TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI

124  Download (0)

Tam metin

(1)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI

KİŞİLERARASI ETKİLEŞİM VE SOSYAL MEDYA:

SOSYAL ÇEVRENİN ONAYI BAĞLAMINDA İZLENİM YÖNETİMİ

Yüksek Lisans Tezi

Yelda Nisan ASLAN

Ankara, 2021

(2)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI

KİŞİLERARASI ETKİLEŞİM VE SOSYAL MEDYA:

SOSYAL ÇEVRENİN ONAYI BAĞLAMINDA İZLENİM YÖNETİMİ

Yüksek Lisans Tezi

Yelda Nisan ASLAN Tez Danışmanı

Prof. Dr. B. Pınar ÖZDEMİR

(3)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI

KİŞİLERARASI ETKİLEŞİM VE SOSYAL MEDYA:

SOSYAL ÇEVRENİN ONAYI BAĞLAMINDA İZLENİM YÖNETİMİ

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Tez Danışmanı

Prof. Dr. B. Pınar ÖZDEMİR

TEZ JÜRİSİ ÜYELERİ

Adı ve Soyadı İmzası

1- 2- 3- 4- 5-

Tez Savunması Tarihi

(4)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü’ne,

Prof. Dr. B. Pınar ÖZDEMİR danışmanlığında hazırladığım “Kişilerarası Etkileşim ve Sosyal Medya: Sosyal Çevrenin Onayı Bağlamında İzlenim Yönetimi (Ankara.2020)” adlı yüksek lisans - doktora/bütünleşik doktora tezimdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu, başka kaynaklardan aldığım bilgileri metinde ve kaynakçada eksiksiz olarak gösterdiğimi, çalışma sürecinde bilimsel araştırma ve etik kurallarına uygun olarak davrandığımı ve aksinin ortaya çıkması durumunda her türlü yasal sonucu kabul edeceğimi beyan ederim.

Tarih:

Adı Soyadı ve İmza:

(5)

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER ... i

TABLOLAR LİSTESİ ... iii

ŞEKİLLER LİSTESİ ... iv

GİRİŞ ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM ... 7

KİŞİLERARASI İLETİŞİM VE İZLENİM YÖNETİMİ ... 7

A. Kişilerarası İletişimde İzlenim Yönetimi ... 7

1. Kişilerarası İletişime Genel Bir Bakış ... 7

2. Sembolik Etkileşim ve Benlik Sunumu ... 9

2.1. Benlik Saygısı (Self – Esteem)... 17

2.2. Benlik İnşası (Self – Construction) ... 19

2.3. Benlik Üzerine Yapılan Çalışmalar ... 19

B. İzlenim Yönetimi ... 25

1. Farklı Perspektiflerden İzlenim Yönetimi ... 27

2. İzlenim Yönetimi Modelleri ... 31

3. İzlenim Yönetimi Stratejileri/Teknikleri ... 36

İKİNCİ BÖLÜM ... 41

DİJİTAL KİMLİK VE SOSYAL MEDYA ... 41

A. Yeni İletişim Ortamlarında Kimlik ... 41

1. Kimlik ve Kimlik Kategorileri ... 42

1.1. Kimlik Kuramları ... 51

1.1.1. Erik Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı ... 51

1.1.2. James Marcia’nın Kimlik Statüleri Yaklaşımı ... 55

1.1.3. Berzonsky’nin Sosyal-Bilişsel Kimlik Gelişimi Yaklaşımı ... 57

1.1.4. Goffman’ın Dijital Ortamda Kimlik İnşası Kuramı ... 59

2. Sanal Kimlik ... 63

B. Dijital Çağda Dönüşen Yeni Medya ... 68

(6)

C. Yeni Bir İletişim Teknolojisi Olarak İnternet ... 70

1. İnternetin Tarihi ve Gelişimi ... 73

D. Sosyal Medya ve Facebook... 76

1. Facebook ve Kimlik İnşası ... 82

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ... 84

TÜRKİYE’DE İZLENİM YÖNETİMİ ARAŞTIRMASI: FACEBOOK ÖRNEĞİ ... 84

A. Araştırmanın Konusu ... 84

... 94

s.s ... 94

... 96

s.s. ... 96

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME ... 99

KAYNAKÇA ... 103

EKLER ... 113

EK-1: Değiştirilmiş Benlik Sunumu Taktik Ölçeği ... 113

ÖZET ... 115

ABSTRACT ... 116

(7)

TABLOLAR LİSTESİ

Tablo 1. Araştırmaya Katılan Öğrencilerin İlişkin Demografik BilgileriHata! Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 2. Değiştirilmiş Benlik Sunum Taktikleri Ölçeği Güvenirlik Katsayıları ... Hata!

Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 3. DBSÖ Ölçeği Kolmogorov-Smirnov Testlerine İlişkin Elde Edilen Bulgular ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 4. Çalışmaya Katılan Çocukların “Değiştirilmiş Benlik Sunum Ölçeği” Puanları Betimsel İstatistikleri ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 5. Araştırmaya Katılan Öğrencilerin DBSÖ’ nden Aldıkları Puanların Cinsiyetlerine Göre Mann-Whitney U-Testi SonuçlarıHata! Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 6. Araştırmaya Katılan Öğrencilerin DBSÖ’ nden Aldıkları Puanların Yaşlarına Göre Kruskal Wallis H-Testi Sonuçları... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Tablo 7. Üniversite Öğrencilerinin Değiştirilmiş Benlik Sunum Taktikleri Arasındaki Sperman Korelasyon Analizi Sonuçları ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

(8)

ŞEKİLLER LİSTESİ

Şekil 1. Hartley’in Kişilerarası İletişim Modeli ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Şekil 2. İzlenim Yönetiminin İki Bileşeni ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Şekil 3. İzlenim yönetiminde sosyal psikoloji sürecinin üç bileşenli modeliHata! Yer işareti tanımlanmamış.

Şekil 4. İzlenim Yönetimi Süreci ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

Şekil 5. Sanal Topluluklarda İzlenim Yönetimi ... Hata! Yer işareti tanımlanmamış.

(9)

GİRİŞ

Günümüzde yaşanan değişim ve dönüşümle birlikte hayatın her alanında meydana gelen gelişmeler, teknoloji alanında da kendini göstermektedir. Toplumların ve bireylerin ekonomik ve sosyolojik yapılarına bakıldığında köklü değişimlere yol açan teknolojik gelişmelerin kuşkusuz en büyük uzantısı olarak görülen çevrimiçi ortamlar aynı zamanda en hızlı değişen iletişim ortamlarından biridir. Çevrimiçi ortamların kullanım alanı ve bu ortamlardaki kullanıcı sayısı sürekli artarak gündelik hayatta daha fazla yer almaya başlamıştır.

İnternet hayatlarımıza girmeden önce, bireyler toplumla yaşayarak sosyalleşiyordu.

Bireylerin kimlikleri bu ortamlarda biçimleniyordu. İnternetin hayatımıza girmesiyle bireylerin sosyalleşme ve birbirleriyle etkileşim kurma yöntemleri de değişmiştir.

Böylelikle mekan ve zaman kavramları ortadan kalkarak, bireylerin sosyal mecralarda daha fazla vakit geçirmeye başladığı ve bu ortamlarda sosyalleştiği görülmüştür (Tereci, 2017:3). Cavanagh (2007), bu mecralarda iletişimin tüm bireyler için hızlı ve açık olduğunu ifade etmektedir. Bu durum çok yönlü iletişimi mümkün kılar.

İnternet, diğer iletişim türlerine göre ucuz ve kolaydır. Bu özelliği onu diğerlerinden farklı farklı kılar. İnternet, etkileşimin çok güçlü olmasından dolayı geleneksel araçlarından ayrılmaktadır (Geray, 1994:6).

İletişim teknolojilerinin dünyada yarattığı değişimler sosyal yaşamı da etkilemektedir.

Sosyal bir varlık olan insanlar devamlı iletişim içinde olma gereksinimi duymaktadırlar.

Yeni medya araçları ile ortaya çıkan çevrimiçi platformların oluşum nedenleri; etkileşim, sosyalleşme ve iletişimdir.

Yeni medya araçları, insanlara çağı yakalayabilme ve takip edebilme olanağı sunmaktadır. Bireyler bilgiye ulaşmada zorluk çekmemekte, bulunduğu yerden kolaylıkla bilgiye ulaşabilmektedir. Sanal ortamlarda bireyler oluşturdukları farklı kimliklerle kendilerini daha iyi tanımaya ve tanıtmaya çalışmaktadır (Özdemir, 2006:62). Çevrimiçi

(10)

ortamlarda kimliğin akışkan olduğu belirten Turkle (1995:24), bu mecralarda bireylerin tek bir benliğe sahip olmadığını aksine çoğu yönde değişen bir benlik yaşadıklarını belirtmektedir. Ona göre sanal kimliklere bürünen kişiler çevrimiçi ortamda yaratmış oldukları kişiliklerin bilincinde olup sahip oldukları kişiliklerin farklı yönlerini sergilemekte ve bunlar arasında rahatlıkla dolaşabilmektedirler.

Sosyal medya, bireylerin aynı anda etkileşim kurabilmelerine olanak tanır. Bireyler yüz yüze anlatamadıkları birtakım düşüncelerini sanal ortamda rahatlıkla ifade edebilmektedir. Bu nedenle sosyal medyanın sınırsız özgürlük ve paylaşım gibi önemli kavramların önünü açtığı söylenebilir. Sosyal medya, etkileşimli ortamda bir araya gelen insanlar arasındaki iletişime olanak sağlamaktadır. Sosyal medyada kullanıcılar, istedikleri an aktif olabilmekte ve istedikleri yerden bu alanları kullanabilmektedir.

Bireyler sanal ortamda aynı zamanda belirli rollere de uygun davranmaktadır (Demir, 2002:5).

