Edebiyat-Toplum ĠliĢkisi Maddeler Halinde
Edebiyat toplumun aynasıdır.
Edebî eserler yazıldıkları dönemin toplumsal hayatını yansıtır.
Edebiyat ile toplum, toplum ile edebiyat karşılıklı olarak birbirlerini etkiler.
Edebi eserlerin yazıldığı süreçte yazar sosyolojik araştırmalardan yararlanabilir.
Edebiyatın toplumu etkileme ve yönlendirme özelliği vardır.
Edebiyatın sanat akımları ile iliĢkisi
Bir edebiyat akımının oluĢmasındaki etkenleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Dönemdeki sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel şartlar 2. Dönemin siyasal yönetim özellikleri
3. O dönemdeki felsefi anlayışlar 4. Sanatçıların değişiklik istekleri
Batı'da ortaya çıkan edebiyat ve sanat akımlarını Türk edebiyatını Tanzimat Dönemi'nden itibaren etkisi altına almıştır.
Edebi akımları çoğunlukla bir öncekinin devamı, uzantısı ya da bir öncekine tepki niteliğindedir.
Aynı sanat akımını benimseyen sanatçılar ortak özellikler taşıyan eserler vermiştir.
EDEBĠYAT AKIMLARI 1. KLASĠSĠZM
17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır.
BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir.
Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını kaynak olarak kullanmışlardır.
“Ġnsan tabiatına”, “akıl” ve “sağduyu”ya önem verirler.
Eserlerinde değiĢmez tipler yaratırlar.
Dili en güzel biçimde kullanmak önemlidir. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı bir dil kullanmışlardır.
“Üç birlik” kuralına uygun yazarlar.(Yer, zaman ve olay birliği)
Eserlerin kahramanları hep soylu tabakadan seçilir.
Eserlerinde kaba ve çirkin sözlere yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Din dıĢı konularda yazarlar.
Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
KLASĠSĠZMĠN TEMSĠLCĠLERĠ
DÜNYA EDEBİYATINDA: Moliere
TÜRK EDEBİYATINDA: Şinasi
2. ROMANTĠZM
1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur.
Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır.
1789’da Fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup
özgürleşmesini savunmuştur.
Özellikleri
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Hristiyanlık mucizeleri, milli efsaneler işlenmiş;
konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır.
Tabiat manzaraları betimlenmiştir.
İnsanın ıslahından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır.
Romantizmde hayal ve duyguya geniş yer verilmiştir.
Yazarlar eserlerinde kiĢiliklerini gizlememiĢler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Günlük konuĢma dilini kullanmayı benimsemişlerdir.
Her sınıftan insanı eserlerine konu olarak almışlardır.
AĢk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
ROMANTİZMİN TEMSİLCİLERİ
DÜNYA EDEBİYATINDA: Victor Hugo, Shakespeare
TÜRK EDEBİYATINDA: Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi
3. REALĠZM (GERÇEKÇĠLĠK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır.
Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır.
Betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimidir. Kişilerin yaşadığı yerlerin önemli olduğunu düşünürler.
Olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar.
Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar, kiĢiliklerini gizlerler.
Eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır.
Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişlerdir.
REALİZMİN TEMSİLCİLERİ
DÜNYA EDEBİYATINDA: Tolstoy, Dostoyevski
TÜRK EDEBİYATINDA: Recaizade Mahmut Ekrem, Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar.
4. NATÜRALĠZM
Determinizm anlayışını romana getirmişlerdir.
Bu akım 19. asrın ikinci yarısında Fransa’da ortaya çıkmıştır.
Determinizme göre tabiat olaylarında aynı sebepler aynı sonucu doğurur. İnsanın yaşanılanlar karşısında seçim şansı yoktur.
Her şey neden-sonuç ilkesiyle anlatılır.
Toplum büyük bir laboratuvar, insan deney konusu, sanatçı da bilim insanı sayıldı.
İnsan kişiliğini anlatabilmek için soya çekim yasalarından ve toplum biliminden yararlandılar.
Yazar eserde kişiliğini gizler.
Gözlem ve tasvir önemlidir.
Eserlerinde hayatı bütün yönüyle anlatırlar.
Dil her seviyedeki insanın anlayabileceği bir düzeyde tutulmuştur.
NATÜRALĠZMĠN TEMSĠLCĠLERĠ DÜNYA EDEBĠYATINDA: Emile Zola
TÜRK EDEBĠYATINDA: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nabizade Nazım
5. PARNASĠZM
Realizm akımının Ģiire uygulanmasıdır.
19.yy. sonlarında romantizme tepki olarak çıkmıştır.
Parnasyen sanatçılar “Sanat, sanat içindir.” ilkesini savunmuşlardır.
Kelimeler seçilerek kullanılır. Kelimelerin sıralayıĢı ve ahenk önemlidir.
Kafiye ve redife önem verilir.
Resim gibi Ģiir yazmayı amaçlamışlardır.
PARNASĠZMĠN TEMSĠLCĠLERĠ
DÜNYA EDEBĠYATINDA: Banville
TÜRK EDEBĠYATINDA: Tevfik Fikret, Cenap ġahabettin, Yahya Kemal Beyatlı
6-SEMBOLĠZM (SĠMGECĠLĠK)
19. yüzyılın sonunda Fransa’da parnasizme tepki olarak doğmuştur.
Dış dünyanın görüntülerini olduğu gibi değil, kişide uyandırdığı duyguları anlatmışlardır.
Şiirde anlam kapalılığını savundular.
Şiir anlaşılmak için değil hissedilmek içindir.
Şiirde alaca karanlık üzüntü ve ay ışığı, gün doğumu, gün batımı, göl, deniz gibi konuları işlerler.
Şiirde “musiki, her Ģeyden önce musiki” ilkesini savundular.
Sanat için sanat anlayışına bağlılardır.
Sembolistler sembol ve mecazlarla dolu bir anlatım seçmişlerdir.
SEMBOLİZMİN TEMSİLCİLERİ
DÜNYA EDEBİYATINDA: Mallarme
TÜRK EDEBİYATINDA: Ahmet Haşim
HĠKÂYE (ÖYKÜ)
Hikâye, yaşanmış ya da yaşanması mümkün olan olayları veya durumları ilgi çekici bir biçimde anlatan kısa yazılardır.
Not: Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır.
Hikâyenin yapı unsurları: Olay örgüsü, kişiler, mekan ve zaman…
Hikâyede Plan: Serim, düğüm, çözüm
ÇatıĢma:
Hikâyede olay iki zıt gücün mücadelesi şeklinde ortaya çıkar.
ÇatıĢma, hikayedeki kişi ya da kişilerin çevresiyle olabildiği gibi kendi iç dünyasında da olabilir.
Hikâye kişilerinin çevresiyle olan çatışmasına dıĢ çatıĢma, kendi iç dünyası, vicdanıyla olan çatışmasına ise iç çatıĢma adı verilir.
Anlatıcı: Anlatıcı, edebî metinlerde anlatıcı, kurmacanın sınırları içinde varlığından söz edilen kişidir.
Anlatıcı, yazar ile kurmaca metin arasındaki kişidir. Üç çeşit anlatıcının bakış açısı vardır:
a) Kahraman Anlatıcı BakıĢ Açısı: Bu bakış açısında anlatıcı, eserin kişilerinden biridir. Olaylar ben diliyle 1. KiĢi ağzından anlatılır.
b) Gözlemci Anlatıcı BakıĢ Açısı: Gözlemci anlatıcı olayların akışını etkilemez, yalnızca bir aktarıcıdır. Yani anlatıcı sadece gördüklerini anlatır. Kişilerin aklından geçenleri, ruh hallerini yansıtamaz.
c) Ġlahi Anlatıcı BakıĢ Açısı: Anlatıcının her şeyi bilip her şeye hâkim olduğu bakış açısıdır. Anlatıcı, kahramanların zihinlerine ve iç dünyalarına girer.
HĠKÂYELERDE KULLANILAN ANLATIM TEKNĠKLERĠ
Gösterme(sahneleme) tekniği: Gösterme tekniği; diyalog, iç konuĢma veya bilinç akıĢı şeklinde olabilir.
Örnek:
Diyalog: Kişilerin karşılıklı konuşmasıdır.
— Ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— Sana ne? dediler. Fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— Canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
Bilinç akıĢı: Kişilerin duygu ve düşüncelerini, düzensiz bir şekilde ve çağrışım ilkesi paralelinde doğrudan doğruya okuyucuya aktarır. Yazar, okuyucuyu kahramanın iç dünyası ile baş başa bırakmayı hedefler.
Örnek: ―Yollar kalabalıktı. Baktığı yeri gözlerinden en uzun sakladıkları için en çok Bebek tramvayına kızıyordu. Devetüyü paltolu bir kadın görünce yüreği çarptı; ama o değildi. Şapkalıydı.
Kalktı. Kapıya yürürken duvardaki takvimi gördü. 7 Mart Cumartesi yazılıydı. 27‟nin yarısı kara yarısı kırmızıydı. Rahatladı. İşte boşuna beklemişti. İnsanların düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi.
Günlerin adı bile… Bugünün cumartesi olduğunu bilseydi saat birde onu görürdü.‖ (Yusuf Atılgan- Aylak Adam)
Ġç monolog (KonuĢma): Kahramanların içsel konuşmalarını aktarmaya dayanan anlatım tekniğidir.
Bu anlatım tekniğinde kahraman, karşısında biri varmış gibi kendi kendine konuşur.
Örnek: Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... Asmanın yaprakları daha yemyeşil. Bizim
bahçedeki kurudu bile.Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un neresi kim bilir? Sesler neden gelmiyor?
ANLATMA (TAHKĠYE ETME) TEKNĠĞĠ: Anlatma tekniğinde okuyucu ile eser arasına anlatıcı girer. Anlatma (tahkiye) tekniği; olay anlatımı, kiĢi tanıtımı, özetleme, iç çözümleme... şeklinde olabilir.
Tasvir (Betimleme): Betimleme en yalın biçimiyle sözcüklerle resim çizme işidir. Varlıkların niteliklerini, bu varlıkların duyularımız üzerinde uyandırdıkları izlenimleri belirtmektir. Betimleme nesnelerin, varlıkların, belirgin özelliklerini tanıtıp göz önünde canlandırmaktır.
Örnek: Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu. (Ömer Seyfettin-Pembe Ġncili Kaftan)
Portre: Kişilerin dış görünüşlerini (fiziksel) ve karakterlerini (ruhsal durum) tanıtan betimlemedir.
Kişi betimlemelerine portre denir. Portre; fiziksel portre ve ruhsal portre olarak ikiye ayrılır.
1. Fiziksel portre: Kişilerin dış görünüşlerinin anlatıldığı betimlemedir.
Örnek: ―Fizik olarak Grandet, kısaca boylu, tıknaz, dört köşe biriydi, bacakları kalın, dizleri ağaç gövdeleri gibi güçlü, omuzlarıysa genişti. Yuvarlak, güneş yanığı, çiçek bozuğu bir yüzü vardı. Çenesi düz, dudakları kıvrıntısız, dişleri de beyazdı. Gözlerinin durgun, ölü gibi bakışı kabaca kertenkele bakışı denilen türdendi. Derin çizgili alnı, yüzden insan doğasını keşfeden bir uzman için hiç de anlamsız sayılmayacak biçimde çıkıntılıydı.― (Balzac-Eugenie Grandet)
2. Ruhsal portre: Kişilerin karakter özelliklerinin anlatıldığı betimlemedir.
Örnek: Şakaklarından, ensesinden sarkan düz, parlak, koyu siyah saçlar altında sarı, süzgün, küçük yüzüne: genişlememiş kemikleri üstünde donuk esmer rengiyle zayıf izdüşümleri görülen kaslarına;
yırtık gömleğiyle paçaları parçalanmış pantolonunun içinde ince bir değnek gibi duran narin vücuduna bakılsa belki daha küçük zannedilirdi. Fakat ince yay gibi kaşlarının altında daima uyanık bir zekâ parlaklığıyla gülümser, bütün sokak çocuklarında vaktinden önce ortaya çıkan hayat tecrübesi ile görmekte, anlamakta düşünce gücünü gösterir gözleri, belki on iki yaşından daha büyük olabileceğini zannettirirdi. (Kar Yağarken-Halit Ziya UĢaklıgil)
Özetleme Tekniği: Anlatıcının olayları, kişileri veya hakkında bilgi vermek istediği herhangi bir şeyi özetleyerek anlatması esastır.
Örnek: "Ali Rıza Bey, Babıali yetişmelerinden bir mülkiye memuruydu. Otuz yaşına kadar Dahiliye kalemlerinden birinde çalışmıştı." (Reşat Nuri Güntekin-Yaprak Dökümü)
Ġç çözümleme: İç çözümleme, anlatı türleri içerisinde kahramanların iç dünyası, duygu, düşünce ve hayallerinin ifade edildiği bir anlatım tekniğidir. Belirli bir düzen içinde kişinin aklından geçenlerin anlatılmasıdır.
Örnek: ―Eve gitse, biliyordu, gece yarısına dek başka bir şey yapamadan, yukarıdakilerin patırtısına sövecekti… Bol gürültülü, bol dumanlı meyhanelerden birine girdi. Tezgâhın önünde bir boş yer bulup oturdu. Yaklaşan garsona, - Şarap, dedi. Garson, sanki salt onun için buradaymış gibi eğildi.
Sanki ötekiler duyacak diye korkuyordu.‖ (Yusuf Atılgan-Aylak Adam s.40)
Geriye DönüĢ: Bir eserde olayların zaman sırasını bozarak geçmiş bir zamana ya da olaya dönme yoludur.
Örnek: ―Emir Bey’e baktı, yüzü gergin ama solukları düzgün. İki yıl önceki yangının son yuttuğu evi
hatırladı. Aram Usta’nın oturduğu evi. Az yukarda, üç yol ağzındaydı. Şimdi, arta kalan yığıntıda kuzukulağı, hindiba yetişiyor. Evin tahta perdeyle sokaktan ayrılmış bahçesinden mimoza ve nisan gülü dalları sarkardı dışarı. Küçükken, o köşede oyun oynamaktan korkmuştu hep. Kendinden sonra gelenler de korktular. Daha aşağı inip, Mumhane Sokağının sert bir dönemeçten sonra caddeye doğru uzanan sağ yanında oynadılar. Yumuşak kayalardan oyulmuş eski Mumhanenin önünde. (Ayla Kutlu) HĠKÂYE TÜRLERĠ
Durum ( Kesit ) Hikayesi:
• Bir olayı değil günlük yaşamın herhangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir.
Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz
• Belli bir sonucu yoktur.
• Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir.
• Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
• Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için ―Çehov Tarzı Hikaye‖ de denir.
• Bizdeki en güçlü temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık, Memduh ġevket Esendal’dır.
Olay öyküsü “Maupassant tarzı öykü”
• Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
• Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
• Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
• Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde giderilir.
• Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Giy di Mupason) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
• Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.
OLAY VE DURUM HĠKAYESĠ FARKLARI (Olay Hikâyesi) (Durum Hikâyesi) Serim, düğüm, çözüm
bölümlerinden oluşan düzenli bir planı vardır.
Serim, düğüm, çözüm planına uyulmamıştır.
Olay ağırlıklıdır. Durum ağırlıklıdır.
Merak ögesi canlı tutulmuştur. Merak ögesi ön plana çıkarılmamıştır.
Hikâye beklenmedik bir sonla bitirilmiştir.
Hikâyede bitmemişlik duygusu söz konusudur.
HĠKAYE TÜRÜNÜN GELĠġĠMĠ
Dünya edebiyatında hikâye türünün ilk örneği, İtalyan yazar Boccaccio’nun (Bokasyo) Decameron Hikâyeleri Hikâyeleri (Dekameron) kabul edilir.
Guy de Maupassant klasik hikâye türünün temsilcisidir. Rus yazar Anton Pavloviç Çehov (Anton Pavloviç Çehov) ise durum hikâyesinin temsilcisidir.
Edebiyatımızda destan, masal, halk hikâyesi, meddah hikâyeleri, mesneviler hikâyeciliğimizin ilk örnekleri olarak verilebilir.
KISACA TÜRK EDEBĠYATINDA HĠKAYE
Hikâye, Türk edebiyatına Tanzimat Dönemi’nde Batı’dan girmiş ve bu türün ilk örnekleri bu dönemde yazılmaya başlanmıştır.
Edebiyatımızdaki ilk yerli hikâye örnekleri Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı Letâif-i Rivâyât’tır.
Batılı anlamda ilk hikâye Sami PaĢazade Sezai’nin Küçük ġeyler adlı eseridir.
Türk edebiyatında Ömer Seyfettin Maupassant (Mupason) tarzı hikâyenin, Sait Faik Abasıyanık da Çehov tarzı hikâyenin öncüsü kabul edilir
1923 - 1940 YILLARI CUMHURĠYET DÖNEMĠ’NDE HĠKÂYE
Bu dönemde bazı sanatçılar hikâyelerinde toplumsal konuları, Cumhuriyet devrimlerini, yeni kurum ve değerleri ele alırken bazıları da bireyin iç dünyasını esas alan hikâyeler yazmıştır.
Hikâye bu dönemde bağımsız bir tür olarak görülmüştür.
Dönemin ilk yıllarında hikâye türüne daha çok ağırlık veren yazar, ReĢat Nuri Güntekin’dir.
Bu dönemde sanatın toplum üzerinde bir işlevinin olması gerektiği düşüncesi egemen olmaya başlamıştır. Bu anlayışla da hikâyeler yazılmaya başlanmıştır.
Bu dönemde hikaye yazarları ve eserleri: Memduh ġevket Esendal’ın Otlakçı, Pazarlık;
Sabahattin Ali’nin Ses, Kamyon; Sait Faik Abasıyanık’ın Son KuĢlar, Lüzumsuz Adam adlı eserleri tanınmış hikâye örneklerindendir.
1940 - 1960 YILLARI CUMHURĠYET DÖNEMĠ’NDE HĠKÂYE
1940 - 1960 yılları Cumhuriyet Dönemi’nde ele alınan konuların çeşitliliği artmıştır.
Anadolu’ya, halkın yaĢamına ağırlık verilmeye başlanmıştır.
Bu dönemin hikâyelerinde “millî–dinî duyarlılık”, “toplumcu–gerçekçi anlayıĢ” ve “bireyin iç dünyasını esas alan anlayıĢ” gibi bazı eğilimler görülmektedir.
1940’lı yıllarda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun durumu, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumsal sorunlar hikâyelerde işlenmiştir.
Bu dönemde Aka Gündüz, Bahaeddin ÖzkiĢi gibi sanatçılar millî–dinî duyarlılığı yansıtan hikâyeler yazmışlardır. Millî–dinî duyarlılığı yansıtan eğilimdeki yazarlar hikâyelerde Millî Mücadele, Doğu–Batı çatıĢması, ahlaki bozukluklar gibi konuları ele almışlardır.
1950’li ve 1960’lı memur, işçi, köylü, kasabalı ve şehirlerin kenar mahallelerindeki insanların sorunları toplumcu–gerçekçi yönelimle hikâyelerde işlenmiştir. Sadri Ertem, Orhan Kemal, YaĢar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarlar bu yönelime bağlı eserler vermişlerdir.
Sonraki zaman dilimlerinde insanın yaşam kavgası, kadının toplumdaki yeri ve çocuklar önem kazanmaya başlamış; Peyami Safa, Memduh ġevket Esendal, Tarık Buğra gibi yazarlar bireyin iç dünyasını esas alan anlayışla insan gerçekliğini psikolojik yönüyle yansıtan hikâyeler yazmışlardır.