GENÇ AKADEMİSYENLER BULUŞMASI II
Eıitelektüel
13cı~ırıılılı~ı
. Aşrııcık
ilim
GeleneğimizÜzerine
Araştırmalar·
editör:
A. Cüneyd Köksal
yedtfenl:
Modern Zamanda
" Bilimsel Bilgi" ve
Bir Bilim Adamı Olarak
"M üfessir"
MEHMET ÇİÇEK•
Bilginin Oluşumu
Bilgi felsefesi açısından bilginin. oluşumuna baktığımızda,
bu oluşumun temelde üç başlık aitında ele alındığuu görüyo- ruz. Bunlar; tümdengelim, tümevanın ve analoji' dir.
Tümdengelim, bütünden parçaya, tümelden tikele, genel- den özele gidiş yönteminin adıdır. Parçaya ait özelliğin, bü- tüne ait özellikten yola çı.lalarak tespit edilmesi anlamına ge- lir. Başka bir ifadeyle doğru olduğu kabul edilen genel ifade- den özel bir sonucun çıkanlmasıdır.
Tümevanm, tek tek gözlemlerden genel ilkelere; özel olandan genel olana varmak için kullanılan akli bir yön- temdir. Tümevanma yöneltilen eleştiri, tikel önermelerin
çokluğunun, önermeye bir güç katınakla beraber, kesin bir manb.ksal sonuç oluşturmak için yeterli olmayacağı şeklin
dedir.
• Marmara Üniversitesi, Tefsir Bölümü, Doktora ögt-ııncisi.
Eııtelektiiel Bağımlılığı Aşmak
Analoji ise, iki farklı şey arasındaki bei).Zerlik(ler)den yola
çıkılarak, birisinin sahip olduğu özelliklerin diğeri içirt de söz konusu olduğunu ileri sürmektir.
Modem zamanda yaşanan kırılmalar etrafında, bilginin bu üç fCtFklı oluşum sürecine bakhğımızda, öncelikle o, Kilise
·otoritesine ve Aristo'nun da kullandığı, çok eski dönemler- . den beri kullanılagelen tiİ.l:I1-dengelimci manhğa başkaldır
mışhr. Francis Bacon'ın, gözlem ve deneyimin bilgi edinme- de. önemli olduğunu savunarak tümevanmci yöntemin te- mellerini athğı görülür. Tümevanmalığın modem bilimsel
düşüncenin meşrulaşhnlmasında üstlendiği işlev, bir tür bi- limsel pratik betimlemesinin ötesine geçmeyi gerektirir.
Tümevanmalık sadece bir düşünce tarzuu değil, ayru za- manda hp kı diğer bilgi süreçlerinde olduğu gibi, belirli nitelik- teki bilgilerin öne çıkarılmasına hizmet eden bir tavn da ifade eder. Bu; saf, akli muhakemeyle üretilen bilginin yerine, haya- hn gözlemlenmesiyle elde edilen bilginin vurgulanmasıdır.
Düşünce tarihinde akılcılık ile deneyeilik veya tümevanmalık
ve tümdengelimcilik arasındaki bu ayrım/farklılık, aslında sa- dece bir epistemolojik farklılıktan kaynaklanmaz. Bu iki yakla-
şımın, değişik zaman ve zeminlerde kendisini gösteren geniş
·toplumsal arka planları da vardır. Bu bağlamda Batı düşünce
tarihinde akılalık, kutsal kitapların açıklanmasında; deneyci- lik ise, kiliseye karşı yürıltülen mücadelenin bilgisel zemininin
oluşturulmasında önemli işlevler yüklenmiştir. Deneyeilik ve
akılcılığın arka planını oluşturan bu sosyal boyut dikkate alın
madan sırf epistemolojik tartışmaların sorunu tümüyle ortaya
koyabileceğini beklemek yanlış olur.
Bu yüzden söz konusu türler arasında bilgi sıralamasında önceliğin "olan'a uygunluk"a verilmesini öngören toplumsal
gelişmeler, bir çıkarım tarzı olarak tümevarımın önünü aç-
mışhr. Dolayısıyla tümev~, sadece epistemolojik bir ter- cih olmasının ötesinde, sosyal ve siyasal arka plana sahip bir
tavır olduğu göz ardi edildiğinde, Bah ortaçağında "olgunun bilgisi"ne ön~m veren kişilere karşı niçin büyük bir kıyım başlahldığını anlamak oldukça güçleşmektedir.
• ••• t.
Tümevanmcılığın, modern bilirnde en yaygın kabul gören ' yaklaşım olduğu söylenebilir. Ancak bu, bilimin tümevanın
yöntemine göre ileriediği anlamına gelmemektedir. Zaten metodolajik tarhşmalar da büyük ölçüde buradan kaynak-
lanmaktadır. Zifa bilimin "nasıl" sorusuna verdiği cevapla- rm, fiili bilimsel süreçle örtüştüğünü söylemek bir hayli zor- dur. Bununla beraber tümevarımın modern zamanların ilk döneminde bilgi ve bilim dünyasının hakimi haline geldiği
göz ardı edilemeyecek bir gerçektir.
Tümevamnın kesin, kapsamlı ve manb.ksal bir sonuca
ulaştıramaması hem doğa bilimleri hem de sosyal bilimlerde analojinin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Anolojinin, mo- dern'in sonraki (postmodern) zamanında bu kadar ön plana
çıkmasında, Popper'in Yanlışlanabilirliği ve Kuhn'un Para- digma' sı gibi söylemlerle bağlantılı bir sürecin etkisini göz
ardı etmemek gerekir. Popper'in "yanlışlanabilirlik" düşün-:
cesi, bilimin konusunun, olgunun "doğrulanmasıyla" sınırlı olduğu fikrini ortadan kaldırmakta, olgunun "yanlışlanabi
lirliğini" de dikkate alarak sonuca ulaşılmasını gerekli kıl
maktadır. Kuhn'un paradigması ise bilimin yapısının, zanne-
dildiği gibi "kesinlik" üzerine değil, ''hakim parp.digma" ile
"devrimci paradigma" arasındaki gerilim üzerine kuruldu-
ğun~ ve dolayısıyla birbirini nakzeden görüşlerin aynı za- manda kullanımda olabileceğini söyleyerek bilimin buyüsü- nü bozmaktadır.
Popper ve Kuhn gibi bilim adamlarının tümevanma yöne- lik bu eleştirileri, var olan analojiyi daha da ön plana çıkar
mıştır. Bu anlamda analoji, bütüncül bir kesinlik sağlamama
sı nedeniyle temelde büyük aniatılara karşı başkaldında ön plana çıkabilecek bir tavır olarak kendini göstermektedir. Zi- ra analoji, tikeller arasındaki benzeşmeyle ilgili bilgi sürecini dikkate alır. Bunun içindir ki, büyük aniatılar bu dönemde ciddi olarak eleştirilmiştir. Ancak paradoksal olarak bu eleş
tirllerin de büyük bir anlah olup olmadığı başlı başına bir so- run olarak durmaktadır.
240 Eııtelektiiel Bağımlılığı Aşmak
Modern Bilim' e Dair
"Bilim Nedir?" sorusu mu yoksa "Bilim Kimdir?" sorusu mu daha anlamlıdır? Bilimin öznenin ötesinde, ondan bağım
sız bir varlığa sahip olduğu vurgulanmak istendiğinde ''bi- lim nedir" sorusunun daha anlamlı olduğu söylenebilir. So-
;..-ruya bu cevabı verenler, devamında bilimin insanlara yol
gösterdiğini, oruann hayatianna bir çekidüze~ verdiğini ve on1an kurtuluşa erdireceğini düşünürler. Çünkü o, yegane
"mürşit''tir. Dolayısıyla bilim adamlan da birer "aziz"dir.
"Bilim kimdir?" dediğinizde ise bilim'in kimin tarafından ya-
pıldığıyla ilgili "öznel" bir durum ortaya çıkacaktır. Fakat
"aziz"likten vazgeçilebilecek bir durum da söz konusu değil
dir. Bu tavır, her ne kadar tersi iddia edilse de, modem ile modem sonrası (post-modern) arasındaki yapay farklılaşma
nın ortadan kalktığı noktadır.
"Bilimsellik" iddiası, sadece bilgiyle ilgili olmayıp aynı za:..
manda toplumsal, iktisadi, siyasal, kültürel ve ideolojik ör_.
gütlenmenin merkezini oluşturan bir bakış açısıdır. Kısacası,
günlük konuşma dilinden sistemli toplantılardaki tartışmala
ra kadar her yere nüfuz etmiş bir dünya görüşüdür. O yüz- den birbiriyle alakası olmayan durumlarda insanlar, görüşle
rini "bilimsel olarak konuşmak gerekirse ... ", "son bilimsel bulgulara göre ... ", ''bu konudaki bilimin görüşü ise .. " gibi iladelerin parantezine sığınarak dile getirir ve böylece fikirle- rine bir güvenilirlik veya sağlamlık kazandırmaya çalışırlar.
Bu bağlamda modern yaşam tarzının bir yönüne ilişkin bilgi birikiminin seçilip sonuna "logy" ya da "ics" eklendiğinde
yeni bir bilim dalı oluşur,
Sıradan bir insana yahut önemli ödüller veya statüler elde
etmiş bir bilim adarnma bilimsı::l olmanın niçin böyle sorgu- lanmaz bir statüyü garantilediğini sorarsanız alacağınız ce- vap en iyi ihtimalle ''bilimsel olarak ... " paranteziyle başlayan başka bir cümle olacaktır. Çünkü bilimsel bilginin, bilim reto-
riği dışında dayandırılabileceği her türlü temel, bilimin asli
varsayımlanyla çelişecektir. Zira bilimin, bilim retoriği dışın-
da kalınarak meşrulaşhrılabilmesi için evrensellik, nesnellik, ' tarafsızlık gibi özelliklerle nitelenebilecek, bilim dışında, bir
başka bilgi zeminine ihtiyaç vardır. Ancak böyle bir zeminde bu tür bir meşruiyet değerlendirmesi yapmak ırtümkündür.
Fakat bu ihtim<~.t hali hazırda ha.la bilimin son sözü söyl~me
yeceği anlamına gelmez. Sonuçta bilimi "doğruluğu kendin- den menkul" bir bilgi türü olarak kabul etmekten başka bir yol kalmamaktadır.
Peki "Bilim, kimin eseridir?" Cevabı hiç dolaştırmadan,
düz bir şekilde söyıersek, adına bilim adamlan denen toplu- luk, kendi içinde ve kendisinin makul bulduğu çerÇevede üretilen bilgilere "bilim" adını koyar. Bu bilim, zamanla de- ğişebilir, hatta bilim, değişebilen bilgi olarak da tanımlaİur.
"Değişebilir olduğu kabul edilen bir bilgiye böylesine bağ
lanmak niye?" sorusunun cevabı, bilimin evrenselliğinde de-
ğil, bilimin hayatın hareketliliğiyle (dinamizm) ilgili retorik
işlevinde saklıdır. Bazen evrenselliği baze~ de değişebilirliği
öne çıkaran bilimsel retori.k, meşrulaştırma türlerinin de de-
ğiştiği ve bu yüzden her bilginin bir meşruluk zemini bulabi-
Ieceği yönün~eki bir yorum karşısında susmayı yeğler.
Bilimle ilgili ölçütler günden güne değişmekte, bilimin standartlan konusunda bir türlü uzlaşılamamaktadır. Bilimin itiraz kabul etmeyen bir tanımı da söz konusu değildir. Fakat ortada herkesin, sorgulamak bir yana, en ufak bir şüphe bile duymadan itaat ettiği bir bilim, delaşmayı sürdürmektedir.
Yani bilim, insanlık tarihinde çok az karşılaşılan, olağanüstü
özelliklere sahip "maymuncuk"lardan birisidir. Bilim adam-
larının neye bilim diyeceğine de ancak kendileri karar verebi- lir. llginç olan, bilim sadece taraftariarına değil, paradoksal bir biçimde karşıtıarına da itibar kazandırmaktadır. Her şeyi
yerli yerine koyan, lakaplar oluşturan bir bilgi türünden ziya- de, bir tür uygarlık biçiıni.ni.n adıdır bilim.
Bil~er, o bilimleri ortaya çıkar(t)an, geliştiren ve yaygın
laştıran bilim adamlannın ürünüdür. Maddi desteği, ilgisi,
zamanı, gerekli önbirikim ve motivasyonu olan insanlar, be-
Ente/ektiiel Bağımlılığı Aşmak
lirli alanlara yoğunlaşarak bilimsel bilgi üretmektedirler. Bu baglamda, toplumda egitim-ögretim kurumlan sadece belirli bir formasyon kazarulmasıru sağlamakla kalmaz. Aynı za- manda toplumsal işbölümü ve sosyal statü dagılımırun dü-
şük bir sosyal maliyetle gerçekleştirilmesini de sağlar. Bütün . toplumlarda, toplumsal hiyerarşinin oluşmasında "meşru"
kıstaslar gerekmektedir. İşte modem toplum örgütlenmesin- de, bilimsel bilgi endeksli eğitim-öğretim k~an, dağıttık
lan diplomalarla bu statü dağılımında herkesin razı olduğu
bir ortak kriter sunmaktadır. Eğitim kurumları; ders prog-
ramları, sınavlar ve diplomalarla toplumsal pozisyon dagılı
mındaki maliyeti düşürürken, diğer taraftan toplumun etkin
süreçlerinde·iş görenlere, özellikle de elit kesime, meşru dü-
şünce tarzı kazandırmaktadır. Buradaki meşruiyet, hukuki olmaktan ziyade sosyal, siyasal ve ideolojik bir meşruiyetfu.
Bilim Adamı Olan Müfessir' e Dair
Bütün İslami Bilimler için geçerli olmakla birlikte bizim konumuzu teşkil eden ve müfessirin temel uğraş alanı olan
"Tefsir ilmi" ni ele aldığımızda üstte tasvirini yaptığımız tab- loya bakarak, müfessirin ''bilim"le taruşmasının, ıslahat dü-
şüncesiyle beraber ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Burada or- taya çıkan ıslahatın İslam toplumunun kendi iç dinamiklerin- den ziyade öncelikle var olan siyasi duruma bir cevap verme saiki ile oluştuğu görülmektedir. Özellikle Türkiye gibi dev- let gelenegine sahip olan ülkelerde bu durumun daha net or- taya çıktığı görülmektedir. Fakat ortaya çıkan siyasi yenil-
mişliğin devamında sadece siyasi değil, "fikri" bir ıslahat id-
diası da güçlü bir şekilde vurgulanmaya başlanmıştır. Bura- da temel vurgu İbn Haldun'un ifadesiyle ''büyük balığın kü- çük balığı yemesi" şeklinde tezahür etmektedir. Dolayısıyla
"dışandaki" söylemler "içeriye" tarihsel ve sosyal boyutun- dan koparılarak "nakledilmekte", Hıristiyanlık ve Yahudili-
gm
de daltil olduğu Batı'nın kavramlarıyla sorunlarmuzı ıslah etme gibi bir durumla bizi yüzyüze getirmektedir. Şimdi
bu tavrın Tefsir ilmine yansımalanyla ilgili değerlendirmele
, rimize başlayabiliriz.
Modern dönemde Tefsi.r'in, bir bilim olarak, Doğa bilimleri ve İnsan bilimleri (sosyal bilimler) şeklinde yapılnuş ikili tas- nifte İnsan Bilimleri başlığı altında ineelendiğini görüyoruz.
Burada iki noktaya işaret etmeliyiz. Birincisi, bu tasrüfin, bilgi- nin oluşumundaki "nesnel" gerçekliğe göre oluşturulmasıdır.
İkincisi ise tasnifin "İnsan bilimleri" boyutu, bilim adamlan ta-
rafından, nesnesinin insan olması ve "öznel" yanının daha ağır basması sebebiyle ikincil bir konumda göİülm~tür.
Bu anlamda sosyal bilimciler, doğa bilimcileri tarafından
çok da dikkate alınan kişiler değillerdir. Tefsirin b~el meşruiyetin.in, ancak "Sosyal Bilimler" içerisine dahil edile- rek sağlandığına dikkat ettiğimizde, bu durum, kendisini da- ha açık bir şekilde ortaya koymaktadır .I Tefsir de bu bağlam
da ikincil değerde bir bilim olarak varlığını sürdürmektedir.
Temel ilgi alanı "Allah Kelamı" olan bir bjlgi yapısı, mesele- lerini ancak "sosyal ve insanf" olanla bağlanhlı olarak anlaşı
lır hale getirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda, "sınıflandırma
lar", zannedildiği gibi konunun netleşmesi noktasında bir
açılım değil, tam aksine manipülasyonun bir unsuru haline gelmektedir. Bu ise Tefsir sahasının netleşmesi?-e değil, aksi- ne Tefsir'in alanının daraltılmasına ve bulanıklaşmasına yol
açmaktadır. Şöyle ki, Tefsir ilminin alanı, sadece sosyal ve in- sanf alan değil, aynı zamanda "ilahi" alandır da. Öte yandan analojinin ön plana çıkmasıyla birlikte bilimlerin parçalayıcı yapısı müfessirin "derinliğini" ve "kıymetini" de ciddi olarak tahrip etmektedir. Bu durum, tefsir çalışmalannın hem nite- liksel hem de niceliksel azalmasının sebeplerinden biri olarak
değerlendirilebilir.
Ayrıca Tefsir ilminin sırf "insani" olanla ilişkisine yapılan
vurgu, Kur'an'ın "metinleşmesini" doğurmaktadır. Kur'an'ın
metinleşmesi halinde ise
nahl
Kelam ile insani söylem arasın-1 Bunun en basit örneği, Telsir'den Doktora yapan yazann "Sosyal Biliınler
Enstitüsü"nün bir ögı-encisi olmasıdır.
Eııtelektiiel Bnğımlılığı Aşmak
daki fark, "insaru""' yönden-bakıldığında, anlamsızlaşmakta ve- ya konunun sırurlarını aşmaktadır. Sonuçta, mevcut "metin te- orileri" müfessirin "anlama" da kullanacağı temel veriler haline gelmekte, "metin"le ilgili anlam teorileri zuhur etmektedir. Bu teoriler, kendi meşruiyetlerini tefsir ilmi bağlamında oluştur-
. madığından, Kur'an'ın anlamı, bilim adamlan olan müfessirler
tarafından bir "deney sahası" haline getirilmektedir. Böylece
Kur'an'ın anlaşılmasında teorinin değil, teoP-!-erin bulunması,
metnin anlaşılması noktasında bir kolaylık getiriDemekte aksi- ne, kafa karışıklığını arttırmaktadır. Bu da, tefsirin konusu olan
Kur'an'ın anlaşılması noktasında "sorunların" varlığını gün yüzüne çıkarmakta ve 1400 senedir var olan Dahf Kelam'ın "şu
ana kadar bir türlü anlaşılamadığı" şeklinde "bilimsel" yargı
larla da desteklenmektedir.
Diğer yandan süreç içerisinde, "insani" olanla bağlantılı
olarak Dahf Kelam'ın (metnin) "tarihselliğine" vurgu yapıl
makta ve metnin "mitolojiden arındırılması" için de "herme- neutik(ler)" önerilmektedir. İşin ilginç boyutlarından biri de, yaşanan bütün bu gelişmelerden hareketle, klasik dönem alimlerinin Kur'an'ın anlaşılması noktasında ortaya koyduğu Kuran ilimleri müktesebatırun (Ulumu'l-Kur'an) "yeni bir
. yöntem" (usul) tayini konusunda yetersiz olduğu iddiasının
bilim adamı konumundaki müfessirler tarafından sürekli dil- lendirilmesidir. Halbuki burada kapalılığa yol açan şey, kla- sik dönem alimlerinin "anlama şekilleri" değil, bilim adamı
olan müfessirin "anlama"ya yüklediği anlamdadır. Yani, bi- lim adamlan, tefsir usulünün Kur' an ilimleri müktesebatın
dan ibaret olduğunu ve usul açısından "yetersizliği"ni vur-
gulamaktadır. Burada iki yönden değerlendirme hatası orta- ya çıkmıştır. İlki, klasik İslam düşüncesinde "aiılama" konu- sunun sadece tefsir ilminin değil, ayıu zamanda Arap Dili (hakikat-mecaz vs.) ve Usul-i Fıkıh (lafzın manaya delalet ba- hisleri) ilimlerinin de konularını kesen boyutlarının olması
dır. İkincisi, yukarıda zikrettiğimiz ilimlerin parçalanması se- bebiyle değerlendirmede sadece "Tefsir (Usulü)'nün" dikka- te alınmasıdır.
Tefsirin siyasetle de ):>ağlantılı olan "sosyal" boyutunda, bi.İim adamlarımız daha güncel konularla ilgilenmeye başla
mışlardır. Bu konuların, :ı;nodem toplumun temel meseleleri- ni oluşturduğu görülür. Bu bağlamda faiz, tek eşlilik, baş ört- me, .şans oyunlan gibi önemli sosyal sorunların, tefsir çalış
malannın temel konulan haline geldiği görülmektedir. Niha- yetinde de bu konular tarihe yansıblarak "Aslında İslam
(Kur' an) .... " gibi cümleleri müteakiben Kur'an'ın "yeni" an- Iamlan önümüze getirilmektedir.
Sonuç olarak, özelde müfessirin genelde Temel İslam Bi- limlerindeki bilim adamlarının(!) şu soruya cevap vermeden bir sonuca ulaşamayacaklan açıktır: Bilgi kategorilerinin sa- hip olduğu otoritenin, .onun içeriğiilden ziyade bütünlükle olan ilişkisinden kaynaklandığını dikkate almaksızın oluştu
rulan bilim, bize ne verir? Daha somut olarak bu soruyu şöy
le sora biliriz: Uahiyat Fakültelerinde Tefsir'le uğraşan hocala-
rımız (buna, Temel İslam Bilimleri Hocalarımız da dahildir) kendilerini "müfessir" olarak mı kabul ediyorlar yoksa birer
"bilim adamı" olarak mı?