İnternetin toplumda daha geniş kullanım alanı bulmasıyla bireylerin hayatında yeni bir sosyalleşme alanı ortaya çıkmıştır. İnternet bireylere yeni bir dünya sunmuş, bu yeni dünyada farklı benlikler şekillenmeye başlamıştır. Bireyler internet üzerinde bir bakıma

“ideal insan”ı yaratmaya ve toplumca onay gören, arzu edilen bir kimlik oluşturmaya çabalamaktadırlar (Göker, Demir ve Doğan, 2010:187). Bireylerin ideal olarak nitelendirilen kimlikleri ortaya çıkarmalarına yönelik çalışmalar incelendiğinde, bu çabaların izlenim yönetimi (impression management) kavramını açığa çıkardığı görülmüştür.

Sosyal bir varlık olarak insan, diğerleriyle etkileşim halindedir. Bu etkileşim sonucunda, diğer bireyler üzerinde izlenimler bırakabilmekte veya onlar hakkında birtakım izlenimler edinmektedir. Edinilen izlenimler, kişilerarası ilişkilerin gelişmesinde belirleyici olmaktadır. İzlenim yönetimi, kişilerin davranışlarını yönlendirmekte ve diğerlerinin

(11)

düzenli kıldığı, aynı zamanda hoş olmayan ve arzu edilmeyen durumlardan kaçınmaya yardımcı olduğu söylenebilir (Rosenfeld, Giacalone ve Riordan, 1995:12). Çünkü, toplumsal iletişimin sağlıklı bir biçimde oluşabilmesi bireylerin birbirleri hakkında bilgi sahibi olmalarına bağlıdır.

İzlenim yönetimi sürecinde bireyler belirli amaçlar doğrultusunda kendi imajlarını yeniden tasarlayarak, diğerlerinin bakış açılarını etkilemeye çalışırlar. Kavram, insanların sosyal yaşamda kontrol etmek istedikleri ve diğerleri üzerinde bırakmak istedikleri etkiyi oluşturmaya yönelik bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır (Leary ve Kowalski, 1990:35). Diğer bireyler üzerinde olumlu bir izlenim yaratma girişimi yüz yüze iletişime ek olarak internetle de belirlenmektedir. Bunlar, sosyal ağların teknik olanakları ve mevcut sanal yapısından kaynaklanmaktadır. İnternet bireylere serbest, hızlı ve verimli bir iletişim olanağı sunmaktadır (Demircan, 2006: 8).

Bireyler sosyal etkileşimlerde belirli roller benimsemekte ve buna uygun davranışlar sergilemektedir. Rollere uygun davranışlar sergilemenin yanı sıra belirli kimlikler de oluşturmaktadırlar (Demir, 2002:5). Gofmann’ın sahne önü ve sahne arkası kavramlarıyla ifade ettiği benlik sunumunda, sahne önü bireylerin diğerleri için farklı “ben” geliştirmiş oldukları alandır. Sergilenen davranış ve tutumlar için herhangi bir açıklama yapma zorunluğunun bulunmadığı bir alan olarak tarif edilen sahne arkasındaki “ben” ile sahne önündeki “ben” birbirinden tamamen farklı niteliklere sahip olabilmektedir. Bu durum çevrimiçi ortamlar açısından değerlendirildiğinde ekran önündeki “ben” ile ekranın arkasındaki “ben” de farklı niteliklere sahip olabilir. Dolayısıyla yüz yüze iletişimde karşılaşılan bu durum çevrimiçi ortamlarda da kendini göstermektedir.

Litearatür çalışmaları izlenim yönetimi araştırmalarını üç kategoriye ayırmaktadır.

Goffman ve Jones’un çalışmaları ilk aşamada yer alırken, ikinci aşamada sosyal psikoloji alanının çalışmaları ve ilk çalışmaların genişletip derinlik kazandırıldığı araştırmalar yer

(12)

almaktadır. Üçüncü aşamada ise, izlenim yönetiminin uygulanabilir bir toplumsal kavram haline dönüştürüldüğü çalışmalar yer alır.

İzlenim yönetimi üzerine odaklanmış çalışmalar psikoloji ve sosyoloji alanlarında eş zamanlı fakat birbirlerinden bağımsız olarak başlamıştır. İzlenim yönetimi, sosyal davranışların her düzeyinde görülmektedir. Kavram en yalın ifadeyle, hedef izleyiciyi istenilen sonuç doğrultusunda yönlendirmek için ona çeşitli bilgiler aktarılması olarak tanımlanabilir (Demir, 2002:10).

Kavram ilk kez Erving Goffman’ın 1959 yılında “The Presentation of Self in Everyday Life” (Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu) çalışmasında tanımlanmıştır. Goffman birliktelik ve birebir iletişim ile ilgilenmiş ve sahne oyunlarından yola çıkarak drama- tiyatro benzetmesini kullanmış ve insanların davranışlarına açıklık getirmeye çalışmıştır.

Yüzyüze iletişimi; “iki kişinin birbirlerinin hareketleri üzerindeki karşılıklı etkileri”

biçiminde tanımlamaktadır (Goffman, 2009). Bireylerin toplumsal etkileşimlerini inceleyerek, onları sahnede oyunu sergileyen bir oyuncu olarak nitelendirmiştir. Bu süreç izleyiciler tarafından onay gören “imajın yaratılması”, “bu imajın sürdürülmesi”, “zaman içerisinde korunması” ya da dönüştürülmesi gibi süreçlerden oluşmaktadır.

Sosyal ağlarda giderek artan kullanım ile birlikte Goffman ve diğer düşünürlerin açıklamış oldukları izlenim yönetimi, benlik sunumu, kimlik, imaj oluşturma süreçleri giderek önem kazanmaya devam etmekte ve araştırma konusu olarak incelenmeye devam etmektedir.

Bireyler yaşadıkları çevrede diğerleri tarafından onay görmek istemekte, bu nedenle birbirleri ile devamlı etkileşim halinde olmaktadır. İzlenimler kişilerarası etkileşimin temel belirleyicilerinden biridir (Goffman, 1959). Bu durum insanın var oluşundan beri süregelen bir olgudur. Bu bağlamda insanlar her zaman iyi algılanmak, sevilmek ve beğenilmek gibi birtakım duygular içinde yaşamlarını sürdürmektedir. Her birey

(13)

varsayımlar içinde bulunduğu ve nasıl değerlendirdiği gibi konuları da önemsemektedir.

Bu doğrultuda sosyal medyada kendilik imajlarını yeniden tasarlayarak farklı ve çevre tarafından onay gören bir izlenim yaratmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu gerçekte var olmayan imaj yaratma çabası sonucu kişi kendi benliğinden uzaklaşarak “sosyal maske”

ardına saklanır (De Gere, 2008).

Bu bağlamda araştırma kapsamında temel olarak bireylerin hayatında giderek daha fazla yer alan sosyal medya ve bu bağlamda sosyal ağlarda sergilenen ve değişime uğrayan izlenim yönetimi kavramı irdelenecektir. Goffman’ın izlenim yönetimi ve modelleri, benlik oluşumu incelenecektir. Bireylerin sosyal mecralarda bir takım etmenlerden etkilenerek, gerçek hayatta sahip oldukları benliklerden farklı benlikler oluşturmaları ve bunu gerçekleştirirken de diğer bireyler tarafından arzu edilen benlik yaratmaya yönelik uğraş içerisinde olmaları çalışmanın temel varsayımıdır. Bu açıklama ekseninde benlik oluşumu neye göre yapılır, bireylerin yeni bir benlik oluştururken en çok tercih ettikleri konumlar ve tanımlamalar nelerdir, sosyal medyada onay görmek adına oluşturulan (yaratılan) sanal kimlikleri gerçek hayatta varolan kimliklerinden ayıran özellikler nelerdir, bireyler bir süre sonra bu konuda benlik sorunu yaşamakta mıdır? soruları araştırılarak yanıt aranmaya çalışılacaktır.

Çalışma aynı zamanda izlenim yönetiminin sanal topluluklarda uygulanışına açıklık getirmeyi, bireyler arasında var olan sınırları ortadan kaldıran sosyal mecra Facebook üyelerinin diğer bireyler üzerinde nasıl bir profil oluşturduğunu ve kimliklerini nasıl farklılaştırdıklarını anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, TÜİK verilerinde yer alan ve en çok kullanılan sosyal medya mecralarından biri Facebook üzerinde belirlenen kullanıcıların paylaşımları doğrultusunda kimlik oluşumlarının toplumsal kabul gören belirli meşrulaştırmalar çerçevesinde nasıl geliştiği tartışılacak ve bu tartışmalar aracılığıyla çizilen bir perspektif içinden izlenim yönetimi ve sosyal medya ilişkisi sorgulanacaktır. Bu tez çalışması, mevcut kuramsal tartışmalardan yola çıkarak

(14)

bireylerin Facebook’ta oluşturmuş oldukları kimliklerin toplumsal gerçeklik içerisinde nasıl algılandığını, ne anlama geldiğini sorgulayacaktır. Tezin sosyolojik amacı, sanal kimlik ve toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkileri anlamlandırmak ve bu noktadan şimdi ve geleceğe yönelik değerlendirmelerde bulunmaktır.

Çalışmada Facebook adı verilen sanal toplulukta tesadüfi (random) oransız küme örnekleme yoluyla seçilmiş olan 250 kişi araştırmanın evrenini oluşturmaktadır.

Belirtilen sanal topluluktan kadın ve erkek üyelerden seçilen 250 kişinin profil sayfası ilişkisel tarama modeli ile incelenerek belirlenen sorular ekseninde bulgular ortaya konmuştur. Araştırma yapılmadan önce kişilerden izin alınmış araştırma bu doğrultuda ilerletilmiştir.

Çalışmanın birinci bölümünde izlenim yönetimi ve benlik sunumu kavramları ekseninde benlik sunumu tanımı ve kavrama genel bir bakış yapılarak izlenim yönetimi modelleri, tanımları, süreci ve taktikleri açıklanacaktır. İnternette etkileşimin uzantısı olan mekanlarda sanal kimlik kavramı izlenim yönetimi ekseninde tartışılacaktır.

Çalışmanın ikinci bölümünde yeni eksenli zamanın bir uzantısı olarak internetin sahip olduğu nitelikler ve onu geleneksel medyadan farklılaştıran özellikleri üzerinde durularak Goffman’ın dramaturji teorisi ve kimlik inşası çerçevesinde meydana gelen sosyal etkileşimlerin ayrıntılı incelemesi yapılacaktır. Belirlenen sanal toplulukta bireylerin izlenim yönetimi taktiklerini uygulayışı, kimlik oluşumunu neye göre belirledikleri incelenecektir.

Araştırmanın üçüncü bölümde ise, çalışmada kullanılan araştırma yöntem ve araçları üzerinde durularak veri toplama yöntemleri, veri analiz amacı ile kullanılan araçlar ve yöntemlerden bahsedilecektir. Daha sonra araştırma bulgularının çözümlenmesi ve yorumlanması yapılarak araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçlar tartışılacaktır.

(15)

BİRİNCİ BÖLÜM

KİŞİLERARASI İLETİŞİM VE İZLENİM YÖNETİMİ

A. Kişilerarası İletişimde İzlenim Yönetimi

1. Kişilerarası İletişime Genel Bir Bakış

Kişilerarası “interpersonal” temelde Latince kökenlidir ve “kişiler arasında” anlamına gelmektedir. İletişim sözcüğü ise paylaşmak anlamına gelen Latince kökenli

“communicare” sözcüğü ile ifade edilmektedir (Caputo, Hazel ve McMahon, 1994:8). Bu kavramlardan ortaya çıkan kişilerarası iletişim, iki kişi arasında isteyerek ya da istemeden gelişen, bir kişinin diğerini daha iyi tanımaya başladığı süreci ifade etmektedir (Caputo, Hazel ve McMahon, 1994:8).

Kişilerarası iletişim genellikle iki ya da daha fazla kişinin, birbiriyle karşılıklı mesaj alışverişi olarak tanımlanmaktadır. Dar anlamıyla, bir bireyden diğerine yapılan görüşmeleri, toplumsal rolleri, ilişkileri ve kişisel özellikleri de kapsayan iletişim biçimidir. Kısmen ya da tamamen amaçlıdır, yani iletişime geçen bireylerin belirli bir amacı vardır. Yüz yüze veya aracılı gerçekleşen bir iletişim türüdür. İletişime geçen taraflar gerçek kişiler olup belirli bir roller bütünü içerisinde hareket etmektedir (Keskin, 2014:142-143).

İki ya da daha fazla bireyin sözel ya da sözsüz etkinliklerini içeren ve etkileşimsel bir süreç olan kişilerarası iletişim için yapılan tanımlara bakıldığında, iletişimin bir kişiden diğerine doğru gerçekleştiği ve iletişim içeriğinin iletişim içinde bulunan kişilerin kişilik özelliklerini, ilişkilerini ve benzeri unsurları kapsadığı görülmektedir. Bu bağlamda kaynağını ve hedefini kişilerin oluşturduğu kişilerarası iletişim sürecinde bireyler bilgi üreterek, aktararak ve yorumlayarak iletişimi sürdürmektedir. Bu kapsamda Mutlu (2004), kişilerarası iletişimi, iki kişi arasında genellikle teklifsiz ve kendiliğinden gerçekleşen, iletişim sırasında bireylerin nöbetleşe olarak iletişimde bulunması ve sürekli

(16)

geribildirim verdikleri iletişim biçiminde tanımlayarak, kişilerarası iletişimin bir etkileşim süreci olduğunu vurgulamaktadır.

Stewart’ın tanımına göre, kişilerarası iletişim, maskeler, roller ya da kalıp yargılar arasında değil kişiler arasında gerçekleşmektedir. “Kişilerarası iletişim, sizin ve benim aramda ancak her birimiz bizi insan yapanın ne olduğunu kısmen anladığımız ve paylaştığımız ve aynı zamanda diğer insanları da insan yapanın ne olduğuna dair bir şeylerin farkında olduğumuz zaman gerçekleşmektedir“ (Aktaran Hartley, 2014:6).

Kişilerarası iletişim kitabının yazarı Hartley (2014:39) ise kişilerarası iletişimi, bir bireyden diğerine doğru gerçekleşen, iletişimin içeriğinin ve biçiminin bireylerin toplumda üstlendikleri rol ve ilişkiler kadar kişisel özelliklerini de yansıtan yüz yüze iletişim olarak tanımlamaktadır. Hartley’e göre bu tanım yedi önerme üzerinde geliştirilebilmektedir. Bunlar, iki katılımcı arasında gerçekleşen yüz yüze görüşmeler, bireylerin birbirlerine karşı değişen rolleri ve ilişkileri, iki yönlülük, anlamın yaratılması ve değiş tokuşu, kısmen veya tamamen maksatlı oluşu, bir olay veya olaylar dizisinden ziyade devam eden bir süreç olması ve zaman içinde birikerek çoğalmasıdır.

(17)

Şekil 1: Hartley’in Kişilerarası İletişim Modeli Kaynak: Hartley, 2014:59

2. Sembolik Etkileşim ve Benlik Sunumu

Kişilerarası iletişim, dil ve semboller aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu nedenle kişilerarası iletişimi daha iyi analiz etmek adına sosyolojik bir teori olarak anılan sembolik etkileşimi açıklamak gerekmektedir. Sembolik etkileşim sosyal bilimlerde yer alan birkaç teoriden biridir. Bu teori, gerçeklerin sembollere dayandığını ve bu semboller aracılığıyla yönlendirildiğini iddia etmektedir. Teorinin temeli anlamlar üzerine kuruludur. Sosyal çevrede bireyin diğer bireylerle etkileşiminden ortaya çıkan anlamları incelemekte ve

“insanlar arasındaki etkileşimden hangi semboller ve anlamlar çıkar?” sorusuna odaklanmaktadır.

(18)

Bireyi sosyal bir varlık olarak algılayan sembolik etkileşimcilik John Dewey (1930), Charles H. Cooley (1902), Robert Park (1915), George H. Mead (1934,1938), William James (1990) vb. teorisyenlerin çalışmalarıyla gelişmiştir. Don Faules ve Dennis Alexander (1978), sembolik etkileşim üzerine çalışma nedenlerini şöyle açıklamaktadır:

“İnsan davranışlarının iletişim teorisi açısından hayati öneme sahip olmasından ötürü çalışma alanı olarak sembolik etkileşim teorisini seçtik. Çünkü bizler deneyimlerimize, bilgilerimize ve ilişkilerimize kaçınılmaz olarak sembollerimiz aracılığıyla aracılık ediyoruz. ”

Schenk ve Holman (1980), sembolik etkileşimin dinamik bir teori olduğunu belirtmektedir, çünkü bu teoriye göre nesneler kendi içlerinde anlamlara sahiptirler ve bireyler davranışlarını kendileri ve çevrelerindeki insanlar ve nesneler doğrultusunda gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla, bu perspektife göre nesnelere anlam yükleyen sosyal aktörlerdir. Semboller kelimeleri ve birçok nesneyi içermekte, içinde yaşadığımız toplumları yaratmakta ve devamlılığını sağlamaktadır. Bizi sosyalleştirmeye alışkındırlar, kültürümüzün oluşmasına katkıda bulunurlar. İletişim ve işbirliğinin temelidir ve bilgiyi bir nesilden diğerine aktarma yeteneğimizi ortaya çıkarmaktadır.

Kelimeler ise, insanın düşünmesini mümkün kılan en önemli sembollerdir (Charon, 2007:58). Sembol, anlamın uygulandığı soyut ve keyfi olan bir uyarandır. Dil, iletişim kurallarına göre düzenlenmiş bir semboller bütünü olarak düşünülebilir. Örneğin, bir yazar kitabını yazarken seçtiği kelimeler (semboller) aracılığıyla öğrendiklerini, deneyimlediği şeyleri ve düşüncelerini aktarmaktadır. Okurlar kelimeleri (semboller) okurken, küçük mürekkep lekelerine birer anlam vermekte, bu şekilde yazar ve okuyucu sembolik etkileşime girmektedir.

Semboller edindikçe, bu sembolleri kullanarak başkalarıyla etkileşim kurma yetisi edinilir. Aslında sembolik olarak bireyler, kendileriyle etkileşime giren diğer insanların

(19)

2009:902) sembolik etkileşimi, “…insanların anlamlar oluşturmak için sembollerle etkileşime girdiği bir süreç” olarak tanımlamaktadır. Sembolik etkileşimler yoluyla bireyler bilgi ve fikirler edinmekte, kendi deneyimlerini ve başkalarının deneyimlerini anlamakta, duyguları paylaşmakta ve diğer insanları tanımaya başlamaktadır.

Sembolik okulun en önemli teorisyeni George Herbert Mead’dir. Sembollerin zihni geliştirdiğini, düşünce ve iletişim aracı olarak kullanıldığını varsaymaktadır (Aktaran Aksana, 2009:903). Sembolik etkileşim yoluyla insanların günlük yaşamlarında nasıl etkileşim kurduklarına, düzen ve anlam yarattıklarına odaklanmıştır. İlk fikirlerinden bazıları, psikolojideki davranışçılıkla ilgili teori ve araştırmalardan alınmıştır.

Davranışçılar, beynin / zihnin içinde neler olduğunu gerçekten gözlemleyemediğimiz inancıyla uyaranlara verilen yanıtlar olarak gözlemlenebilir davranışlara odaklanmaktadır. Aynı zamanda davranışları uyaranlara verilen otomatik yanıtlar olarak görmekte ve hayvan davranışlarını incelemekten elde edilen bulguları insan davranışlarına uygulamaktadır. Bu nedenle Mead, jestleri gözlemcide anında ve otomatik yanıtlar uyandıran bilinçli bir anlam olmadan kasti olmayan eylemler olarak tanımlamaktadır. Ona göre, semboller bir toplumda veya kültürde yaratılmakta ve o toplumda doğanlar tarafından alınmaktadır. Belirli bir grup insanda kullanılan semboller sistemi bir dil oluşturmaktadır. Diğer hayvanların da bir dili vardır, ancak dilleri işaret veya jest sisteminden oluşmaktadır. Semboller muhtemelen bize insanlığımızı veren ve bizi diğer hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimizdir.

Semboller hatırlamamıza, değerlendirmemize, planlamamıza, koordine etmemize, soyut düşünceleri iletmemize, gelecek hakkında varsayımda bulunmamıza, alternatifleri ve sonuçları göz önünde bulundurmamıza yardımcı olmaktadır. Semboller, sembolik etkileşimciliğin kalbindedir. Sembolik etkileşim uzmanı Joel Charon’un belirttiği gibi;

“Dünyayı fiziksel olarak algılanan bir gerçeklikten, anlaşılabilen, yorumlanabilen, test edilebilen bir gerçeğe dönüştüren sembollerdir. Gerçek ile gördüğümüz ve yaptığımız

(20)

şeyler arasında semboller yer alır. Sembolleri öğrendikten sonra, görmeye ve eyleme geçmeye başladığımız şeyler yine semboller tarafından renklendirilir.” (Charon, 2007:

60)

Mead’in öğrencisi olan Herbert Blumer ise, sembolik etkileşim terimini ilk kullanan kişidir. Bu nedenle sembolik etkileşimin kurucusu olarak da adlandırılmaktadır. Blumer’e göre (1969), anlam nesnelere, olaylara, fenomene vs. atfedilen bir süreçtir. Anlamın nesnenin içsel bir özelliği değil, grup üyelerinin etkileşimi sonucunda ortaya çıkan bir durum olduğuna inanmaktadır (Aktaran Aksana, 2009:904). Anlam, insanlar arasındaki bir etkileşim sonucu yaratılmakta ve insanların duyusal dünyayı oluşturan bazı gerçekleri üretmesine olanak tanımaktadır. Bu gerçekler insanların nasıl anlam oluşturdukları ile ilgilidir. Dolayısıyla olgu, çeşitli tanımların yorumlanmasından ibarettir. Bu noktada Thomas (1928), yorumlamanın doğru olup olmadığı önemli değildir, der. Olayın kişisel algılara ve zamandaki değişikliklere dayandığına inanmaktadır (Aktaran Aksana, 2009:904).

Blumer’e göre sembolik etkileşimin altında bazı kök imajlar veya fikirler vardır. Kök imajlar insan grupları veya toplumlar, objeler, sosyal etkileşim gibi konuları aydınlatmaktadır. Bunlar çalışma ve analiz konusunu oluşturmaktadır (Blumer, 1969: 6).

Ona göre insanlarda belli bir düşünme kapasitesi vardır. Bu kapasitenin sosyal etkileşim süreciyle şekillendirilmesi ve ayrıştırılması gerekmektedir. Bu bakış açısı sembolik etkileşimi “sosyalizasyon” adı verilen özel bir sosyal etkileşim formu üzerinde durmaya yöneltmektedir.

Bireylerin düşünme kabiliyetleri çocukluk dönemlerinden itibaren sosyalizasyon adı verilen süreçte gelişmekte, daha sonra yetişkinlik dönemi boyunca damıtılmış hale gelmektedir. Blumer, sosyalizasyonun bireyin düşünme kabiliyetini geliştirdiğini ve dinamik bir süreç olduğunu ifade etmektedir. Ona göre sosyalizasyon tek yönlü bir süreç

(21)

biçimlendirdiği bir süreçtir (Ritzer, 1983: 307). Blumer’e göre sosyal dünya, her insanın başlattığı rastgele eylemlerden oluşmamaktadır. Tüm bu eylemler, sembolik etkileşim süreçleri sonucu meydana gelmektedir. Her bireyin eylemi geniş bir iç içe geçmiş eylemler bütünü oluşturmakta ve başkalarının eylemleriyle uyuşmaktadır. Blumer bu döngüyü bağlantı eylemlerinin alanı olarak tanımlamaktadır (Brown, 1981: 135).

Blumer’in sembolik etkileşim perspektifinde üç temel ilke bulunmaktadır: anlam, dil (anlamı tartışmak için araçlar / simgeler sağlar) ve düşünme ilkesi. Dil, sembollerle insanlara anlam kazandırmaktadır. İnsanların sosyal ilişkilerini hayvanların iletişimlerinden ayıran sembollerdir. İnsanlar sembollere anlamlar vermekte ve bunları dil aracılığıyla ifade etmektedir. Bu nedenle, semboller iletişimin temelini oluşturmaktadır. Düşünme ise, sembollerle ilgili bireylerin yorumunu değiştirmektedir (Nelson, 1998).

Sembolik etkileşim Blumer’e göre üç temel önermeye dayanmaktadır (Poloma, 1999:

224-225):

a) İnsanlar nesnelere karşı tutumlarını, kendilerine göre anlamlandırarak geliştirmektedir.

b) Bu anlamlar “bunlardan birinin muhataplarının etkileşimi” ile gerçekleştirilmektedir.

c) Bu anlamlar yorumlayıcı süreç içinde değişmektedir.

1930’ların ortasından 1970’lere (hatta bugüne kadar) sembolik etkileşimin anlamını şekillendiren en etkili ses Herbert Blumer olmuştur. Bu dönemde Blumer’e karşı çıkan teorisyen Manford H. Kuhn’dur. İkilinin eserlerine baktığımızda mevcut geleneksel sembolik etkileşimcilik içeriğinin şekillendiğini görmemize rağmen Kuhn’un çalışmaları sembolik etkileşimde yeni bir alan yaratmıştır: yapısal sembolik etkileşim.

Kuhn, sosyal yapının etkileşim yoluyla yaratıldığını, sürdürüldüğünü ve değiştirildiğini varsayarak bir kez yaratılan yapıların daha fazla etkileşimi kısıtladığını iddia etmektedir.

Rol ve referans grupları çerçevesinde fikirlerini oluşturmuş ve kişiler arasındaki ilişkilerde bireylerin ilişkilerdeki konumları ve ilişkilerde oluşturdukları benlikleri analiz

(22)

etmeye çalışmıştır. Kuhn’a göre benlik, çok çeşitli yapılardan (durum tanımlamaları, rol beklentileri, tercihler, kişisel özellikler) oluşmaktadır.

Yapısal etkileşimci çerçeve, tüm insanların doğdukları toplumla bütünleşerek önceden var olan örgütlü sosyal ilişkilerin dışında hayatta kalamayacakları gerekçesiyle topluma öncelik vermektedir. Stryker’ın belirttiği gibi “ben” toplumda bizler var olmadan önce bulunmaktadır (1997: 353). Bu nedenle deneyim rastgele değil sosyal çevrede oluşmakta ve çağdaş toplumlar çeşitli yapıları bir araya getirmektedir. Yapısal etkileşimcilik toplumu yaş, cinsiyet, etnik köken, sınıf, din ve daha fazla yapıda bütünleştirerek rol ilişkileri, gruplar, ağlar, topluluklar ve kurumlar mozaiği olarak kavramsallaştırmaktadır.

Sembolik etkileşim, sembollerin başkalarıyla olan etkileşimlerimizde ve ilişkilerimizde oynadığı rollerle ilgilidir. Bu nedenle, insan etkileşimini anlamak için güçlü bir temel sağlar. Bir an kitle iletişim araçlarının üzerimizdeki rolü için sembolik etkileşim kavramlarının ve ilkelerinin nasıl uygulandığını düşünelim. Kitle iletişim araçları ve toplum arasındaki ilişki nedir? Kitle iletişim araçları benlik duygumuzu ne şekilde etkilemektedir? Kitle iletişim araçları insanlar tarafından nasıl etkilenmektedir? Zihnimiz ve çevremizdeki dünyaya ilişkin yorumlarımız kitle iletişim araçlarından nasıl etkilenmektedir? Kitle iletişim araçlarından ne aldığımızı ne derecede kontrol etmekteyiz? Bu soruları cevaplarken, kitle iletişim araçlarının toplumun bir parçası olduğu sonucuna varabilmekteyiz, yani toplum hakkında yazdığımız her şey kitle iletişim araçları için de geçerlidir. Kitle iletişim araçları benlik algımızı ve dünya hakkındaki yorumlarımızı etkilemekte, ancak maruz kaldığımız şeyin nasıl yorumlanacağına bizler karar vermekteyiz.

Sembolik etkileşimciliğin temel önermelerini maddeler halinde sıralayacak olursak;

1) İnsanlar düşünme kapasitesiyle doğmaktadır.

2) İnsanlar ne zaman ve nerede gerçekleştiğine bakılmaksızın, sabit ve somut anlamlar

(23)

3) İnsanlar fikirlerini ifade etmek için benzersiz bir kapasiteye sahiptir, öyle ki bir kişi tarafından verilen anlam, başka bir sembolün anlamı ile aynıdır. Semboller soyut ve keyfidir.

4) İnsanlar içinde bulundukları durumları yorumlamalarına göre eylem ve etkileşimlerinde kullandıkları anlam ve sembolleri değiştirebilmektedir.

5) Anlam ve semboller aracılığıyla insanlar eylem ve etkileşimlerini sürdürmektedirler.

6) Düşünme kapasitesi, sosyal etkileşim tarafından şekillendirilmektedir.

7) Semboller muhtemelen bize insanlığımızı veren en önemli niteliktir; semboller olmadan başka insan yaratımı mümkün değildir.

8) Sembolik etkileşimlerimiz yoluyla birbirimizle etkileşmekte, bilgi ve fikir edinmekte, duyguları paylaşmakta ve birbirimizi tanımaktayız.

9) Semboller diğer insanların eylemlerini dikkate almamıza, yorumlamamıza ve bunlara uyum sağlamamıza olanak tanımakta ve bizi topluma bağlamaktadır.

10) Akıl toplum, semboller ve benlik olmadan var olamaz.

11) Eylem ve etkileşimlerin birbiri içine geçmiş örüntüleri, grup ve toplumların oluşmasına yol açmaktadır.

12) Bir toplumun özü, bireyin sembollerle etkileşimi ve iletişimidir, toplum sembolik etkileşimlerle devam etmektedir (Ritzer, 1983: 306-307).

Sembolik etkileşimciliğin bir diğer önemli yönü de toplum ve onun benlik ve zihin üzerindeki etkisidir. Düşüncelerimiz ve davranışlarımız, içinde yaşadığımız toplumdan (veya toplumlardan) doğrudan etkilenmektedir. Nasıl düşündüğümüz ve davrandığımız da toplumu etkilemektedir. Ne biz ne de toplum aynı kalmaz, çünkü yaşamımız boyunca birçok insanla etkileşime girmeye devam etmekteyiz. Benlik kavramı, bireyin konumunu toplumsal yapıya dahil etmekle kalmamakta aynı zamanda bundan etkilenmektedir. Daha sosyolojik anlamda, benlik kavramı, bir kişinin başkaları ile olan etkileşimleri, geçmişi

(24)

ve sosyal bağlamlar ve kurumsal yakınlıklar içinde gerçekleşen deneyimleri ile şekillenen toplumsal bir yaratımdır.

Sembolik etkileşimcilikten önce benliğin, bireyin kendi / öz niteliklerinin, doğuştan geldiğine inanılıyor ve bağımsız bir varlık olarak görülüyordu. Ancak Mead, sosyal etkileşimlerle kurulan sembolleri, benliği ve toplumu birbirine bağlayan kritik unsur olarak görmüştür. Ona göre, sembollerle formüle edilen tutumlarımız, değerlerimiz, inançlarımız benlik duygumuzun bir parçasını oluşturmaktadır.

Benlik ve kimlik kavramları sosyal psikolojinin en popüler kavramlarıdır. Sosyal psikolojinin hemen hemen her alanı bir kişinin benliğini veya kimliğini oluşturma, geliştirme ve gerektiğinde değiştirme kuramlarına değinmektedir. Yaygın olarak yorumlandığı gibi benlik, herhangi bir kişinin kendisine yönelttiği bakışıdır. Bizi diğerlerinden ayıran, varlığımızın parçalarını bir araya getiren, değişim yoluyla devam eden, kim olabileceğimiz gibi değerlendirmelerin önünü açan her birimizle ilgilidir (Seigel, 2005: 98).

Seigel (2005), benliğin üç boyutta tasarlandığını belirtmektedir. Bunlardan ilki, bedensel ihtiyaçlarımız veya dürtülerimiz tarafından değişen, bilinçle şekillendirilen bedensel veya maddi benliktir. İkincisi, ilişkisel benliktir. Ortak kimliklere, ortak yönelimlere ve değerlere yol açan sosyal ve kültürel etkileşimlerden doğmaktadır. Üçüncüsü, yansıtıcı benliktir. Sembolik etkileşimciliğin temel taşı, benliğimizi inceleyen, yargılayan ve kimi zaman düzenleyen etrafımızdaki dünyayla ilişkimizdir.

Sniderman (1975) ise, bir kişinin benliği tanımlamasının genellikle mizaç ve eğilimlerinin bir sonucu olduğunu gözlemlemiştir. Bununla beraber Sniderman benliği üç biçimde tanımlamaktadır:

1) Benlik bireyin içinde bulunduğu durumdan doğmaktadır.

2) Benlik bireyin kendine atfettiği rollerdir.

(25)

Literatür incelendiğinde mevcut olan benlik çalışmaları Rosenberg’in belirttiği gibi benliği hem özne hem de nesne olarak kabul etmektedir. Rosenberg (1979: 62-77), benlik kavramını geliştirebilmek adına dört ilke belirlemiştir. Bunlar; bireyin kişiliğine yansıyan değerlendirmeler, sosyal karşılaştırmalar, benlik nitelikleri ve içinde bulunulan psikolojik durumdur. Rosenberg’e göre, dört geniş ilke “kişilerarası ve sosyal yapısal süreçlerin benlik kavramı üzerindeki etkisini anlamak için literatürde bulunan muhakemelerin çoğunun” temelini oluşturmaktadır. Bireyin kişiliğine yansıyan değerlendirmeler ilkesi, sembolik etkileşimciliğin bireyin kişiliğinin başkalarının tutumlarından türetilmiş bir sosyal ürün olduğu ve nihayetinde kendisini başkalarının değerlendirdiği gibi görme savında merkezi öneme sahiptir. Sosyal karşılaştırmalar yoluyla, insanlar kendilerini belirli bireylere, gruplara veya sosyal kategorilere göre değerlendirmektedir.

Birçok çalışma benliği sosyal bir güç ve sosyal bir ürün olarak birleştirmektedir. Örneğin, Cast, Stets ve Burke (1999), eşler arasındaki göreceli statünün (eğitim vb.) nasıl etkilendiğini göstermek adına sembolik etkileşimcilik teorisinden yararlanmaktadır. Bu teoriye göre, daha yüksek statüdeki eşlerin etkileme olasılığının daha yüksek olduğunu ve düşük statülü eşlerin yüksek statülü eşlerinden daha çok etkilendikleri ve onların tutumlarını benimsemeye daha yatkın oldukları görülmektedir.

2.1. Benlik Saygısı (Self – Esteem)

Psikolojide çalışılan önemli konulardan bir diğeri benlik saygısıdır. Benlik saygısı benliğin duygusal boyutunu oluşturmaktadır. Bireyin kendisini kim olarak görmek istediği ile ilgilidir. Copersmith (1967), “kişiliğin önemli bir boyutu, bireyin kendini yeterli ve değerli olarak algılama derecesi” şeklinde tanımladığı benlik saygısının gelişiminde dört önemli etken bulunmaktadır:

1) Bireyin sosyal yaşamında diğerlerinden gördüğü ilginin miktarı,

(26)

2) Kişinin sahip olduğu başarıları, 3) Kişinin koyduğu hedeflere ulaşması

4) Bireyin başkaları tarafından yapılan değerlendirmelere verdiği karşılık (Aktaran Gür, 1996:28).

Baumeister, Tice ve Hutton (1989) benlik saygısı ölçeklerinin benlik sunum tarzını, benliğe yönelik tutumlardan daha belirgin bir şekilde ölçtüğünü ileri sürmektedir. Benlik saygısının başkalarına benlik hakkında olumlu görüşler talep etme isteğinin bir ölçüsü olduğunu ve benlik saygısının ölçülmesinin kişinin kendini diğer bireylere olumlu olarak sunmak isteyip istemediğini belirlediğini savunmaktadırlar. Aynı zamanda kendini korumanın (self - protection) ve kendini geliştirmenin (self - enhancement) iki ayrı model oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Kendini koruyan bireyler esas olarak kendi benliğini oynayarak kendini korumaya motive olurken, kendini geliştiren bireyler risk alabilmekte, benliklerini geliştirmek için fırsatlar yaratabilmektedir. Baumeister ve diğer kuramcılar (1989) yüksek benlik saygısı içeren davranışların, kendini geliştirmeye yönelik agresif ve aynı zamanda hırslı kendini sunma tarzı olduğunu ima etmektedir. Buna karşılık, düşük benlik saygısı davranışları, kendini korumaya yönelik temkinli bir kendini sunma tarzı anlamına gelmektedir. Kazanılmış benlik sunumunun yüksek benlik saygısı, yüksek özgüven, düşük sosyal kaygı ile ilişkili olduğu; koruyucu benlik sunumunun ise düşük benlik saygısı, yüksek olumsuz değerlendirme korkusu, yüksek kaygı ve utangaçlık ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir (Schlenker ve Weigold, 1992:133-168).

Son olarak, bazı araştırmacılar benlik saygısının heterojen bir yapı olduğunu ileri sürmektedir. Yüksek benlik saygısının heterojenliğini değerlendirmek için, bazı araştırmacılar (Baumeister, Campbell, Krueger ve Vohs, 2003), narsisizmin de, savunucu benlik saygısına sahip olduğuna dair kanıtlara bağlı olarak, benlik saygısı ile birlikte ölçülmesi gerektiğini savunmuşlardır.

(27)

2.2. Benlik İnşası (Self – Construction)

René Descartes'ın (1596 - 1650) rasyonel olanı arayışı, benliğin çağdaş bilişsel anlayışlarına yol açmıştır. Descartes için, düşünme ve şüphe, onun düşündüğünü ve şüphelendiğini bilen bir benlik/zihin anlamına gelmektedir.

Benlik, hem sabit hem de değişken olmasının yanı sıra bireyin yaşamı boyunca meydana gelen olumsuzlukları çözen, alternatifler üreten ve daima üstünlük arayan aktif bir unsur olarak görülmektedir (Aktaran Kulga, 2014:72 ). Bireyin hayata uyum sağlaması için benliği sürekli geliştirmesi ve yapılandırması gerekmektedir. Bu sürece benlik inşası denilmektedir.

Birçok düşünür için benlik karmaşık ve bütüncül bir yapıdadır. “Psikolojik Merkezcilik”

görüşünden yana olan yazarlar bu kanıyı desteklemekte ve benlik yapısının iki temel belirleyicisi olduğunu öne sürmektedir. Bunlar; (1) zeka, sevgi ve kişilik özellikleri , (2) cinsiyet, ırk, din, yaş ve sosyal sınıf gibi sosyal kimliğe ait özelliklerdir. Bu görüşün savunucuları benlik yapısının ancak bu iki grup belirleyiciden yola çıkarak anlaşılabileceğini savunmaktadır (Kuhn ve Mcpartland, 1954:68-76).

2.3. Benlik Üzerine Yapılan Çalışmalar

Çalışmada benlik üç kuramcı üzerinden (Mead, Cooley ve James) açıklanacak, esas üzerinde durulacak olan teorisyen Goffman ayrı bir başlık altında incelenecektir. Mead’e göre benlik, kendimizi diğer insanların bizi gördüğü gibi algılamalarını sağlamak adına semboller ve anlamlar atfetmek için kullanılmaktadır. Oluşturduğumuz benlikler birbirine bağlıdır, her biri diğerini etkilemekte ve zamanla değişmektedir.

Mead, Cooley gibi benliğin toplumsal etkileşim sürecinde ortaya çıktığını savunmaktadır.

Bireylerin içinde yaşadığı toplumda başkalarının ve kendinin farkına varması benliğin oluşumu açısından önemlidir. Mead’e göre benlik doğuştan itibaren ortaya çıkan bir olgu

(28)

değildir, sosyalleşerek kazanılan bir yapıdır. Benliğin oluşumunu üç aşamada kavramsallaştırmaktadır: taklit etme, oyun ve grupla birlikte oyun. Taklit, 2-3 yaş arasında ortaya çıkmakta ve oyun aşamasına geçiş olarak değerlendirilmektedir. Çocuklar bu yaşlarda büyüklerin davranışlarını ve mimiklerini taklit etmeyi öğrenmektedir. Oyun aşamasında, çocuk belli bir kişinin rolüne bürünmektedir. Burada rolüne büründüğü kişinin sorumluluklarının ve görevlerinin neler olduğuna dair gözlem yapan çocuk genellikle yakınında bulunan anne, baba ya da öğretmen gibi kişilerin rollerine bürünmektedir. Grupla birlikte oyun aşaması ise, çocuğun birkaç arkadaşı ile birlikte oyun oynadığı, farklı roller üstlendiği ve böylece ilerde benimseyeceği rollerin sorumluluğunu öğrendiği bir aşamadır (Özkalp, 2004: 83-84).

Mead, teorisinde uyarıcı-tepki kavramını kullanmaktadır. Ona göre benlik, başkalarının sözleri, hareketleri ve maddi çevrenin süreçleri gibi dışarıdan gelen uyarıcılarla sürekli karşı karşıyadır. Ancak birey tepkide bulunacağı uyarıcıları ve tepkinin niteliğini kendisi seçmektedir (Brown, 1981: 119). Zihin artık ruhsal bir madde, deney ötesi durum, madde veya duyusal izlenimlerin alındığı boş levha (tabula-rasa) olarak görülmemektedir. Zihin veya bilinç, daha ziyade organizmanın çevresine daha iyi uyum sağlamasına hizmet eden bir araçtır. İçeriğini kendi seçmekte veya reddetmektedir (Pfuetze, 1961: 40).

Mead, davranışın sadece başkalarına tepki olduğu an değil, içinde diğerlerinin davranışlarını da kapsadığında sosyal nitelik kazandığını vurgulamaktadır. Birey, bir başkasının kendine yaklaşımına göre geribildirimde bulunmaktadır (Şenol, 1990: 107).

Sosyal davranışın özü, anlamlı bütün oluşturan bağlantılardır. Kişiliğin gelişimi ise, bireyin bilinçli ve düşünen insan olarak yerine getirmek zorunda olduğu faaliyetlerle ve diğer bireylerle sembolik etkileşimi aracılığıyla olmaktadır (Şenol, 1990: 139). Mead, toplumda iki düzey sembolik etkileşim tespit etmektedir; jestlerle konuşma ve önemli sembollerin kullanılışı (Blumer, 1969: 8). İnsanlar birbirlerine düşünerek tepkide

(29)

Jestlerden semboller gelişmektedir. Semboller ise başka bireylere nasıl davranılması gerektiğini bildiren jestlerdir (Pfuetze, 1961: 66).

Mead benliğin, başkalarının “benim” hakkımdaki düşüncelerini içeren, bu nedenle kişinin kendisine bir obje olarak bakmasına imkan tanıyan “beni” ve benliğin daha aktif, diğerlerinin kendisi hakkında düşündüğü şeylere tepki gösteren “ben” ayrımından oluştuğunu vurgulamaktadır (Gökulu, 2019: 184). Ben (I) benliğin özünü oluştururken, beni (me) bireyin dışsal ve içsel denetimine olanak tanıyan, ne yapılması gerektiğine dair düşüncelerini oluşturmaktadır. Kısacası benlik iki evreden oluşmaktadır:

1) Ben (I) ; kişisel benliği ifade etmektedir. Dıştan gelen uyarıcıların sorgulandığı, değerlendirildiği evredir. Bu evrede birey toplumsallaşmamıştır.

2) Beni (Me); sosyal benliği ifade etmektedir. Dış çevreden gelen ve bireyi kuşatan, kişi tarafından yapılması gereken talep ve uyulması gereken kalıplardır.

Mead’ göre toplumlar benlik olmadan var olamamaktadır. Benliklerin etkileşimi topluma yol açmaktadır. Bir kişinin diğer insanlarla etkileşimi saf dil (semboller) aracılığıyla değil, aynı zamanda bir benlik edinimi ile sonuçlanmaktadır. Her etkileşim benlik duygumuzu değiştirme potansiyeline sahiptir.

Sembolik etkileşimci yaklaşım içerisinde yer alan, benliğe bakışı incelenecek bir diğer kuramcı Cooley ise büyük ölçüde William James’in etkisinde kalmıştır. Ayna-benlik teorisini James’in çalışmalarıyla temellendirmiştir.

Charles Cooley, sosyal benliğimizin doğası hakkındaki düşüncelerini “ayna benlik”

olarak yansıtmaktadır. Aynaya baktığımızda kendi yansımamızı, kıyafetlerimizi, yüzümüzü görmekteyiz. Onlarla ilgilenmekteyiz. Çünkü o objeler bizi yansıtmakta, bizi ifade etmektedir (Coser, 1975:305). Cooley’e göre; ayna benlik üç unsur içermektedir.

Bunlar, diğer insanların zihninde nasıl göründüğümüzü hayal etmek, diğer insanların bu görünümle ilgili yargılarını hayal etmek ve başkalarının bizi hayal ettiği şekilleri değerlendirip buna uygun bir benlik yaratmaktır. Ayna benlik kavramıyla diğerlerinin

(30)

bizim hakkımızdaki düşüncelerinin, bireyin düşünce ve tutumlarını şekillendirdiği ortaya konmaya çalışılmaktadır.

Cooley toplumla benliği birbirini bütünleyen bir yapı olarak görmektedir. Ona göre toplum, benliğin oluşumunda bireyin diğerleriyle ilgili düşünceleri sonucu oluşan bir algıdır (Delamater, 2003:9). “İnsan Doğası ve Toplum” adlı çalışmasında bireyin içinde bulunduğu toplumsal bağlamdan ayrı bir varlığının bulunamayacağını öne sürerken (Cooley, 1992:3) benliği rasyonel bir kök olarak düşünen, benliğin toplumla ilişkisini geri plana atan Descartescı geleneğe karşı çıkmaktadır.

Cooley’e göre toplumda var olan ayrımlar yapaydır. Bunlar, insanın niteliğini anlamamızda büyük engeller oluşturmaktadır. Gerçek yaşamı organik bir bütün olarak görmektedir. Dünyaya gelirken, birtakım kalıtımsal eğilimle gelmekteyiz. Ancak, sosyal bir grup içerisinde yaşamaya başladıktan sonra bu eğilimlere şekil ve anlam kazandırmaya başlarız. Birey, böylelikle toplumsallaşmakta ve kişiliği oluşmaktadır. Bu önermeye göre, bireyin benliği ne doğuştan gelen içgüdüsel etkenlerle ne de dışarıdan gelen etkenlerle şekillenmektedir. Kişiliğin oluşumu iki kuvvetin arasındaki karşılıklı etkiden meydana gelen bir süreçtir (Berkes, 1985:373).

Cooley’e göre kalıtım ve çevre ayrımı yanlış olduğu gibi birey ve toplum ayrımı da yanlıştır. Toplum mu birey mi önce gelir tartışması yapmamıştır. Bütüncül perspektiften toplumdan ayrı tutulan bireyin deneye konu olamayacağını savunmaktadır. Birey ve grup, insan ve toplum birlikte düşünülmelidir. Toplum ve birey arasındaki ilişkiyi ve aralarındaki organik bağlantıyı vurgulamaktadır ( Larson ve Ccalvin, 1973:91). Onun için toplum her biri farklı ve özel fonksiyonlara sahip farklı bölümlerden oluşmuş bir yaşam biçimidir. Bu anlamda toplum, bir parçasının diğer bütün parçaların etkisiyle şekil aldığı, tamamı bütünleşmiş şekil ya da süreçler olarak düşünülebilmektedir. Cooley, toplumdaki her bir bireye ve her bir gruba eşit derecede önem vermektedir (Şenol, 1990:69). İnsan

(31)

bireylerden oluştuğu için bireysiz bir toplumun düşünülemeyeceğini varsaymaktadır.

Birey ve toplum organik bir bütün oluşturmaktadır.

Ona göre benlik bilinci, başkalarıyla olan iletişim sürecinde ortaya çıkmaktadır. Benlik bir kimsenin başkaları hakkındaki imajlarına göre kendisi hakkındaki bilincidir. Kendi benliğimiz hakkındaki varsayımlarımız “başkası” hakkındaki varsayımlarımızdan daha karmaşıktır. Çünkü, kendimizi başkalarının ölçülerine göre değerlendirmekteyiz.

Psikolog Bruce Hood, benliğin çevredeki genlerin etkileşimiyle ortaya çıktığını savunur.

Birey, sosyal gelişiminde kalıcı ve derin izler bırakan, çevrenin katkısıyla gelişen benliğini genetik mirası ile birleştirerek oluşturur. Davranışlarımız her ne kadar kendi düşüncelerimizin sonucunda ortaya çıkmış gibi görünse de aslında sosyal bağlarla ortaya çıkmaktadır. Bu eğilimler günlük hayatta aldığımız kararlarda, yerine getirdiğimiz işlerde görülebilir. Hood, gerçekte olduğumuz kişinin çevremizde yer alan kişilere dayanarak ortaya çıktığını savunur. Her birey farklı niteliklerle dünyaya gelmiş olsa bile, benlik birbirinden farklı niteliklerin etkisinde kalabilir, dönüşebilir ya da devre dışı kalabilir (Hood, 2014:142).

Hood’a göre, bireyin iradesiyle almış olduğu kararlar, mantıksal olarak özgür bir anlatım içeremez. Kararları etkileyen etkenler bilinçli değildir. Ancak birey, bu durumun bilincinde olmadan almış olduğu kararları özgür bir biçimde aldığını düşünmektedir.

Spinoza bunu şöyle açıklamaktadır: “İnsanlar özgür olduklarını düşünmekte yanılırlar, bu düşünceleri davranışlarının bilincinde olmalarına ancak onları belirleyen nedenlere ilişkin bilgisiz olmalarına dayanır.” (Hood, 2014:149).

William James ise, Mead gibi benliği iki boyutta incelemiştir; bilen benlik ve bilinen benlik. Bilen benliği özne (I), bilinen benliği ise nesne (me) olarak tanımlamaktadır.

James insanların birden fazla benliğe sahip olduğunu ve bu benliklerin maddi, saf, manevi ve sosyal benliklerden oluştuklarını dile getirmektedir. Bireyin bedeni, ailesi, sahip

(32)

olduğu mallar maddi benliği; yakın çevresinden kendisi ile ilgili edindiği bilgileri sosyal benliği; öznel ve içsel varlığı ise manevi benliğini oluşturmaktadır (Bacanlı, 1990:6).

James’e göre, “kişinin onu tanıyan ve zihninde imajını taşıyan bireyler kadar sosyal benliği vardır… Ama, imajları taşıyan bireyler gruplara ayrıldığı için, pratik açıdan, o kişinin, düşüncelerine önem verdiği birbirinden farklı kişiler veya gruplar kadar çeşitli sosyal benliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Genellikle kişi bu grupların her birine kişiliğinin farklı bir tarafını göstermektedir. Kendimizi ailemize, arkadaşlarımıza gösterdiğimiz gibi; çalışanlarımıza, patronlarımıza göstermeyiz. Bu durum, insanın birkaç açıdan farklı benliğe bürünmesinin bir örneğini ortaya koymaktadır” (Aktaran Bacanlı, 1990:10).

James, düşüncelerin günlük yaşamın olgularıyla ve deneyimlerimizle doğrudan ilişkili oldukları derecede doğruluk kazanabileceklerini belirtmektedir. James’e göre doğru, düşüncenin içinde yatan durağan bir nitelik değildir. Aksine, düşünceler sonradan doğru nitelik kazanmaktadır. Onları doğru hale getiren olaylardır. Buna bağlı olarak, doğru düşünce sürekli olarak değişiklik göstermektedir. Bir dönem içerisinde işlerliğe sahip olan düşünce bir başka dönemde tümüyle değersiz hale dönüşebilmektedir. James bu nedenle, “bugün elde ettiğimiz doğru ne ise, onunla yetinmeye ve yarın o düşünceye yanlış demeye hazır olmalıyız” biçiminde görüşünü ifade etmektedir (Burns, 1984: 94).

James’in belirttiği gibi şunu anlamamız gerekir;” yaşanılacak günlerimizin sonuna geldiğimizde koskoca bir hayat deneyimimiz, nelere dikkat etmeyi kabul ettiysek ona eşit olacaktır. Çok da farkında olmayarak, zannettiğimizden çok daha az kendimizin olan hayatları yaşama riskiyle karşı karşıyayız “(Aktaran, Wu; 2018:16).

(33)

B. İzlenim Yönetimi

Birey doğduğu andan itibaren hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya aynı zamanda algıladığı davranışlarını içinde bulunduğu çevreye uygun bir hale getirmeye çalışmaktadır. Bu döngü bireyin hayatı boyunca devamlı gelişmeye devam etmektedir.

Birey kendini ve yaşadığı toplumu ifade etmeye çalışarak toplum ve kişiliği arasında uyum oluşturmaya çalışmaktadır. Günümüzde bireyler çevre tarafından çok sayıda uyarana maruz kalmakta, bu uyaranları dikkate alarak benliğini tekrar inşa etmektedir.

Benlik oluşturmaya yönelik tün bu çabalar incelendiğinde izlenim yönetimi kavramı açığa çıkmaktadır. Kavram sosyoloji ve psikoloji alanlarındaki çalışmalarda uzun yıllardır tartışılmaktadır. İzlenim yönetimi, bireyin sahip olduğu veya sahip olmak istediği izlenimleri yönlendirme çabalarıdır. Sosyal davranışın her düzeyinde görülen bir olgudur.

İzlenim yönetimi kavramı ilk kez 1959 yılında Erving Goffman’ın Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu adlı çalışmasında tanımlanmıştır. Bu eser kavramla ilgili teori ve araştırmaların temelini oluşturmaktadır (Xin,1997). Goffman bireyleri tiyatro sahnesinde yer alan birer aktör olarak metaforlaştırmış ve çevrelerinde yer alan diğer bireylerle olan etkileşimlerini kontrol etmek adına izlenimlerini nasıl yönettiklerini incelemiştir. İzlenim yönetimini, bireyin diğerlerinin kendisine ilişkin algılarını etkileme ve yönlendirme çabası olarak tanımlamıştır (Akgün, 2009:6-7). Birliktelik ve yüz yüze etkileşim ile ilgilenmiş, hayatı bir tiyatro sahnesi gibi görerek bireylerin davranışlarını anlamlandırmaya çalışmıştır. Goffman yüz yüze etkileşimi; “iki kişinin birbirlerinin hareketleri üzerinde karşılıklı etkileri” olarak tanımlamaktadır. (Akgün, 2009:6-7). Ona göre insanlar diğerlerinin önünde gerçekte olduklarından daha farklı davranışlar sergilemektedir. Tıpkı tiyatro oyuncusunun sahne önü ve arkasında farklı davrandığı gibi.

Oyuncu sahne arkasında sahne önünden daha farklı, daha rahat davranışlar sergilemektedir, çünkü sahne arkasında izleyici yoktur. Bu nedenle oyuncu daha rahat

(34)

davranışlar sergilemektedir. Bu süreç, izleyici tarafından onay gören “imajın yaratılması, korunması, sürdürülmesi ve değiştirilmesi” gibi süreçler bütününden meydana gelmektedir. Ve bu süreçte, oyuncular, kendi kimliklerini, benliklerini onaylamak adına izleyenlerin reaksiyonlarını kullanmaktadır (Burke, Stest; 1999:340).

Goffman bireylerin çoklu kimliklere sahip olduklarını ve bulundukları duruma göre sahip oldukları kimlikler içerisinden en uygun kimliği seçtiklerini savunmaktadır. Goffman’ın bu çoklu benlikler teorisi ilk defa William James’in “Psikolojinin Temelleri”

çalışmasında incelenmiştir. James, benliğin üç aşamadan meydana geldiğini savunur.

Bunlar; sosyal benlik (social self), maddesel benlik (material self), ve ruhsal benliktir (spiritual self). Sosyal benlik, her bireyin aile benliği, dernek benliği gibi çok çeşitli benliklere sahip olduklarını savunmaktadır. Maddesel benlik, bireyin kendisine ait olan vücudunu, ailesini, giysilerini vb. içermektedir. Ruhsal benlik ise; bireyin kendisini algılaması ve değerlendirmesi ile ilgilidir. Ruhsal benlik kategorisi içine; ilgilerin, yetenek ve tutumların kişisel olarak değerlendirilmiş hali girmektedir (James, 1952:188).

James, bireyler için tek bir benlik kavramı olmadığını, bulundukları ortamlara ve durumlara göre sergiledikleri çeşitli benlikler olduğunu vurgulamaktadır. Örneğin, okulda öğrencileri karşısında oldukça otoriter ve sert bir tavrı olan öğretmen evde ailesi karşısında şakacı ve güler yüzlü olabilmektedir. Başka bir deyişle bir birey, evde eşi ve çocuklarına; okulda öğrencilerine ve meslektaşlarına, sosyal yaşamında ise arkadaşlarına kişiliğinin farklı yönlerini sergileyebilmektedir.

Psikolog Edward Jones da izlenimler üzerine araştırmalar yapmış ve bireylerin hangi tür davranışlara onay verdiği üzerinde durmuştur ( Demir, 2002). Ona göre izlenim yönetimi üzerine yürütülen çalışmalar kişilerarası iletişimin önemli bir parçasıdır ve bireylerin birbirlerine ilişkin algı ve tutumlarını anlamlandırabilmek için izlenim yönetimi dinamiklerini bilmek gerekmektedir (Leary ve Kowalsky, 1990:34-47).

