• Sonuç bulunamadı

Tüketim Toplumu, Sayı 4, Şubat 2021

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Tüketim Toplumu, Sayı 4, Şubat 2021"

Copied!
25
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

1

MedyaL ab Şubat 2021 1

TÜKETİM TOPLUMU

M

EDYALAB

4.SAYI

MED

YAL

AB D

ER

GİS

İ

İS

TİNYE ÜNİVERİS

TES

İ

MED

YA ÇALIŞ

MAL

ARI UY

GUL

AMA

VE AR

A

ŞTIRMA MERKEZİ (İS

Ü

MED)T

AR

AFIND

AN ÇIK

ARILMAKT

AD

IR

.

Şubat 2021

The Island Filmi Üzerinden

Tüketim ve Toplum

Değerlendirmeleri

Ghost in the Shell

(1995) ile Bir Gelecek

Tasviri

►Tüketim Toplumuna

Farklı Bakışlar

Güzellik, post-truth mudur?

►Blade Runner

Ne Anlatıyor?

Romero

Zombiler-inin Tüketim Çılgınlığı

Blade Runner

2049 Filmi Işığında

Tüketim ve Dünyanın

Geleceği

(2)

3 2

EMEĞİ GEÇENLER

ADRESLER

EDİTÖR

TASARIM

GRAFİK TASARIM

MEDYALAB HAK.

AYBİKE SERTTAŞ ENES ALUÇ ENES ALUÇ MedyaLab dergisi Aylık yayınlanan bir dergidir. Bu dergi basın meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. MedyaLab dergisinin içeriği, tama-men ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz. [email protected] website/med.istinye.edu.tr youtube/isümed twitter/isümedya

DOÇ. DR. AYBİKE SERTTAŞ DOÇ. DR. HASAN GÜRKAN

ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ TUGAY SARIKAYA STÜDYO SORUMLUSU YAREN KALKAN

STÜDYO PRODÜKSİYON SORUMLUSU ENES ALUÇ İLAYDA MARANGÖZ ŞEHNAZ TEKBAŞ CEREN AYKAÇ DEREN SU İŞMAN YASEYİ BUĞDAY ELİF SOMUNCU ECE MERMER HOZAN YILDIZ

Romero Zombilerinin Tüketim

Çılgınlığı

Post-Truth, Medya ve Güzellik Algısı

Blade Runner 2049 Filmi Işığında

Tüketim ve Dünyanın Geleceği

The Island Filmi Üzerinden Tüketim ve

Toplum Değerlendirmeleri

Blade Runner Ne Anlatıyor?

Ghost in the Shell (1995) ile Bir

Gelecek Tasviri

Tüketim Toplumuna Farklı Bakışlar

Tüketim kavramından hareketle

distopik bir dizi analizi: Black Mirror

dünyası

Güzellik, post-truth mudur?

04

12

22

27

08

19

25

32

44

Değerli Okuyucu,

Medya Çalışmaları Uygulama ve Araştırma

Merkezi (İSÜMED) bünyesinde hazırlanan

MedyaLab’ın, Tüketim Toplumu temalı yeni

sayısıyla karşınızdayız.

Radyo Televizyon ve Sinema bölümü

araştırma görevlisi Tugay Sarıkaya’nın

tüketim toplumuna dair farklı görüşleri

incelediği açılış yazısı, konuyu geniş bir

çerçeveden görmeye olanak veriyor.

Doç. Dr. Hasan Gürkan’ın ünlü yönetmen

George Romero’nun zombi filmleri ile

tüketim toplumunu ilişkilendirdiği yazısı ile

pek çok kişinin sıradan bir korku karakteri

olarak bildiği zombiler bambaşka bir anlam

kazanıyor.

Bu sayıda çeşitli sinema filmlerinin

tüke-tim toplumu bağlamında analizini içeren

yazıların yanında güncel bir kavram olan

post-truthu ve medyanın bizleri güzellik

kıskacına almasıyla tüketime

yönlendirme-sini inceleyen ilginç çalışmalar da var.

Katkıda bulunan tüm öğretim üyesi ve

öğrencilerimize ayrıca İSÜMED ekibine

teşekkürlerimi iletiyorum.

İçeriğin konuyla ilgilenenlere, alanda

çalışanlara ve kamuya yararlı olması

dileği-yle.

Doç. Dr. Aybike Serttaş

Medya Çalışmaları Uygulama ve Araştırma

Merkezi Müdürü

(3)

5 4

Tüketim Toplumuna Farklı

Bakışlar

Sürekli olarak tüketme arzusu ve amacıyla yaşamlarımızı sürdürmekteyiz. En son çıkan tele-fonu, bilgisayarı ya da ihtiyacımız olmadığı halde yeni bir kıyafeti al-mak için çabalaal-maktayız. Kullan-masak dahi sadece bir ürüne sahip olmak bile bizim için heyecanlı hale gelebilmekte. İnsanların ve toplum-ların sürekli tüketme arzusu ve talebi birçok psikolog, sosyolog ve iletişim bilimci tarafından uzun yıl-lardır incelenmekte olan bir konu. Bu makalede, öne çıkan çalışma-lardan bir derleme sunularak tüke-tim toplumu kavramı irdelenecektir.

Post modern yaklaşımlarla beraber insanlar birçok alt kültüre bağlı ve birçok kimliği aynı anda yaşamaktadır. Şüphesiz çoklu kültür ve kimlik yaşanmasında iletişim araçları büyük önem taşımaktadır. Dünyanın öte ucunda ya da ta-mamen dijital olarak filizlenen bir kültürün içinde olmak artık ütopik değil yoğun olarak yaşanan bir ol-gudur. Tüm kültür ve kimlik tanım-lamalarının ve çatışmalarının ar-asında değişmeyen ortak durum ise özellikle kapitalist düzenlerde yaşayan ve neo-liberal politikaların hüküm sürdüğü her coğrafyada her birimizin tüketim toplumu içinde yaşadığıdır.

Tomlinson (1999:183) tüke-tim toplumunu sürekli tüketmeye odaklanmış toplum olarak ele al-maktadır. Bu tanımlama oldukça geniş olmakla beraber insanlık tarihi ile şu iki soruyu sormamızı gerek-tirebilir; “Avcı toplayıcı dönem dahil tüm zamanlarda yaşamış toplamları bir tüketim toplumu olarak ele ala-bilir miyiz? Ya da “tüketim toplumu içinde yaşamak insan olmanın doğal bir getirisi midir? Bu iki sorunun cev-abını okura bırakmakla birlikte tüke-tim toplumu hakkındaki görüşlere geri dönmek yukarıdaki sorulara ce-vap için bir alt yapı sunabilir.

Tüketim kültürü temelde he-donizm, mutluluk ya da mutluluğa ulaşma ile ilişkilendirilmektedir. Fransız İhtilali ve sonrasında gelen

Sanayi Devrimiyle sık sık vurgul-anmaya başlayan eşitlikçi söylem, 19. yüzyıldan itibaren daha çok mutluluğa evrilmeye başlamıştır (Baudrillard, 2002). Özellikle 20. yüzyılda kitle iletişim araçlarıy-la beraber tekelleşmelerin ve işçi sömürülerinin artması eşitlik ka-vramının yavaş yavaş ortadan kalmasının tesadüfi bir nedeni olarak görülmemelidir. Nitekim insanları sanayi devrimiyle be-raber seri tüketimde fabrikalar-da çalışılmaya yönlendirilmesi ve tüketimin haz getireceği algısı, çalışma saatlerinde sömürülen işçi sınıfının çalışma saatleri dışında haz vaadiyle tekrar sömürülmes-ine neden olmuştur. Köyündeki belirsizlikten ve yoksulluktan sözde konfora yükselme vaadiyle şehirlere gelen ve rızaya dayalı bir sömürünün parçası olan işçilerin tekrar kendi rızalarıyla sömürülm-esi burjuva sınıfının sermaysömürülm-esine sermaye katmıştır. Farklı bir dey-işle, sömürülerek üretim çark-larında çalışan işçi sınıfı tüketim toplumu yaratılarak ürettiğini kendi parasıyla almaya ikna edilm-iş ve böylece kılını kıpırdatmadan birikimine birikim katan bir bur-juvanın yükselişi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu sömürüde kitle il-etişim araçları büyük bir etkiye sahiptir. 20. Yüzyılın başında yeni yeni yaygınlaşan sinema, radyo gibi araçlar vasıtasıyla yapılan reklamlarla insanlar tüketime yönlendirilmişlerdir. Zamanla or-taya çıkan tüketim toplumu hak-kındaki çalışmalar ise özellikle kitle iletişim araçlarının etkisinin ispatlandığı II. Dünya Savaşı ve

Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Araştırma Görevlisi Tugay Sarıkaya

T Ü K E T İ M T O P L U M U

sonrasında yoğunluk kazanmıştır. Ancak tüketim toplumunu anla-mayabilmek ve kapitalizm önc-esinden farkını kavrayabilmek için daha eski çalışmalara değinmekte fayda var.

Tüketim toplumu üzerine ilk çalışmalardan biri Amerikalı sosyolog Thorsten Veblen’e ait-tir. Veblen The Theory of Leisure Class (1973) çalışmasında vurgu-ladığı gösterişçi tüketim kuramı, tüketim üzerine ortaya konu-lan ve sıkça bahsedilen kuram-lardan biridir. Bu yaklaşıma göre, bireylerin çevresine statüsünü ve prestijini göstermek üzere yaptığı alışverişler gösterişli tüke-tim kuramı içerisinde değerlendi-rilmiştir. Veblen’in temel yak-laşımı tüketimin gösteriş amaçlı yapıldığıdır. Veblen’in 18 yüzyılın sonlarında ortaya koyduğu ve te-melde o dönemin Amerika’sından örnekler verdiği çalışması, tüketim toplumu çalışmaları içinde önem-li bir yer tutmaktadır. Ancak Ve-blen’in tüketime ilişkin çalışmaları haz ve mutluluktan ziyade daha çok sınıfsal bir ayrıma dayanmak-tadır.

Yukarıdaki çalışmadan daha eski olarak, 17. yüzyılda özellikle Londra’da ve diğer Avrupa şehirl-erinde tüccarlardan oluşan sınıf-sal odaklı tüketim kültürünün izlerine de rastlanmaktadır. Tüke-tim ve lüks kültürünün o dö-nem yavaş yavaş hâkim olmaya başladığının göstergelerinden biri olarak Robert Cecil tarafından 1609 yılında açılan lüks alışveriş merkezi gösterilmektedir. Bunun yanında özellikle 1600’lerin ikinci

yarısından itibaren lüks alışveriş binaları hem sosyalleşmek hem de alışveriş yapmak için önemli bir misyon üstlenmiştir. Baudril-lard (2002) tüketim toplumu isimli kitabında yukarıda değinilen so-syalleşme ve tüketme arasında-ki bağa özellikle vurgu yapmak-tadır. Onun için tüketme sosyal bir davranış olmakla beraber so-syal değerler sistemi anlamına da gelmektedir. Birçok sosyolog ben-zer şekilde tüketimi ekonomik bir olgu olarak değil sosyal bir olgu olarak değerlendirmektedir (Dal, 2017: 5 AKTARAN: Şahnagil, 2019: 719).

Tüketim birçok farklı ka-vramla beraber ele alınmıştır. Yukarıda Veblen’den örnek verilen gösterişçi tüketimin yanı sıra kom-pulsif tüketim, hazcı tüketim ve sembolik tüketim gibi kavramlar da birçok makalede tartışılmıştır (Azizağaoğlu ve Altunışık, 2012; Hatipler, 2017)

Günümüzdeki tartışmalar temelde hazcı tüketim toplumu üzerine yoğunlaşmaktadır ancak haz ile beraber sembolik tüketim üzerine de durulmaktadır.

Storey (2000: 135) tüketim toplumlarının kapitalizm sonrası oluşmaya başladığını ifade etme-ktedir. Ona göre, kapitalizm önc-esi toplumlar tüketim toplumu olamazlar çünkü eski dönemlerde mallar ya takas için ya da hemen tüketilerek kullanılmak üzere üretilmişlerdir. Günümüzde tüke-tim kültürü dendiği zaman yukarı-da bahsedilen sınıfsallıktan ayrı sahte ihtiyaçlar ve haz bağlamında ele alınmaktadır. Benzer bir bakış açısına sahip Hirschman ve Hol-brook 1982 yılında hedonik tüke-tim kavramı üzerine yazmıştır ve tüketimin haz ile ilişkisini ortaya koymuştur. Daha sonraki yıllar-da Hirschman Gericiliğin Retoriği (1991) isimli kitabında tüketim kültürünün yarattığı sahte ihtiyaç düşüncesini şu sözlerle tanımlam-aktadır;

“Kavramaya çalıştığım dün-ya, insanların bir şey istediklerini sandıkları ve onu elde etikten son-ra da endişe içine düşerek, aslında bunu sandıkları kadar veya hiç istemediklerini, ancak şimdi farkına vardıkları başka bir şeyin gerçekten istedikleri şey olduğunu düşündükleri bir dünyadır.”

Raymond Williams (1976) tüketme kelimesini israf etmek, har-camak ve tahrip etmek anlamında kullanır ve bu tanımlamasıyla tüket-meye olumsuz bir anlam atfeder. Ancak günümüzün tüketim kültürü ile insanın manevi ihtiyaçları ar-asındaki ilişkiyi en iyi açıklayan-lardan birisi Ritzer olmuştur. Ritzer (2011) günümüzdeki tüketim meka-nları olan AVM’leri ve eğlence me-kanlarını birer tüketim katedraline benzetmektedir. Bu alanlarda tüke-tim kültürünün ritüellerini yerine getiren insanlar bir şekilde tüketim yaparak ibadetlerini yerine getirme-ktedirler. Ritzer günümüz alışveriş ve eğlence merkezlerinin adeta birer tapınak işlevi gördüğünü ve merke-zilik sağladığını ifade etmektedir. Farklı bir ifadeyle, tüketme bir ibadet gibi insanlara manevi haz sağlayan bir ritüel haline gelmiştir. Farklı bir yaklaşımla, Bauman (2006) tüke-tim toplumunu yaşam pratikleri içinde değerlendirmektedir. Ona göre tüketim toplumunu anlamamız için “insanların tüketmek için mi yaşadıkları yoksa yaşamak için mi tükettikleri” sorusuna cevap aran-malıdır. Bauman’a göre, en temel durum artık hiçbir isteğin ve edin-imin sonsuz olarak görülmeyeceği ve sürekli olarak tazeleneceği bir toplumdur. Kısaca istek ve tüketme taleplerimiz bir sonraki ürünü elde etme isteğine kadar sürecektir. Burada bu durumun artışındaki temel sebeplerden biri ise bu bit-mek tükenmek bilmeyen elde etme isteğine bağımlı bir piyasa ve kap-italist düzen yaratılmış olmasıdır. Tüketim toplumunda insanların sa- dece ürünleri belli hazlar için istem-esinden bahsedilemez. Durum sa-dece somutluk değil aynı zamanda soyutluk da içermektedir. Nitekim bireyler artık sadece tüketimi değil aynı zamanda tüketmeyi arzulamak ya da arzulamayı arzulamaktadır. Bu noktada, Baudrillard’ın (2002) “Tüketimi sadece maddi ilişkilerle açıklayamayız.” önermesinden bah-setmek oldukça yerinde olacaktır. Nitekim ona göre, tüketim sadece maddi değil simgesel bir düzlemde de ele alınmalıdır.

Günümüzde iyi bir vatandaş özellikle görsel medya aracılığıyla yeni trendleri takip eden ve sürekli olarak kendini yaratmayı bilen in-sandır (Baudrillard, 2002). Ancak toplumların sürekli olarak tüketime yönelmesi gelenekler ve yerel kültür-

tüketim t

oplumu

ler üzerine olumsuz bir etki yarat-maktadır. Bununla beraber kimlik-siz, kişiliksiz bireyler ve toplumlar ortaya çıkmaktadır. Buradaki asıl yanılgı tüketim sayesinde insan-ların statü sahibi olarak çevresin-den ayrışan bireyler olacaklarını düşünmesidir. Ancak, sürekli olarak benzer trendlerin görünür olmasıyla benzer ürünler üzer-inde duran bireyler, farklılık ka-zanmaya çalışırken birbirine ben-zer hale gelmektedir. Burada asıl amaç statü ve farklılıklar yarat-maktan ziyade haz yanılgısı ya da illüzyonu yaratarak kapitalist sis-temin acımasızca sömürüsüne de-vam etmesidir.

Yararlanılan Kaynaklar

Azizağaoğlu, A., & Altunışık, R. (2012). Post-modernizm, sembolik tüketim ve

marka. Tüketici ve Tüketim Araştır-maları Dergisi, 4(2), 33-50.

Bauman, Z. (2006). KüreselleĢme Toplumsal Sonuçları,(Çev.) Abdullah Yılmaz, Ayrıntı

Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.

Boudrillard (2002). Tüketim Toplumu, (Çev. Ferda Keskin, Nilgün Tutal). İstanbul: Ayrıntı Hatipler, M. (2017). Postmodernizm, tüke-tim, popüler kültür ve medya. Bilgi Sosyal Bilimler

Dergisi, (1), 32-50.

Hirschman, A. O. (1991). The rhetoric of re-action. Harvard University Press.

Hirschman, E. C., & Holbrook, M. B. (1982). Hedonic consumption: emerging concepts,

methods and propositions. Journal of marketing, 46(3), 92-101.

Ritzer, G. (2011). Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek–Tüketim Araçlarının

Devrimcileştirilmesi, (Çev. Şen Süer Kaya). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Storey, J., & Karaşahin, K. (2000). Popüler kültür çalışmaları: kuramlar ve metotlar. Ba-bil

Yayınları.

Şahnagil, S. (2019) Postmodernizm Ve Kapi-talizm Sarmalında Tüketimin Yeni

Boyutu:“Aylak Sınıf” Sendromu. Tomlinson, J. (1999). Kültürel Emperyalizm, Çev. Emrehan Zeybekoğlu, İstanbul: Ayrıntı

Yayınları.

Williams, R. (1976). Developments in the so-ciology of culture. Soso-ciology, 10(3), 497-506.

Yayınları

(4)

7 6

Romero Zombilerinin

Tüketim Çılgınlığı

Doç. Dr. Hasan Gürkan Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü

G

ü n ü m ü z t o p l u m l a r ı için kullanılan, bu toplum-ların giderek üretimden ve hizmet üretiminden ziyade tüketim (malların ve boş zamanların tüketi-mi) etrafında örgütlenmesini anla-tan bir terim olan tüketim kültürü ve tüketim toplumu kavramları, gittikçe yaygınlaşan zenginleşme eğilimleri, burjuvalaşma, kitlesel bir popüler kültürün ortaya çıkışı, toplumsal sınıfın ölümü, tüketim sektörlerinin ortaya çıkışı, birey-ciliğin artması gibi dinamikler ile günümüzde tanımlanır oldular. Kitle iletişim araçlarının da alabildiğine geliştiği ve önemli bir güç haline geldiği günümüzde, tüketimin me-dya tarafından beslenip pazarlan-ması ve çeşitli iletişim araçlarının eleştirileri ile karşı karşıya kalıyor. Sinemada da popüler film türü olarak tanımlayabileceğimiz türler içinde, çeşitli alanlara vurgu yapan ve bun-ları ele alan, konu edinen, eleştiren filmler bulunuyor. Bu bağlamda, bu metin, “tüketim kültürü ve tüketim toplumu” başlıklı konunun sinemada nasıl ele alındığını inceleyebilmek adına, korku türü içinde yer alan bir filmi inceleyerek konuya daha çok eleştirel bir bakış kazandırma-ya çalışıyor. 1978 kazandırma-yapımı olan ve korku-gerilim türü içinde yer alan George Romero’nun Dawn Of The Dead (Ölülerin Şafağı) adlı film…

Öfke, sevinç, hüzün ve kor-ku, film seyrederken hissedilip, dışa vurulan duyguların bir kısmıdır. Bu açıdan bakıldığında filmlere olan duygusal katılımın, öteki popüler kültür biçimlerine göre çok daha güçlü ve yoğun olduğunu söyleye-biliriz. Aristoteles’in de üzerinde durduğu ve katharsis olarak ad-landırdığı rahatlama, aslında bir nevi modern dünyanın bir ‘zevk iksiri’ olarak karşımıza çıkmaya başlamış durumda. Bu nedenle popüler

olanın ve toplumu etkileyen ‘şeyler-in’ sinemada da bir şekilde yeniden üretilip sunulması söz konusu.

Özellikle korku filmleri 20.yy başında, endüstrileşmiş kapitalist toplumlarda, bilim ve teknolojinin gelişmesinden duyulan ürküntü, kentsel yaşamın yalnızlaşan birey-lerinin endişeleriyle birleşmiş; sal-gın hastalıkların önlenmesi ve insan hayatına daha fazla değer verilmes-ine karşın dinsel inançların sarsıl-ması, ölüm korkusunun niteliğini etkilemişti. Sınıfsal konumu yitirme, başarısız olma gibi kaygılar, eski tarz dayanışmanın yerini alan rekabete dayalı ilişkiler ve kentsel yaşamın kendine özgü suçlarıyla tehlikeleri, ölüm korkusuyla birlikte yaşam ko-rkusunu da gündeme getirmiştir.

Böylelikle zamanla sinemada kendine ait bir anlatı kazanarak günümüzdeki tanımını almıştır. Ölülerin Şafağı filmi, gerek kor-ku öğelerini barındırması, gerekse içerdiği toplumsal kodlarla tüket-im açısından ele alınabilecek özel-likli bir film. Önce kenti, ardından da tüm ülkeyi istila eden zombil-eri konu edinen filmde, yönetmen zombilerin korkusuz, yılmak bilmey-en ve aynı anda her yerde buluna-bilen karakterler olma özelliğinden yararlanarak, günümüzde tüketi-ci olarak adlandırdığımız kişilerle (bizlerle), zombileri özdeşleştirmiş ve tek amaçları insanların üzerine yürüyüp, öldürmek ve yemek olan zombileri, tüketimin fazlalığı un-surlarını göstermeye çalışmıştır. Filmde özellikle toplum ve tüketi-cilik üzerine sinsi bir eleştiri vardır. George Ritzer’in 1990’lı yılların son-larına doğru adını koyduğu tüketim katedralleri, “tüketicileri çekmek için gereken büyüyle karakterize edildiğini ama akılcılaştırma süre-cinin sonucu olarak büyünün bo-zulmasının olabileceği yer” olarak tanımlandığı mekanlardır. 1979’lu

yıllarda alışveriş merkezi patlaması ilk safhalarında olduğu için “alışver-iş merkezi kültürü” henüz ileri sürülmemişti. Günümüzde alışveriş merkezleri, kapitalist akımın ayrıl-maz bir parçası olarak kabul ediliyor. Günlük hayatlarımızın, sık sık tüketim gibi şeylerle tüketiliyor olmasını aslında yönetmen, zom-bilerin de bilinçsizce beslenmesiyle özdeşleştirmiş. Çünkü toplumumuz (ve toplumlar) da, zaman zaman bilinçsizce tüketiyor.

Meta fetişizmi ilişkisi

Filmin temasında korku bir yana, çaresizlik duygusu ağır basar; bir taraftan insan türünün ne kadar basit ve tüketici olduğu vurgulanır. Aynı zamanda, siyahiler pozitif yön-leri ile öne çıkarılır; kritik anlarda-ki doğru hareketleri, sabırları, in-ançları ve insanlığı ile beyazlardan öne çıkar. Böylelikle filmin, etnisite açısından öncelikli ve önemli bir noktada durduğu iddia edilebilir. Filmde insanlar, markette kendiler-ine fazlasıyla yetecek kadar yiyecek bulmalarına karşın, o kadar tutum-suzdurlar ki, kendi kendilerini bir çıkmaza sürüklerler; tüketici toplum yapısından insan psikolojisine, birçok konuya yayılan film, aslında acil ihtiyaç üzerine yeniden kurgu-lanmış bir eser olarak da görüle-bilir. Bunu meta fetişizmiyle doğru orantılı olarak ayarlanmış bir ölçü gibi düşünebiliriz. Nasıl ki, tüket-ici ve maddeci tarafımız korkunç boyutlara varmışsa, bu yanımızın altını çizen yaşayan ölülerin iştahı ve kararlılığı da o derece arttırılmış. Filmi izledikten sonra bir süper markete gitmek aslında isabetli bir karar olacaktır; gidin ve etrafınıza şöyle bir bakın! Etrafınızdaki insan-ların hepsinin birer zombi olduğunu hissedeceksiniz. Ve açlıklarını insan eti yerine, reyonlara saldırarak gi-derdiklerini rahatlıkla göreceksiniz…

(5)

9 8

Zombi – insan ilişkisi ve tüketim boyutu

Filmde aynı zamanda çağdaş hayata yönelik bir saldırı, çarpıcı bir biçimde ele alınır. Filmin olay örgüsü zombilerin bir alışveriş merkezini ele geçirmesi üzerine kuruludur; yıl-lardır iradesiz, ruhsuz kitleleri yabancılaştırıcı tüketme buyruğuyla çılgına dönmüş zombi benzeri yaratıklar olarak tahayyül eden kültür eleştirmenlerinin en kötü korkularını işleyen bir senaryodur bu. Çünkü toplumdaki bireylerde merkezi kontrole karşı koyma gereksiminin hissedilebilmesi, daha işin en başından tek tek kişilerin bilinçlerinin, bağımlı konumdaki kitle toplumu insanına aynı hegemonik ideoloji öğe-lerinin her biri ayrı ve özgün gibi görünen tür ve öykü düzenlemeleri içinde konumlanmasına özen gösterilerek bilinç endüstrisince üretilmiş kültür ürünlerinin sunulması ve tükettirilmesi sayesinde işletilen bir homojenleştirme sonu-cunda, kontrol edilmesiyle zaten baskıya alın-mış olur. Böylece bilinç ve eğlence endüstrileri karşısında etkilenmekte olan insanın tümüyle aktif bir durumda olmadığını söyleyebiliriz. Filmde de zombilerin yapmış oldukları her şey, alışveriş merkezindeki halleri ve insan eti yeme çabaları aslında toplumdaki gerçek bireylerin durumlarından farksız değildir.

Sapkın tepkinin başka bir biçimi

O halde bu bağlamda kitle kültüründen de bahsetmek yerinde olacaktır. Adorno “ki-tle kültürünün insanların zihinlerini sömürge-leştirdiğini savunurken, Fiedler ise kitle kültürünü özgürlüğün alanına yerleştirir.” Kitle toplumu ve kültürü, esas olarak belirsizliği ve değer yüklü karakteri yüzünden sosyolojide demode bir hale gelmiştir… O halde bu tanım-lardan hareketle kitlelerin kendilerine yönelik bu tür coşkulu yıkıcılığı Jean Baudrillard başka bir bağlamda “milyonlarca turistin görünüşte kültür tüketmek ama aynı zamanda bir yapı hatası bulunan binanın çökmesini hızlandırmak için üşüştüğü Georges Pompidou Merkezi’yle ilgili çözümlemesinde tartışır.” Bir alışveriş merkez-ini ele geçiren zombiler hakkındaki Ölülerin Şafağı’nın, bütün Birleşik Devletler’de alışveriş merkezlerinde gece yarısının gözde filmlerin-den biri olmasında da benzer bir durum vardır. Her iki durumda da kitleler, tam da çok büyük bir coşkuyla destekler göründükleri kültürün ölümünden büyük keyif alırlar. Sanki burada Roland Barthes’in arka çıktığı yarılmış, ‘sapkın’ tepkinin bir başka biçimiyle karşı karşıyayızdır. Bu bağlamda Karl Marx’ın bir kurt adam olar-ak kapitalist tarifi, bu yaratığın etkinliklerine yönelik hararetli bir oyuna dönüşür. Marx, kap-italizmi devamlı olarak, canlı emeğin yerine ölü emeği geçirmeye iten kurt adam açlığına iter. Bu açıdan “ölü emek, yani teknolojinin çoğal-masının, insanlığı angaryadan kurtarıp gerçek-ten özgürleştirmek yerine zihinsel, ahlaki ve du-ygusal hayatlarının işgal edilmesine yol açtığını,

dolayısıyla da onların toplumsal değişimi arzu-layamaz hale getirdiğini ileri sürer.”

Kitle kültürü: ruhsal zombicilik

Modernizmin ve kentleşmenin artarak, büyük şehir hayatının katlanılamaz hale gelmesi eğlence tekniklerinin de gelişmesini beraber-inde getirir. İnsanlar, şehrin yol açtığı acıyı ve sıkıntıyı, eğlence teknikleriyle unutulabilir hale getirmeye çalışır. İleri kapitalizmde tür aynı kalsa bile, anlatı değişecektir. Fiziksel özgürlüğün, yani artan boş zamanın bedeli, ruhsal zombicilik olacaktır. İnsanlara içinde bulundukları umutsuz boşluğu fark etmemelerini sağlamak için kitlel-ere bir sürü kolay, sahte haz sunulur. Böylece Frankfurt Okulu’nun bazı üyeleri ve onların takipçileri olan diğer benzer düşünürlerin dediği ve ideolojiyle özdeşleştirilen o büyük canavara yakalanmış oluruz: kitle kültürü… İşte o zaman eğlence, ideolojiye egemen olur. O zaman, bu zamandır… Aslında filmde de verilmek istenen mesaj; kitle kültürü ve dolayısıyla şekillenen tüketimin, eğlence biçimleriyle de süslenerek ve yeniden üretilerek insanlara sunulması ve in-sanların da gerçek toplumun içinden sıyrılarak, bilinçsizce tüm bu faaliyetleri gerçekleştirme çabalarının bir yansımasıdır.

Neden zombi figürü?

“Canavar figürleri normalliğe yönelmiş tehditlerin püskürtülüşünü temsil ettiklerinden, var olan düzeni onaylamak için kullanılabilirler.” Bu nedenle zombiler de, normal toplumsal iş-leyişin özellikle canavarca olan taraflarına dikkat çekerler. Hemen hemen tüm canavar figürleri, hâkim olan toplumsal yapıya ve statükoya, karşı çıkışı ifade eder. Çünkü kültürün ve kültürel değerlerin normallikle ilişkili olarak canavarlık olarak yansıttığı, sıklıkla uygar yaşamın sürek-liliği için dışarıda tutulması gereken şeylere, dizginlenmiş saldırganlık ve bastırılmamış cin-selliğe ait metaforlardır.

Romero, “normal” insanların canavar-lara dönüşmesini betimleyerek, normalliği canavarlıktan ayıran çizgiyi delip geçer ve “normal” yaşamın parçası kabul edilen birçok şeyin aslında son derece yakışıksız olduğunu ima eder. Film kuramcısı Robin Wood’a göre zombiler, “Bu düzenin yarattığı ve aynı düzene oynak bir temel oluşturan bastırılmış gerilim ve çatışmaları – ‘ölü’ de olsa otomatik olar-ak süregiden geçmişten, ilişkilerin babaerkil yapılandırılışından kalma mirası – temsil eder.” Yönetmenin çekmiş olduğu diğer zombi filmleri de (Night of the Living Dead -1968, Day of the Dead-1985), bu metinde bahsedilen toplum, kültür, otorite, tüketim, mevcut düzen, vb. gibi konulara eleştiriler getiriyor olsalar da aslında üç filmin tümünde de ırklar arası, cinsler ar-ası ve toplumun en küçük yapı taşı olarak

ad-landırılabileceğimiz aileyi ele alma ve bu konu-lara eleştirileri yer alır.

Dawn Of The Dead’de zombiler, pro-gramlanmışlardır ve asla engellenemezler. Bu açıdan onlar tüketimi temsil eder olmuşlardır. Ancak filmde yer alan alışveriş merkezinin de maddesel tüketim “Amerika”sı için bir metafor olduğu işlevini göz ardı etmemek gerekir. Ölüler –zombiler-, nedenini bilmeden alışveriş merkez-ine gitmeyi alışkanlık halmerkez-ine getirmişlerdir. Aynı gerçek yaşamdaki insanlar gibi… Ölü figürü, tüketici kapitalizmin altında insanları yok eden ve başkalarını yok etmeye yönelten gerçek bir açlığı işaret eder. Yönetmen, gerçekçi ve akılcı bir bakış açısıyla bu nedenle ölüleri – zombileri – filminde kullanmış ve tüketim çılgınlığını, bunun nasıl bilinçsizce yapıldığını ve gerçek yaşamdaki insanların neredeyse uyuyarak tüketen varlıklar olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Filmin sonunda ise, ırklar ve cinsler arası iş birliği birkaç kişinin de olsa, canını kurtarmaya yeter… Böylelikle film, iyi bir şekilde sonlansa ve birkaç kişinin de olsa kurtulduğunun sinyallerini verse de toplumsal düzene güven verici mesa-jlar içermez… Romero’nun 1979 yapımı Dawn Of The Dead’i de henüz tüketimin alabildiğine yoğun yaşandığı bir dönemde çekilmiş olmasa da, gelecek için – ki o gelecek, günümüzdür – aşırılıkların ve abartıların boyutlarını tasvir eder.

Yararlanılan Kaynaklar

Abisel, Nilgün; “Popüler Sinema Ve Türler”, İstanbul, Alan Yayıncılık, 1999

Adorno, Theodor; “On Populer Music”, 1941

Baudrillard, Jean; “L’effet Beaubourg: İmplosion Et Dissua-sion”, Paris, Galilée, 1977

Bocock, Robert; “Tüketim”, Ankara, Dost Kitabevi, 1997

Bottomore, Tom; “Frankfurt Okulu”, Konya, Vadi Yayınları, 1994

Kottak, Conrad Philip; “Antroploji”, Ankara, Ütopya Yayınevi, 2001

Marshall, Gordon; “Sosyoloji Sözlüğü”, Ankara, Bilim Ve Sanat Yayınları, 1999

Modleski, Tania; “Eğlence İncelemeleri”, İstanbul, Metis Yayın-ları, 1998

Oskay, Ünsal; “Popüler Kültür Açısından Çağdaş Fazntazya: Bilim-Kurgu Ve Korku Sineması”, İstanbul, Der Yayınları

Ritzer, George; “Toplumun Mcdonaldlaştırılması”, İstanbul, Ay-rıntı Yayınları, 2001

Ritzer, George; “Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek”, İstan-bul, Ayrıntı Yayınları, 2000

Ryan, Micheal; Kellner, Douglas; “Politik Kamera”, İstanbul, Ay-rıntı Yayınları, 1997

(6)

11 10

G

üzellik, göze hitap eden, kişiyi gördüğü şey karşılığında heye-canlandıran, hayranlık uyandıran durumdur. Güzellik herkese göre değişenkenlik gösteren, her bir bireyin farklı olarak yorumlaya-bildiği bir olgudur ve güzellik kültürden kültüre farklılaşan ve farklı yorumlanabililirlik durumu barındıran bir olgudur. Mevlana güzellik hak-kında ‘’ İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka birşey değildir. Gözü, neyi görürse değeri o kadardır insanın ‘’ der. Konfüçyüs ise ‘’ Herkes göremese de her şeyde güzellik vardır’’ demiştir öte yandan Franz Kafka ise ‘’ Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.’’ di-yerek yorumlamış ayrıca Liu Zongyuan ise ‘’ Güzellik kendiliğinden ortaya çıkmaz, insanlar tarafından açığa çıkarılır. Eğer Ling Tang (Orkide Köşkü), berrak nehri ve narin kamışları, Wang Xizh tarafından tasvir edilmemiş olsalardı, kim-secikler fark etmeksizin ıssız dağlar arasın-da yok olacaklardı’’ demiştir. Umberto Eco’ ya göre güzellik ise ‘’ zarif, hoş yada enfes, harika, muhteşem gibi ifadelerle birlikte beğendiğimiz bir şeyi belirtmek için kullandığımız bir sıfattır. Güzellik kavramının dönemden döneme değişe-bileceği gibi kültürden kültüre de değişiklikler gözlemlenebilmektedir ayrıca günümüzde ki güzellik kavramına yakın bir görüşü olan Aristo, ‘’ Kesin bir güzellik olmayacağını, bunun algıya bağlı olduğu ve insanın kavrama gücünü aşan şeyler güzel olamaz. Tarih boyunca güzellik genellikle iyi olanla birlikte anılmıştır’’ demiştir. Günümüzde ise güzellik kavramının insanların algılarını manipüle ederek hakikatin

değersizleştirilmesi ve farklı bir takım düşünceleri insanlara empoze ederek, gerçeğin yerine istenilen güzellik ka-vramının oluşturulmasını görmekteyiz ve bunu her alanda gözlemleyebilmek-teyiz, örneğin istenilen kadın güzellik ol-gusu yaratılması konusunu ele alırsak medya tarafından bizlere dayatılan film, dizi, müzik klipleri, hatta reklamlar ned-eniyle aslında kişiye özgü olan güzellik kavramının yönlendirmelerle ve insan-ların algıları ile oynanarak tek tipleştirme ve genelleştirme durumunu görmekteyiz, buradaki en önemli çıkar sahipleri koz-metik ürünleri üreten firmalar olarak da görülebilir fakat güzellik manipülasyonu bununla sınırlı kalmamaktadır, devletlerin, hükümetlerin kendilerine düşman olarak gördükleri diğer ülkelere karşı güzellik ma-nipülasyonu yaptıklarını çoğu kez gözlem-liyoruz ve bizzat şahit olduğum bir örnek ile ifade etmek gerekirse, 2009 yılında Ka-zakistan’da yaşadığım dönemde, Türkiye - Kazakistan ilişkileri inanılmaz derecede iyi ve yakın bir seviyeye gelmiş bulunmak-taydı, bu dönemde Kazakistan televizyon-larında bulunan belgesel kanalları sürekli Türkiye’nin güzelliklerinden bahsederek ne kadar güzel bir ülke olduğu ve tatil için en iyi seçimin kesinlikle burası olduğunu vurgular nitelikte programlar yapıyorlardı. Türkiye’nin özellikle deniz turizmi için dünyanın sayılı ülkelerinden biri olduğu ve otel ücretlerinin çok uygun olduğu, ayrıca otel yeme içme konseptlerinin turistlere fazla para harcatmamak, ekonomilerini sarsmamak adına her şey dâhil sistemde olduğunu anlatıyorlardı ve bir süre sonra

Post-Truth, Medya

ve Güzellik Algısı

Yaseyi Buğday İstinye Üniversitesi Öğrencisi

post

-truth

bu programların ardından Kazakistan’dan Türkiye’ye doğru bir turist patlaması yaşandı. Türk Hava Yolları artık Kazakistan’dan direkt Antalya’ya seferler düzenlemeye başladı ve hatta Onur Air, Atlas Jet gibi firmalar da bu seferleri yaptı. Ayrıca bu belgesel programları yapılırken de Kazak turistlerin önceden en çok tercih ettikleri ülke olan Mısır’ın siyasi tartış-ma programlarında kötülenmesi ve Mısır’daki seçimlerden sonra artık o ülkenin güvenli bir yer olmaktan çıktığı ve tatil bölgelerine sürekli terör eylemleri gerçekleştirildiği söylenmesi ile yaklaşık 8 aylık bir süreçte Kazak turistlerin ilgileri Mısır’dan, Türkiye’ye çekildi ve yaz tatil planı yapan Kazak arkadaşlarımla konuştuğum-da onları Türkiye’nin ne kakonuştuğum-dar güzel bir ülke olduğunu, kesinlikle Türkiye’ye gitmek iste-diklerini söylerken buldum ve ne gariptir ki yıllarca Mısır’a tatile giden bu kişiler, Türki-ye’nin, Mısır’dan her konuda daha iyi olduğunu söylediler. Hâlbuki daha Türkiye’ye tatile bile gitmemişlerdi, bu gelişmelerden sonra yaşanan turist patlamasıyla Türkiye ile Kazakistan ar-asında ticari anlaşmalar, gümrük muafiyeti gibi sözleşmeler havada uçuştu, iki ülke de kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmiş oldu ve Kazakistan bu çıkarları elde edebilmek için medyayı kullanarak vatandaşlarının güzellik algılarıyla oynadı, güzel tatil anlayışlarını ma-nipüle etti, Kazak turistler tatil planı yaparken, Kazakistan’a daha yakın olan ve Türkiye’den daha ucuz ve ayrıca güzellikler açısından da dünyaca herkesin beğenisini kazanmış Tay-land’da tatil seçeneğini gözetebilirlerdi fakat onlar kendilerine sunulanı yani kolay olanı seçtiler. Kendi gözlemlerimden yola çıkar-ak sunduğum bu örnekle demek istiyorum ki güzellik aslında kişiden kişiye değişen bir hoş gelme durumuyken, genellikle medya yoluyla hakikatler çarpıtılabilir ve yerine iste-nilen koyulabilir bu da insanlar da etkilenme yaratarak güzellik algılarının farkında olmadan değiştiğini görebiliriz, bu nedenden dolayı “güzellik post-truthtur” diyebiliriz.

Yararlanılan Kaynaklar

Televizyon ve Gündelik Yaşam Eleştirisi, Ders notları, 2020.

(7)

13 12

Paulette Jiles’in aynı isimli romanın-da uyarlanan News of the World, Amerikan İç Savaşı’nın ardından kim-sesiz kalan bir kızı, yaşayan son akra-balarının yanına götürmeye çalışan bir adamın hikayesini konu ediyor. Kaptan Jefferson Kyle Kidd, üç savaş gören ve bunların ikisinde savaşan bir adamdır.

Eşini kaybeden ve hayatta kimsesi olmayan Kidd, kasaba kasaba gezerek

okuma yazması olmayan insanlara haberleri okumaya başlar. Bu sırada Kidd’in, ebeveynlerinin ölümüne

ned-en olan bir kabile tarafından kaçırılan küçük bir kızı akrabalarına ulaştır-ması gerekir. Kızı, hayatta kalan son akrabalarının yanına San Antonio’ya götürmek için yola koyulan Kidd, yol-culuk sırasında hem zorlu doğa şartları

hem de peşlerine düşen haydutlara karşı zorlu bir mücadeleye girişir.

Dünyadan Haberler 10 Şubat 2021 / 1s 59dk /

Dram, Aksiyon, Macera Yönetmen: Paul Greengrass Oyuncular: Tom Hanks, Helena

Zengel, Elizabeth Marvel Ülke: ABD

(8)

15 14

F

ilmin konusuna kısaca değinirsek “bladerunner olan” ajan K adlı po-lis memurunun bir ağacın altında doğum yapmış bir replicantin ce-sedini bulmasıyla başlayan olaylar zinciri diyebiliriz. Ama filmi biraz daha açmamız gerekirse ilk önce “bladerunner” ismini açıklamalıyız. “Bladerun-ner” replicant olan insanları yakalayan ve on-ları öldüren polis memuron-larına verilen isimdir. Peki bu memurların avladığı replicantlar nedir? Replicantlar Dünya dışı kolonilerde köle olarak çalıştırılmak için kullanılan kopya insanlardır. Görünüşleri insana benzemekle birlikte in-sanüstü fiziksel bir kuvvete sahiptirler. Fakat Tyrell şirketi tarafından üretilen bu kopyalar köle olmak istemedikleri için isyan etmiş ve öldürülmüşlerdir. Daha sonra ise 2020 yılında başlayan kıtlığın sebebiyle tekrardan çözüm arayışlarına gidilmiş ve Niander Wallace yapay tarım ile bu kıtlığa son vermiştir. İşte bu nokta-da Wallace şirketi Tyrell şirketinden kalan veril-eri kullanarak yeni itaatkar kopyalar üretmişler-dir. Fakat uzun ömürlü olan eski model “nexus 8” ler hayatta kalmış ve onları da “bladerunner” lar avlamaya devam etmiştir. Biz bu filmde ise Ajan K’nin bakış açısıyla bu ölüm kovalama-casını izlemekteyiz.

Filmin Temel Karakterleri

Ajan K: Ajan K replicant olan bir polis me-murudur. Bu fotoğrafta ise post travma-tik referans testine girdiği anı görme-kteyiz. Çünkü bu test onun emirlere bağlılığını ölçmekte ve robot olduğunu hatırlatmaktadır. Burada “Sevdiğin bir-inin elini tutmak nasıl bir şey? Bağlanmış hayallerin var mı? Kalbin birine bağlansın diye can atıyor musun?” gibi sorular sorulmaktadır. Dikkat edersek bu sorular bir insanın duygu durumuna etki eden ve cümlelere dökülmeden önce kafa yorul-ması gereken sorulardır. Fakat karakter-imiz hepsine “ bağlantılı ve hücreler” diye cevap vermekte ve bağlılığını gösterme-ktedir. Ben bu cevaplara bakarak burada fordizmin istediği insan tipini görmektey-im. Fordizm insanın işini basite indirgey-en onu hayvan- makine arası bir modda kullanmaya çalışan ve üreticiyi vasıfsı-zlaştıran bir sistemdir. Ajan K polis me-muru olmasına karşın burada sembolik anlamda üretici konumundadır. Çalışır, sistem için avlar hatta sisteme para har-car fakat ona insan olma fırsatı verilmez ya da hiç değilse insan gibi yaşama fırsatı. İşini yaparken bile katı kurallara tabidir ve bu kurallar ona inisiyatif kullanma hak-kı bile vermez. Buradaki fordizm iki kat korkutucudur çünkü o yaratıcı yıkımdan doğmuştur. Filme baktığımızda insanlar Dünyayı kökten değiştiren bir teknoloji-ye sahip olmuş, kıtlığı durdurmuş, Dün-ya dışında koloniler inşa etmiştir, bunlar muazzam bir yapıcılığın ürünüdür, fakat bu dünyanın fordizmi de bu muazzam

Blade Runner 2049 Filmi Işığında

Tüketim ve Dünyanın Geleceği

Ceren Aykaç

İstinye Üniversitesi Öğrencisi

yapıcılığı kontrol edecek kadar büyük olmalıdır, olmuştur da.

Joi: Memur K’ nın hologram sevgilisidir.

Me-mur K’nın yalnızlığını bir hologramla gidermeye çalışması gelecekte bana insanlığın ve insa-na hizmet için yapılmış robotların da ortak bir yalnızlığa sürükleneceğini ve bu yalnızlığı da satın alınan ürünlerle gidermeye çalışacaklarını gösteriyor ki bu çok ürkütücü. Evet, tüketim yaşamın devamlılığı için uzun zaman önce araç olmaktan çıktı fakat insanın yaratılışından ge-len sorunların çözümü için bu kadar gerçekçi ve insanı bu kadar etkileyebilen, ona benzey-en ürünlerin yapılabilmesi ve bunun tüketilm-esi şaşırtıcı. Gerçek olan ve hissedilen yalnı-zlığa karşı, dokunulamayan ve hissedilemeyen bir ürünün çözüm olarak kullanılması insanlığın kendini hala sorgulamayı bilmediğinin kanıtı gibi.

İnsan olmaya çalışan ama tüketilmek için yapılmış iki ürün. İster ete bürünsün ister sa-dece görüntü olsun insanın harcaması için yapılan her şey aynıdır. Görünüşünüz veya çeşitliliğiniz vasfınızı değiştirmez, sizin sadece daha çok müşteriye ulaşmanızı sağlar.

Rick Deckard: Eskiden “bladerunner”

olar-ak çalışmış bir polistir. Folar-akat Rachael adlı rep-licanta âşık olup onunla kaçmış ve ömrünü saklanarak geçirmiştir. Filmin hikâyesi aslında burada başlamaktadır. Çünkü kopya insanlar sadece hükmedilmek için yapılmışlar, âşık ol-mak veya üremek gibi insani davranışları ser-gileyemeyecek şekilde üretilmişlerdir. Fakat Rachael’in Deckard’a âşık olup bir çocuk doğur-ması oluşturulan bütün düzeni altüst edecek niteliktedir. Çünkü ruhlarının varlığı sürekli reddedilmiş bu insanların buna mukadder ola-bilmesi, insanın her yaptığı ve tükettiği ürünle inanılmaz bir şekilde bütünleşebildiğinin, ona kendinden özellikler verdiğinin kanıtıdır. Belki de bu yüzden bu kadar çok harcıyoruz. Duygu-larımız veya aklımızla bir şeylere bağlanmak çok yorucu ama kredi kartı numaramızı girip sahip olduğumuzu zannetmek daha kolay.

Filmde Rick Decard’la ilgili bir noktaya değinmek istiyorum. Filmde Deckard’ın insan olup olmadığını bilemiyoruz. Açık şekilde bize bilgi verilmiyor. Rolü canlandıran Harrison Ford onun insan olduğunu belirtse de senaryoyu yazan Hampton Fancher bir kopya olmasının da ihtimal dâhilinde olduğunu söylemekte-dir. Bunun kasten yapıldığını düşünmekteyim çünkü bu kopyaların sloganı “insandan daha in-san” idi. Filmde biz karakterlerin insan mı yoksa replicant mı olduğuna karar veremiyoruz. Öyle bir üretim ve tüketim çağı ki bizi ne olduğu-muza dair şüpheye düşüyor. Kullanılmak için yapılmış bir araç mıyız yoksa gerçekten insan mıyız? Bunu reklam ve tüketimle bağdaştırırsak ürünler hayatımızın her tarafına öyle bir işlemiş ki artık statümüzden değil varlığımızdan şüphe etmeye başlıyoruz. Reklamda pazarlanan aca-ba biz miyiz? Çok büyük bir algı bozukluğunun içine düştüğümüzü anlıyoruz.

“Filmde Rick Decard’la ilgili bir noktaya

değinmek istiyorum. Filmde Deckard’ın

in-san olup olmadığını bilemiyoruz. Açık

şekil-de bize bilgi verilmiyor. Rolü canlandıran

Harrison Ford onun insan olduğunu

belirt-se de belirt-senaryoyu yazan Hampton Fancher

bir kopya olmasının da ihmal dâhilinde

(9)

17 16

Niander Wallace: Wallace şirketinin başkanı ve yeni nesil kopyaların üreticisidir. Ken-di yapmış olduğu kopyaları “melek” olarak nitelendirmekte ve yaptığı kopya insanların “cenneti fethetmesine yarayan işçiler” olarak görmektedir.

Yukarıdaki iki fotoğrafta Wallace’ın insanları nasıl ürettiğini görmekteyiz. Fakat burada ilgi çeken şey Wallace ‘ın kopyaları incelerken kullandığı “ dokuz dünya” tabiridir. Dokuz dünya, Hristiyanlık öncesinde İskandinav mitolojisinde geçen çeşitli varlıkların vatan-larıdır. Bu dünyalar Yggdrasil adlı yaşam ağacının köklerinin ve dallarının üzerinde bulunmaktadırlar. Wallace’in bu Hristiyan-lık öncesi döneme atıflarda bulunması, cen-net, melek benzetmelerini sık sık kullanması onun kendini bir peygamber veya tanrı gibi

gördüğüne delildir. Hristiyanlık gibi bir sema-vi dinden önceki inanışlara göndermeler yap-ması filmin geçtiği çağdaki insan- tanrı ilişkis-inin tahlilini yapmaktadır. Üretim ve tüketim öyle bir noktaya gelmiştir ki artık bir din ol-muştur. Bu yeni dinin ve tanrısının reklamları yapılmaktadır. İnsanlar artık melekler satın almaya başlamışlardır. İnançlar, sahip olunan ürünlerde birleşmiş ve insanlar artık görüp dokunabildiklerine melek, yaşadıkları bu şehre cennet, üreticiye ise tanrı demişlerdir. Sadece gerçeklik değil inanç algısı da bozul-muş, reklamlar ve ürünler dinlere kafa tutabi-lecek hale gelmiştir.

Dokuz dünya tabirinin diğer bir anlamı da kurulan Dünya dışındaki koloniler olabil-ir. 2016 yılında Nasa’dan gelen bir açıkla-maya göre güneş sisteminde Dünya’nın on katı büyüklüğünde bir gezegen bulunmuş ve bu gezegene “Dokuzuncu Gezegen” ismi verilmiştir. Belki burada insanların ne ka-dar geliştiğine dair bir ipucu verilmektedir. Fakat her ne olursa olsun bu ileri teknoloji bile insandaki tüketme, alma arzusunu din-dirememiş, insanlığın sallantıda olduğu bir zamanda bile yüceliğini kaybetmemiştir.

Dr. Anna Stelline: Deckard ve Rachael’in

kızı, Wallace’ın aradığı kişidir. Çünkü Wal-lace sınırlı sayıda kopya yapabilmekte kop-yaların üremesini sağlayamamaktadır. Tyrell şirketinin son ürünü olan Rachael’in üreme yeteneğine sahip olup onu doğurması An-na’yı özel kılmaktadır. Anna üretilmiş bir kop-ya olarak gösterilmiş ve toplum hizmetine sunulmuş bu şekilde gizlenebilmiştir. Anna‘ da göze çarpan şey üretilmiş insanlar için anı yapıyor olmasıdır. Bunu üretimin ulaştığı manevi boyut olarak nitelendirmekteyim.

Bu resimde Anna’nın kopyalar için anı üret-tiği sahneyi görmekteyiz. Anı üretimi ben-im nezdben-imde bireyselliği öldüren bir şeydir. Çünkü başkalarının anılarına sahip olmak, başkalarının karakterini, düşüncelerini ben-imsemek, acılarında kısılmak, etkisinde kal-mak demektir. Üretim öyle bir boyuta ul-aşmıştır ki o ne isterse biz onu görmekte, o neyi arzularsa onu istemekte, neye üzülürse onun için ağlamaktayız. Günümüz haberl-eri ve reklamları gibi. Bize gösthaberl-erilen onların

istediğidir ihtiyacımız olan şey değildir. Bize gösterilen istenilen şekilde ma-nipüle olmamızı sağlayacak, harcama yapmaya yönlendirecek sisteme karşı uyumamızı sağlayacak şeylerdir.

Luv Luv: Filmde Wallace’ın yardımcısı

olarak göze çarpmaktadır. Filmdeki fiil-eriyle bize liberalizmi sorgulatmaktadır. Wallace şirketi özel bir şirket olmak-ta ve gücü polis teşkilatınn içinde dahi hissedilmektedir. Ajan K’nin patronu Yüzbaşı Joshi’yi bıçaklarken Wallace’ ı kastederek “seni öldürmek zorunda kaldığımı ileteceğim” der. Özel bir şirket ve onun çalışanı böylesine muazzam bir güce sahip olmuştur ve onlara bu gücü veren temel şey de üretim yapmaları, bir nevi toplumun tüketimini sağlıyor olma-larıdır. Üretim aynı zamanda bir güçtür fakat özel şirketlerle (yani liberalizmle) kişilere korkunç boyutta bir hâkimiyet kazandırmaktadır.

Filmde genellikle Ajan K’yi ya düşünürken ya da tek başına oturmuş üzülürken görmekteyiz. Sürekli bir şey-leri sorgulamakta, ne olduğunu, neler olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Film-in kasvetli havasının da bize bu duyguları hissettirmek amacıyla seçildiğini düşün-mekteyim. Filmde donanımlı insanların ve makinelerin, donanımlı yalnızlıklarını izlemekteyiz. Başka bir tema olarak da “varoluş” kavramını görmekteyiz. İn-sanların ve insan gibi görünen tasarım-ların ne olduktasarım-larını sorguladıktasarım-larını sey-retmekteyiz. “İnsan nedir?” “ Ruh neyin içindedir?” “Tasarlanmış insanların ruhu olmaz mı?” “Ruha sahip olmak için doğ-mak mı gerekir?” gibi sorular karşımıza çıkmakta ve karakterlerimizin her biri bu soruya bir cevap niteliği taşımaktadır.

Açıkça söyleyebilirim ki filmde sık sık holo-gramlar ile yapılan reklamlar karşımıza çık-maktadır. En lüks evden, yollara veya varoş mahallerine kadar her yerde bu hologram çıkışlı reklamları görmekteyiz.

Burada dikkatimi çeken şey de bale yapan kızın durduğu mahalledir. Burası kasvetli yapısı ve taksilerin sürekli geçtiği, insanların sıkış tıkış bir şekilde yemek yedikleri yani toplum içindeki mahremiyetin sağlanmadığı bir yer olduğundan orta halli veya orta halin altında bir sınıfın burada yaşadığını düşün-mekteyim. Bu mahalleye lüks bir zevk olar-ak görülen balenin bir temsilcisinin konması reklamın artık sınır tanımadığının, bulabildiği her yere sindiğinin bir göstergesidir.

Burada ise insanın hayatında her zaman var ol-acak markaların bir tahminin yapıldığını veya onların yenilikçi vizyonlarının övüldüğünü düşünmekteyim.

Yukarıdaki iki resimde hologram olan Joi’nin yağmura verdiği tepkiyi görmekteyiz.

Fakat film boyunca insanları ya koşarken ya hırsızlık yaparken ya da birbirlerine küfürler savururken izle-mekteyiz. Herkes büyük bir boşluk içinde ve önceki insanların sahip old-uğu gerçeklik algısına sahip olama-dıkları için etraflarındaki insana özgü mutlulukları da kavrayamıyorlar.

Yukarıdaki resimde Ajan K’nin gerçek bir çiçeğe verdiği tepkiyi görüyoruz. Ekosistem insan faktörü yüzünden öyle bir yıkıma uğramıştır ki bize sıradan gelen, koparıp va-zolarımıza koyduğumuz çiçeklerin bile varlığı silinmiştir. İnsanlar artık toprağın ve bitkilerin kısaca her şeyin gerçek olduğu zamanın özlem-ini çekmektedirler. Dünya büyük bir yabancılaşmanın pençesindedir ve bununla insanlara şu mesaj ver-ilmektedir, “Hayalinizdeki dünya ş anda yaşadığınızdan farklı değil ve eğer böyle devam ederseniz büyük bir özlem ve boşluk içine düşecek-siniz.” Diğer bir mesaj ise Dünya’nın amacının ne olduğudur. Filmde seya-hat edilen hemen hemen her yerde reklam panoları görmekteyiz. Sanki Dünya’nın tek amacı tüketilmekmiş gibi. Filmde bu eleştirilmekte, Dün-yayı yitirmenin kendimizi yitirmek olduğu mesajı verilmektedir.

Filmde genel anlamda ürün reklamları görmekteyiz ve bu reklamlar anında satın almaya yönelik, açık yapılan reklamlar olar-ak karşımıza çıkmolar-aktadırlar. Aynı şekilde bu reklamlar duygusal duruma yönelik reklam olma özelliğini de taşımaktadırlar çünkü kul-lanılan parlak ve açık renkler filmde hâkim olan kasvetli havayla büyük bir zıtlık oluştur-maktadır. Bu durum zaten ruh hali bozulmuş olan insanların parlak, hayat dolu reklam afişlerini gördükçe kendilerini iyi hissetme-lerine yol açmakta onlara satın almanın bir ihtiyaç olduğu izlenimini vermektedir. “Mut-lu olmak istiyorsan almalısın.” Materyalizm gelecekte dahi manasını değil var olma şek-lini değiştiriyor.

Yaşanılan çağ gelişmiş bir çağ olmasına, in-sanların veya kopyaların tek tuşla istekleri ayaklarına seriliyor olmasına rağmen bu zamanın insanları büyük bir yabancılaşmanın içine düşmüşlerdir. Yalnızlar ve insanlıklarını kaybetmişler. Bu öyle bir duruma gelmiş ki hologramlar, insanların hayatlarında olan ve kıymetini fark edemedikleri şeylerin özlemini çeker olmuşlar. Büyük bir rol karmaşası var.

(10)

19 18

Bu iki resme bakarak söyleyebilirim ki ya gerçek bir beden ya da silik bir görüntü olacağız. İnsanlığa öyle ürünler karışacak ki biz insanlığın ortak kaderi diye bir şey söyleyemeyeceğiz. Evet, filmin başında in-sanların ekosistemin çöküşüne ve kıtlığa çare buldukları belirtildi ama film bize bu çözüm-lerin doğruluğunu sorgulatıyor. İnsanlar iste-dikleri alanda isteiste-dikleri şeyleri yapıp satışa sunabilirler fakat kendilerini üretmemeliler. İnsan hiçbir zaman tüketim metası olmamalı çünkü memnun kalınması beklenen bir ürün olduğu an hükmetme kabiliyetini kaybetme-ktedir. İnsan bir tasarım yaparken kendisini kendisinde tutacak bir açık kapı bırakmalıdır. Sadece güç, statü, gurur ve kibir için inşa et-mek solgunluk getirecektir. Aynı şekilde biz teknolojisi çok ilerlemiş bir uygarlığın mutlu-luk, adalet ve eşitlik getireceğini düşünürüz ama filme bakarak şunu söyleyebilirim ki bu koca bir yalan. Aksine özlemini çektiğimiz bu kavramlar gelecekte insanın bir tasarım ol-masıyla yok olmaktadırlar.

bu sloganlar bize göz kırpacak kadar can-lı ve yakın olacaklar. Onların büyüklüğü ve güzelliği altında ezilebiliriz. Onlar bizi tükete-bilirler.

Buradaki hologram Frank Sinatra’dır. Filmdeki zamana kıyasla 134 yıl önce yaşamıştır; diğer bir tabirle gelişmenin daha az olduğu bir dönemde. Fakat aradan bu ka-dar yıl geçmesine rağmen şarkıları dinlenme-ktedir, eskimemiştir. İnsanlık ne kadar ilerl-erse ilerlesin değiştirilmemiş duyguların ve davranışların ön planda olduğu zamanları, ister şarkılarıyla isterse filmleriyle her zaman özleyecek ve hatırlayacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar

Reklam ve Tüketim Giriş Dersi Slaytı, (2020)

Reklam ve Tüketim, 2. Hafta Slaytı (2020)

Reklam ve Tüketim, 4. Hafta Slaytı (2020)

Reklam ve Tüketim, Fordizm Slaytı (2020)

https://wikikultur.com/2020/08/19/dokuz-dunya/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dokuzuncu_Gezegen

(11)

21 20

Ghost in the Shell (1995)

ile Bir Gelecek Tasviri

Y

akın gelecekte bölüm 9, bölüm 6 gibi ay-rılmış insan topluluk-larının yaşadığı ve bu bölümlerin başlarının şefler denilen kişiler olduğu bir dünyada, içinde ghost denilen ru-hlara sahip cyber-insanlar ve bir yandan da içinde bir ghost bulun-mayan robotlar bulunmaktadır. Ancak bir gün sistemin eski bir yazılımla hacklendiği farkedilir. Bunun için görevli olan kendisi de bir robot olan Binbaşı Kusanagi ve ona yardım eden insan-robot Ishi-kawa olayı ele alır ve daha önce sistemde benzerine rastlanma-yan bu açığı çözmeye çalışacaktır. Takip etmesi gereken kişi ise, Kuk-la Ustası. Bu karakterimiz döne-min tabiri ile “ kabuktaki hayal-eti kırıyor.” Peki, bu kabuk kırma dediğim şey nedir? Anlatılan siber dünyada insanlar robotikleşmiş ve bilinçleri yani ruh/ghostları kablo-larla elektrotkablo-larla bağları kuru-lan kabukta yer alıyor. Ve bir gün hackerımız yapılmayanı yapıyor ve hükumetin istemediği şeyi yapıp öncesinde sistem açığına el vermeyen kabuğu kırıyor. Elbette her aranan gibi burada arayanın da olduğu bir film bu. Bu nokta-da Binbaşı karakteri işin içine giri-yor. Filmin başında Kukla Ustası yaptıklarının niceliği bakımından bir insan gibi aranır, ancak gerçek çok farklı çıkacaktır. Filmde işle-nen yakın gelecekteki devlet poli-tikaları ve de devletlerin bitmek bilmeyen çıkarcı tavırları o dönem güç anlamına gelen bilgisayarlar aracılığı ile oluşturulan yazılım vb. bilgilerin hepsine hâkim olmak için kendilerinin de artık kontrol ede-meyeceği proje kukla 2501 olar-ak kendini tanıtan kukla ustasını oluşturmalarına neden olmuştur.

Kukla Ustası’nın bilinç kazanması durumu biraz kontrolden çıkarır, çünkü artık izlediği Binbaşı gibi fiziksel bir vücut kazanmak ister. Filmde anıların yani bir zaman çizelgesi doğrultusunda oluşan varlığımızın insanı insan yapan esas unsur olduğu ve bunun farkındalığının bizi farklı bir varlık-tan ayırabileceği işlenmiştir. Bunu, filmdeki şu alıntıyla özetleyebiliriz:

Şef: Sen sadece kendini koruyan bir programsın

Kukla ustası: Bu iddiaya bakarsak, sizin taşıdığınız DNA’nın da kend-ini koruyan bir programdan başka bir şey olmadığını söyleyebilirim. Yaşam, bilginin akışı içinde doğmuş bir bilgisayar gibidir. Hafıza sistemi olarak DNA’sını kullanan bir yaşam biçimi olarak insan bireyselliğini, taşıdığı anılardan alır. Anılar, hay-allerle denk şeyler olsalar bile, bu anılar sayesinde insanoğlu varolabil- ir. Bilgisayarlar bu hafızanın dışsal-laştırılmasını sağladığında oluşa-bilecek her türlü sonucu gözden geçirmeliydiniz.

Şef: Ne söylersen söyle! Bir yaşam biçimi olduğuna dair hiçbir iddia yok.

Kukla ustası: Bunu kanıtlamak im-kânsız. Özellikle de modern bilim, yaşamın ne olduğunu tanımlay-amazken.

inc

eleme

Filmde hızlı geçilen bir sah-nede pazarda meyve tüketen bir adam görüyoruz. Bu da benzeri diğer fütüristik filmler aksine tab-let veya haplarla beslenmenin ye-rine günümüze benzer bir yemek tüketimi alışkanlığının olduğunu gösteriyor. Hatta Binbaşı da Ishi-kawa ile bir sahnede birlikte soda gibi bir tenekesi olan içecek içiyor-lar. Bu, robotların da insanlar gibi beslenme ve tüketim alışkanlıkları oluşmaya başladığını gösteriyor.

Eskiden paranın güç olar-ak kullanıldığı dünyamızda yeni güç olarak teknolojik veriler ve çalınmaya çalışılan datalar yeni bir materyalist düzeni kurmuş gibi görünüyor. Ama hala paranın önemli bir gücü var. Hatta bir sahnede devlet, eskiden onlara da hükmeden başka bir devletin şuan fakir durumda olduğuna on-lara ayrılan yardım fonuna dikkat çekiyor. Bu sahnede başkan, bu parayı ihtiyacı olanlar için kullan-mak yerine öyle gösterilip kendil-eri alacaklarını ima ediyor. Bu da hala paraya dayalı bir alt üst ilişki-si ve bir devlet içinde değil farklı devletlerarasında da günümüzde olduğu gibi bir statü farkı old-uğu ve buna paranın yol açtığını gösteriyor. (bknz. Karl Marx’ın

çürüme çağının 3.aşaması et-kisinde bir topluluk) Böylelikle

eşitsizlik toplumda da hakim ol-acaktır. Ancak bundan 40 yıl önce Profesör Amartya Sen’in de dediği gibi, Neyin eşitsizliği? «İstediğimiz

geleceği inşa etmek için önem-sediğimiz şeylerin.»

Yine tüketim fazlası bir üre-tim olduğu anlıyorum çünkü bir pazar yeri sahnesi yer alıyor. Te-mel ihtiyaçlarımız için bir pazar yer alırken Binbaşının teknede Ece Mermer

İstinye Üniversitesi Öğrencisi

Ghost in the Shell

(1995)

“Garip olan bir diğer gelecek

senaryosu içeren kısım ise,

bir şirket tarafından üretilen

insansı robotun kaçması ve

bir kamyonun altında kalan

bedenin alınıp tekrar

can-landırıldığı sahne.”

(12)

23 22

şehrin içinden geçtiği sahnede bir kıyafet mağazasının vitrini de yer alıyor. (bknz. Bu ihtiyaç fazlası

üretime ihtiyaç duyma hissi san-ayi devrimi sonrasında artan üre-tim ile başlamıştı gelecekte de devam edeceğe benziyor)

Filmde 6. Bölüm Şefi ve Dışişleri Bakanı sağdaki resimde pahalı kıyafetlerle şık takım ve gö-zlükle bazen de pro içiyorken tem-sil edilmişken soldaki resimde ise çöp çıkarmaya dışarı çıkan fakir bir mahalle insanı son derece salaş ve yalın kıyafetlerle bir kolu düşmüş atlet ve şortla temsil edilmiştir. Bu o dönemde de giyimimizin bizim statümüzü belirlediğini gösteri-yor. Burada materyalist bir örnek yer alıyor yani hedonik yararı so-mut yararını geçmiş diyebilirim. Tüketim bir rekabettir ve en çok şeye sahip olan kazanır tabiriyle reklamın amacına ulaştığı bir çağ olduğunu görüyorum.

Filmde insan ruhunu bile bir sistem ile elektronik bir devreye hapsetmek mümkünken hiçbir karakterin tam olarak insan bedeni ile kalmadığı ve cyborglaştığını farkettim. Bu durum, robotik in-san için yeni bir başlangıçken bugünkü anlamıyla vücudunda el-ektronik bir parça içermeyen kanlı

canlı insan vücudu için bir yıkımdı diyebilirim.

Bir sahnede bölüm şefi se-kreterlerden araştırma yapmasını istiyor ve sekreterleri robotik ellerinde her ellerinde 5ten fazla parmak çıkıyor ve araştırmayı çok kısa bir sürede yapıyorlar. Bu da gelişen teknoloji ile yakın gelece-kte vücudumuzu daha fonksiyonel kullanıp zamandan da tasarruf et-memizi sağlarken yapılan iş eskiye kıyasla çok daha az işçi tarafından yapılmasına neden oluyor. Bu da insanları işsiz bırakıyor. Yani çok sayıda insan bu yüzden gerekli ol-madıklarından dolayı isşiz kalabilir ve bu yüzden çok sayıda sektör de son bulabilir.

Yenileşme ve teknoloji ile teknolojinin getirdiği yeni araçlar-la birlikte kuvvetle muhtemeldir ki artık kullanılmadığı için bir trenin yaratıcı yıkım sonucu artığı: Holo-grafik navigasyonlar çok fazla iler-lemiş araç kullanan herkes bunu kullanıyor ve nerdeyse insanlar yolda önlerine bile bakmıyorlar. Sanırım bu yüzdendir ki bir sah-nede yerde günümüz eski tipi sokak lambalarının parçaları yer alıyor ve trafik işaretleri herhangi trafik levhası görünmüyor.

Filmde, yükselen arın ve hala alçak kalmış binal-arın sayısı son derece fazla iken hiç ağaç göremedim ve çöp to-playıcısı iki karakter araçtan in-dikten sonra bugün bizim pan-demi için kullandığımıza benzer özellikte maskeler takıyorlardı. Belki de bitki örtüsü yok oldu ve nefes alınması zorlaştığı için cy-bergleşmenin ilk insan örnekleri oluşturulmaya başlandı. Bu da bizi yeşilin tonları yerine grinin ton-larının hakim olduğu bir dünyanın

beklediğini gösteriyor bence. Bu yakın gelecek tasvirinde

(ki cyber-punk yapımlar uzak değil yakın gelecekten bahseder ) filmin ilk saniyesinde başlayan

ve verilen güçlü mesaj : “ Yakın gelecek – Şirket ağları yıldızlara erişiyor, elektronlar ve ışık tüm evrene akıyor. Yine de bilgisayar-laşmanın gelişimi, ulusları ve et-nik grupları ortadan kaldırmadı. “ , sözleri yer alıyor. Bu da gelişmiş teknoloji varlığına karşın hala dev-let yapısının ve etnik grupların oluşturulmasının devletin çıkar-ları için devam ettiğini gösteriyor. Burada, gelecekte kontrolün hala üzerimizde sağlanması için devlet yönetimlerinin devam edeceğini gösteriyor diyebilirim. Ki filmde izlediğim gelişmişlik düzeyince buna ihtiyacımız olmadığı halde yapılıyor bu diyebilirim.

- “ Sorunsuz program ol-madığı gibi, düzeltilemeyecek program da yoktur. Yanlış mı? “ (01:14. Dakika ve saniye) Bu cümleyi duyduğumda yakın ge-lecekte hala teknolojinin kusursuz olmadığı ancak eldekiler mevcu-dunda her üretimin bir çözümü de getireceğini düşündüm, yani bugün olduğu gibi umutlu bir

bek-leyiş söz konusu gibi görünüyor. Binbaşı karakteri filmde aşırı özelleşmenin ölüm getirebi-leceğini vurguluyor ve kurtuluşun karakterlerin kafasına yerleştirilen elektrotlar ile yarı robot yarı insan varlıklarda değil de daha az robo-tikleşmiş insanlarla olabileceğini vurguluyor, hatta o sahnede aracı süren şoförü de normal bir polis olmasına ramen bu yüzden yanına almış olduğunu belirtiyor. Binbaşı, Kukla Ustası’nı arıyor ve onun diğer teknolojik sistem yenilikleri

bir sistemi kullandığı biliniyor. Arabayı süren karakterimiz, bin-başına neden böyle bir sistemin hacker tarafından kullanılmış olabileceğini soruyor. Binbaşı akla gelen ilk ihtimal olmayacağı için bu eski sistemi kullandığını söylüyor. Bu da tüm bu şeyler-in bir noktada bizi ortaklaşmaya götüreceğini ve farklı olan kişisel zenginliklerin unutulacağı ve zor ayırt edilebileceği o yüzden de binbaşı tarafından aranan hacker karakterin bile isteye bu şekilde bir eski formu seçmiş olduğunu gösteriyor diyebilirim.

27:25te geçen cümle : “ Sanal deneyimler, rüyalar… Varo-lan tüm veri hem gerçek hem de fantezi. Ne olursa olsun bir in-sanın hayatı boyunca topladığı veri, bütün ile karşılaştırınca küçük kalıyor. “ Bu cümleler aslın-da tamamen sistemin azizliğine uğramış bir adam için söyleni-yor. Hikâyemizde, hackerımız amacına ulaşmak için bir çöp to-playıcısının zihin ağlarına ulaşıp onda önceden var olmayan sahte anılarının oluşmasını sağlıyor. Bu sayede çöp toplayıcısı, boşan-mak üzere olduğu eski karısından çocuğunu alabilmek için karısının olduğunu zannettiği kabukları kırar ve onun zihnine ulaşmaya çalışır. Bunu nasıl yapabileceğini bir adamdan öğrendiğini söyler mesai arkadaşına. Ancak o adam bizim aranan Kukla Ustasıdır. Bu sayede hacker farklı çöp boşalt-ma alanlarında olan kümülatif zihin araçlarının hacklenmesini hedefi başka birine yönelterek sağlamıştır. Aslında zavallı çöp to-playıcımızın ne bir karısı ne de bir çocuğu ne de böyle anıları vardır. Hacker yerine işi o yapmış ve izlenmiş yakalanmıştır. İşte alıntı yaptığım sözler de onu yakalayan-ların ağzından böyle dökülmüştür. Bu noktada benim aklıma corona günlerinde de başlayan sürekli izlenmemiz ve ilerde çıkan aşının yan etkileri tam olarak bilinme-mesine ramen hepimizin olacak olması geliyor. Yani, sistemi kabul edeceğiz gelecekte ve bunun bizi nasıl kontrol edeceğini bilemeye-ceğiz. Belki sistem uğruna biz de rüya gibi anıları gerçek sanacağız. Bu sahnede rüya gerçek kavramı arasındaki ayrımı yok eden bir teknolojik tehdidin bizimle karşı karşıya olduğunu görüyorum.

bir biçimde ve hızda ilerlemesinin ürkütücülüğünü kabul etmekle beraber teknolojiye kurtarıcıymış gözüyle bakar bu tür cyberpunk

filmler.

Garip olan bir diğer gelecek senaryosu içeren kısım ise, bir şir-ket tarafından üretilen insansı ro-botun kaçması ve bir kamyonun altında kalan bedenin alınıp tekrar canlandırıldığı sahne. Bu sahnede şirketin bedenleri çok iyi korudu-ğu ancak garip şekilde bu bedenin kaçtığıdır. Bu da şunu gösteriyor, önceki üretilen robotlar gibi yapay zekâ değil insandan üretilen insan robotların da filmde olduğu gibi bir ruh yani ghost a sahip olması veya kukla ustasının bu bedeni yönetimi. Bu karmaşık cümleyi toplamam gerekirse, bir robota ilerde ruh nakli yapılabilecek ol-ması. Diğer çarpıcı nokta ise Bin-başının (kendisi bir insan-robot hibriti değil robot ) bu durumu sor-gulaması ve bir ghost ( insan-ro-botların sahip olduğu gibi bir ruh ) veya bir robotun sahip olduğu gibi sadece bir yapay zekâ mı old-uğunun ayrımının yapılmasının açıp beynini görmediği müddetçe mümkün olmadığını söylemesidir. Bu ilerde öyle bir noktaya gelirsek bizim de bu ayrımı yapamaya-cağımızı gösteriyor olabilir.

Filmde kamyonun çarptığı ve ghostu olduğu düşünülen ro-botun aslında kukla ustası olduğu ortaya çıkar. Yani herkes bir insanı arıyorken, robotik yapay zekâdır gerçek aranması gereken. İlk kez bir robot sisteme bağlı olmadan çalışmıştır. Bu da bir gün insan yaratımının insanın önüne geçebi-leceğini gösteriyor.

Filmin başında Binbaşı, dalgın durumu hakkında bir robot ol-masına ramen dönemimdeyim diye bahsedip gülüyor. Yani bu-rada en başta kendi yaratımımız olan bir robot bile espri anlayışı geliştirmiş ve insanoğlu çok ileri bir seviyeye gelse bile hormonel zayıflıklarımızın içimize işlediğini gösteriyor bu durum. İçgüdüsel özelliklerimizin neslimiz boyunca devamlılık göstereceğini belirtiyor bu durum.

Ishıkawa ve Binbaşının teknede geçen bir sahnesinde aynı anda aynı şeyi düşünmüş olduklarını gördüm. Bu durum belki de Carl Gustav Joung’un kolektif bilinçdışı teorisi gibi bir

arasında değil de insan ve yapay zekâ arasında da kurulabileceğini gösteriyor bana. Cyberpunk olan film türünün diğer örnekleri gibi gelecekte ileri teknoloji – düşük yaşam ikilemini gözler önüne seri-yor. Filmde hala düşük bir kesim olmasına rağmen, zengin kesim ve bölüm şefleri gibi kişiler için pahalı kıyafet vitrinleri ve şehir boyunca reklam tabelaları yer alıyor. Ge-lecekte sadece insanlar değil film-de olduğu gibi ilerfilm-de yapay zekâ da devre yön verecektir. Belki de TIME’ın 2000ler sembolü gibi

You control the ınformation age. Welcome to your age ‘i dönüp

bilgisayarımıza söylemenin tam zamanıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

Referanslar

Benzer Belgeler

11.Hafta Bölüm 13: Konjonktür Karşıtı Makroekonomik Politika 12.Hafta Bölüm 14: Makroekonomi ve Uluslararası Ticaret 13.Hafta Bölüm 15: Açık Ekonomilerde Makroekonomi.

Tanım (Asal Sayı): 2, 3, 5, 7, 11, 13, 17 Pozitif bölenleri sadece 1 ve kendisi olan sayılara asal sayı denir.. Bu sayıların dışında kalan sayılara ise bileşik

• En çok bilinen blok tabanlı programlama araçlarını tanıyacak,.. • Blok tabanlı programlama ile bilgi işlemsel düşünmeyi

0ºC’ta 1 gram buzun 0ºC’ta 1 gram suya dönüşmesi için gereken ısı miktarı 80 kaloridir.. Buna suyun erime ısısı

• Ulusal Sanat Eğitimcileri Birliği Konsorsiyumu tarafından 1994’te yayımlanan Sanat Eğitimi Ulusal Standartları; hem sanatsal kavramlar ve sanat biçimleri hem de bilim

Voyager 2 aracının Ağustos 1989 daki yakın geçişi sırasında, Neptün atmosferinin, Uranüs atmosferine göre çok daha aktif olduğu görülmüştür.. Bu durum, Neptün’ün

Aşama: Yapılan spor dalının, başlama yaşına uygun çocuklar ve gençler için antrenman yapabilme şartları hazırlanır. İlk yetenek seçiminin temel kaynağı

İl Sağlık Müdürlüklerinde Grup D Enfeksiyon Etkenleri Bildirim Fişlerini bağlı bulundukları sağlık ocağı bölgesine göre ayırımı yapılır.. Hastalık ile ilgili