247
13. YİRMİNCİ YÜZYILDA DÜNYA EKONOMİSİ: YAPISAL
DEĞİŞMELER
248
Bu Bölümde Neler Öğreneceğiz?
13.1. Nüfus ve Ekonomik Kaynaklar 13.2. Sınai Teknoloji ve Organizasyon 13.3. Uluslararası Ekonomik İlişkiler 13.4. Devlet ve Ekonomik Hayat
249
Bölüm Hakkında İlgi Oluşturan Sorular
1. 20. yüzyılda yapısal değişmeler nelerdir?
2. Teknolojik gelişmelerin seyri hangi sektörleri doğrudan etkilemiştir?
3. Devletlerin ekonomik rolleri nasıl değişmiştir?
250
Bölümde Hedeflenen Kazanımlar ve Kazanım Yöntemleri
Konu Kazanım Kazanımın nasıl elde
edileceği veya geliştirileceği 20. yüzyılda sanayileşme
evreleri
Sanayi Devrimi’nin izlerini 20. yüzyılda sürebilmek ve sanayileşmenin bu zaman dilimi içinde geçirdiği evreleri ortaya koyabilmek.
Teorik anlatım yöntemiyle
Sanayileşememe nedenleri ve gelişmişlik farklılıkları
20. yüzyıla kadar gelinen süreçte, ülkeler arasındaki mevcut ekonomik
gelişmişlik ve geri kalmışlık düzeylerinin farklılık
göstermesinin nedenlerini açıklayabilmek.
Teorik anlatım yöntemiyle
251
Anahtar Kavramlar
Sanayileşememe
Gelişmişlik düzeylerindeki farklılıklar
252
Giriş
İki dünya savaşı ve ihtilaller, 1914 sonrası Avrupa tarihine yön verdi. Bu değişmeler, ekonomik hayatı da derinden etkiledi. Savaşın neden olduğu kayıplar, Batı Avrupa’nın 19.
yüzyıl boyunca dünya ekonomisi üzerinde uyguladığı hegemonyanın sona ermesine yol açtı.
Avrupa medeniyetinin doğuşundan 20. yüzyıla kadar 1.000 yıla yakın bir süre, Avrupa’nın gelişmesi büyük ölçüde Avrupa’ya özgü kurumların, tekniklerin, fikirlerin, olayların ve şahsiyetlerin karşılıklı etkileşimlerine bağlıydı. 16. yüzyıldan başlayarak Avrupa medeniyetinin gücü ve ihtişamı, Avrupalılara dünyanın diğer bölgelerini ve halklarını derinden etkileme imkânını vermişti. 20. yüzyılın başında dünya ölçeğinde güçlü 6 devlet vardı ve bunların tümü Avrupa’daydı.
Ancak 20. yüzyılda Avrupa, gücünü ve otonomisini kaybetti. 1914’ten sonra Avrupa tarihi, Avrupa dışından gelen güçlerin etkisini daha fazla yansıtmaya başladı. ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışı, bu değişmenin bir yönü; dünyanın Avrupalı olmayan milletlerinin Avrupa’nın siyasi ve ekonomik kontrolüne karşı başkaldırması ise diğer yönüydü.
Yüzyılın ikinci yarısı da önemli siyasal gelişmelere sahne oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birinci Dünya Savaşı sonrasından farklı olarak uluslar arasında ortak davranma ve barışı koruma arzusu oldukça güçlüydü. Bu iş birliği arzusunun bir sonucu olarak bir yandan dünya barışına katkı sağlamak üzere uluslararası bir kuruluş olarak Birleşmiş Milletler, öte yandan da Avrupa ülkeleri arasında ekonomik ve siyasi iş birliğini geliştirmek amacıyla ulusal egemenlik haklarını sınırlayıcı uluslar üstü bir kuruluş olarak Avrupa Birliği doğdu. Yüzyılın sonuna doğru Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Doğu Bloku’nun dağılması ile soğuk savaş dönemi sona erdi ve ABD dünyanın tek süper gücü hâline geldi. Günümüzde az sayıdaki bölgesel savaşa rağmen geçmişin soğuk savaş döneminin ortaya çıkardığı global çatışma tehlikesi önemli ölçüde azalmıştır.