(35)

Sosyal psikologlara göre izlenim yönetimi, davranışların aşırı bir türüdür. 1960’larda yürütülen laboratuvar çalışmalarında, gerçek hayatta var olan ilişkilere ait verileri incelemek adına, izlenim yönetimi davranışlarını gözden geçirme ihtiyacı duymuşlardır (Demir, 2002). Bu yıllarda izlenim yönetimi deneysel psikoloji alanında gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında incelenmiştir. Günümüzde ise bireylerin davranışlarını oluşturmada önemli noktalarından biri olan izlenim yönetimi, sosyoloji, iletişim, psikoloji ve politika bilimlerinde kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır (Rosenfeld ve diğerleri, 1995:10).

1970’li yıllarda ise izlenim yönetiminin yalnızca deneylerle anlamlandırılamayacağı ve birey davranışlarında önemli bir role sahip olduğu vurgulanmıştır ( Rosenfeld, Giacalone ve Riordan, 1995:10). 1980’lerde izlenim yönetimi, gerek örgütsel yaşamda gerek yeni iletişim teknolojilerinin bir uzantısı sayılan elektronik iletişim ve onun getirdiği sanal cemaatlerde araştırılmaktadır.

1. Farklı Perspektiflerden İzlenim Yönetimi

İletişimde bulunurken yalnızca yaşadığımız dünya hakkında konuşmamakta, toplumsal evrenin oluşturulmasına da katkıda bulunmaktayız. İnsan, doğumundan itibaren çevreyle iletişim sağlayan ve sosyalleşmeyi sürdüren bir varlıktır. Kendi fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını sürdürmek için diğer bireylerle iletişim kurma gereksinimi duymaktadır. Bu açıdan bakıldığında sosyalleşme insan için bir zorunluluktur ve dikkatle yönetilmesi gereken bir süreçtir. İnsanlar başkalarının onları nasıl algıladığı ve değerlendirdiği konusunda sürekli merak etmektedir. Her yıl milyarlarca değerinde diyet, kozmetik ve plastik cerrahiye para harcamakta ve bunların hepsi başkaları için daha çekici hale gelme amacıyladır. Milyonlarca insan, kitlelerin onları değerlendirmesinden endişe duydukları için toplum içinde konuşma ya da performans sergileme konusunda başarısız

(36)

olabilmektedir. Evde, işte, okulda ve sosyal alanlarda bile insanlar başkalarının tepkilerini izlemekte ve genellikle istenen hedeflere ulaşmalarını teşvik eden imajlarını sergilemeye çalışmaktadırlar.

Her iletişim sürecinin kendine has zorluklar ve problemler içermesi nedeniyle, bireylerin diğer bireylerle iletişim kurarken birtakım sorunlar yaşaması ve bireyler arası karakteristik farklılıklar yaşanması da doğal bir sonuçtur. Bunun nedeni; bireyin tanıştığı insanları ve sosyalleştiği alanları potansiyel bir tehdit olarak görmesidir. Bireyin girdiği ortamda veya tanıştığı kişilerde ilk dikkat ettiği nokta fiziksel görünümlerdir. Bu nedenle ilk izlenim önem kazanmaktadır. Goffman bu konuyu şöyle aktarmaktadır:

“İnsanlar, bulundukları ortama yeni birisi girdiği zaman genelde ya o kişi hakkında bilgi edinme ya da halihazırda sahip oldukları bilgileri kullanma çabası içine girerler. En merak edilenler o kişinin genel toplumsal ve iktisadi durumu, kendini nasıl gördüğü, çevresine karşı takındığı tavır, işinde usta olup olmadığı ve güvenilir olup olmadığı gibi konulardır.” (Goffman, 2009:15)

Literatür incelendiğinde Gofmann’ın kişisel anlatım üzerine gerçekleştirdiği dönemsel çalışma, izlenim yönetimi üzerine yapılan araştırmaların temel taşı olarak kabul edilmektedir. 1959 tarihli “Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu” adlı çalışmasında birliktelik ve yüz yüze etkileşim üzerine çalışmalar yaparak “dramaturjik yaklaşım”

ifadesi ile insan davranışlarını açıklamaya çalışmıştır. Goffman’a göre, sosyal etkileşimde bireyler, bir tiyatroda veya günlük yaşamda, her biri çeşitli roller oynayan sahnedeki aktörlerdir. Seyirci ise oyunlarını gerçekleştiren aktörleri gözlemleyen ve performanslara tepki veren diğer bireylerden oluşmaktadır. Sosyal etkileşimde tiyatro gösterilerinde olduğu gibi, oyuncuların izleyicilerin karşısına çıktıkları bir ön bölge vardır. Bunun yanında, bireylerin kendileri olabileceği ve başkalarının önünde olduklarında oynadıkları rol veya kimliklerden kurtulabilecekleri bir arka bölge vardır.

(37)

oluşmaktadır. Goffman ön bölgeyi; “performans sırasında birey tarafından kasıtlı olarak veya istemeyerek kullanılan standart bir türün etkileyici ekipmanı” olarak tanımlamaktadır (Goffman, 2009:108). Arka bölgede ise, oyuncu ön bölgede seyircinin önünde olduğundan daha farklı davranışlar sergileyebilmektedir. Bu bireyin gerçekten kendisi olacağı ve diğer insanların önünde olduğunda oynadığı rollerden kurtulduğu yerdir.

Goffman “performans” terimini, bir bireyin belirli bir gözlemci veya izleyici kitlesinin önündeki tüm faaliyetlerine atıfta bulunmak için kullanmaktadır. Bu performans sayesinde birey veya aktör, kendisine, başkalarına ve durumlara anlam kazandırmaktadır.

Oyuncular performanslarının farkında olabilmekte veya farkında olmadan bir performans sahneleyebilmektedir, izleyiciler her zaman oyuncuya bir anlam yüklemektedir.

Goffman, performansta belli bir referans noktası alındığında işlevine göre üç önemli rol belirlenebileceğini savunmaktadır. Bunlar; performans tarafından hedeflenenler (seyirciler), performansı sahneleyenler (oyuncular) ve performansta rolü olmayan dışarıdakiler (gözlemciler). Goffman aynı zamanda bu önemli rollerin, oynayanların erişebilecekleri bilgi doğrultusunda da ayarlanabileceğini belirtmektedir. Oyuncular yaratmış oldukları izlenimlerin farkındadır. Seyirciler algılamalarına izin verilenlerin bilincindedir ve bunu yakından gözlemleyerek öğrenirler. Performansın çizmiş olduğu durum tanımıyla ilgili bilgiye sahiptirler ancak bu bilgi derinlik içermemektedir. Dışarıda kalanlar ise performansın sınırlarını ve performans tarafından çizilen gerçeklik görüntüsünün bilincindedir. Oyuncular yalnızca ön bölge ve arka alanda bulunmaktadır.

Seyirci sadece ön alanı görmektedir. Dışarıdakiler ise her iki alandan da dışlanmaktadır.

Goffman bu üç kritik rol ve alanlarına göre bölgeler arasında bağlantı kurulabileceğini savunmaktadır.

Leary ve Kowalsky’e göre izlenim yönetimi, “bireylerin, diğer bireylerin kendilerine ilişkin izlenimlerini kontrol etme süreci” dir (1990:34-47). Leary ve Kowalsky izlenim

(38)

yönetimi ile ilgili literatürü incelediklerinde iki bileşenden oluşan bir model oluşturmuşlardır. Bu model izlenim yönetimini iki ayrı süreç olarak kavramsallaştırmaktadır. Bunlardan ilki; izlenim motivasyonunu içermektedir. İnsanların başkalarının onları nasıl gördüğünü kontrol etme derecesidir. İkinci bileşen; izlenim inşasıdır. Belirli izlenimler yaratmaya motive olduktan sonra, insanlar davranışlarını başkalarının izlenimlerini etkilemek için değiştirebilmektedir. Bu, yalnızca yaratılacak olan izlenim türünü seçmekle kalmayıp, aynı zamanda bunu nasıl gerçekleştireceklerine kesin olarak karar vermeyi de içermektedir. İki bileşenli bu model tartışmalı konuları ele almakta ve izlenim yönetimi ile ilgili gelecekteki araştırmalar için bir çerçeve sağlamaktadır. Leary ve Kowalsky çalışmalarında izlenim yönetimi sürecine etki eden sayısız değişkeni, anlamlı en küçük faktörlere indirgemeye çalışmışlardır.

Rosenfeld, Giacalone ve Riordan izlenim yönetimini “ bireylerin, diğer bireylerin kendilerine yönelik izlenimlerini kontrol etmek amacıyla kullandıkları yöntemler” olarak tanımlamaktadır (1995:10). Schlenker (1980:133)’e göre izlenim yönetimi “gerçek veya hayal edilen sosyal etkileşimlerde yansıtılan görüntüleri bilinçli ve bilinçsiz kontrol etme girişimleri” dir.

İzlenim yönetimi, insanların başkalarının bir kişi, olay ve nesne hakkındaki düşüncelerini yönlendirmeye çalıştıkları, hedefe yönelik bir süreci ifade eder. Tedeschi ve Riess (1981:3) çevresel etkenlere göre izlenim oluşturmanın dönüşebileceğini belirterek, izlenim yönetimini “bireyin davranışlarını diğer bireylere yönelik amaçları doğrultusunda kontrol ve manipüle etmesi” olarak tanımlamışlardır. Ralston ve Kirkwood ‘a göre ise;

“bireylerin diğer bireylerin kendilerine yönelik izlenimlerini kontrol etme amacıyla kullandıkları davranışlardır.”

Wayne ve Liden izlenim yönetimini “bireylerin kişisel imajlarını korumak veya diğer bireylerin kendilerine yönelik algılarını değiştirmek amacıyla gösterdikleri davranışlar”

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :