• Sonuç bulunamadı

EDEBÝN ÝLK ÞARTI DÝLDÝR ÝÇÝMÝZDEKÝ EBEVEYN BÝLGELÝÐÝNÝZLE TANIÞIN

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "EDEBÝN ÝLK ÞARTI DÝLDÝR ÝÇÝMÝZDEKÝ EBEVEYN BÝLGELÝÐÝNÝZLE TANIÞIN"

Copied!
52
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

EDEBÝN ÝLK ÞARTI DÝLDÝR ÝÇÝMÝZDEKÝ EBEVEYN

BÝLGELÝÐÝNÝZLE TANIÞIN

(2)

Aylýk Kültürel ve Siyasi Dergi

Cilt: 53 Sayý: 626 Þubat 2021 Onur Baþkaný:

Dr. Refet Kayserilioðlu Sahibi ve Genel Yayýn Müdürü:

Ayþegül Kayserilioðlu Yazý Ýþleri Müdürü:

Güngör Özyiðit Yayýn Kurulu:

Güngör Özyiðit Nelda Bayraktar

Hale Ürkmezgil Haberleþme ve Okur/Abone Ýliþkileri:

0535 4554223 - 0549 7220248 Yönetim Yeri:

Hayri Eðmezoðlu Sk. Ýkizler Ap.

No: 8 D: 32 Erenköy/Ýst.

Dergimizin internet sitesini

www.sevgidunyasidergisi.com, www.dostluk.org adreslerinden ziyaret edebilirsiniz

ÝÇÝNDEKÝLER

Çevre Temizliði Ýçin

Gönül Temizliði Gereklidir ... 2

Dr. Refet Kayserilioðlu

Ýnanç, Sözde Deðil

Yaptýklarýmýzdadýr ... 7

Ahmet Kayserilioðlu

Þartlanmalara Dikkat ...14

Güngör Özyiðit

Atatürk ve Barýþ ... 18

Nihal Gürsoy

Edebin Ýlk Þartý Dildir

Güzel Dil Erdemdir ... 24

Seyhun Güleçyüz

CIA, Elindeki Tüm UFO Belgelerini

Kamuya Açtýðýný Açýkladý ... 30

Der: Þule Kayserilioðlu

Galaktik Federasyonu Engelledi...

“Ýnsanoðlu Hazýr Deðil!..” ... 34

Euro News’dan 7/12/2020

Ýçimizdeki Ebeveyn ... 36

Çev: Nelda Ýnan

Bilgeliðinizle Tanýþýn ... 41 On Ýki Çemberi ... 43

(Canlý Kryon Celsesi) Kapak Resmi:

“Hikâye Anlatan”

Trisha Romance

(3)

Sevgili Dostlar

Eðer bir konuda gerçeði biliyorsak, susmamýz deðil de onu söylememiz gerekiyorsa, söylemenin hayrýna ve dürüstlüðüne inanmýþsak ve tam yeri ise; ama onu söylemenin kendimizi ve yakýn çevremizi tehlikeye atmak olacaðýný biliyorsak eðer, ne yaparýz? Korku kararlarýmýza nasýl etki eder?

Susmayý, o doðruyu bizim yerimize baþkalarýnýn dile getirmesini, aptallýðýn lüzûmu olmadýðýný mý düþünürüz? Ýki bin sene önce sadece iyilik yapan ve insanlarý seven birisinin itilip kakýlmasýný, zulüm görmesini saklandýðý yerden izleyen o adam gibi mi davranýrýz? Ya da sadece korktuðu için bildiði gerçeði 3 kere inkâr eden o kiþi gibi mi oluruz? O’nun yolunda giderken ihanete uðrayanlar, inanýr mýsýnýz, bunu hiç dert etmezler, üzülüyor olmalarýna karþýn, yürürler sadece. Biz kendimize bakmalý, kendimizi anlamaya çalýþmalýyýz. Eðer gerçekten inanýyorsak bir þeye onu baþýndan sonuna kadar yaþamalý, sözünün edilmesi gerektiði yerde onu anlatmalý, akýlcý, iyi niyetli ve sevgi dolu düþüncelerle kararlar vermeli, savunabilmeliyiz. Bu yolda yürümek isteyenlerin örnek alabilecekleri yegâne insanlar Gülyüzlüler ve insanlar için hayrý getirip götürenlerdir. Onlar þüphesiz akýllý, zeki, nerede nasýl davranýlmasý gerektiðini bilen insanlardý;

etraflarýndakiler tarafýndan sevilen, uyumlu kiþiliklerdi. Öte yandan O’ndan doðrudan aldýklarý ve yaþadýklarý çað insanýna ters gelen gerçekleri her þeyi göze alarak apaçýk söylerlerdi. Normal þartlarda bunun korkulmasý gereken, hattâ canlarýna mâlolacak bir durum olduðunu bilmemeleri mümkün olabilir mi? Elbette deðil. Ama onlar haberin, mesajýn þeksiz þüphesiz inandýklarý Yaradan’dan olduðunu biliyorlardý, abes olamazdý, söylemekte o anda görülemeyecek, bilinemeyecek hikmetler, hayýrlar vardý. Arasýna geldikleri topluma uymayan, onu rahatsýz eden gerçekleri söylemekten çekinmezlerdi.

Çünkü insanlarý her þeye raðmen seven, onlarýn hayýrlarýný isteyen olduklarý için, söyledikleri gerçeðin vazifelerinin sonuna dek onlarý koruyacaðýný bilirlerdi. Þimdi Gülyüzlüler yok; ama iþleye iþleye artlarýnda býraktýklarý hayýrlar, bilgiler var; çok þükür ki, gerçeðe âþýk ve gerçek insan olmak isteyen gönülerleri var. Onlar iþe koyulmak isterler artýk. Belki konuþmayý, söz etmeyi erteleyebilirler ama þimdi vakit kaybetmeden öðrendiklerini, doðru, iyi, faydalý ve zorunlu gördükleri esaslarý uygulamakla iþe

baþlayabilirler, eðer onlarýn vazgeçilmez gerçekler olduklarýna inanýyorlarsa.

En Derin Sevgilerimizle SEVGÝ DÜNYASI

(4)

Çevre Temizliði Ýçin Gönül Temizliði

Gereklidir

Dr. Refet Kayserilioðlu

Dünya bize, çocuklarýmýza ve torunlarýmýza lâzýmdýr.

Orasý bizim evimizdir, yükselme ve arýnma okulumuzdur.

Gönlü temiz olan, baþkalarýnýn hayrýný, en az kendi hayrýný

düþündüðü kadar düþünendir.

Gönlü temiz olan,

insanlarý can kardeþi bilendir.

Ýnsan,

Yaradan'ýn Sevgisinden var olmuþ deðerli ve kutsal bir varlýktýr. Özünde O'ndan bir parça taþýmaktadýr.

Özündeki güzellikleri ve

yüceliði meydana çýkarmak için

dünyaya gelmiþtir.

(5)

ÇEVRE KÝRLÝLÝÐÝ FELÂKET GETÝRÝR.

Çevreyi kirletenler, doðal dengeleri bozanlar, bulunduklarý çevreleri yaþanmaz hâle getirmeye baþladýklarýný acý bir þe- kilde fark ettiler. Gerçek- leri çok daha önceden gören bilim adamlarý, felâketleri sürekli haber vererek insanlarý uyardýlar. Yeþiller ve Çevreciler gibi dernekler ve partiler kuruldu. Onlar her yerde seslerini duyur- maya baþladýlar. Bizim gibi az geliþmiþ ülkelerde veya geri kalmýþ ülke- lerde çevrecilerin sözleri fazla dinlenmiyor. Ama geliþmiþ ülkelerde onlar etkin hâle geliyorlar ve sözlerini dinletiyorlar.

Buna raðmen yapýlan bozulmalar, daha tam olarak düzeltilemiyor.

Düzeltilmesi de uzun zaman alabilecek. Hele ozon tabakasýnýn

parçalanmasý çok büyük tehlikeleri olan ve düzeltilmesi çok zor olan bir felâkettir. Dünyanýn ortak malý olan atmos- fere, geliþmiþ, geliþme- miþ her ülkeden sürekli zararlý maddeler salýn-

makta devam ediyor.

Ozon gazý, üç oksijenin birleþmesinden oluþan bir gazdýr. (O3) Bu gaz, hafifliði dolayýsýyla atmosferin üst tabakalarý- na toplanmaktadýr. Bu gazýn teþkil ettiði kalýn tabaka da Güneþten ve yýldýzlardan gelen zararlý ýþýnlarý ve radyo - aktif ýþýnlarý süzmekte, tüm canlýlarý onlarýn zararýn- dan korumaktadýr. Ýlâhi düzen'in büyük bir bil- giyle kurduðu bu meka- nizmayý, bu koruyucu örtüyü insanlar -Ozonu parçalayan gazlarý havaya bilinçsizce salarak- yýrtmakta ve yok etmektedirler. Ozonla birleþen ve onu görev yapamaz hâle getiren o zararlý gazlarý atmosferin üst tabakalarýndan temiz- lemek ise ne kadar zor, belki de imkânsýzdýr. Ýlk yapýlmasý gereken de spreylerde kullanýlan floro-karbon gazlarýnýn üretimini durdurmaktýr.

Ýþte þimdi buna çalýþýyor batýdaki bilim adamlarý.

Sularýn, göllerin ve denizlerin pisliði bir baþka felâkettir. Birçok canlý, sularda yaþayamaz

hâle gelmekte, kütle halinde ölmektedirler.

Topraðýn DDT gibi tarým ilaçlarýyla ve ayrýþmayan plastik maddelerle kirlen- mesi ise diðer felâkettir.

Yani insanlar, tüm can- lýlarýn yaþamlarý için çok gerekli olan havayý, suyu ve topraðý kirleterek dünyayý yaþanmaz hâle getiriyorlar.

ÇEVREYÝ KÝMLER KÝRLETÝYOR?

Bitkiler mi, hayvanlar mý? Hayýr, þüphesiz insanlar. Ýnsanlar niçin kirletiyorlar? Önce bilgi- sizliklerinden, sonra da bencilliklerinden. Evinin önünden geçen dereye veya yanýndaki denize lâðým sularýný boþaltan bir insan, güya "pisliði kendi evimden atýyorum"

diye sevinmektedir: Ama çok geçmeden dere pislik kokmakta, o civarda otu- ranlarýn hepsi de o kokuyu, o mikrobu çek- mekte ve hasta olmak- tadýrlar. Sonra denizlere ve göllere akan atýklar ve pislikler oralarý da berbat etmektedirler. Ýþte Kadýköy'deki Kurbaðalý Dere, iþte Ýzmit Körfezi,

(6)

iþte Marmara Denizi, hepsi pislik yuvasý. Bu kötü tablolar ileriyi görmeyen, yalnýz bugünü kurtarmayý düþünen ve yalnýz kendini düþünen bencil ve bilgisiz insan- larýn marifetleridir.

Onlar aydýnlatýlmadan, bilinçlendirilmeden ve bencilliklerinden kurtarýl- madan yapýlacak temizlik geçici olacaktýr. O bilgi- sizler ve benciller oralarý yine kirleteceklerdir.

Onlar nasýl aydýnlatýlacak ve sonra bencillikten nasýl kurtulacaklardýr?

Aydýnlatmak ve bilinç- lendirmek nispeten daha kolaydýr. Çünkü mikro- bun ve pisliðin zarar- larýndan kurtulmak yine onlarýn yararýnadýr.

Kendi yararýna olduðunu anlayýnca insanýn bazý þeyleri kabullenmesi ve uygulamasý daha kolay- dýr. Ama bencillikten, çýkarcýlýktan kurtulmak o kadar kolay deðildir.

Bencillik, çýkarcýlýk, aslýnda kendi yararýna olan þeyleri saðlama aracýdýr. Bencillikten kurtulmanýn, uzun zaman dilimi içinde kendi yararýna olduðunu idrak etmesi, geliþmemiþ insan

için daha zordur. Ama geliþmek, olgunlaþmak, insanýn asla vazgeçeme- yeceði bir kaderi olduðu- na göre, er geç bencillik- ten ve çýkarcýlýktan kur- tulmak zorunda kalacak- týr. Öyleyse insana bu gerçeði ve bu gereði göstermek, öðretmek ve benimsetmek gerek- mektedir.

ÖNCE GÖNÜL TEMÝZLÝÐÝ GEREKLÝDÝR Gönlü temiz olan, baþkalarýnýn hayrýný en az kendi hayrýný düþün- düðü kadar düþünendir.

Gönlü temiz olan, insan- larý can kardeþi bilendir.

O, can kardeþlerine önce zarar vermemeye, onlarý incitmemeye çalýþýr;

sonra da onlara hizmet etmeye, iyilik yapmaya çalýþýr. Çünkü o, insan kardeþlerini kendini sever gibi sevmekte, ken- dini düþünür gibi düþün- mektedir. O duruma gelmiþ bir insan kimseye zarar veremez, herkese yararlý olmaya çalýþýr.

Çünkü gönlü arýnmýþ olan kiþi, kötülüðün her çeþidinden kaçýnýr. Bunu Bizim Celselerimiz þu

güzel cümlelerle belirt- miþtir: “Siz, varolanlarýn þüphesiz ki en mükem- melisiniz. Güzellik sizin þeklinizde deðil, aklýnýz- da ve ahlâkýnýzdadýr.

Ahlâký en iyi olan, kötülüklerin her çeþidin- den korkandýr.”

Gönlün temizlenmesi ve üstün ahlâka ulaþýl- masý hem çok zordur hem de çok kolaydýr.

Eðer insan kendi gerçek deðerini bilmezse, hayatý sadece dünyadan ibaret görürse, ister istemez çýkarlarýna ve bencil- liðine dört elle sarýlacak- týr. Bencil olan ve çýkar- larýna dört elle sarýlan ise, baþkalarýný hiç düþünmez ve kendi çýkarlarý için her çeþit kötülüðü kolayca yapa- bilir. En yakýnýný bile kötü ve zararlý diye damgalayarak, ona kötülük yapmanýn çok doðru olduðuna kendini bir süre inandýrabilir. Bir gün elbette o da yüksele- cek ve arýnacaktýr. O zaman kendini ve çevreyi kandýrmanýn geçici rahatlýðýndan sýyrýlacak, büyük piþmanlýklarla ve üzüntülerle dolu olan kendi cehennem hayatý

(7)

baþlayacaktýr. Ýnsan, Yaradan'ýn sevgisinden var olmuþ deðerli ve kut- sal bir varlýktýr. Özünde O'ndan bir parça taþý- maktadýr. Özündeki güzellikleri ve yüceliði meydana çýkarmak için dünyaya gelmiþtir.

Dünyada bilgilerini ve tecrübelerini artýrarak, doðru yaþam bilgilerini benimseyerek arýnacaktýr, yükselecektir ve

insanüstü safhaya doðru gidecektir. Ýþte dünya hayatýnýn gayesi bu cümlelerde gizlidir.

Ýnsanlar kader birliði içindedirler. Ne kadar çok kiþiye bu doðru yaþam bilgisini benimse- tir ve onlarýn kurtuluþunu saðlarsak, biz de o kadar kurtuluruz.

Yapýlan iyilikler ve kötülükler insana dönü- yorsa, insan ektiðini biçiyorsa, Geleceðimiz ve karþýlaþacaðýmýz iyi ve kötü olaylar bizim elimizde demektir. Ýyi davranýrsak, iyi olursak, doðru olursak, herkesi seversek, sevileceðiz, iyi- liklerle ve doðruluklarla karþýlaþacaðýz demektir.

Bilgimizi artýrýrsak, daha büyük manevi gerçekleri

görmeye baþlarsak, yolu- muz aydýnlýk ve nurlu olacaktýr. Tersine gönül kapýlarýmýzý iyiliðe, sevgiye, bilgiye ve doðruluða kapatýrsak, kötü ve azaplý yollara gireriz. Sýkýntýlar ve azaplar içinde yuvar- lanýrken de, kiþinin ka- derine küsmeye, haksýz- lýða uðradýðý þikâyetlerini yapmaya hiç hakký olmaz. Çünkü ilâhi kanun herkes için hiç þaþmadan iþlemeye devam eder. Nasýl ateþ yakýcý ise, iyilik de kötülük de öylece dönücüdür. Bu gerçeði görerek ve aklýmýzý kul- lanarak, iyi ve doðru yola bir an önce girmek zorundayýz. Ýnsan dünya kanunlarýndan kaçabilir belki. Ama insan kendi ruhundan ve o ruhun var- lýðýný teþkil eden ilâhi kanunlardan kaçabilir mi? Kaçamayacaðýna göre ektiði iyi veya kötü tohumlarýn ürünleriyle er geç karþýlaþacaktýr.

Öyleyse arýnmak, gönlü temizlemek ve

Yükselmenin Beþ Basamaðý’na uyarak mükemmele doðru git- mek, herkes için en yararlý olandýr.

GÖNLÜ KÝRLÝ OLAN HER KÖTÜLÜÐÜ KOLAYCA YAPAR Gönlü kirli olan, ken- disinden baþkasýný düþünmeyendir. Öyleleri yalnýzca yakýn menfa- atlerini düþünürler.

Aslýnda en çok kendini düþündüðünü sanan bu insanlar, kendilerini de tam sevemezler.

Kendilerini sevme- diklerinden ve için için kendilerini yetersiz gördüklerinden dolayý, baþkalarýna zarar vererek güçlü olduklarýný kanýtla- mak isterler. Bu zavallý insanlar çevreyi kirletir- ler, dünyayý herkese cehennem haline getirmekten hiç çekin- mezler. Onlar ne çocuk- larýný, ne torunlarýný, ne de kendi geleceklerini düþünmedikleri için, dünyanýn yaþanamaz hâle gelmesi onlarý hiç

ilgilendirmez.

Ýþte bu cahil, doðru yaþam bilgilerinden habersiz bu geri insanlarý mutlaka uyandýrmak, gönüllerini temizlemek zorunda olduklarýný onlara her çareye baþ- vurarak öðretmek ve

(8)

benimsetmek zorundayýz.

Bir kötünün dokuz mahalleye zararý olur.

Kötüler çoðalýrsa bütün bir ülke, sonra bütün dünya bundan büyük zarar görür. Kötüleri toplayýp yok edemeye- ceðimize veya baþka bir gezegene süremeye- ceðimize göre, onlarý düzeltmek, iyiye, doðruya çekmek en doðrusudur. Zaten in- sanlar birbirinden sorum- ludur. Ýleri olduðunu düþünenlerin, geride kalan ve o yüzden kötü olan kardeþlerine el uzat- malarý gerekir. Ýyiler bunu yapmýyorlarsa, onlar gerçek iyi deðillerdir. Gerçek iyilerin el birliði yap- malarý gerekmektedir.

Kitaplarla, dergilerle, gazetelerle, radyo ve televizyonlarla sürekli doðru yolu göstermeleri, insanlarýn kardeþ olduðu, kader birliði içinde olduklarý ve önce gönül- lerin arýnmasý gerektiði öðretilmelidir. Her çeþit sanat dalý ile þiir, roman, müzik, sinema, tiyatro, resim ve heykelle, dünyanýn bir yükselme okulu olduðu gösteril- melidir.

Yükselen ve gönülleri temizlenen insanlar çevrelerini kirletirler mi, dünyayý yaþanmaz hale getirirler mi? Medeni denilen insanlar, önce vücut ve ev temizlik- lerinden anlaþýlýrlar.

Sonra onlarýn þehirleri ve ülkeleri de temizdir.

Yükselen ve gönlünü arý- tan insanlar, baþkalarýný rahatsýz etmekten, pis kokularý ve kötü görüntü- leriyle çevrelerini huzur- suz etmekten titizlikle sakýnýrlar. Ýç temizliði ve dýþ temizliði paralel ola- rak gider. Dýþtan temiz elbiseler giyinen, ama vücut temizliðine dikkat etmeyen, pis kokularýný da bastýrmak için çeþitli parfümleri sürünen insan, mutlaka bir yerde açýk verir. Vücudunun temiz olmadýðý bir yerde sýrýtýr.

Ayný onun gibi, vücudu- nu ve elbiselerini temiz- leyip, gönlünü kirli býra- kan bir insanýn çekiciliði ve ilk etkisi de kýsa süre- de kaybolur. En doðrusu, dýþ temizliðinin gönül temizliði ile beraber git- mesidir. Güzel ve temiz görünen, gönül temiz- liðiyle de daha cazibeli ve daha saygýn hâle gelir.

Gönlünü temizlemeye

çalýþan insan, dýþ temiz- liðine özen göstermezse, ilgi çekemez ve çevre- sine etkili olamaz. Dýþ temizliðiyle, güzel kokusuyla ve güzel görüntüsüyle ilgi çeken bir insan da, gönlünü temizlememiþse, bencil- liði, çýkarcýlýðý, çevresin- dekilere kolayca kötülük yapmasýyla, nefret uyandýrýr ve sevilmez.

Demek ki, dýþ temiz- liðiyle gönül temizliðinin birarada bulunmasý gerekmektedir. Gerçek temizlik, hem içi, hem dýþý temiz olmaktýr.

Öylelerini insanlar da sever, Yaradan da sever ve esirger. Ýçten ve dýþtan temiz olan insanlar, evlerini de, þehirlerini de, dünyayý da temiz tutarlar.

Dünya bize lâzýmdýr.

Orasý bizim evimizdir, yükselme ve arýnma oku- lumuzdur. Orasýnýn te- mizliði saðlýðýmýz için de gereklidir. Bizden sonra çocuklarýmýza ve torun- larýmýza da hizmet vere- cektir. Daha sonra tekrar Dünyaya geleceksek, bi- ze gene lâzýmdýr. Ýþte bu gerçekleri bilenler, Dün- yayý kirleterek yaþanmaz hâle getirebilirler mi?

SEVGÝ DÜNYASI

6

(9)

ÝNANCIN ÖLÇÜSÜ

Bizim Celselerimizin ilk aylarýnda Rehber Varlýða inancýn ölçüsüyle ilgili bir soru yöneltmiþtim.

Gençliðimizde felsefe, eðitim ve ter- biye konularýndaki kitaplarýyla bizlere çok yararlý bilgiler veren ünlü Ýngiliz

matematikçisi Bertrand Russell’ýn (1872-1970) Tanrý inancýyla ilgili bir soruydu bu. Soru ve cevabýmý yazýmýn sonlarýnda aynen sizlere aktaracaðým.

Russell ayný zamanda çok deðerli bir barýþ aktivisti ve nükleer silâhlarýn Dünya’yý yok oluþa götüreceði konusunda en büyük önderlerden biriy- di. Onun bu çalýþmalarýný ve inanç

Rehberlik Bilgilerinin Düþündürdükleri: 14

Ýnanç, Sözde Deðil Yaptýklarýmýzdadýr

Ahmet Kayserilioðlu, Psikolog

(10)

dünyasýný da kýsaca sizlerle paylaþa- caðým.

Böylece Rehber Varlýða niçin böyle bir soru yönelttiðim de belirlenmiþ ola- cak. Ama önce eski yazýlarýmdan yine ayný konuda Türkân Saylan ve Nazým Hikmet’in inanç hayatlarýndan alýntý yapacaðým.

ÇOCUK DEYÝP GEÇMEYELÝM Bilinçli bir anne; 6 yaþýndaki henüz okula baþlamamýþ sevimli evlâdý Burak'la haftalýk sohbet yapmam rica- sýnda bulunmuþtu. En güzeli onunla, zamanýmýza bulanmadan, kirlenmeden dosdoðru gelmiþ olan son kutsal kitap Kuran'a tam uygun Peygamberler Tarihini, sohbet havasý içinde tartýþmak- tý. Ve ne kadar güzel oldu bilemezsiniz.

Geçmiþteki bir yazýmda bu çalýþmamýz- dan þu anekdotu sizlerle paylaþmýþtým:

Hz. Ýbrahim'in gönlünün yatýþmasý için Allah'tan, ölüleri nasýl dirilttiðini görmek isteði Kuran'da uzunca anlatýlýr.

4 kuþ yakalayýp onlarý kendisine alýþtýrdýktan sonra da öldürerek etlerini birbiriyle karýþtýrýp 4 parçaya ayýrýp her birini bir tepeye koyup çaðýrýnca kuþlarýn nasýl eski þekliyle canlandýðý serüveni Burak'ý coþkulardan coþkulara sürüklemiþti. Doðaldýr ki ben, "gön- lünün yatýþmasý için" kýsmýný atlayarak anlatmýþtým kýssayý. Öyle ya, nereden anlayacak bu inceliði? Biz öyle sanalým, kýssanýn sonunda Burak'a serzeniþli bir ifadeyle: "Yani Hz.

Ýbrahim'in bu dramatik olaydan eline ne

geçti ki?" diye sorunca, Burak'ýn hýþým- la ayaða kalkarak: "Ne diye öyle söylüyorsun Ahmet aðabey, kalbi rahat- ladý" demesi bu defa beni coþkudan coþkuya sürüklemiþti. Baþka ne yapa- bilirdim ki?

TÜRKÂN SAYLAN'IN DÝN EÐÝTÝMÝ

Prof. Dr. Türkân Saylan'ýn "Çað- daþlaþma Yolunda" kitabýndan okuduðum bunun benzeri ve aþaðýda sizlere aynen aktaracaðým bir çocukluk anýsý, geçmiþte Burak'la yaptýðýmýz haf- talýk sohbetleri bana hatýrlattýðý için sizlerle tekrar paylaþtým.

Cüzzamlý hastalarý iyileþtirmek için, her türlü riski göze alarak, gece gündüz yýllarca özverili çalýþmalarýndan tanýmýþtýk geçmiþte Sayýn Saylan'ý. Ve daha sonra kýz çocuklarýnýn eðitimi ve ülkemizin çaðdaþlaþmasý için, amansýz hastalýðýný hiçe sayarak ömrünün sonuna kadar uðraþýp didinmesi de hepimize örnek olmuþtu. Kitabýndan öðrendim. Meðer çocukluk yýllarýnda öyle akýl ve bilgi ýþýðýnda, saf ve temiz dinsel eðitimden küçük kardeþiyle bir- likte onlar da geçmemiþler mi?!..

Sonraki hizmetlerinde bu tertemiz çocukluk inancýnýn büyük etkisi ol- mamýþ mýdýr acaba ne dersiniz? Kitabýn 17. sayfasýndan aynen aktarýyorum:

"Bizim çocukluðumuzda din eðitimi konusunda aileler karar verirdi.

Dedeler, nineler varsa onlar eðitirdi

(11)

çocuklarý, anlayacaðý yollardan, öykülerle, örneklerle... Ben ve on bir ay küçük erkek kardeþim, Galatasaray'ýn ilk kýsmýnda Türkçe öðretmeni olan Hafýz Ahmet Bey'den bir yaz boyu her pazar günü üç saat olmak üzere ders olarak bu eðitimi almýþtýk. Üzerinden çok yýllar geçti ama ben rahmetli öðret- menimi þükran ve minnetle anarým, ufkumu açan ilk insanlardan olduðu için.

"Hafýz Ahmet Bey, bir yaz boyu, biz iki çocuða: Ýnanmak nedir, insan varoluþunu neden sorgulamýþ ve dinler nasýl çýkmýþ, Müslümanlýk, Tanrý algýla-

masý, peygamber, yaþamý, öyküleri, günümüzde nasýl bir Müslüman olmalýyýz gibi konularý anlattý. Ýlk öðüdü ise: 'Çocuklar asla anlamýný bilmediðiniz bir þeyi ezberlemeyin' demek olmuþtu. O gün bugündür bunu uygularým. Sonuç olarak, inancýn bizim dürüst, temiz, hak yemez, herkese eþit davranan, açgözlü olamayan, azla yeti- nen, azýðýný paylaþan, büyüðüne saygýlý, küçüðünü esirgeyici, alný açýk baþý dik, hurafelere inanmayan bireyler olmamýz demek olduðunu öðretmiþtir. Bunun yanýnda günümüzdeki yorumuyla Ýslam'ýn þartlarýný, besmelenin anlamýný, sevabý, günahý, açýklamalarýyla namaz kýlmaya yetecek sureleri, yönte- mi, rekâtlarý, abdest almayý, ramazaný, bayramlarý, diðer inançlara saygýyý v.b. bilmemiz gerekenleri ve uygulamalarý öðrenmiþ, ödül olarak camiye götürülmüþtük. Çocukluðumun bu döneminde en önemli ka- zanýmýmýz ise, besmele çekerken, 'çok þükür' derken ve dua ederken içimizden söylememizi, kimseye baský kurucu þekilde sesli ifade- de bulunmamamýzý, aslýnda en büyük günahýn bu gösteriþ olduðunu öðrenmemiz ve içselleþtirmemiz oldu. Yaþam boyu bunun aksini gördükçe, sesli din gösterisi yapanlar adýna için için üzülürüm. Demek oluyor ki, 21. yüzyýlýn çocuklarý için dileyen aileler, gerçek bir bilen- den destek alarak çocuklarýna din eðitimi verebilirler..."

Türkân Saylan dört kardeþi ile birlikte

(12)

NAZIM HÝKMET’ÝN AHÝRET ÝNANCI

Türkân Saylan'ýn çocukluðundaki bu din eðitimini okumak aslýnda benim için ikinci bir hoþ sürpriz olmuþtu. Çünkü Datça - Aktur'daki tatilimde sahildeki çay bahçesinde açýk havada çepeçevre oturmuþ küçük bir topluluða yazar Orhan Karaveli bir sohbet konuþmasý yapmýþtý. Bu sohbette, Nazým Hikmet'le Moskova'da baþbaþa yaptýðý görüþmede büyük þairimizin gönlünün derinlik- lerindeki ahiret inancýyla ilgili içten iti- rafý bana hoþ bir tatil sürprizi olmuþtu.

Ölümünün 50. ölüm yýldönümünde Nazým Hikmet'i anmak için toplan- mýþtýk. Site sakinlerinden Galatasaray Lisesi ve Hukuk mezunu gazeteci ve birçok kitabýn yazarý Orhan Karaveli, 83 yaþýnda olmasýna raðmen bir saatten fazla bir delikanlý gibi ortada hiç otur- madan sürdürmüþtü konuþmasýný.

1960 yýlýnýn sonlarýnda Moskova’daki uluslararasý oryantalistler (doðu bilim- ciler) kongresinde ülkemizi temsil etmek üzere gönderilen 3 kiþiden biri de, o zaman Vatan Gazetesinin yönetici ve yazarlarýndan henüz 30'undaki Orhan Karaveli olmuþtu. Yazarýmýz bu fýrsatý kaçýrýr mý? Can korkusundan 10 yýl önce Rusya'ya kaçmak zorunda kalmýþ Nazým'la tanýþmýþ ve neredeyse 14 gün boyunca gece-gündüz ayrýlmaksýzýn þairimizle derin sohbetlerde bulunmuþ- tu. Karaveli bunlarý uzunca aktardý. Bu arada aralarýndaki þu dialoðu da.

Kuþkusuz bu konuþmalar gazetede yayýnlanacaktý. Ama ne derece doðru- lukla?!. Ýþte Nazým Hikmet bu kuþkusunu hiç beklenmedik bir þekilde:

"Eðer yanlýþ yazarsan ahirette iki elim yakanda olur, sonra karýþmam haa!.."

diyerek dile getirmez mi? Karaveli büyük þaþkýnlýkla: "Üstadým, siz koyu bir komünist felsefeye, materyalizme gönül vermiþ biri olarak ahirete inanýr mýsýnýz ki?!.." diye sorunca, Büyük þai- rimiz tam bir içtenlikle: "Orasýný karýþtýrma, hepimizin Anadolulu olduðumuzu da unutma!.." diyerek iç dünyasýný ortaya döküvermiþ...

O ilk yaratýlýþta, o elest bezminde, o kâlû belâda hepimiz O'na: "Sen bizim Rabbimizsin" demedik mi? Ruhumuzun en derin katmanlarýnda hepimizde O'na verilmiþ bu sözün izleri var. Aniden büyük tehlikelerle yüzyüze gelince en inanmadýðýný söyleyenlerin bile: "Beni kurtar Allahým" diye onu yardýma çaðýr- masý tam anlamýyla bu nedenle deðil mi?

Ama marifet yalnýzca darda kalýnca O'nu hatýrlamakta deðil. Peygamberler kanalýyla bildirilmiþ en doðru mesajlar;

yaþanmýþ ve yaþadýðýmýz parapsikolojik olaylar ve en önemlisi doðadaki, can- lýlardaki büyük düzen üzerinde derin düþünceler yürüterek O'na, yüceliðine ve sevgisine tam inanmak. Ýþte asýl yapýlmasý gereken bu! Hele þimdi toplu- ca yaþadýðýmýz ve yaþayacaðýmýz þu inkârcý, þu bunalýmlý, þu dehþet dolu yýl- larda...

(13)

BERTRAND RUSSELL’IN ALLAH ÝNANCI

Hepimizi nükleer savaþ tehlikesine karþý ilk uyaran o idi. Ayný zamanda yaman bir eylem adamýydý. ABD Baþkaný Kennedy ve Sovyet Rusya li- deri Kruþçev'i mektuplarýyla uyaran 'Savaþ Mahkemeleri' kuran ve hattâ 1960'larda 90'nýný aþmýþ yaþýnda 'nük- leer denemelerin durdurulmasý' için sokak eylemlerine elebaþýlýk edip hýzýný alamayýp Majeste'nin sarayýna dalarak hapislere düþen Lord da bizzat Russell'- ýn ta kendisidir. Onun 1950'de Nobel Edebiyat ödülünü almasý nedeniyle yapýlan 13 dizilik televizyon sohbetinde nükleer tehlikeyle ilgili uyarýlarý, bugün de güncelliðini korumaktadýr:

“Wyatt: Böyle bir savaþta taraflarýn hiçbiri zafer kazanamaz mý demek isti- yorsunuz?

“Russell:Evet. Hiçbir taraf için zafer olmaz. Ama zafere yeni bir anlam verirseniz o baþka. Demek istiyorum ki savaþýn sonunda Batý cephesinde altý, Rusya'da dört, Çin'de dört kiþi kalýr. O zaman biri ötekinden iki fazla olur.

Tabii buna zafer diyebilirseniz?!..

“Wyatt: Hidrojen bombasýnýn bam- baþka bir silâh olduðu su götürmez.

Sadece daha zorlu deðil, büsbütün baþka bir araç bu.

“Russell:Evet, ama insanlar her þeye öyle ürkütücü bir çabuklukla alýþýyorlar ki!.. Hiroþima ve Nagazaki'ye atom bombasý atýldýðý zaman dünya dehþete kapýlmýþtý: Ne korkunç bir þey bu, di- yordu herkes. Oysa þimdi atom bomba- sýna taktik bir silâh gözüyle bakýlýyor.

Fakat dünyanýn bugünkü durumuna bakýlýrsa yalnýz nükleer silâhlar deðil, onlar kadar zararlý olabilecek biyolojik

(14)

ve kimyasal silâhlar, bütün bunlar hesa- ba katýlýrsa savaþlarý önleyemezsek insan soyunun günleri sayýlýdýr. Gerçek olan bu... Benim görebildiðim bir tek çare var. Önemli savaþ silâhlarýný teke- linde bulunduracak bir Dünya Devleti'nin kurulmasý. Bu devletin elinde öyle bir güç olacak ki, baþkaldýracak hiçbir devletin gücü ona yetemeyecek!”

Russell iyi niyetli çabalarýný aralýksýz sürdürürken, soðuk savaþ ayrý bir kul- varda, artan bir hýzla týrmanýþa geçmiþti.

1962'de Sovyet Rusya'nýn, ABD'nin arka bahçesi Küba'ya nükleer füze ram- palarý yerleþtirmesi, iki süper güç arasýnda her an nükleer bir çatýþmaya dönüþebilecek amansýz bir diplomatik savaþ trafiðine neden olmuþtu. Sani- yelerin bile önem kazandýðý, bilinçli kiþilerin nefeslerini tuttuðu o trajik saatlerde, her zamanki gibi, sokaktaki adamýn günlük dertlerinin ötesinde bir kaygýsý yoktu. Hele Türkiye'de yaþayan bizlerin korkacak neyimiz vardý ki?!..

Acaba öyle mi, yoksa tam tersi mi? Kýsa süre sonra anlaþýldý ki topun tam aðzýn- da olan biz deðil miymiþiz? Satranç tah- tasýnda meðer Küba'nýn karþýsýnda Ruslar, bizi öne sürmüþler. Bunu Baþkan Kennedy'nin kardeþi Robert Kennedy'nin anýlarýnda dehþetle okuduk. ABD'nin Küba'ya olasý bir atomik hücumu karþýsýnda onlar da ayný þeyi Türkiye'ye yapacaklarýný söylemiþler. O dönemin Baþbakaný Ýsmet Ýnönü'nün damadý Metin Toker, olaylarýn yakýn tanýðý bir gazeteci olarak sonradan þunlarý yazýyordu:

"Nükleer bir harp patlarsa bunun Hiroþima'sýnýn Ýstanbul veya Ankara olacaðý açýktý... Ýstanbul ve Ankara'nýn böyle bir âfetten en az zararla nasýl kur- tulacaðý o günler ciddi ciddi düþünüldü..."

Amerikan ve Rus politikacýlarýnýn soðukkanlý ve saðduyulu davran- malarýnda, Russell ve benzeri düþünür- lerin ne kadar katkýsý oldu acaba?!..

Belki de bizler, onlar sayesinde hayatta kaldýk. 1970' de 98 yaþýnda dünyamýzý terk eden Russell'ý, Bedri Koraman 'Þen ola savaþ, þen ola' karikatürüyle anmýþtý.

Deðiþik konularda yayýnladýðý kita- plarý hepimize geniþ düþünce ufuklarý açmýþtý. Bunca hayýrlarýna raðmen ken- disi Tanrýya inançsýzlýðý en azýndan agnostikliði (bilinemezciliði) savunu- yordu kitaplarýnda. Ayrýca papazlarla radyo tartýþmalarýnda da bu düþünceleri- ni kamuoyuyla açýkça paylaþýyordu.

O günlerde Tanrý inancýnýn önemi hakkýnda yoðun bilgiler veren rehber varlýða bu ikilemi aydýnlatmasý için soru yöneltmiþtim. Soru ve cevabý aynen aktarýyorum:

Soru - Uzun uzun düþündüðü ve menfaat kaygýsý olmadýðý halde inan- mayanlar, buna raðmen insanlara çok faydalý olanlar var, Bertrand Russell gibi. Bunun nedenlerini lütfeder misiniz?

Cevap - Onlarýn inanmayanlardan olduðunu nereden biliyorsunuz?

(15)

Söyledikleri sözlere deðil, YAPTIK- LARI HAREKETLERE bakýnýz.

Ýnancýn ölçütünün sözler deðil; iyilik, doðruluk, çalýþma, bilgi ve hepsini içine alan sevgi dolu davranýþlar, eylemler olduðu bu cevapta açýkça ortaya konu- yordu.

Dünyaya tek defa gelip gidiyor deðiliz ki… Geçmiþ yaþamlarýmýzda ruhu- muzun kazandýklarý kaybolmaz, gelecek hayatlarýmýzda tüm davranýþlarýmýza yön verir. Þimdi dilleri ile inançsýzlýðý savunan kiþiler mutlaka önceki yaþam- larýndan birinde Tanrý inancýný gönülle- rine tam benimsetmiþ olmalýlar ki, davranýþlarý hep hayýrda oluyor. Onlarý peþin hükümle kâfirlikle suçlaya- caðýmýza davranýþlarýna bakmak en doðrusu. Kendi özeleþtirimizi yaparken de en büyük ölçütümüz bence bu olmalý.

Ancak söz Bertrand Russell'dan açýlmýþken bir noktanýn altýný önemle çizmek isterim: Esas arzulanan hem aklýn hem de gönlün birlikte ayný Tanrý inancýnda buluþmasýdýr. Akýl-gönül bir- liði ancak böyle saðlanabilir. Sadece gönlün "evet" demesi, kiþiyi doðru davranýþlar içinde tutmakla beraber;

aklýyla O'nun varlýðýna tam kani olmadýðý için yaþam görüþü, hayata derinliðine bakýþý kýsýrlaþýr. Bu durumda doruktaki manevi deneyimlerden, ruhun ebedi hayatýna da inancý olmadýðýndan her þarta raðmen gerçek mutlulukta ve teslimiyette kalmaktan mahrum olur.

Ayrýca henüz aklýna O'nu tam benim- setememiþ genç ruhlara rehber olmasý

gerekirken, tam tersine bir örnek oluþ- turduðundan, tekâmül yolunda durak- samalarýna bile neden olabilir.

Ancak madalyonun bir de karþý tarafý var. Bertrand Russell gibi insanlýða yararlý ama aklýndaki inancý noksan bu yüksek ruhlarýn; çaðlar boyunca insan eliyle bozularak tanýnmaz hale geti- rilmiþ dinlere ve yanlýþ uygulamalara yaptýklarý keskin ve amansýz tenkitler- den, temiz akýl sahipleri ancak yarar saðlayabilirler. Bugün ayrý ayrý dur- duðumuz, ayrý yöne baktýðýmýz, esasa varmadan bilmeden içinde olduðumuz dinlerin, kullananlar eliyle asýrlar boyunca türlü hüner ve çýkarla nasýl fesat ve kin haline getirildiði Batý Dünyasýnda onlarýn sayesinde ortaya konmuþtur. Batý düþünce ve felsefe tari- hi bunun sayýsýz örnekleriyle dolu...

Madalyonun arka tarafýnda bir baþka altý çizilecek yarar da þu: Akýl, mantýk ve bilimden uzak sadece geleneklerin ve atalarýnýn yolunda körü körüne yürüye- rek Allah'a inandýklarýný sananlara;

inançsýzlýk yolunda zekâ dolu itirazlar getirerek, yerine göre inançlarda sarsýl- malara sebebiyet verenler de yine onlar olmuþtur. Haklý olarak "Burada ne yarar var?" diye sorabilirsiniz. Ýnancým þudur ki, böylece inanç dünyasýndaki tartýþ- malarýn daha üst düzeylere yükselmesi ve inançlarýn daha saðlam esaslara dayandýrýlmasý ancak böyle saðlana- bilir. Ýnsanlýðýn düþünce ufuklarýnda yükselmesinde, eðer doðru kullanýla- bilirse, en büyük yararlardan biri de bu olabilir.

(16)

GÜLE GÜZELLEME

Gül güzelliðini ve asaletini her zaman korumuþtur. Baharýn öz kokusunu içine çekip, mis kokusunu etrafa saçmasýyla peygamberlere sýfat olmuþtur. Dikene elini, güle gönlünü verenlere bir bahar baðýþlamýþtýr.

Güller aþkýn ve gençliðin simgesidir.

Rengi, biçimi, kokusu, her biri ayrý bir

anlam taþýr. Baharýn öz kokusu, aþkýn müjdesi, gençliðin neþesi, geçimin güzeli hep gülde toplanmýþtýr.

ASTIM KRÝZÝ

Bunlarý hep bilirsiniz de, þimdi söyleyeceðim þey belki þaþýrtacak sizi.

Gülün insaný ölürcesine öksürttüðünü duydunuz mu hiç? Doðrusu ben de

Þartlanmalara Dikkat

Güngör Özyiðit, Psikolog

(17)

duymamýþtým. Adam telefonda, astým nöbeti içinde boðulurcasýna öksürürken arada þunlarý söyler doktora: "Güller doktorcuðum, Allahýn cezasý güller...

Hizmetçi koymuþ onlarý kahvaltý masama. Nefes alamýyorum, týkanýyo- rum, nerdeyse öleceðim. Bana yardým edin." "Suyla beþ adrenalin hapý alýn"

der doktor. Adam devam eder: "Bu astým beni öldürüyor. Adrenalin aldým.

O da fayda etmiyor. Size mutlak gelmem gerek, iþte bakýn, yine yaka- landým." Ve gerçekten adam bir öksürük nöbetine daha tutulur.

Nöbetten kurtulduktan sonra da, tekrar telefon ederek, doktora öðleden sonra saat 16.00 için randevu alýr.

Astým, bilindiði gibi, ciðerlere giden borularýn spazmýdýr (kasýlmasýdýr). Bu borular aslýnda içi boþ kaslardýr.

Hastanýn alerjik olduðu bir maddeyle zehirlenince, bu borular havayý içeri çektikten sonra kasýlýr. Böylece has- tanýn içindeki pis havayý dýþarý atmasýný engeller. Hasta kýpkýrmýzý

olur, nefesi kesilir, þakak damarlarý þiþercesine öksürür ve boðulacak duru- ma gelir.

Meðer adamcaðýz da güllere karþý alerjikmiþ. Gülleri nerede görse, derhal astým nöbetine tutulurmuþ. Hani dost- larýndan biri yanýlýp da kendisine hediye diye gül götürse, bilmeden en büyük kötülüðü yapmýþ olacak. Doktor birkaç saat sonra muayenehanesine gelecek ve ondan derdi için çare umacak hastasýnýn durumunu enine boyuna düþünür. Çok orijinal bir buluþ gelir aklýna. Ve hastasýna sürpriz bir sahne hazýrlar.

Uzatmayalým, hasta, 4’te muayene- haneye gelir. Doktorun odasýna girer.

Koltuða oturur. Bir de ne görsün!

Doktorun masasýndaki vazoda kýrmýzý- dan beyaza, pembeden sarýya kadar rengârenk güller yok mu? Derhal çene- si sarkmaya, alný kýrýþmaya baþlar, nefesi tutulur ve öksürük krizine girer.

Bunun üzerine doktor, hastayý muayene odasýna alýr, bir iðne yapar ve öksürüðü keser.

Hasta kendine gelince "Nasýl bu kadar dikkatsiz olursunuz?" diye çýkýþýr doktora ve devam eder:

"Güllere karþý alerjim olduðunu söyledim size, bilmeniz gerek."

(18)

Doktor masasýna doðru gider. Gülleri alýr ve hastanýn gözü önünde onlarý bir bir yýrtarak þöyle der: "Gördüðümüz gibi, bu güller kâðýttan. Hem biliyor musunuz, size yaptýðým iðne de adrena- lin deðil, damýtýlmýþ saf su idi."

Hasta olduðu yerde þaþkýnlýktan don- muþ öylece bakakalýr. Ve doktor konuþ- masýný sürdürür: "Evet astýmsýn. Fakat sen de gördün ki, bunun sebebi güller deðil. Bir heyecan çatýþmasý, yani nevroz. Daha önce gülle birlikte þart- landýðýn hoþ olmayan bir yaþantý. Onu unutmak istiyorsun. Ama gülü görünce organizma, þartlanma gereði, otomatik olarak tepkide bulunuyor. Þimdi gerçek sebebe yaklaþtýk sayýlýr. Onu bulup bilince çýkarýp da, akla uygun çözüm- leyince astýmý uðurladýk demektir."

Gerçekten öyle olur. Ve doktor, has- tanýn geçmiþinde yaþadýðýbir olayý, hastalýðýn asýl sebebini yakalar. Þöyle ki, hasta gençliðinde, kolejde iken bir kýza âþýk olur. Ve ona her gün birkaç pembe gül gönderir. Böylece onu nasýl sevdiðini ve düþündüðünü anlasýn ister.

Fakirdir, çok kere gülleri satýn aldýktan sonra, kendisi aç kalýr. Ancak kýzdan beklediði karþýlýðý bulamaz. Kýz da onun kendisini aldattýðýný zanneder.

Birbirlerine açýlmaktan çekinirler.

Giderek bu gizli aþk her ikisinin de kendilerini suçlu hissetmelerine sebep olur. Ýþ birbirini suçlamaya, kýskançlýða, münakaþaya ve kavgaya dökülür. Sonunda kýz bir baþka erkekle niþanlanýr. Bunun üzerine delikanlý

ruhen çok sarsýlýr. Ve kýzý tamamen unutmaya karar verir. Aslýnda bir çeþit piþmanlýktýr bu. Korkaklýðýn, yaptýðý yanlýþýn karþýlýðýdýr. Bunlarý içten içe anlar gibi olsa dakabul etmek istemez.

Acýlardan "alerji" diye sözetmek hoþu- na gider. Ne de olsa bu söz kulaða

"Histerik Bronþ Nevroz”undan daha hoþ gelir. Ne var ki, gerçekleri gizle- mekle, onlardan kaçmakla insan kur- tuluþa ve iyiliðe ermez. Nitekim hasta, olayý unuttum zannetmesine raðmen nefes borularý unutmaz. Ayrýlmalarýn- dan sonra, her gül gördüðünde nefesi tutulur. Daha sonra bu alýþkanlýk bilinçsiz bir refleks halini alýr. Ve nihayet gittikçe artarak astýma dönüþür.

Ýþte hastalýðýn gerçek sebebi böylece bulunmuþ olur.

ÞARTLI REFLEKS

Þartlý refleks, iyi veya kötü bütün heyecan alýþkanlýklarýmýzýn köküdür.

Ýnsana birçok iþlerini yaptýran, saatini vaktinde durduran, saatinde yenmek yedirten, yatma zamanýnda uyumayý isteten hep bu reflekstir. Þartlý refleks üzerindeki aydýnlatýcý bilgileri Rus fizyoloðu ve psikoloðu Pavlov'a borçluyuz. Pavlov, deneylerinde insanýn sadýk dostu köpekleri kullandý.

Aç bir köpeðin önüne et koyulduðunda, köpeðin aðzýndan salya akar. Burada et þartsýz bir uyarýmdýr. Yani organiz- manýn yaradýlýþý gereði tepkide bulun- duðu uyarýmdýr. Oysa hiçbir köpeðin zil sesi duyunca veya ýþýk yanýnca aðzýndan salya aktýðý görülmez Ancak

(19)

köpeðe et vermeden önce bir zil çalýnsa veya ýþýk yakýlsa da, sonradan et verilse ve bu iþlem birkaç kez yinelense (tekrarlansa), köpek bu kere salt zil sesine veya ýþýk uyarýmýna da salya akýtarak tepkide bulunur. Böylece orga- nizma, önceden tepkide bulunmadýðý yeni bir uyarýma þartlanma yoluyla tep- kide bulunmayý öðrenmiþtir.

Þartlanma yoluyla köpeklerde bile nevroz meydana getirilebileceði

gösterilmiþtir. Örneðin, köpeðe et verilmeden önce þartlý uyarým olarak bir daire gösterilmiþ, sonra et veril- miþtir. Yine ayný deneyde daire

yerine elips gösterilip et verilmeyince, köpek aradaki farký öðrenmiþ ve elipse tepkide bulunmamýþtýr. Ancak elips, daireye benzer bir þekilde çizildiðinde, hayvan ikisi arasýndaki farký ayýrt edememiþtir. Ve bu uya- rým karýþýklýðý yüzünden köpek nasýl davranacaðýný þaþýrmýþ, sinirlilik tepki-

leri göstermiþ ve saldýrgan tavýr takýnmýþtýr.

Ýnsanda olsun, hayvanda olsun þartlanma önemli bir yer tutmakta ve birçok heyecan çatýþmasýnýn nedeni olmaktadýr.

Kiliselerin yapýsýný inceleyen bir mimarýn, her kiliseden içeri girdiðinde aðzý sulanýr.

Bazen kusacak gibi olur.

Çünkü çocukluðunda, Avrupa'da din düþmanlýðý olduðu sýrada ona kiliselerin önünden geçerken tükürmesini öðretmiþlerdi.

Görüldüðü gibi, þartlanma olayýnda köpekten insana deðiþen pek bir þey yok.

Þu farkla ki, insan eðer isterse þartlanmalarýnýn akla uygun ve iyi yönden olmasýný saðlayabilir. Bu da önemli bir fark olsa gerek.

(20)

tatürk’ü sembolize eden, onunla özdeþleþen ilkeler- den biri de: “Yurtta sulh, cihanda sulhtur.” Atatürk, Türk ulusuna ana hedef olarak göster- diði çaðdaþ uygarlýk düzeyine ulaþ- manýn ön koþulunu yurtta ve dünyada barýþta görmüþtür.

Atatürk, bozulacak bir dünya barýþýnýn Türkiye’nin modernleþme ve çaðdaþlaþma atýlýmýna yapabileceði

olumsuz etkileri görüyor, ulusun kýsa zamanda eksiklerini tamamlaya- bilmesi için barýþýn devamýný zaruri görüyordu.

Konum olarak hassas ve kritik bir coðrafyada bulunan Türkiye’nin çýka- bilecek savaþlara kolaylýkla dâhil edilebileceði gerçeði ulusal mücade- lenin baþýndan itibaren dünya barýþýnýn oluþumuna katkýda bulunacak poli- tikalar izlemesine neden olmuþtur.

Atatürk ve Barýþ

Nihal Gürsoy

A

(21)

Dýþ politikalar konusunda da son derece gerçekçi ilkeler belirleyen Atatürk, uluslararasý gerçeklerin gerek- tirdiði bir dýþ politika izlemiþtir.

Türkiye’nin jeopolitik durumu, büyük devletlerin yayýlma ve ulusal çýkarlarýna giden yollar üzerinde bulunduðuna göre, dýþ politikamýzýn uluslararasýndaki iliþkilerin geliþmesine göre ayarlanmasý zorunlu idi.

Atatürk, dünya barýþýna çok önem vermiþ ve pek çok konuþmasýnda da bunu vurgulamýþtýr. 1 Kasým 1925’te TBMM’de yaptýðý konuþmasýnda

“Karþýlýklý güven ve esenlik, bütün dünya uluslarýnýn üstüne titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir.

Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleþmedikçe genel bir barýþ saðlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakým uluslara karþý, birtakým güçlü uluslarýn yeni davranýþ ve ayrýcalýklar kazanmasý niteliðinde görülse yeridir. Hele uluslararasý silâh alýþveriþinin, birtakým uluslarýn denetimi altýnda tutulmasýný saðlaya- cak tedbirlerin alýnmasý, bu kuþkuyu artýrmaktadýr.”

Atatürk bir diðer konuþmasýnda da,

“Barýþ uluslarý refah ve saadete taþýya- cak en iyi yoldur. Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her türlü ihtimallere karþý koyacak bir halde bulundurmak ve dünya olay- larýnýn bütün safhalarýný büyük bir uyanýklýk içinde izlemek, barýþsever

siyasetimizin dayanacaðý esaslarýn baþlangýcýdýr”demiþtir.

Barýþý seven ve onu sonuna kadar muhafaza etmek isteyen Atatürk, her ne pahasýna olursa olsun barýþtan yana da deðildir. Nitekim 1923’de yaptýðý bir konuþmada :

“Behemehâl þu veya bu sebeple mil- leti harbe sürüklemek taraftarý deðilim, harp zaruri ve hayati olmalýdýr. Gerçek kanaatim þudur: Milleti harbe

götürünce vicdanýmda acý duyma- malýyým. Öldüreceðiz diyenlere karþý, ölmeyeceðiz diye savaþa girmeliyiz.”

Atatürk, uyuþmazlýklarý barýþçý yol- larla çözmekten yanadýr. 1929’da þöyle der:

“Uluslararasý herhangi bir prob- lemimizi barýþ vasýtalarý ile halletmeyi aramak bizim menfaat ve düþüncemize uyan bir yoldur. Bu yol dýþýnda bir tek- lif karþýsýnda kalmamak içindir ki, güvenlik prensibine ve onun araçlarýna önem veriyoruz.”

Ardýndan 1931 yýlýnda “Türkiye’nin güvenliðini amaç tutan, hiçbir ulusun aleyhine olmayan bir barýþ istikameti bizim düsturumuz olacaktýr.” diyerek, dýþ politikamýza açýklýk kazandýrmýþtýr.

Bu dýþ politika Türkiye’nin itibarýný dýþ dünyada artýrmýþ ve 1932’de Milletler Cemiyetine girmesine vesile olmuþtur.

Büyük bir asker olan Atatürk, savaþ deðil barýþ adamýdýr. Ýzmir’in 9 Eylül

(22)

1922’de düþman iþgalinden kurtul- masýndan sonra 26 Eylül 1922’de Daily Mail gazetesinin Ýzmir’deki muhabirine verdiði demeçte:

“Ben gerçek biçimde barýþ isterim.

Son taarruzu yapmak isteðinde deðildim. Fakat Yunanlýlarý

Anadolu’dan kovmak için baþka çýkar yol bulamadým. Zaferde gösterdiðimiz ölçülülük, Yunanlýlarýn yýkýcýlýklarý ile çeliþmektedir. Ýngiliz milletinin de artýk Türkiye ile ticaret ve dostluk iliþkile- rine gireceðine güveniyorum.”

Nitekim ilk fýrsatta hem Yunanlýlar hem de Ýngilizlerle dostluk hattâ ittifak iliþkileri kurulmuþtur.

Atatürk’ün dünya barýþýna ilgisini ortaya koyan bir diðer beyaný 17 Mart 1937 tarihinde Romanya Dýþiþleri Bakaný Victor Antenesco’nun Ankara ziyareti esnasýnda söylediði þu sözlerde de açýkça görülmektedir.

“En uzakta sandýðýmýz bir olayýn bize bir gün dokunmayacaðýný bilemeyiz.

Bunun için insanoðlunun hepsini bir gövde ve bir ulusu bunun organý say- mak gerekir. Bir gövdenin parmaðýnýn ucundaki acýdan öteki bütün organlar etkilenir. Dünyanýn filan yerinde bir rahatsýzlýk varsa týpký kendi aramýzda olmuþ gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun bu ilkeden þaþmamak gerekir. Ýþte bu düþünüþ, insanlarý, uluslarý ve hükümetleri ben- cillikten kurtarýr.”

Bu sözlerinden de anlaþýldýðý gibi barýþ, birlik ve sevgi ilkelerini benim- semiþ büyük bir asker, lider ve devlet adamý olduðunu tüm dünyaya kanýt- lamýþtýr.

Atatürk, 30 Aðustos 1924’te Büyük Zaferin üçüncü yýl dönümünde

Dumlupýnar’da yaptýðý bir konuþmada savaþý þöyle tanýmlamýþtýr:

“Harp, muharebe, hele meydan muharebesi yalnýz karþý karþýya gelen iki ordunun çarpýþmasý deðildir.

Uluslarýn çarpýþmasýdýr. Uluslarýn bütün varlýklarý ile bilim ve teknik alanýndaki seviyeleri ile, baþarýlarý ile, ahlâklarý ile, kültürleri ile fazilet- leri ile kýsacasý gözle görülür bütün güçleri ve varlýklarý ile her türlü araçlarý ve olanaklarý ile çarpýþtýðý bir sýnav alanýdýr. Bu alanda çarpýþan uluslarýn gerçek güçleri ve deðerleri ölçülecek demektir. Sonuç yalnýz göze görünür güçlerin deðil, bütün güçlerin özellikle ahlâktan ve kültürden gelen güçlerin üstünlüðünü ortaya koyar. Bu nedenledir ki meydan

muharebesinde yenilen taraf, ulusça ve ülkece bütün güçlerince ve varlýklarýn- ca yenilmiþ, alt edilmiþ sayýlýr. Böyle bir sonucun ne korkunç olabileceðini kestirebilirsiniz. Daðýlýp, çökme yalnýz savaþ içindeki orduda kalmaz. Asýl, o orduyu çýkaran ulus bu korkunç sonuca uðramýþ olur.”

Yine Atatürk 18 Nisan 1922’de TBMM’de þöyle diyor:

(23)

“Arkadaþlar, yüce meclisimizin, bili- nen güçlükler içinde yaratmayý

baþardýðý ordular, gerçekte Viyana surlarýna dayanan eski Osmanlý ordu- larýndan biri deðildir. Ancak ken- disinde bulunan yüksek insancýl ülkü bakýmýndan onlardan daha üstün nite- likte ve deðerde bir çelik parçasýdýr.

TBMM Hükümetinin ordusu topraklar ele geçirmek ya da devletler yýkmak, devlet kurmak için þunun bunun elinde ihtiras aracý olmaktan

arýnmýþtýr.”

Ömrü savaþ meydan- larýnda geçen Atatürk, sürekli barýþ yanlýsý olmuþ, barýþý savun- muþtur Ýnsanlýðýn kur- tuluþu için düþünceleri- ni, “Mutlaka medeni, insani ve barýþçý bir ülkü belirlemelidir.”

diyerek özetlemiþtir.

Atatürk, dünyada devamlý bir barýþ için:

“Ýnsanlýðýn

bütününün refahý, açlýk ve baskýnýn yerine geçmelidir. Dünya vatandaþlarý kýskançlýk, açgözlülük ve kinden uzaklaþacak þekilde eðitilmelidir.”

Atatürk, Milli Mücadeleden sonra

Ýstanbul’un kurtarýlmasý, Boðazlar ve Hatay gibi büyük sorunlarý savaþsýz, silâhsýz, barýþ yoluyla çözmeyi de baþarmýþtýr.

ATATÜRK’ÜN BARIÞA KATKILARI

Atatürk Türkiyesi, Tevfik Rüþtü Aras’ýn ifadesiyle, “ Nerede barýþ adýna bir toplantý varsa oraya koþmuþtur.”

(24)

Barýþý korumak için 1928’ de Kellog Paktý kuruldu. Türkiye 1929’da bu pakta üye oldu. 1932’de Milletler Cemiyetinin düzenlediði Silâhsýzlanma Konferansýna katýldý. 1932’de Milletler Cemiyeti’nin özel daveti üzerine 28 devletin teklifiyle Milletler Cemi- yetine üye oldu. 1935’de Milletler Cemiyeti’nin Lahey Sürekli Adalet Divaný’na katýldý. Barýþý korumak için 1928’de hazýrlanan Genel Tahkim Senedi’ni 1934’de (bazý þartlarla) imzaladý. Arjantin Dýþiþleri Bakaný’nýn barýþý korumak amacýyla örgütlediði Savvedra Lama Paktý’na1938’de Türkiye’de katýldý. Ýtalya’nýn Habeþistan’a saldýrýsýný kýnayan ülkelerden biri de Türkiye idi.

1933’de Ýtalya, Almanya, Ýngiltere ve Fransa arasýnda Dörtler Paktý kuruldu.

Güneybatý kýyýlarýmýza göz koyan Ýtal- ya’nýn öncülüðünde kurulan bu pakta Türkiye karþý çýktý. Atatürk, 29 Ekim

1933’de Ankara Palas’ta yabancý elçi- lerin de olduðu akþam yemeðinde açýkça Dörtler Paktý’na karþý olduðunu söyledi. Lozan Antlaþmasý sonrasýnda Türkiye ve Yunanistan arasýnda Mübadele ve Patrikhane sorunu yaþandý. Atatürk ve Venizelos zaman içinde bu sorunlarý çözdüler. Türkiye ve Yunanistan arasýnda 1930’da iki anlaþma imzalandý. Ekim 1930’da Yunan Baþbakaný Venizelos Türkiye’ye geldi. Ekim 1931’de Ýsmet Ýnönü ve Tevfik Rüþtü Aras Yunanistan’a gitti.

Eylül 1933’te Yunanistan’ýn yeni baþbakaný ve dýþiþleri bakaný

Türkiye’ye geldi. 1933’te Türkiye ve Yunanistan arasýnda Ýçtenlikli Antlaþma Paktý yapýldý. Venizelos, 1933 yýlýnda Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu yýl kutlamalarýna katýlmak için Türkiye’ye geldi.

Türk - Yunan dostluðu çok geçmeden bir Balkan dostluðuna yol açtý. 1934’de

Türkiye, Yuna- nistan, Yugos- lavya, Romanya arasýnda Balkan Paktý imzalandý.

Atatürk’ün öncülüðünde Ýslam ülkeleri de biraraya geldiler.

1937’de Türkiye, Ýran, Irak ve Afganistan arasýn- da Sadabat Paktý kuruldu.

Balkan Paktý

(25)

Atatürk, Milli Mücadele yýllarýnda baþlayan Sovyet dostluðunu da iler- leyerek devam ettirdi.

Atatürk, Sovyet dostluðu, Balkan Paktý ve Sadabat Paktý ile Balkanlardan Güney Asya’ya, Sibirya’dan Akdeniz’e kadar uzanan en büyük barýþ kuþaðýný oluþturmayý baþardý.

Atatürk Türkiyesi, 1921 - 1938 yýllarý arasýnda dünyadaki 56 baðýmsýz

ülkenin 37’ sinde diplomatik temsilcilik açtý. 40 tanesiyle dostluk anlaþmasý imzaladý. Bu süre zarfýnda 56 baðýmsýz ülkenin baþýna geçen 115 devlet baþkanýnýn tamamýyla temas kurdu.

Atatürk, dünya barýþýna katkýlarý ne- deniyle eski düþmaný Vanizelos tarafýn- dan 1934 yýlýnda Nobel’e aday göste- rildi. Atatürk’e nobel verilmedi. Ancak Unesco, 27 Kasým 1978 tarihli kararýy- la Atatürk’ü uluslararasýnda anlayýþýn ve sürekli barýþýn öncüsü ilan etti.

13 Temmuz 1923’te The Saturday Evening Post yazarý Isaac F.

Marcosson Atatürk’e, “Dünyanýn bugünkü hastalýðý için ilacýnýz nedir?”

diye sormuþtu. Atatürk bu soruya þöyle cevap vermiþti: “Aptalca þüphe ve güvensizlik deðil, akýllýca iþbirliði.”

Muzaffer Türk Ordularýnýn

Baþkomutaný olarak 1923’te Adana’da

“ Zorunlu olmadýkça savaþ bir cinayet- tir.”diyen Atatürk, her fýrsatta savaþ karþýtlýðýný vurguluyordu. Atatürk,

“Türk ihtilali, yüksek bir insani ülkü ile birleþmiþ bir vatanseverlik eseridir. Gençler, siz almakta olduðunuz eðitim ve kültür ile insanlýk yeteneðinin, vatan

sevgisinin, düþünce özgürlüðünün en yetenekli sembolü olacaksýnýz.”

dediðinde, vatan sevgisiyle insanlýk ülküsünü birarada kullanarak ikisinin birbirinden ayrýlamayacaðýný göster- miþtir.

Kaynakça:

Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düþünceleri Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Prof. Dr. Ýsmet Giritli,

Atatürkçülük Ýdeolojisi Sadabad Paktý

(26)

il insanlarýn birbirlerine isteklerini anlatmak, aralarýnda anlaþmak için kullandýklarý seslerden örülmüþ bir sistemdir. Tümüyle vücut, yüz, kol, el hareketlerini ve ses iþaret- lerini kapsar. Dilin sembollerine

"gösterge" denir. Bu göstergelerin anlamlarý sosyal bir anlaþmadan doðar.

Konuþma dili insana özgüdür. Ýnsaný hayvandan farklý kýlan en önemli özel-

liktir. Ýnsan çýkardýðý sesleri tutarlý bir sistem haline getirmiþtir. Böylece konuþma dilini oluþturmuþtur. Ýnsan dilindeki öðeleri oluþturan göster- gelerin, son derece küçük ölçüde ayrýlýp, deðiþik biçimlerde birleþme- siyle yeni dil öðeleri yani "Sözcükler"

oluþur. Dil düþünceleri anlatmaya yarayan, insanlar arasýndaki iletiþimi saðlayan bir araç olmasý bakýmýndan sosyal bir karaktere sahiptir. Dilin kay- Seyhun Güleçyüz

Edebin Ýlk Þartý Dildir Güzel Dil Erdemdir

D

Resim: “Sohbet” Emil Brack

(27)

naðý milattan önceki yüzyýllara uzanýr.

Burada elde olan bilgiler efsanelere dayanmaktadýr. Çünkü dilin kaynaðý hakkýnda pek çok mitolojik yorum vardýr. Ýlk insanlarýn bundan yaklaþýk 200.000 yýl önce yaþadýklarý

düþünülürse dilin, yazýnýn ortaya çýkýþý hakkýndaki bilgilerin çok yeni bir döneme ait olduðu görülmektedir.

Dil bir ulusun kültür düzeyini gösteren en iyi araçtýr. Ancak kendi diline dayanan, kendi dilinde ilerleme- ler yapan bir ulus, gerçek bir kültürün de yaratýcýsý olabilir. Dili kültür baðlan- týsý içinde ilk inceleyen 18. yy’da Wilhelm Von Humbolt olmuþtur.

Berlin'de dünyanýn en güçlü teknik üniversitelerinden biri olan Humbolt ona ithaf edilmiþtir. Almanlar

Humbolt'la onur duyar. Humbolt'dan önce filozoflar ve düþünürler, yani yeni düþünce ve fikir üretenler dil üzerinde çalýþmýþlardýr. Ancak onlarýn yaptýklarý, bilgi kuramý içinde dile yer vermekten öteye gidememiþtir. Humbolt, dili insan kültürünün geliþmesine baðlayarak tarih içine yerleþtirmiþ ve dili, insanýn geliþmesinin her basamaðý ile de piþip geliþen bir tarihsel süreç olarak gör- müþtür.

Humbolt 1767 yýlýnda Postdam- Berlin'de doðmuþtur ve içinde yetiþtiði çað Fransýz Devrimi'nin etkileri altýn- dadýr. Kendi de yetiþtiði düþünce çevre- si de Berlin Aydýnlanmasý olarak tarihte yerini almýþtýr. Humbolt bu dönemden etkilenerek: "Artýk duygululuk dönemi baþladý" der. Çünkü aydýnlanmayý

"Romantik Aydýnlanma"ya baðlamýþtýr.

O dönemin üç ideali var der: "Sempati, Erdem ve Ruh güzelliði".

Dil durmadan yaratýlan bir þeydir.

Her birey ve her kuþak ona yeni bir þey katar. Onun için dil, ancak tarih içinde araþtýrýlabilir. Çünkü insanýn varoluþu ile birlikte uygarlýðýn da çekirdeði varolur ve insanýn geliþmesiyle birlikte geliþir, büyür. Her insan varoluþu nedeniyle, öteki insanlarla birlikte yaþamak zorundadýr. Bu yüzden aralarýnda topluluklar oluþmuþtur.

Önceleri aralarýnda anlaþmak için iþaretleri kullanan insanlar, iþaretleri seslerle adlandýrarak konuþmaya adým atmýþtýr. Konuþmanýn temel amacý anlaþýlmak olduðundan, bilinmeyen þeyden kaçýnýr ve yeni olaný olmuþ olana baðlayarak, sözcüklerin meydana gelmesini saðlamýþlardýr. Sözcük üretmede benzer kavramlara benzer sesleri seçmeyle iþe baþlayan insanoðlu, giderek bu seslere biçim vermeye, duygu yüklemeye baþlamýþtýr.

Yani yaratýcý aklýn ve gönlün birliðin- den, çalýþmasýndan yeni sözcükler üretmiþtir. Burada halkýn aðzýnda yaþadýkça o dilin sözcük daðarcýðý artar.Sözcük kurma yetisi dilin kökle- rine ve konuþulanlarýn öðrenilip, kul- lanýlmasýna çok þey borçludur. Mesela ölü dillerin sözcük daðarcýðý çok az ve kapalýdýr. Yani dil ve yaþam birbirinden ayrýlmaz ve bu alanda öðrenmek yeniden üretmektir. Þöyle ki eski sözcükler deðiþtirilerek, baþka biçim- lere sokularak yeni ses biçimleri ortaya çýkar. Bu sesleri kelime anlamýna yük-

(28)

selten aklýn duyulmayan sesi ve düþün- menin çalýþmasýndaki süreklilik, dilin biçim almasýný saðlar.

"Dil insanýn gereksiniminden doð- muþtur" diyen Humbolt'un bu fikriyle o dönemde büyük bir buluþ yaptýðýna inanýlmýþtýr. Ýnsanlardaki konuþma eðilimi doðuþtandýr, yani insan ancak dili ile insandýr, dili bulmak için de insanýn olmasý gerekir. Ýnsandaki aklýn ve ruhun ürünü olan dil, insanýn tekâmülünde büyük rol oynar.

Bu yüzden düz yazý gerekir ki düþünceler özgürleþsin. Çünkü ulus- larýn kültürlerini ve tarihlerini de onlarýn düzyazýlarýnda görürüz.

Düþüncenin sürekli ilerleyen geliþme- si bir yere gelince, bilgiyi bir temele dayandýrmaya çalýþýr. Böylece bilimler ortaya çýkar. Düz yazýnýn etkisi burada çok büyüktür. Hattâ düz yazýnýn bilim- sel biçimi, yazýnsal düz yazýdan büs- bütün baþkadýr. Bilimi yüklenir.

Dilin geliþmesinde ve olgunlaþmasýn- da duygunun yani insanýn ruh yönünün etkisi de çok büyüktür. Bir ulusun entelektüel özellikleri yüksek bir düze- ye ulaþamaz, eðer dili duygudan yok- sunsa.Ve orada düz yazý da geliþemez.

Düþüncenin konuþmayla þekil almasý insan aklýnýn ve ruhunun ürünüdür. Ses gücü, göðsün derinliklerinden düþünce ve duygunun dýþa yansýmasý olarak kendini gösterir. Dil ise düþünceyi tamamlayarak onu son noktasýna eriþtiren ve insanlara kendilerinin

ruha ve duygulara sahip olan, akýllý ve geliþen varlýklar olduklarýný gösteren bir yetenektir.

Leibniz'e göre: "Dil aklýn aynasýdýr".

Akýl ile dil birbirine baðlýdýr ve birlikte geliþirler. Çünkü nesneleri adlandýrmak akýl iþidir ve aklýn iþlemesini kolay- laþtýrarak, sözcüklerin de yeni düþünce üretimini kolaylaþtýrmasýný saðlar.

Böylece geliþmeye baþlayan birey kendini oluþturmaya, etrafýný þekil- lendirmede ilerlemeye baþlar ve yaþamýn dýþýnda ruhunun ihtiyaçlarýný, hayallerini, umutlarýný, beðenilme ve aile ihtiyaçlarýný ortaya çýkarýr.

Dünyada geçici olduðunun iyice farký- na varýr. Böylece ruhtaki birlik olma, beraber olma, çevredeki insanlara baðlanma ve sevgi, daha yüksek bir anlam kazanýr. Bu saygýya deðer kaygýlar kiþinin tekâmülünde büyük etkiler yapar. Ýnsanlar birlikte daha güçlü olabilmek için ortak geliþtirdik- leri bir dille önce daha küçük birlikler oluþtururlar ve güçlünün güçsüzü yendiði savaþlarla ayný dili konuþan uluslarý oluþtururlar. Dil burada çok güçlü bir baðlayýcýdýr. Dil uluslarýn ve karakterlerinin oluþmasýnda çok önemli bir rol oynar.

Ýnsanlarýn bütün bu ilerlemeleri önce dilleri etkiler ve geliþen diller uluslarýn geliþmesinde büyük rol oynar. Ýnsanýn geliþmesindeki bütün evreleri birlikte geçiren, onlarý içinde taþýyan dil, bireyin karþýsýna büyük bir güç olarak çýkar. "Dilinizdedir bütün söylenecek

(29)

hayýrlar" cümlesi sanki bu fikri pekiþtiriyor deðil mi? Bireyin dil üzerine etkisi gerçek bireyselliðin ancak her konuþmada ortaya çýktýðý düþünülürse, apaçýk görülüyor. Bu da dilin gücüne karþý insan gücünü gös- terir. Yani bir yazar ayný sözleri farklý biçimde kullanarak yeni bir karakter yaratabilir. Böylece yepyeni bir duyuþ, yepyeni bir görüþ, yepyeni bir söz olur dilimizde.

Diller kendi baþlarýna ve özgürce doðmazlar. Baðlý olduklarý kültürün, çevrenin özelliklerine göre doðar ve o özelliklerle birlikte geliþirler. Dilde insanýn düþünce gücü sürekli bir etkin- lik içinde ortaya çýkar. Diller insanlarýn

iç dünyasý ile birlikte geliþtiklerinden, uluslarýn düþünsel özelliklerine dillerin eylemleri de denebilir. Uluslarýn gerçek yaratýmlarý dillerinde görülür. Çünkü her dilin ulusal bir formu vardýr. Dili kullanan topluluða baþka topluluklar karýþýrsa, dile de yeni öðeler girer. Bir ulusun þarkýlarý, dualarý, öyküleri, destanlarý yani ruhu, ulusun diliyle oluþur. Dillerin özel karakterleri vardýr ve her ulusta ayrý biçimdedir. Uluslarýn kendilerine has özelliðiyle her dilde belli bir özellik kazanýr. Dil ulusallýk üzerinde çok güçlü etki yapar. Belli bir ulusun karakteristik geliþimi o ulusu kuran halkýn tarihsel geliþiminde görülür. Dil de buna göre özellik kazanýr.

Önemli bir diðer nokta da, ayný dilde çeþitli aðýzlarýn; bun- dan baþka gün- lük dilin, yazýn dilinin, meslek dilinin, özel dilin yanýnda bir de devlet dili vardýr. Çeþitli aðýzlarý bir bir- lik içine alan düzgün bir dil olan devlet dilidir bu. Bu, günlük gereksinimler için gereklidir.

Yaþama yakýnlýk

Resim: “Hikâye Anlatan” Trisha Romance

(30)

kazandýrýr. Böylece töreler, gelenekler ve olgularla ulus dili bir karakter kazanýr. Buna o ulusun manevi özellik- leri de bir þekilde etki eder. Dil, ruhun ve gönlün derinliðine doðru etkide bulunarak canlandýkça, dilde özellik daha açýk ve belli olarak kendini ortaya koyar. Dil böylece bir saydamlýk kazanýr, konuþanýn gönlünü gösterir.

Bir bilgenin dediði gibi: “Aklýný gönlü için kullanan, gönlü açýk olacaðýndan gerçeðe, her þeyi kolayca bulacak olandýr.” Kiþinin düþüncelerinin geliþmesine, yýldýzlara ulaþmasýna bile sebep olur akýl denen cevher. Dil de onun gibi zaman içinde sonsuz bir akýþ içinde geliþir.

Bir dilin hiçbir kavramý hiçbir zaman baþka bir dile tam olarak aktarýlamaz. Bu yüzden bence bir dünya görüþü oluþtururken, ortak bir dilde oluþturulmalýdýr.

Çünkü çoðu insan yabancý bir dilin dünya görüþü içine tama- men giremez. Bunun nedeni ise, kendi dilinin dünya görüþünün bilinçsiz de olsa egemenliði altýndadýr. Dil sürekli olarak yaratýlarak ilerleyen bir etkinlik- tir. Yani dil, gönlün duygusu ile aklýn düþüncesinden sese

dönüþüp insanýn bulunduðu þart- lara göre kendini ifade etmesiyle oluþur.

19. yüzyýlda Humbolt bütün var olan dillerin kendisinden yaratýldýðý bir güce inanýr. Bunu

"Ruh Gücü" yani "Geisteskraft"

diye adlandýrýr. Dil yaþamýn bütün alanlarýnda, günlük yaþamýn en yalýn olaylarýnda, bilimin ana formlarýnda, görenek ve törelerde, inançlarda ortaya çýkar. Dil, her türlü maddesel yaþamýn, tekniðin, ekonominin de koþuludur.

Dilin, dinde, hukukta ve felsefede ve sanatta da yeri vardýr. Dil yaþamda iz býrakan þeyleri bir sonuç olarak, olmuþ bitmiþ þeyler olarak kenarda býrakmaz, bir etkinlik olarak her zaman yeniden etkide bulunan, yenilenen bir güç olarak göz önünde tutar. Dil bir ürün deðil, bir etkinliktir. Bu etkinliði mey- dana getiren ve böylece insanlýðýn ruh- sal ve akýl yönünden geliþmesini

Wilhelm von Humboldt

(31)

saðlayan þey insanlarýn ruhunda bulu- nan O'nun sevgisi ve O sevginin enerji- sidir. Bu enerjiye felsefede "Yaratýcý Yaþam Enerjisi" deniliyor

(Lebensprinzip).

Her toplum kendinden çýkan diller yaratabilir. Roma dilinde (Lâtince) bu deðiþim güçlü ve birdenbire oldu.

Böylece insan tekâmül ederken dili de etkiledi. Bütün yaþadýklarýný dile geçir- di. Þimdilerde de ayný etkinlik sürmek- tedir dillerde. Bu atýlýmlar insan aklýnýn ve dilin gerçek doðasýný belirler. Özetle aklý ve gönül el ele olgunlaþýrken dil de geliþir.

Deðiþen sosyal düzen, geliþen kültürü oluþturur. Eski kavramlar yeni görüþleri artýk karþýlayamazsa o diller ölmeye mahkûm olurken, gramer yapýlarý ayný olan dillerden kimilerinin gittikçe üstünlük kazandýðý görülür. Buna göre dünyadaki baþlýca dil aileleri:

a) Hint Avrupa Dil Ailesi:

Dünyadaki en büyük dil ailesidir. En çok konuþulan 20 Dilin, 12'si bu grup- tadýr. Hint, Ýran dilleri, Slav dilleri, Roman dilleri (Lâtince'den türeyen), Cermen dilleri (Ýngilizce, Almanca, Hollandaca, Yidiþ)

b) Hami-Sami Dilleri:

Hami Dilleri: Eski Mýsýr, Libya, Çad dili. Sami Dilleri: Arapça, Ýbranice, Süryanice, Habeþce.

c) Bantu Dilleri:Afrika'nýn büyük kýsmý bu dili konuþur.

d) Çin-Tibet Dilleri:Çin, Tibet, Vietnam dili

E) Ural-Altay Dilleri: Ural Altay bölgesi bu dili konuþur. Altay Dilleri:

Türkçe, Azerice, Fince, Japonca, Ko- rece. Ural Dilleri: Fince, Macarca ve Ural ve Altay bölgesinde konuþulanlar.

Görüyoruz ki yeni kültürlerin getirdiði kavramlar, eski dille uyuþa- madýðý zaman, eski dil deðiþip, yerini yeni bir dile býrakabiliyor. Kuþkusuz yýkýlan dilin baþlýca temeli, yapýsý yeni dilin gramerinin meydana gelmesinde baþlýca temel olur, týpký Ýngilizce, Almanca gibi. Yenileþen bir ulusta yeni kültür ve ruhu yeni düþünceler yaratýr.

Dil de bu yeniliðe uyar ve deðiþim gös- terir. Uluslarýn manevi geliþmelerinde ve kültürel yaþamlarýnda bu atýlým ve ilerlemeler yoksa dillerin geliþmesi durur. Eðer dilin yapýsý saðlamsa, o dilde güçlü bir düþünce yapýsý ve açýk bir mantýksal düzen vardýr. Böylece ulusun felsefesi, edebiyatý, dili canlý ve güçlü bir temeli olan bir yapý oluþturur.

Unutmayalým ki her dil esnektir ve yabancý kültürlerin getirdiði deðerleri de içine alýr, onlara yeniden bir anlam verir. Hele de sözcükler karþýsýndaki kiþinin dilinden söz ediyorsa, savaþlar barýþa, düþmanlýklar köklü dostluklara dönüþür. Ayrýca etik deðerler ýþýðýnda kiþilerin olgunlaþmasý yani tekâmülü insanýn erdemli olmasýný saðlar. Böyle insanlarýn kullandýðý dilde sevginin ve yumuþaklýðýn tüm renkleri görünür. Ki- þinin kullandýðý dil onun kiþisel olarak erdemliliðini de bize gösteren ayraçtýr.

(32)

merikan Merkezi Haberalma Örgütü'nün (CIA) UFO'larla ilgili kamuya açýk milyonlarca belgesi indirilebilir bir formatta eriþime açýldý. CIA’nin kendi internet

sitelerinden de ulaþým saðlayabile- ceðiniz Arþiv, 2,2 milyon sayfadan daha fazla belgeyi içeriyor. 1994'ten günümüze kadar gizli bilgi içeren

dokümanýn gizliliðini kaldýrdý ve halkla paylaþtý.

John Greenewald tarafýndan

yönetilen The Black Vault isimli web sitesi, hükümetin UFO'lar (Tanýmlana- mayan Uçan Objeler) için belgelediði UAP (Tanýmlanamayan Hava Olaylarý) belgelerini yayýmladý. Tüm bu bel- gelere The Black Vaults'un web

CIA, Elindeki Tüm UFO Belgelerini

Kamuya Açtýðýný Açýkladý

Basýndan Derleyen Þule Kayserilioðlu

A

(33)

sitesinden eriþilebiliyor. Gösterdiði çabayý diþ çekmeye benzeten

Greenewald, "Bunu baþarabilmek adýna onlarla birlikte dolaþtým ve en

nihayetinde oldu. Ýçinde birkaç bin dosyanýn yer aldýðý büyük bir kutuyu teslim aldým" diye konuþtu.

Arþivde Rusya'daki "muhteþem patlama" da dâhil pek çok ilginç belge var. Belgelerin bazýlarý oldukça netken bazýlarý ise okunamayacak durumda.

Greenewald'a göre arþivin en enteresan belgelerinden birisi, 1970'lerde Bilim ve Teknoloji Müdür Yardýmcýsý'na elden teslim edilen nesneyle ilgili.

The Black Vault'un Twitter hesabýnda yapýlan bir paylaþýma göre, müdür yardýmcýsý konuyla bizzat ilgilene- ceðini söylüyor ve ardýndan da bazý tavsiyeler veriyor. Ancak bu tavsiyeler gizli tutuluyor. Belgeler, son çeyrek yüzyýlda dosyalanan uzun bir Bilgi Edinme Özgürlüðü Yasasý (FOIA) talepleri dizisiyle elde edildi. FOIA

yasalarýna göre sýnýflandýrýlan ilk UFO bilgileri 1970'lerde ve 1980'lerin baþýn- da geldi. Bundan sonra Greenewald, dünya dýþý olaylarla ilgili olarak hükümetten bilgi almanýn son derece zor olduðunu söyledi. Greenwald'ýn 10.000'den fazla FOIA talebiyle elde ettiði bildirildi. Vault web sitesine göre Greenwald ilk FOIA talebini 1996 yýlýnda henüz 15 yaþýndayken yaptý.

Belgelerdeki benzer ifadelere dayanýlarak, Hava Olaylarý Ulusal Araþtýrmalar Komitesi'nin UFO'larýn gerçekten var olduðunu kabul ettiði belirtiliyor.

Sayýsýz kafa karýþtýran belge ara- sýnda, UFO görüntüleri, psiþik yeteneði olan insanlarla gerçekleþtirdikleri deneyler gibi bu zamana kadar genel halkýn konusu açýldýðýnda gülerek karþýlýk verdiði ve insanlarýn bu zamana kadar inanmadýðý daha sayýsýz konuda dosyalar içeren kayýtlar bula- bilirsiniz.

Referanslar

Benzer Belgeler

İş tatmini ve Örgütsel Bağlılığın Sahip Olunan Kadro Düzeyi Açısından İncelenmesi Orman ürünleri sanayi sektöründe yer alan çalışanların sahip oldukları kadro durumu

MADDE 13 – (1) Kanunun 23 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca acentelik faaliyeti yapacak olan bankalar ile özel kanunla kurulmuş ve kendisine sigorta

Çocuk kendi bedeni içinde koordinasyon eksiklikleri gibi nedenlerden ötürü bedenini bütün olarak değil, parçalanmış beden, koparılmış, eksik, yetersiz beden

En iyi kalitede termal görüntüler ve profesyonel raporlar: Yeni termal kamera testo 883 her şeyi görür ve sizin için düşünür. Böylece, tam olarak en çok ihtiyaç

2017 yılı itibarıyla Klimatik Test Kabini üretimini sembolü haline getiren Ottonom Mühendislik Hizmetleri, DETAIL™ ismini verdiği ürününü piyasaya sürdü.. 2020

Acaba dün bana o soruyu soran çocuk o hikâyedeki “Kral çıplak!” diye bağıran çocuk muydu, diye tekrar baktım oraya.. Aslında kendi başına, eh peki, hadi hoş bi şey

Ýþgücü 2020 yýlý Ekim döneminde bir önceki yýlýn ayný dönemine göre 1 milyon 288 bin kiþi azalarak 31 milyon 452 bin kiþi, iþgücüne katýlma oraný ise 3,0 puan- lýk

Ancak bunlardan daha önce mesleki ve teknik eğitim almamış olanlar ile farklı bir alanda mesleki eğitim almak isteyenlerin alan seçimi için 10 uncu sınıfın ikinci