayılmaya başlamıştır.

Tarikatın amacı "Tanrı emirlerini yerine getirip Pey- gamberin ahlakım temsil etmek" şeklinde özetlenmek- le birlikte asıl amacının, teokratik ve tarikatçı bir dev- let sistemi kurmak olduğu anlaşılmıştır. Atatürk dev- rimlerini benimsememek, laikliği şiddetle red etmek, şeriatı esas almak gibi hareketleri destekleyen fikirler tarikatm temelidir. Bunların inancına göre heykel put- tur ve dine göre bunları kırmak gerekir. Türk devrim ve eserleri dinsizlikten başka bir şey değildir. Osmanlı halifeliğini inkar eden Atatürk mel'undur ve dinsiz- dir. Devrimler bizi puta tapıcı yapmıştır. Hükümet dinimizi tammazsa ona isyan etmek haktır. Yer yer Atatürk heykellerinin kırılması 2. VI. 1941 olayları başlamıştır. Ticaniler, 2. 6. 1941 de kabul edilen 4505 No.lu ezamn Türkçe okunmasına dair olan kanunu 1946 da tenkide başlayıp 1949 Şubatında T. B. M. M.

nin dinleyiciler locasında bir ticaniye arapça ezan okut- muşlardır. Ticaniler bu tür davranışlarına D. P. ikti- darının ilk yıllarında da devam etmişlerdir. K. Pi- lavoğlu bu hareketleri yüzünden yapılan mahkeme sonunda on beş yıl hapse mahldım, bunun bitiminde de İmroz Adasına sürgün edilmiştir.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :