Haydar Ergülen: Sinema, şiir yazmak için sokağa çıktığım bir yer olurdu

Tam metin

(1)

Haydar Ergülen:

“Sinema, şiir yazmak için sokağa çıktığım bir yer olurdu”

11 Mayıs 2006 günü film merkezinin konuğu şair Haydar Ergülen’di. Moderatörlüğünü Yamaç Okur’un yaptığı söyleşi şiir severlerle sinemaseverleri bir araya getirdi. Seçtiği Since Otar Left filminin ardından gerçekleşen söyleşide Ergülen, sinemaya olan ilgisinden ve sinema-şiir ilişkisinden söz etti.

H

aydar Ergülen: Since Otar Left (Yön: Julie Bertucelli, 2003) filmini neden seçtim? Birincisi, dönem filmi olması çok etkili oldu. İkincisi, duygusal bir nedenle filmi çok sevdim. Çünkü orada bir kayıp hikâyesi var. Özellikle Türkiye’deki ve dünyadaki kayıplar meselesi aklıma geldi.

François Ozon’un Kumun Altında (Sous le Sable, 2000) di- ye bir filmi vardır. O film de beni çok etkilemiştir. Bazıları- nı filmdeki ölüm duygusu beni de kayıp duygusu ilgilendi- riyor. Mesela Tayfun Pirselimoğlu’nun Hiçbiryerde (2001) filmi de, öyle bir kayıp duygusunu vermeye çalışır. Üçün- cüsü de çok şahsi bir neden. Burada genç bir dayı kaybo- lur. Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia aioniotita kai mia mera, 1998) adlı filmi ilk kez sinemaya gelmişti, filmi izlemeye gittim, döndüm ve sabahında dayımın öldü- ğü haberini almıştım. Çok gençtim daha yirmi dört yaşın- da. Bir daha da o filme bakamadım, izleyemedim. Bir şe- kilde bana o genç dayıyı hatırlatıyor. Edebiyatta, şiirde ba- zı figürler vardır. Sinemada da, şiirde de beni etkileyen fi- gürlerden biri genç dayı figürüdür. Özellikle son dönem Türk filmlerinde bu figürün çokça yer aldığını düşünüyo-

(2)

rum. Genç dayı insanın arkadaşıdır, en yakın arkadaşıdır bir anlamda. Bir de filmi siyasi bir nedenle sevdim, bir sosyalist olarak dünyaya geldim ve bir sosyalist olarak ya- şamaya çalışıyorum. Bu filmdeki büyükanne Stalin döne- minde, yaşayan ve Stalin’i seven bir büyükannedir. Sta- lin’e o kadar rabıtam yok. Bu filmden ve dünyanın bu ka- dar değişmesinden sonra Stalin’i özlediğimi hissettim ki onu özlemezdim eskiden. Radikal gazetesine de yazdım, insan Troçki’yi sevse de ara sıra Stalin’i özler diye. Bu be- nim için bir itiraftır.

Eskişehir’de sinema ortamı nasıldı?

aydar Ergülen: İlk ve ortaokulu Eskişehir’de oku- dum. Eskişehir’de on iki sinema falan olduğunu ha- tırlıyorum. Bunlar, kategorik olarak ayrılmış sinem lardı.

Mesela, Asri Sineması Elvis Presley filmleri falan gösteri- yordu. Yurt Sineması kovboy filmlerini gösterirdi. Marma- ra Sineması dört film birden gösteriyordu. Büyük Sinema, aile sinemasıydı. Daha çok Hülya Koçyiğit’li, Ediz Hun’lu filmler gösterilirdi. Kılıçoğlu Sineması eskiden tek büyük salonu olan sinemaydı Eskişehir’de. İyi ki hala var, çünkü eski sinemaların hepsi şimdi alışveriş merkezi oldu. Birkaç ay önce gittim ve orada Gönül Yarası’nı (Yön: Yavuz Turgul, 2004) seyrettim. Pazarları oranın 12.00 matinesi vardı. Bu matinede Anadolu rock müzisyenlerinin ve pek çok şarkıcının şarkılarını çalan bir orkestra vardı. Onlar filmden önce yarım saat falan konser verirlerdi. Ondan sonra filmler gösterilirdi. Filmler güzel filmlerdi.

H

Filmler altyazılı mı oynardı?

Hatırlamıyorum çok. Belki de o zaman dublaj vardı. Ben tabii o zaman şiire bulaştığım için, şiir de pek çok şair ak- sini iddia etse de bir ev işi olduğu için evden pek çıkmaz- dım. Evden kaçtığım, sokağa çıktığım neredeyse tek şey sinema oluyordu. Şiir yazmak için sokağa çıktığım bir yer olurdu sinema.

(3)

Şimdi dokuz, on tane şiir kitabım var. Yaklaşık 25–26 yıl- dır şiir kitaplarım yayınlanıyor. Çeşitli dergilerde, toplantı- larda, söyleşilerde sorular kaçınılmaz olarak “niye şiir ya- zıyorsunuz?” olurdu. İnsan bir şey yaparken niye yaptığını çok düşünmez. İnsan önce poetikasını oluşturup şiir yaz- maz, bir şey yaparken bunu düşünmez.

Doğrusu insan yaşlandıkça bu tip sorular ya da söy- leşiler daha sıklaşmaya başlıyor. Bir de ben bir ay önce emekli oldum. Daha fazla söyleşiye gidiyorum şimdi. O zaman da o güne kadar aklınıza gelmeyen şeyleri düşün- mek zorunda kalıyorsunuz.

Söyleşilerden birinde bana “niye şiir yazıyorsunuz?”

diye sordular. “Bilmiyorum” dedim. Sorular sıklaşınca dü- şünmeye başladım. İnsan isterse sebepler bulabilir. Soru- nun yanıtını şiirde değil sinemada buldum. Hem de uydu- ruk bir filmde buldum. Televizyonda da film izlemeyi çok severim. Bir kanalda bir kovboy filmine rastladım. Filmde bir sahnede adam atına atlıyor ve gidecek. Sevgilisi “niye gidiyorsun?” diye soruyor, o da dönüp çok fiyakalı bir ce- vap veriyor: “İçimdeki karanlığa ulaşmak için.” Onun hatı- rına filmin yarım saat ya da kırk dakikasını seyrettim. Fi- yakası bir yana bu söz bana bir elli sene daha yeter. Bu yanlış tercüme edilmiş olabilir mi acaba diye de düşün- düm. Aynı soruyu sordukları zaman bu sefer içimdeki ka- ranlığa ulaşmak için diyorum. Bırakalım Amerikan bağım- sızlarını falan bazen bir kovboy filmi bile insana yardımcı olabilir.

Eskişehir’de sinemaya birlikte gittiğiniz bir arkadaş grubunuz var mıydı?

Benim arkadaş değil bir kardeş grubum vardı. Çünkü altı kardeşiz. Eskişehir’in hamamları meşhurdur. O zaman ev- ler küçüktü ve evde banyo yoktu. Bazen hamam takımını alıp hamama giderdik. Ondan sonra da sinemaya giderdik.

Onlarla genellikle Karaoğlan, Malkoçoğlu filmlerine gider- dik. Bazen de aile filmleri izlenen sinemalara giderdik. Ben yapmazdım ama Hülya Koçyiğit ağlamaya başlayınca bi-

(4)

zimkiler alkışlamaya başlardı. Onlar alkışlamaya başlayın- ca bütün salon alkışlardı.

Babam da bizi Yurt Sineması’na kovboy filmlerine gö- türürdü. Sinemaya çok saygılı biriydi. Bize sinemada hiç- bir şey yedirmezdi, ne de gazoz aldırırdı. Yeni Sinema da o zaman Eskişehir Sinema Kulübü adı altında Eskişehir’de sinematek vasıtası görürdü. O zamanki akademi de bunu desteklerdi. Orada Fransız Yeni Dalga filmlerini seyretti- ğimi hatırlıyorum. Ben de neler dönüyor diye bakardım.

Sonra ODTÜ’ye, Ankara’ya gittim. 80 öncesinden bahsedi- yorum. O zamanlar gösterime çok fazla film girmezdi. Gös- terime giren seyredilebilir filmlerden biri Amarcord’dur (Yön: Federico Fellini, 1973). O zamanki Arnavutluk, Çe- koslovakya, Polonya elçiliklerinden gelen filmlerle film haf- taları olurdu. 80 öncesi şimdi çok kötüleniyor. Ama o gü- rültü içinde bile şiir okunabildiği gibi sinema da seyredile- biliyordu. ODTÜ’de, Sinema Kulübü Pazar günleri çok gü- zel filmler gösterirdi.

Asıl film seyretmeye başlamam İstanbul’da festivalle birlikte başladı. Eskişehir’de bir sene üniversitede çalıştık- tan sonra reklâm yazarlığı yapmak üzere İstanbul’a gel- dim. İlk ‘Sinema Günleri’ni hatırlıyorum O zaman şairler daha çok sinemaya giderlerdi. Bir keresinde Ataol Behramoğlu’nun, Cevat Çapan’ın bir filmin kapısının önünde sinemaya gitmek için buluştuklarını hatırlıyorum.

O zaman bu kıymetli bir şeydi. Şimdi şairleri de görmüyo- rum. İşin tuhafı yönetmenleri de fazla görmüyorum. Za- man zaman sinemanın sonu mu geldi diye düşünüyorum ama gelmiş olamaz tabii. Hacettepe’den bizim dönemden bir arkadaşım vardı. İngilizcesini geliştirmek için yurt dışı- na İngiltere’ye gitmişti. Sonra döndü ve “müzik bitti” dedi.

“Niye?” dedik. “Pink Floyd dağılmış” dedi. Şimdi sinemayla ilgili de böyle bir sorun var. Sinemanın bittiği yok tabii ki.

Her ne kadar yeni filmler seyretsek de eskiden beri temel olarak alışkın olduğumuz duygu, bir son duygusu. Bazen ben de film festivallerinde film izlerken, bu filmin sonu yok muydu diye düşünüyorum. Galiba bu bir tür trajedi duy- gusundan geliyor. Tabii onun kökeninde bir sürü şey var.

(5)

Doğulu olmak var, taşralı olmak vardır. Ben filmde bir son arıyorum ve çoğunlukla da o sonu bulamıyorum. Birkaç örnek hariç son yıllarda izlediğim filmlerden çok da hoşnut kaldığımı söyleyemem.

Sinemayla şiir arasındaki ilişki hakkında ne düşünü- yorsunuz?

aydar Ergülen: Bu şiir gibi tanımlamasına bozulur- dum bir süre önce. Sonra öfkem azaldıkça hoşuma gitmeye başladı. Şiir gibi adam, şiir gibi kadın, şiir gibi roman dendiği de oluyor. Bu kötü bir şey de değil aslında.

Şiire bir yüceltme var. Bu, şiirle insanın yakınlığını da gös- teren bir şey. Şiir gibi demekte hem şiir var, hem de şiirin dışında bir şey var. Başka bir tanımlamanın yerine geçi- yor. Geçenlerde haberleri seyrederken biri başka biri hak- kında “o çok milliyetçi bir adamdır”dedi. Ben anladım ki, orada dürüst anlamında kullanıyor kelimeyi. Şiir gibide de öyle değerli bir şey var.

H

Pasolini ve sinemanın şairleri diye bir şey vardır. Ece Ayhan’ın da sinema şiir üzerine çok güzel yazıları vardır.

Onun şiirine aynı zamanda şair olmayışına, tarihçiyim de- yip aynı zamanda olmayışına hayranım. O kendisine şair demediği için şair demek istemiyorum. Onun şiirinden çok fazla etkilenmemişimdir. Belki büyük şairlere mahsus bir şey vardır. Çok seversiniz ama sizin şiirinize fazla etkisi olmaz. Ondan çok etkilenip şiir yazanlar, ikinci üçüncü dereceden kopyaları olduğu için de iyi olmaz.

Ece Ayhan’ın şiir dünyasını çok sevmeme rağmen, yazdığım şiirlerde II. Yeni’den çok etkilenmiş olmama rağ- men benim şiirlerimde bir tür son vardır. En azından ora- daki bir düzenin şiiri toparlamasını isterim. İstemesem de şiir öyle gelişir. Bazen denemeler yapıyorum, şiiri bitirme- ye çalışıyorum. Şiirde buna bir tür deneme olarak bakıla- bilir. Ama sinemadaki duygu başka bir duygu. Filmde ise birçok öğe var. Çocukluğumdan beri, gözlerimden çok ka- fam öyle bir şey son arıyor. Tabii mutlaka bütün filmlerde bir son aramıyorum.

(6)

Şiir şairden öğrenilen bir şeydir. Başka şairler olduğu için, ben şiir yazıyorum. Semih Kaplanoğlu’nun Meleğin Düşüşü (2005) üzerine bir söyleşisi vardı. Orada “niye film yapıyor- sunuz?” diye bir soru sorulmuştu. “Sevdiğim çok iyi yö- netmenler var ve onların arasında olmak” için diye cevap vermişti. Çok naif ve doğru bir cevap. “Niye şiir yazıyorsu- nuz?”un da böyle bir cevabı olabilir. Benimki de bir an- lamda böyle. Şiiri ve şairleri çok seviyorum ve çok sevdi- ğimden dolayı şiir yazıyorum. Şiir okuyamazsam şiir ya- zamıyorum. Son yıllarda buna sinema da eklendi. Çok film izlemezsem mesela şiirlerimde azalma oluyor. Bazen de tersi olur hiç şiir yazamam sinemaya kaçarım. Orada ken- di kendine bir şey oluşuyor. Oralardan bir şeyler kalıyor insanın aklında. Çeşitli dizeler kalıyor bir süre sonra. Bu- nu üzerine çoğunluğu taşra dergilerinde olmak üzere sev- diğim bazı filmler üzerine “10 dakika ara” başlığıyla şiirler yazmaya başladım. Baktığım zaman şiirlerimdeki bazı di- zeler filmlerden kalan dizelerdir.

Sevdiğiniz yönetmenler kimler?

Angelopoulos’u, Jim Jarmusch’u çok severim. Yönetmen ola- rak çok ayırmasam da İran sinemasını çok severim.

Kiarostami sevdiğim yönetmenlerdendir. Passolini’yi severim ki o zaten şair. Çok şair sevdiğim gibi çok yönetmen de seve- rim. Sinemayla ilişkim, genel olarak sevme üstüne kurulu.

Onları sevmek beni zenginleştiriyor diye düşünüyorum.

Senaryo yazmaya dair bir çalışmanız oldu mu?

O konuya hiç elimi bulaştırmadım, istemedim de. Yirmi üç sene reklâm yazarlığı yaptım. Sinema benim için sadece seyretmek, ara sıra da sevdiğim yönetmenler ve filmler hakkında yazılar yazmakla ilişkili. O konuda kendime çok güveniyorum. Roman yazmayacağım gibi senaryo da yaz- mayacağım.

(7)

Haydar Ergülen Kimdir?

14 Ekim 1956’da Eskişehir’de doğan Haydar Ergülen ilk ve ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara’da okumuştur. ODTÜ Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirmiş, Anadolu Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Bir dönem reklam yazarlığı yapan Ergülen, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Türk Şiiri dersleri vermiştir. İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme dergisinde yayımlanan Ergülen’in şiirlerinin tümü Nar ve Hafız ve Semender adıyla iki ciltte kitaplaştırılmıştır.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :