1
1.BÖLÜM – KAPİTALİST DÜNYANIN DÖNÜŞÜMÜ (1750-1850)
Kapitalist dünya ekonomisinin bir hayli genişlemiş sınırları boyunca örgütlenmesinden yeni bir hegemonik düzenin ortaya çıkışına dek pek çok etmen yoluyla modern dünyayı şekillendiren kuvvet, yalnızca Avrupa sermayesi ve devletleri değil, aynı zamanda direniş eylemleriydi. Bu çeşitli direniş eylemlerine dönüştürü hareketler denmektedir.
“Dönüştürücü hareketler” 18.yy boyunca ortaya çıkmış, sistemik karaktere sahip çeşitli direniş türlerini ifade etmek için kullanılmaktadır.Bunlara örnek larak maroon* stratejileri , binyılcı ayaklanmalar, köle devrimleri, köylü isyanları, yerli topluluklar tarafından başlatılmış savaşlar, gemi isyanları, korsanlık ve benzerleri sayılabilir.Dönüştürücü hareketlerin tarihsel ve küresel olarak birbirleriyle ilişkili olduklarını iddia etmek , dünyanın bir şekilde entegrasyona uğradığını ifade etmektir. Bunu ortaya çıkaran ağların en merkezileri arasında dünya para sisteminin gümüşe dayalı hale getirilmesi bulunur. Avrupa’nun gümüş kanallarına hakim oluşu, “dev Asya ekonomisine doğrudan müdahale edip küresel ağlara dönüştürmesine” imkan tanımıştır.
Hareketler bu döneme kadar büyük bir değişim etkisi yaratmamıştır. Ancak Fransız devrimi en büyük istisnadır.Bunun yanında Amerika’daki plantasyon köleliğine karşı isyanlar; balkanlardaki milliyetçi ve ayrılıkçı hareketler; Asya ve ortadoğudaki dünya ile bağını koparmayı hedefleyen girişimler bu dönemdeki önemli hareketlerdir.
Özellikle belirtmek gerekirse , 1790’larda eski imparatorluk düzenlerine ve köleliğe saldıran okyanus-aşırı hareket kümeleri ve 1830’larda hegemonik gücün İngiltere olmaya başlamasının doğurduğu artan hoşnutsuzluk ortamının sunduğu fırsatları değerlendiren başka hareket kümeleri de vardı.Gördüğümüz gibi, bu dönemlerdeki isyanlar Amerika’da Avrupa’da ve Asya’da yaşandı.
Bu hareketler var olmakla kalmadı; verdikleri mücadele 19. Yy ortası gibi ortaya çıkacak bu yeni ve genişleyen dünya ekonomisinin şeklini ve yayılımını belirlemekte etkili oldu. Örneğin Amerika’da köleliğin kaldırılması için yürütülen başarılı mücadeleler milyonlarca köleyi özgürleştirdi, fakat aynı zamanda köleliğin ikinci aşamasına geçilmesine , icarcılık ve ortakçılığa dayanan tarımın belirmesine yol açtı.
Bu süreçte daha şaşırtıcı nokta ise, kapitalizmin pençesi dışındaki sosyal hayatın olanaklılığını savunmaya yönelik girişimlerdeki artış oldu. Maroon stratejileri ve kaçış bu anlamda önemli bir model oldu.Daha sıradışı olan ise , Amerika ve Asya’da gördüğümüz gibi, köklerini doğrudan kapitalist işgalcilere karşı verilen mücadeleden alan yeni toplulukların ve devletlerin ortaya çıkışıydı.Bunlar genellikle yenilik momentleriydi ve anti kapitalist stratejilerin öncüleri oldular.
Yukarıda gümüş ticaritiyle değinildiği gibi önemli bir diğer nokta ise her bir yerel hareket arasında hayret verici bir okyanus aşırı bağlantı olduğudur. Bu anlamda denizciler, tüccarlar ve diaspora toplulukları dünyanın farklı köşelerinde bu hareketlerin ortaya çıkıp , desteklenmesi ve başarılı olması için merkeze öneme sahiptiler.
Bu hareketlerin pek azı amacına ulaşabildi ancak bunlar 1848’deki hareketlerin üstesinden geleceği sistemik bir gerekliliği, devletin içinden devlete karşı yürütülecek örgütlü ve kurumlaşmış hareketlerin gerekliğini gösterdiler.
2 2.BÖLÜM – REFORMCULAR VE DEVRİMCİLER:
SİSTEM KARŞITI HAREKETLERİN YÜKSELİŞİ VE İKTİDAR PARADOKSU, (1848-1917)
Bu dönemin hareketleri parti, kongre, birlik, kardeşlik vs gibi sözcükleri içeren isimler ve ünvanlar aldılar. Yine bu dönemdeki işçi hareketi ve onunla bağlantılı sosyalizm büyük resmin yalnızca birer parçasıdır. Bu çok sayıdaki hareketten oluşan bütün, ortaya çıkmakta olan kapitalizme meydan okudu ve onu şekillendirdi, pek çok durumda da kapitalizmi değiştirmeye ve hatta yıkmaya çalışırken dünya ekonomisinin belirli yönlerinin sağlamlaştırmış oldu. Bu şekilde, 1848-1917 arası hareketler kapitalist dünya ekionomisinin işleyişini hem yansıttılar hem de yapılandırdılar.
Dünya sistemi boyunca radikal siyasi partiler ve kitlesel işçi sınıfı hareketleri geliştikçe (ki bazıları iktidara çıkmıştı) verdikleri çabalar paradoksal bir biçimde devlet yapısnı güçlendirmeye ve mücadeleyi rutinleştirmeye başlamıştı. Bir yandan görmezden gelinemeyecek belli bir başarı vardı bir yandan da bu gelişmeler kapitalizmin açıklarını kapamasına yardımcı olmuştu.
1848’in hemen ardından gelen görece sessiz yıllar, emperyal yayılmaya karşı çıkan hareketlere,
“imparatorlukların” yıkılmasına işçi hareketinin yeniden ortaya çıkışına tanık oldu. Burada kritik olan nokta, işçi sınıfı mücadelelerinin sosyalist hareketlerin ve anarşist mücadelelerin yanı sıra emperyalizmi hedef alan milliyetçi girişimlerin de büyük adımlar atmış olmalarıdır.
1873-1896 yılları arasındaki buhran yılları emperyalizm çapının başlangıcının ve yerküreyi sonsuza dek değiştirecek bir büyük güçler rekabetinin habercisiydi. Hareketler bu sürece karşı koysalar da farkında olmadan ciddi katkıda bulundular.
20.yy başladıktan sonraki devrimler, hareketlerin 1848’den başlayarak ortaya çıkardığı en önemli sonuçlar olarak görünüyordu. Döneme ağır bir baskı altında giriş yapan hareketler 1917’ye gelindiğinde devletin kontrolünü ele geçirebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı, hatta devlet iktidarını ellerine alıyorlardı. Devlet iktidarını bir hedef olarak belirleyen bu strateji, devlet yapılarının artan önemini destekledi. Bu sistem karşıtı strateji, derinleşen devletlere ve devletarası sisteme yol açarken bir yandan da oldukça uzun bir süreliğine hareket stratejisini değiştirmiş oldu.
Bunun sonucunda, kapitalist dünyanın merkez bölgelerindeki hareketlerin çoğu 1917’ye gelindiğinde reformcu önlemlere daha da itibar eder olmuştu.
3
3.BÖLÜM – İMPARATORLUKLAR PARÇALANIYOR, HAREKETLER ÇÖKÜYOR:
SİSTEM KARŞITI MÜCADELE (1918-1968)
İkinci Dünya Savaşı’nı takiben, radikal işçi sınıfı hareketi ve milliyetçi mücadelelere dek çok sayıda sistem karşıtı hareket, devlet iktidarını ele geçirme hedeflerine ulaştılar. Bu gelişme, modern dünya sisteminin akışına ve kapitalizmin işleyişine karşı çıan hareketleri sonsuza dek değiştirdi.
Hareketler iktidar yoluna girdiklerinde sistem karşıtı olmaktan çıktılar.
I. Dünya Savaşı sonrası ekonomik istikrarsızlık batağına saplanmış dünyada , hegemonya mücadelesi II.Dünya savaşının sonuna kadar sonuçlanmadı. Sonrasında, Avrupa’nın savaş tarafından kırıp geçirilmiş olması ve Japonya’nın büyük resimden geçici olarak silinmesi sebebiyle ABD, hegemonik konumunu somutlaştıran büyük bir ekonomik yayılma çağını başlattı.
Şüphesiz ekonomik, sisyasal ve sosyal olarak dünya 1968’de 17’de olduğundan farklı bir yerdi.
Bu dönemde sistem karşıtı mücadele dünyayı dönüştürmekte muazzam bir biçimde etkiliydi. Dönem boyunca imparatorlukların yıkılışına , dünyanın yöneticiler sınıfının yeniden inşa edlimesine ve hem milliyetçi hem de bireysel kimliklerin küresel çapta yeniden kurgulanmasına tanık olundu.
1917 ve 1968 arasındaki sistem karşıtı hareketlerin tarihi, iki dönem şeklinde incelenebilir:
Biri 1917-45 (I. Dünya Savaşı/Rus Devrimi) ve 1945-68 (II.Dünya Savaşı /Çin Devrimi)... İlk dönem ikinci döneme göre görece daha sessizdir. Ekonomik siyasi kargaşa dönemi olarak özetlenebilir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından hem yaygın işçi hoşnutsuzluğu hem de yeni ortaya çıkan ve giderek küreselleşen siyah milliyetçiliği şeklinde gerçekleşen hareketler dünya sistemini sarstı.
Yine de, dönemin başlangıcındaki kısa süreli eylemlilik sürecinin ardından işçi hareketi ve sosyalizm sistemin kucağına daha da yakınlaştı. 1945-68 dönemi ve İkinci Dünya Savaşı kritik bir kırılmayı temsil eder. Dünya iktidarının merkezinde önemli işçi hareketleri sahip oldukları hedefleri bu süreçte gerçekleştirmişlerdir. Avrupa’da işçi mücadelesi ve sosyalist mücadele kurumsallaşarak sistem karşıtı doğaları pahasına devlet iktidarına eriştiler. Önemli siyasi ve ekonomik çıkarlar elde ettiler.
1968 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun büyük bölümü sömürge idarelerinden kurtulmuştu ve hala olanlarda mücadeleye devam ediyordu. Sistem karşıtı olarak bağımsız devlet haline gelen bu hareketler zaman içinde kapital çarklar içine sıkı sıkıya yerleşen bağımsız ulus devlet halini aldılar.
1968’de tüm bunlara bir tepki olarak Yeni Sistem Karşıtı (YENİ SOL) hareketler çıktı. Bu yeni sol bir yandan tarihsel öncüllerin önemini kabul ederken bir yandan da onların bu iktidar tercihlerini sorguladılar.Bu hareketlerin devlet kontrolü amacına ulaşıp kapitalist iktidar arzusuna düşmeleri öğrenciler, kadınlar, barış aktivistleri ve siyahi iktidar, kahverengi iktidar hatta kızıl iktidar destekçileri tarafından bile eleştirildi. 1968 yılı yeni bir dizi sistem karşıtı hareketi doğurmuş oldu.
4
4.BÖLÜM: DÜNYA SİSTEMİNİN ve SİSTEM KARŞITI HAREKETLERİN DÖNÜŞÜMÜ (1968-2005)
Dünya sistemi sürekli bir dönüşüm halinde olduğundan sistem karşıtı hareketler mevcut sistemi dönüştürüp şekillendirebilir. Fakat bu hareketler muhalif özelliklerini de kaybedebilirler. Bu gözleme ilişkin 1968-2005 yılları arasında sistem karşıtı hareketlerin mevcut dünya sistemiyle olan ilişkisi önem kazanmaktadır. Bu dönem özellikle çokkültürlü sistemlerin kapitalist toplum tahayyüllerine uyum süreci bakımından önemlidir. Toplumsal tahayyüller insanın heyecan ve arzularını, toplumdaki sosyal kurumları, siyasal kurumları, ekonomik ilişkileri; çevresel ilişkileri kuşatır.
Artık tüketim dünya çapında günlük gereksinimler tarafından değil , kapitalist güçler yoluyla düzenleniyordu. Böylece kapitalizm sosyokültürel değerleri manipüle ediyordu. Bu dönem sonucunda din , etnisite, sosyalizm , milliyetçlik vb her türlü ideoloji ve görüşü zayıflattı. Sistem karşıtı hareketler de radikal bir şekilde yeniden biçimlendi.
Toplumsal tüketimin istekleri ve arzuları çok çeşitlendirmesi sayısız hedefi de doğurdu ve hareketler de daha parçalanabilir hal aldı. Devleti ele geçirmeyi hedefleyen eski hareketlerin aksine bunlar kendilerini ifade edişleri genelde politika belirleyiciler üzerinde lobicilik faaliyetleri yapmak ve kamuoyunu etkilemek amacı içerdi. Bir çok hareket fırsat bulabildiği her alanda güç kazanmayı hedefledi ve ”özneleşme” 90’lardaki çoğu hareketin amacı haline geldi.Kişiler bir harekete değil birden cok harekete katılıyorlardı.
Bu dönemleri daha iyi anlamak için tarihsel sürece bakmakta da fayda vardır.
1968 ve sonrası sistem karşıtı hareketlere karşı hissedilen bir hayal kırıklığının dönemidir ve aynı zamanda da sistem karşıtı hareketlerin küresel çapta dönüşüm geçirdikleri bir dönemdir. Üç büyük dünya-tarihsel olay, 1968 dönemi boyunca halk mücadelelerinin biçimini belirlemekte etkili olmuştur bunlar Çin Kültür Devrimi, Kübra Devremi ve Vietnam Savaşı’dır.Bu süreç, küresel çapta sayısız başka mücadeleyi etkilemiştir. Milliyetçilik ,ve sosyalizm dönüşmüş ve terörizm yükselmiştir.Dönüşümler sonucunda halkın tahayyülü, “kimlik” hareketleri olarak belirmiştir. Daha sonraları bunlar “etnik” ve “dinsel” kimlikler olarak önce çıkacaktır.
Sosyalizmin artık alternatif bir sistem olmadığı düşünülmeye başlanmıştı. Bu durum sonucunda dünya çapındaki komünist partiler reforma uğradı. Çoğu parti ve dolayısıyla hareket bölündü ve marjinalleşti.Ancak pek az silahlı mücadele başarılı bir şekilde devleti ele geçirebildi.
Çünkü artık kimlikler çoğalmıştı ve bu hareketler nüfusun pek çok katmanının ihtiyacını karşılamıyordu. Hareketler farklılıklardan ötürü bir türlü yeterli gücü kazanamıyordu. Örneğin El Salvador’da Halk Kurtuluş Güçleri askeri olarak zaman zaman etkili olsalar da “kitlelere” angaje olamadılar ve gerilla savaşı tarzı silahlı mücadele umutsuz bir terörizme olarak görülmeye başlandı.
1980’ler sermayenin vahşice ilerlemesi ve devlet sosyalizminin saf dışı bırakılması bir nevi 90’lara giden yolu da hazırlardı.
Devlet sosyalizminin miladını doldurduğu sırada yeni dinsel ve etnik kimlikler gelişti. 1979 İran Devrimi bunun önemli örnekleriniden biridir. Bu dönemde dinsel ve etnik milliyetçiliğin yükselişi göze çarpmaktadır.Bu sırada Avrupanın birleşmesine karşın verilen mücadeleler, daha az merkezi kontrolü isteyen, yerelleştirilmiş çıkarları isteyen bir kitleyi gözler önüne serdi. “Özgürlük” bu dönemin sloganı oldu.
5
1980’lerin zirve noktasında evsiz bireyler, yoksullaşmış insanlar merkez ülkelerdeki parklara ve terk edilmiş binalara sığındılar. Çok sayıda mülteci gecekondu mahalleleri inşa ettiler bu durum kaçınılmaz olarak devlete karşı çatışmaları başlattı ve yeni hareketleri ortaya çıktı. 80’lerin özgürlük ve insan hakları mücadeleleri, eşitlikçi eğilimlerin uluslararası kuruluşlarda yer etmesi ve sistem karşıtı yönelime sahip yüzlerce STK’nın ortaya çıkması gibi sayısız beklenmedik sonuca yol açtı. 80’lerin bu hareketleri bugünün eşitlikçi ve küreselleşme karşıtı hareketlerinin omurgasını oluşturdular.
Artık bu hareketlerin ön saflarında kamuoyunu etkileme , şeffalık ve daha fazla katılım talebi yer alıyordu.Yine de bu hareketler kapitalist dünya sisteminin dengesine yönelik giderek artan bir tehdit oluşturabilir. Ancak şimdilik tutarlı ve örgütlü bir altyapıyı teşkil etmiyorlar.
6
SONUÇ KISMI: HAREKET KONJONKTÜRLERİ VE DÜNYA DÖNÜŞÜMLERİ
Birbirini takip eden dünya hareketleri, dünya ekonomisini ve süreçleri değiştirdiler. Bu şekilde gelecekteki hareketlerin ve onların protesto edecekleri güçlerin içerisinde olacağı koşulları değiştirdiler.
Ele alınabilecek ilk dönem hareket dalgalarının kapitalist dünya ekonomisini ve hatta onun dışındaki sosyal oluşumları nasıl dönüştürdüklerini kuvvetle teyit ediyor. Fransız Devrimi ve ABD devrimleri gibi Modern dünyanın kurucu devrimlerinden, Avrupa’da devrimci siyasi partiler Avrupa’dan çok uzakta yeni milliyetçi hareketler doğdu.
Bunlar en büyük devrimler gibi diğer “dönüştürücü” hareketler de eşit derece de önem taşıyordu. Bunların en barizi, hegemonya mücadelesini şekillendirmekle kalmayıp Haiti Devrimi ve onu çevreleyen kölelik karşıtı hareketlerdir.
20.yy ortasına gelindiğinde yeni uluslararası işbölümü ve yeni hegemonya ortaya çıktı, 18.yy hareketlerinin hedeflerinin çoğu da sahneden silindi.Sömürgelikten kurtulma süreci sömürgeciliği sona erdirdi ve Amerika’da bağımsız devletler yarattı; köle ticaretinin bitmesi daha da ucuz, özellikle Asya kaynaklı ücret almaksızın belli hakları kazanabilmek için çalışan işçileri ortaya çıkardı. Bu radikal değişimler protestoları bastıramadı. 1848’den sonraki on yıl boyunca dünya çapında isyanlar patlak verdi.
Yüzyıl sonuna gelindiğinde iki itiraz büyük değişikliklerin habercisi oldu. İlki merkez devletlerdeki büyüyen şehirlerdeki işçi hareketerinden geliyordu. İkincisi ise serbest ticaret ile işleyen kapitalist dünya ekonomisinin yayılmasından, yeni sistemin protestolarından doğdu.
Bu dönemde merkez güçlerin giderek daha çok silahlı müdahalede bulunması ve uluslararası ırkçılık görülmektedir. Bu iki alana tepki veren yeni bir anti emperyalist ve anti kapitalist direniş ortaya çıktı.Bu direniş ulus-aşırı nitelik taşıyordu. Bu dönemde işçi ve sosyalist enternasyonellerinin yükselişi gibi, Pan-Afrika ve Pan-Asya sömürgecilik karşıtı örgütleriyle örneklenebilecek yeni ulus-aşırı örgütler de ortaya çıktı. Bu süreçlerin üst üste bindikleri noktalarda devletlerin zayıf , işçilerin güçlü olduğu yerlerde devrim ile devlet bile alınabildi.
I. Dünya Savaşı dolaylarında dünya çapındaki protestoların yoğunluğuna rağmen, çoğu devrimci hareket iki savaş arası dönem tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunda hareketler içindeki ırksal farklılıklar ciddi engeller oluşturdu ve hareketlerin paradoksunu ortaya çıkardı.
Hareketlerin içindeki ve aralarındaki bu bölünmeler neredeyse yüz yıllık devlet iktidarı hadeflerini gerçekleştirecek iktidara geldikleri II.Dünya Savaşı sonrası dönemde de azalmadı. Bu sistem karşıtı hareketler bir anda iktidarda statükocu özellikler gösterdi.
Gelişen süreçte Afika, Karayipler ve Asya’daki milliyetçilerin iktidara gelmeleri, 20.yy ‘ın üçüncü çeyreğinde devletlerarası sistemin diğer ucunda paralel sonuçların ortaya çıkmasına yol açtı:
Hareketler partilere , partiler de devlete dönüştükleri sırada, sömürge düzenine karşı verilen mücadelenin ulus aşırı, Pan-Afrikacı ve Pan-Asyacı kökleri terk edildi. Bandung sömürgecilik karşıtı mücadelenin sona ermesini temsil etti. Kuzey’de ve Güney’de milliyetçilik devlet iktidarını da ele geçirmesi dünya gelirinin yeniden dağıtılması, liberalizmin meşrulaşması gibi olayları gerçekleştirdi.
7
Bu milliyetçi hareketlerin zaferi sonucunda enternasyonalizm , milliyetçilik tarafından mağlup edilmiş oldu.
Daha büyük olan şok ise önceki iki kuşak sırasında iktidara gelmeyi başarmış hareketlere karşı bir isyanı temsil eden “1968” oldu. Yeni Sol’un Eski Sol’a yönelik dünyanın her yerinde reddi, yozlaşma ve suç ortaklığı suçlamaları giderek büyüdü . (EKLEME YAPILABİLİR BÖLÜMDEN)
Eğer 1968 konjoktürü dünya çapında idiyse, aynı zamanda da kısa süreli bir konjoktürdü; Anti- kapitalist ve devlet karşıtı hareketler her yerde hızlıca bastırıldılar. Ancak liberal devlete yönelik itirazlar da beklenmedik şekilde başarılı oldu.
1980’ler ve 1990’larda başlatılan neoliberal karşı-devrim süreci dünya çapındaki işbölümünü şekillendirdi. Artık kalkınma ve zenginlik devlet eliyle herkese vaat edilmiyordu. Clinton ABD’si Blair İngilitere’si 90’ların başlarında Mandela’nın Afrikası ve Deng’in Çin’i bu politikayı uyguladı.
Bu baskılar altında, özellikle merkez bölgelerde, varlıklarını sürdüren Yeni Sol hareketler parçalara ayrıldı ve ayakta kalan hareketler ise giderek kurumsallaştı(partileşti).
1980’lerde akademisyenler ve araştırmacılar alenen şiddetsiz , rutinleşmiş ve bürokratik hareket toplumunun ortaya çıkışını haber veriyorlardı.
1968’den hemen önce tüm hareketlerin sona ereceğine dair tahminlerin zamansız olduğu ortaya çıktı. Radikal, antikapitalist talepler ve hareketler tam da onların tarihe gömüşülerinin kutlandığı sırada ortaya çıktılar.1994’de NAFTA’nın ilk günlerinde gerçekleşen silahlı Chiapas ayaklanmasını takip eden olaylar yenilikçi hareket dalgasını doğurdu. Büyümekte olan bir dizi ağ, 1999’da “Seattle Savaşı’na” ve 2001’de Dünya Sosyal Forumunun kuruluşuna yol açarak radikal ABD karşıtı Dünya Bankası karşıtı ve genel anlamada anti-kapital eylemliliği birbiriyle ilişkilendirdi.
Bugünün hareketleri yerel protestoların , ABD askeri gücüne karşı daha geniş kapsamlı gösterilerin, Dünya Bankası’nın , IMF’ ve WTO’nun küresel çapta hedef alınmasının altındaki ağ yapısının da örneklediği gibi kesinlikle kapitalizmin küresel karakterini kavramak ve ulusal sınırlar arasında mobilize olmak konusunda daha başarılıdırlar.
Özellikle belirgin olan nokta ise özgürleşmenin devlet iktidarını ele geçirmek yoluyla olacağı beklentisinden vazgeçilmesidir. Bunun tam aksine hem devletin hem de ırkın , cinsiyetin ve eşitsiz mübadelenin dünya çapındaki inşası tarafından dayatılan ayrımların ötesinde bir toplulukarası kurtulul arayışının olumlanması. Hareketlerin partiye dönüşmesinden ve devlet iktidarının hedeflenmesinden kaçınmakla kalınmadı, pek çok hareket tarafından herhangi bir siyasi partiyle bağlantı kurmak da yöntem olarak terk edildi.
Günümüz hareketleri 1968 tarafından ortaya koyulan ama cevaplanmayan ikilem üzerinden işliyorlar, yani devletlerin siyasal iktidarı ellerinde tuttukları bir dünyada birikim ve sömürü süreçleri üzerinden. Bugünün doğrudan eylem protestolarında oldukça görünür olan anarşizmin yeniden canlanışı bu sürecin de bir işaretçisi...
8 SOSYAL HAREKETLER - Via Campesina Örneği
Küresel kapitalizme karşı gelişen direnişin önemli mevkilerinin başında köylü hareketi gelmektedir.
Üstelik bu hareket , bu sefer, köylülüğe atfedilegen “yerel” ve “izole” olma özelliklerinden de sıyrılmış ve küresel bir boyuta taşınmış durumdadır. Bugün küresel köylü hareketinin adresi olan “Via Campesina” kıtalararası dağılmış , ekonomik, kültürel ve ideolojik açıdan farklı kırsal halkları içermektedir. Via Campesina bugün için tarımsal üretim alanında küresel kapitalizm karşıtı eylemlerin planladığı küresel bir platform görevi görmektedir.
Bugünün Tarihi: Otoniminin Kaybı
Marshall Planı veya Yeşil Devrim gibi stratejik atılımlardı. Özellikle “Yeşil Devrim”, tarımsal üretimin endüstriyelleştirilmesi açısından son derece başat bir rol oynadı.
Makine, yeni nesil hibrid tohum, kimyasal gübre gibi faktörlerin tarımsal üretme girmesinin ilk eldeki sonucu, klasik tarzdaki tarımsal üretimin içine de endüstriyel kapitalizm anlayışının sızmasıydı.Bunun sonucu ise , sermaye isteyen bu türden yatırımları karşılayamayan veya kredi alarak kredileri ödeyemez duruma gelen küçük ve orta üreticilerin süreçten elemine olmaya başlamasıydı. ABD tarım sektörünün oluşturduğu üretim fazlasının, gıda yardımı olarak veya anlaşmalar sonucu piyasanın çok altında fiyatlarla uluslararası dolaşıma girmesinin en temel sonucu, Amerikan gıda tüketimi alışkanlıklarının tüm küreye yayılması oldu. Fakat daha da önemlisi bu yayılmanın küresel şriketler üzerinden gerçekleşmesiydi. Sonuç ise hem teknolojik açıdan hem de gıda tüketimi açısından küresel şirketlere giderek artan bağımlılıktı. Bunun ilk yansımasıysa bu ülkerde tarımsal üretimin düşmesi ve bu ülkelerin harcamalarında tarıma yönelik kalemin şişmesi oldu.Üstelik küresel kapitalizm koşullarında söz konusu anlaşmaların genetiği değiştirilmiş tohumları serbestçe hareket ettirebilecek bir etkisi bulunmaktaydı. Genetik olarak modifiye edilmiş ürünlerin kullanımı, hükümet politikalarının doğrudan etkisiyle çığ gibi büyümektedir. Genetik olarak oynanmış bu ürünler bir hakim olma tekniği olarak değerlendirilebilir.
Gıda Egemenliği
Via Campesina en özetle endüstriyel kapitalizmine karşı geliştirdiği muhalefetle ön plana çıkar.
Uluslararası tarım politakasının yeniden düzenlenmesi, toprak dağılımı adaletinin sağlanması gibi somut piyasa önerilerinin ötesinde, Via Campesina’nın merkezi çıkış noktasını , endüstriyel tarım karşısında, ekolojik temelli , küçük üreticilerin üretimine dayana sürdürülebilir bir tarım persfektifi oluşturmaktadır. Bu perspektif , endüstriyel tarımın kısa vadede yüksek verim arayışı karşısında uzun vadeli , sürdürülebilir bir tarımı esas almaktadır. İlki şirketleri esas alırken, ikincisi aile ve topluluk üretimini ön olana çıkarmaktadır.
9
En genel özetle Via Campesina’nın tarım modeli hiç de bir tepki modeli değildir; aksine, gıda üretim ve tüketiminin, yani insan hayatının en temel süreçlerinden birisinin nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair bir bakış açısına dayanmaktadır. Kırsal yoksulluğun önlenmesi , kırsal alandaki kadın emeğinin değerlenmesi , üretim ve tüketimin mekansal boyutu, insan ekolojik çevre ilişkisi, çeşitlenmiş gıda tüketimi gibi bir çok konunun entegre bir biçimde savunulduğu bir modeldir.
Egemenlik: Gerilimler ve Potansiyel
Via Campesina her ne kadar ulus ötesi bir muhalefet odağı olsa da, Visa Campesina’nın bileşenleri ulusal çaptaki örgütlerdir.Yerelde hala ulusal düzeye bağlı olmaları ve çıkarları buna bağlı değişmeleri birçok durumu etkilemektedir. Dolayısıyla her ne kadar küresel poltikalara müdahil olma doğrultusunda ilerleseler ve hatta bu konuda kazanımlar elde etseler de dayandıkları kitlelerin gündelik çıkalarının somutlaşacağı alan ulus devletlerdir.
Endüstriyel tarımın tehdit ettği şey tam olarak çiftçinin üretim üzerindeki görece egemenlik alanlarıdır, otonomisidir. Köylü direnişinin bu noktadaki en ilginç özelliği , otonomisinin yeniden tesisine doğrudan yönlenebilmesidir. Endüstriyel kapitalist tarımın , toprak ile köylü arasındaki ilişkiyi dönüştürme yönündeki atağına rağmen, köylü üretimi halihazırda buna direnebilme ve otonomisini tesis etme olanaklarını koruma noktasında direnmektedir.
1970’lerden itibaren , köylülüğün azalmasının hızlandığı söylemek mümkün görünüyor. Tarım sektörü küresel şirketlerin etkisi altında endüstriyel hale gelmiş bulunuyor. Örneğin Amerikan gıdasının %95’i şirketler tarafından üretilmekte ve satılmaktadır. Tarımsal gıda üreticilerinin otonomilerine döndürülmesi, politik olarak farklı açılımlara neden olacaktır.
Fakat gözden kaçırılmaması gereken husus, bunun bir mücade süreci olduğu ve toplumsal öznelerin bu süreç içerinde kendi kendilerini inşa ettikleridir. Sınıf formasyonu bir süreçtir ve bu süreç köylülüğün yok olması doğrultusunda düz bir hat izlememektedir. Aksine , köylüler bu sürece müdahildirler. Ve öyle görünmektedir ki müdahil oldukça da , kendi sınırlarının ötesine taşmakta, kendilerine atfedilem “izole” sıfatından sıyrılmaktadırlar.
10 YENİ SOSYAL HAREKETLER
Modernliğin ilk dönemlerindeki hareketler ekonomik çıkarlar üzerinde yoğunlaşmış, genelde tek bir sosyal sınıfın siyasal gücü ele geçirmek için örgütlenmişlerdi. Devrim fikriyle hareket eden işçi hareketi bu alanda verilecek en iyi örneklerden biridir.
Yeni sosyal hareketler de eskileri gibi ortaya çıktıkları toplumdan bağımsız değildir. Sosyal teorisyenler bu bağlamı birbirlerinden farklı biçimlerde tanımlarlar.
Touraine yeni sosyal hareketleri, post-endüstriyel toplum paradigmasına oturtur. Post- endüstriyel toplum, yeni güç merkezlerinin ve yeni ilişkilerin varolduğu yeni bir toplum tipidir.
Touraine’e göre çapğdaş sosyal hareketler yenidir, çünkü mücadelesi post endüstriyel alanda gerçekleşmektedir. Bu alan artık devlet değil sivil toplumdur. Artık ilk amaç devleti yapısını ele geçirmek değil sivil ilişkileri dönüştürmektir.
Offe’ye göre ise yeni sosyal hareketler Batı’da refah toplumu modeline yönelen tehditlerle beraber ortaya çıkmıştır. Bu modelin temel değerleri büyüme, refah ve refahın kitlelere aktarımıydı.
Bu ortamda hâkim aktörler siyasal partilerdi. Yeni sosyal hareketler ise ekonomik büyümeden çok hayatın ekonomik olmayan niteliklerine vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla yeni sosyal hareketler tarafından ortaya konan talepler, refah toplumu modelinde kabul göremeyecek içeriktedir.
Yeni sosyal hareketler, hedefleri açısından da geçmişin ütopyacı hareketlerinden farklıdır.
Ütopyacı hareketler toplumsal, politik ve ekonomik alanı modern öncesi anlayış içinde eritmeyi amaçlarken, yeni sosyal hareketler modern olmayan hareket için alan açmaktadır. Yeni sosyal hareketlerin aktörleri, kendilerini hayat tarzlarını savunmak ve alanlarını genişletmeye çalışmakla sınırlamakta, neoromantik mitlerden vazgeçmektedirler. Farklı alan mücadeleleri veren gruplarda birbirlerinin varlığını reddetmeden demokratik toplumun sınırları içinde özerklik, farklılık ve kimlik için mücadele etmektedirler.
Yeni sosyal hareketler, aktörleri açısından da eski hareketlerden farklılaşmaktadır. Artık aktörler kahraman olmaktan ziyade daha çok kendilerine yönelmektedir. Eski sosyal hareketler ekonomik sınıf tabanına sahip iken, yeni hareketlerin toplumsal tabanı ekonomik temelden daha çok statü, ırk, toplumsal cinsiyet ve milliyet gibi kimlikler ve farklı sınıflardan oluşmaktadır. Bu olguyu
“grup tabanlı politikalar”dan “değer tabanlı politikalar”a geçiş olarak adlandırmıştır.
Eski hareketler girişimcileri, işçileri ve orta sınıfı mobilize ederken, yeni hareketler, yeni orta sınıftan yani gençlerden ve eğitim düzeyi yüksek kişilerden destek bulmaktadır.
Yeni sosyal hareketlerin eski hareketlerden farklılaştığı bir diğer nokta örgütsel yapılarıdır.
Eski hareketlerin “büyük liderler” eşliğindeki merkezi örgütlenmeleriyle karşılaştırıldığında, yeni sosyal hareketler esnek ve âdem-i merkeziyetçidir.
Yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışı, klasik kolektif hareket paradigmasının temel tezlerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Yeni sosyal hareketlerinekonomik krize ya da çöküşe birer tepki olmadığı, aksine somut hedeflerinin olduğu görülmektedir. Bu tespitler sosyal hareketlerin çalışılmasında paradigmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunlar Amerika’da etkin olan kaynak mobilizasyonuve Avrupa’da hâkim olan yeni sosyal hareketlerparadigmasıdır.
11 Kaynak Mobilizasyonu Paradigması
Her iki paradigma da, çatışmacı kolektif hareketi normal olarak değerlendirir. Katılımcıları rasyonel ve örgütlerin iyi entegre olmuş üyeleri olarak görür. İkisi de sosyal hareketin organize grupların birbirleriyle mücadelesi olduğunu ileri sürer.
Bu varsayımlar eşliğinde kaynak mobilizasyonu paradigması çağdaş hareketleri daha çok siyasal boyutta ele alır. Mevcut çatışmaları , ya dışlanmış grupların sisteme katılma mücadelesi nin(LGBT gibi) ya da kaynakların farklı biçimde dağıtımı talebinin bir ifadesi olarak açıklarlar.
Paradigmaya ve Tilly’e göre sosyal hareket, siyasal yaşamda yeri olmayan bir sosyal grubun, gücü elinde tutanlara karşı yürüttüğü talepleri ve mücadeleyi içermektedir. Paradigma günümüzdeki çatışmaları ağırlıklı olarak siyasal düzleme oturtmakta; marjinal grupların politik hayata giriş mücadelesi olarak açıklamaktadır. Tilly ve paradigmaya göre sosyal hareketler hâkim güçler ve kaynakların dağıtımında değişim talep eden insanlar arasındaki etkileşimler olarak tanımlamaktadır.
Tilly’nin sosyal hareketleri stratejik mücadeleler olarak açıklaması, farklı teorisyenler tarafından eleştirilmiştir. Bu tip bir yaklaşım, çatışmanın kültürel ve yapısal boyutunu göz ardı etmektedir. Kaynak mobilizasyonuparadigması siyasal boyutu üzerinde odaklanmaktadır.
Yeni Sosyal Hareketler Paradigması
Bu paradigmanın teorisyenleri yeni hareketlerin sosyopolitik yönünü değil, mevcut değerler, normlar ve kimlik yapılarında değişim taleplerini yani sosyokültürel boyutunu öne çıkarırlar.
Touraine’e göre toplum yeniden ve yeniden üretilen bir yapıdır. Toplumsal hayat merkezi bir çatışmanın etrafında örgütlenir
Sosyal hareket temelde devlete değil, toplumsal alana yönelmiş harekettir. Touraine’e göre bir hareketin muhalifiyle çatışması toplumun tümünü ilgilendiren bir problem olmalıdır.Touraine, sosyal hareketlerin artık kamusal alandan ziyade sivil alanı genişlettiğini söylemektedir.
Melucci, post-modern dünyanın yeni çatışmalar yarattığı noktasında Touraine ile hemfikirdir.
Fakat Melucci, yeni sosyal hareketlerin daha çok sembolik karakterini vurgulamıştır.Ona göre yeni sosyal hareketler, kamusal hayata taşıdıkları farklı pratiklerle yerleşik normları sorgulamakta ve
“şeylerin farklı şekilde yapılış” biçimini sergilemektedir. Melucci’ye göre yeni sosyal hareketler temelde siyasal alana yönelmemişlerse de, kültürü yenileyebilecek yeni seçkinler üreterek siyasal kurumlar üzerinde etkili olurlar. Çatışma öznel bir problemle başlar ve toplumun tümünü ilgilendiren bir hadise haline gelir.
İki paradigma teorisyenleri karşılaştırıldığında yenicilerin hemen hepsi sivil toplumdaki kimlik inşası sürecine vurgu yaptıkları söylenebilir. Bu durum da yenicilerin kültüre yönelmelerine yol açmaktadır.
12 Yeni Sosyal Hareketler ve Kimlik Politikaları
Yeni sosyal hareketlerin temel çatışma alanlarından biri kimliğin kurgulanması sürecidir.
Değişik akımların, (kadın hareketleri, gey-lezbiyen hareketleri gibi) dışlanmış kimliklerini kabul ettirmek için çalışmaları kimliğin kendisinin de siyasal mücadele alanı olabileceğini göstermiştir.
Yeni kimlik politikalarını belirleyen husus farklılık ve ötekilik üzerini yaptıkları vurdugudur. Bugünün aktörleri kendilerine dayatılan sistemi kabul etmemekte bu da kendini tanımlama ve ötekiler tarafından tanınma süreçlerini gündeme getirmektedir. Genel amaç kimliklerini görünür kılmaya yöneliktir. Bu düşünsellikte birey kendi kimliğini kurgular. Sadece ideoloji olarak değil bedensel görünüm veya giyim tarzlarını da içermektedir. Giyim sembolik bir işleve sahiptir. Dolayısıyla modern aktörün bedensel görünüşü , giyimi ve hatta duruşu onun kendine özgü kimliğinin birer yansımasıdır.
Yeni Sosyal Hareket Örneği Olarak Feminizm
Yeni sosyal hareketler üzerine çalışmış teorisyenlerin hemen hepsi feminist hareketin yeni boyutunu kabul etmektedir. Bu hareketi ilk döneminden farklılaştıran, kimlik ve farklılık üzerine yapılan vurgudur. Kadın hareketinin ilk yıllarında amaç, kadını özgürleştirmek ve toplumsal yaşama erkeklerle eşit düzeyde katılmalarını sağlamaktı. Eşit haklar için siyasal ve hukusal alanı etkilemeye çalışmışlardır bununla birlikte ekonomik ve siyasi yaşama katılım konusunda da yoğunlaşmışlardır. Bu anlamda bir baskı grubu işlevi görmüştür.
Birinci dalga bu feminizmin içindeki amaç erkek standardına göre tanımlanmış kamusal alana girmekti.
Yetmişlere gelindiğinde kadınlar kürtaj, doğum kontrolü, kadınlara karşı şiddet gibi konuları dillendirir olmuşlardır. Bu farlılık ve ötekilik hakkını da talep eden ikinci dalga feminizm hareketinin yükselişini simgelemekteydi. Kadınlar yıllardır kendilerini evden çıkarmaya çalışsalarda dışarıda onlara sunulan yine erkeklerin tercihleridir. Kürtaj tartışmasının gündeme gelmesiyle kendi bedenlerinin kontrolünü talep ettiler. Bu durum talep eşit haklar talebinden fazla birşeydi. Aslında bir özerklik talebiydi. Dolayısıyla bu eşitlikçi söylemleri aşmakta , tüm toplumsal düzendeki kimlikleri sorgulamaya kadar uzayacaktı. Kadın ve erkek kimliğinin yeniden tanımlanması farklı ilişki tarzları kuracağından aslında kadın hareketi toplumun tümüne seslenmektedir. Dolayısıyla ikinci dalga kadın hareketi eşitsizliği ve dışlanmayı yaratan ortamlara karşı çıkmaktadır.