253
13.1. Nüfus ve Ekonomik Kaynaklar
19. yüzyılda Avrupa nüfusu, yaklaşık olarak ikiye katlandı. Buna karşılık, Avrupalıların yerleşmiş olduğu alanlar dışındaki dünya nüfusu %20’den biraz daha fazla bir artış gösterdi. Oysa 20. yüzyılda Avrupa’da nüfus artışı dururken dünyanın diğer bölgelerinde nüfus hızla çoğalmaya başladı. Bu artışın büyük bölümü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşti.
Avrupa dışında ortaya çıkan hızlı nüfus artışının nedeni, ölüm oranlarındaki büyük düşüştü. Batılı milletlerin yüksek doğum ve ölüm oranlarından düşük doğum ve ölüm oranlarına geçişi, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında gerçekleşti. Batılı olmayan milletler, aynı geçişi hâlen yaşamaktadırlar. Kamu sağlığı, hıfzıssıhha, tıbbi bakım ve zirai üretimle ilgili Batı teknolojisinin yayılmasının bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde, ölüm oranları büyük ölçüde düşerken doğum oranlarında benzer bir düşüş daha yavaş gerçekleşmektedir.
Ölüm oranlarındaki düşüşün önemli bir sonucu, belirli bir yılda doğan insanların yaşamaları beklenen ortalama yıl sayısı olarak hesaplanan hayat ümidinin önemli ölçüde uzamış olmasıdır. 20. yüzyılın başında ortalama hayat süresi, gelişmiş ülkelerde bile 50 yılın altında idi. Mesela İsveç’te 1881-1890’da ortalama hayat süresi kadınlar için 51,5, erkekler için 48,5 yıldı. 1931’de Hindistan’da ortalama hayat süresi yalnızca 26.8 yıldı. Bu son rakam, Roma İmparatorluğu dönemindeki ortalama hayat süresinin biraz üzerindedir.
20. yüzyılın ortasında gelişmiş Batılı ülkelerde hayat süresi ümidi 60 yılı aşmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri tüm ülkelerde ortalama hayat süresi yükselmeye devam etmektedir. 21. yüzyılın başında gelişmiş ülkelerde hayat ümidi 80 yıla yaklaşmıştır. Ortalama hayat süresindeki artış; kişi başına gelir, beslenme düzeyi ve tıbbi bakım şartlarındaki iyileşmelerle yakından alakalıdır.
19. yüzyılda Avrupa’da hız kazanan ve 20. yüzyılda da devam eden şehirleşme hareketi dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. İleri sanayileşmiş ülkelerde şehirler, genellikle refahın daha yaygın olduğu merkezlerdir. Çünkü şehirlerde verimlilik ve gelirler, kırsal bölgelerden daha yüksektir. Ancak bu husus, Üçüncü Dünya Ülkeleri için her zaman doğru değildir. Bu ülkelerde şehirli nüfusun önemli bir bölümü, kenar mahallelerde yoksulluk içinde yaşayan işçi ya da yarı işsiz kitlelerden oluşmaktadır.
20. yüzyılda uluslararası göç hareketlerinin niteliği de değişmiştir. 19. yüzyıldaki göçlerin büyük bir bölümü, ekonomik nedenlere dayanıyordu. 20. yüzyılda savaş ve ihtilallerden kaynaklanan siyasi baskılar da önemli bir göç nedeni olmuştur.
20. yüzyılda nüfusun hızla çoğalması ve dünyanın en azından bir bölümünde refahın artması ekonomik kaynaklara büyük bir talep yarattı. Savaş zamanlarındaki bazı geçici kıtlıklar dışında, dünya ekonomisi bu talebi karşılamakta güçlük çekmedi. Bu başarının temelinde, ekonomi ile bilim ve teknoloji arasındaki yakın iş birliği yatıyordu. Böylece zirai verim arttırılmış, maden kaynakları geliştirilmiş, mevcut kaynaklarla yeni kullanım şekilleri ortaya konmuş ve sentetik ürünler şeklinde yeni kaynaklar elde edilmiştir.
254 20. yüzyılda ekonomik kaynaklar açısından en önemli gelişme, enerji alanında olmuştur. 19. yüzyılda kömür, sanayileşen ülkelerde temel enerji kaynağı iken 20. yüzyılda başta petrol ve doğal gaz olmak üzere yeni enerji kaynakları büyük ölçüde onun yerini almıştır. Petrol, ticari olarak 19. yüzyılda üretilmeye başlandığı hâlde, yalnızca aydınlanma ve yağlama amacıyla kullanılmaktaydı. 19. yüzyılın sonunda içten yanmalı motorların gelişmesi, petrolün kullanım imkânlarını olağanüstü ölçüde arttırdı. Ayrıca petrol, elektrik enerjisi üretiminde ve ısınmada yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise petrol; sentetik ve plastik ürünlerin ham maddesi olarak yeni bir önem kazandı.
20. yüzyılın başında, enerji kaynağı olarak kömürün üstünlüğü tartışma götürmezdi.
1928’de dünya enerji üretiminin %75’i kömürden elde edilirken petrolün payı %17, hidrolik enerjinin payı %8 idi. 1950’lerde hâlâ kömür toplam enerjinin hemen hemen yarısını sağlarken, petrol ve doğalgazın payı %30’a yükselmişti. Ancak 1980’lerde bu oranlar tersine dönmüştür. Kömürün payı %27’ye düşerken petrol ve doğal gazın payı %64’e yükselmiştir.
Bu gelişmeler, petrole bir doğal kaynak olarak büyük jeopolitik önem kazandırmıştır.
Petrol rezervleri tüm dünyaya dağılmış olmakla birlikte, üretimin büyük bölümü oldukça küçük bir bölgede toplanmıştır. Avrupa, kömür kaynakları bakımından zengin olmasına karşılık, Sovyetler Birliği bir yana bırakılırsa petrol kaynakları sınırlı bir bölgedir. 1950’lere kadar toplam dünya üretiminin %60’ını gerçekleştiren ABD, günümüzde dünya petrolünün yarısını üretmesine rağmen net ithalatçı bir ülke durumundadır. Günümüzde Basra Körfezi’ni çevreleyen Orta Doğu ülkeleri, dünya pazarına en çok petrol arz eden bölgedir.
13.2. Sınai Teknoloji ve Organizasyon
19. yüzyılda sanayileşmenin ardındaki temel itici güç olan teknolojik değişme, 20.
yüzyılda bu rolünü oynamaya devam etti. Hatta bu değişmenin hızı daha da arttı. Yeni teknoloji, her insanın hayatını derinden etkiledi. Geçmiş çağlarda toplumların başarısının ölçüsü, çevrelerine uyabilme yetenekleriydi. 20. yüzyılda ise başarı, çevreye hükmetmekle ve onu toplumun ihtiyaçlarına göre şekillendirebilmekle mümkündü. Çevreye hükmetmenin temel aracı ise teknoloji, özellikle de modern bilime dayalı teknolojiydi.
Yakın zamanlarda taşıma ve haberleşme alanındaki gelişmeler teknolojik değişmelerin hızlanmasının en canlı örneğidir. 19. yüzyılın başına kadar seyahatin hızı açısından İlk Çağ’a göre büyük bir değişme olmadı. Oysa 20. yüzyılın başında insanlar buharlı lokomotiflerle saatte 120 km hızla seyahat edebiliyorlardı. Otomobillerin, uçakların ve roketlerin gelişmesi ile yalnız hız artışı olmadı, tercih imkânları da son derece genişledi.
Telgrafın gelişimine kadar uzak mesafeler arasında haberleşme hızı, insanın hızına bağlıydı. Telefon, radyo ve televizyon uzak mesafeli haberleşmede rahatlık, esneklik ve güvenirlik kazandırdı. Dünyanın yoğun nüfuslu bölgeleriyle anında iletişim yaygınlaşırken güneş sisteminin diğer gezegenleriyle haberleşme imkânı bile doğdu. Bütün bu gelişmeler, temel bilimlerin teknolojiye uygulanmasıyla başarıldı.
Modern sanayinin bilimsel bir temele oturması, pek çok yeni ürün ve ham maddenin ortaya çıkmasını sağladı. Daha 19. yüzyılda kimyacılar, çok sayıda sentetik ilaç ve boya
255 keşfetmişlerdi. 1898’de suni ipeğin keşfi ile çeşitli suni dokuma ham maddeleri ortaya çıktı.
20. yüzyılda petrol ve diğer hidrokarbonlardan yapılan plastik maddeler; pek çok kullanım için ağaç, maden, toprak ve kâğıdın yerini aldı. Elektrik ve mekanik güçten artan ölçüde yararlanılması, emekten tasarruf sağlayıcı pek çok yeni aracın ortaya çıkması ve otomatik kontrol araçlarının gelişmesi yaşama ve çalışma şartlarında büyük değişmelere yol açtı.
Bilim ve teknolojinin hızlı değişme yeteneği, bir dizi yan gelişmeyle de desteklenmişti. Bunun en iyi örneği, saniyeden daha kısa bir sürede binlerce karmaşık hesaplamayı yapabilen elektronik bilgisayarlardır. İlk hesap makinesi, 1830’larda icat edildi.
20. yüzyıl başlarında, ticari amaçlarla birkaç kaba mekanik alet kullanılmaktaydı. Elektronik bilgisayar çağı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızla gelişti. Bilgisayar olmaksızın uzayın keşfi gibi pek çok bilimsel ilerleme mümkün olamazdı.
Bilgisayar örneği, bilimsel araştırmanın ekonomik gelişmedeki rolünü ve bu araştırmaların finansman kaynağı problemini akla getirmektedir. Kimya ve biyolojiyle ilgili pek çok yenilik; tarım, sanayi ve tıp alanındaki ticari uygulamalardan teşvik gördü. Ancak çok büyük harcamalar gerektirdiği ve kısa vadede büyük bir kazanç vaat etmediği için pek çok araştırmayı doğrudan ya da dolaylı şekilde hükûmetler finanse etmek zorunda kaldı. Ayrıca milletlerarası savaş ve rekabet, hükûmetleri askerî amaçlarla bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarına büyük kaynaklar ayırmaya itti. Askerî programlar; radarlar ve diğer elektronik iletişim araçlarının, uzay roketlerinin, suni uyduların ve atom enerjisinin doğuşuyla ve başarılı kullanımıyla sonuçlandı.
Bilimsel ve teknik ilerlemenin ön şartı, eğitilmiş bir insan gücü yani beyin gücü havuzunun varlığıdır. 20. yüzyılın başında tüm Batılı ülkeler, yüksek okuma yazma oranına sahiptiler. Buna karşılık, dünyanın diğer bölümlerinde okuma yazma oranı çok düşüktü.
Gelişmiş ve geri kalmış bölgeler arasındaki büyüyen teknik açığın önemli bir nedeni, eğitim düzeylerinin farklılığıdır. Okuma yazma, ekonomik gelişme açısından önemli olmakla birlikte, 21. yüzyılın başlarındaki yüksek teknoloji dünyasında yeterli bir unsur değildir.
Kişilerin yeni bilimsel-teknolojik medeniyet matrisine etkin olarak katılabilmeleri için üniversite düzeyinde eğitim görmeleri gerekli hâle gelmiştir.
Bilime dayalı teknoloji, insan emeğinin verimini büyük ölçüde arttırmıştır. Ekonomik etkinliğin en iyi ölçüsü, işçi başına ya da iş saati başına üretimdir. Batı ülkelerinde tarımda verim; bilimsel gübreleme teknikleri, tohum seçimi, besicilik, zararlı böceklerle mücadele ve mekanik güç kullanımı sayesinde büyük ölçüde artmıştır. Yüzyılın ortasında ABD’de tarımda işçi başına üretim, pek çok Asya ülkesinin 10 katı, pek çok Afrika ülkesinin ise 25 katı idi.
1960’larda yeni tekniklerin özellikle tropikal bölgelere yaygınlaştırılması yeşil ihtilal olarak adlandırılmış ve bazı Asya ülkelerinde zirai prodüktivite önemli ölçüde yükselmiştir. Ancak zengin ve yoksul ülkeler arasındaki verimlilik farkı hâlâ devam etmektedir.
Enerji üretimindeki artış daha belirgindir. Dünya enerji üretimi 1900 ile 1950 yılları arasında 4; 1950’den yüzyılın sonuna kadar 3 katından daha fazla artış göstermiştir. Elektrik enerjisi üretimindeki artış ise, daha çarpıcıdır. Nitekim 1950’de 1 trilyon kilovat/saatten az olan dünya elektrik enerjisi üretimi, 1982’de 8.5 trilyon kilovat/saate yükselmiştir.
256 20. yüzyılın en karakteristik yeniliklerinden diğer ikisi de otomobil ve uçaklardı. 19.
yüzyılın sonunda birkaç otomobil yapılmıştı. 1913’te hareketli montaj bandı sistemiyle kitle üretimine geçildikten sonra otomobil sanayi, ABD ve Avrupa imalat sanayilerinin en geniş istihdam alanlarından biri oldu. Buharlı lokomotif, 19. yüzyılın ekonomik gelişmesini sembolize ederken otomobil, 20. yüzyılın başarısını ifade ediyordu. Otomobil sanayii yarattığı geniş istihdam imkânı yanında diğer pek çok sanayiye de talep doğurdu. Lokomotiflerin raylara ve demire talep yaratması gibi, otomobiller de yollara ve çimentoya talep doğurdu.
Oto sanayisi çelik, kauçuk ve cam sanayilerinin en büyük tüketicisi oldu.
Hareketli montaj bandı, diğer sanayilere ve İkinci Dünya Savaşı sırasında uçak sanayisine girdi. Savaş sırasında Almanlar, jet motorlu uçakları ve roketleri denemeye başladılar. Böylece havacılık alanında ve uzayın keşfinde yeni bir döneme girilmiş oldu.
Savaştan sonra Ruslar ve Amerikalılar, bu alanda gelişmeleri hızlandırdılar. 1960’ta jet motorlu uçaklar, ticari yolcu trafiğinde uçakların yerini aldı.
Bilimin teknolojiye uygulanmasının en çarpıcı nihai örneği uzayın keşfi oldu.
1940’lara kadar insanlı uzay uçuşu, kurgu bilimin konusuydu. İkinci Dünya Savaşı sırasında bilim adamları, jet motorları ve askerî roketler hakkında önemli tecrübeler edindiler. Daha sonra daha güçlü roket motorlarının ve elektronik bilgisayarların gelişmesi uzay uçuşlarını mümkün hâle getirdi. Milletlerarası rekabet gelişmeyi daha da hızlandırdı.
1969’da insan ilk kez aya ayakbastı. İnsanoğlu böylece yeni bir çağı başlattı. Bu olay, insanoğlunun haberleşme alanında aldığı mesafenin de çok açık bir göstergesiydi. Kolomb, Amerika’ya ulaştığı zaman, bu keşfini yalnızca beraberindekiler izleyebildiler. Bu haberin daha geniş kitlelere ulaşması aylar, hatta yıllar aldı. Aya ilk insan ayağının basışı ise tüm dünyada televizyonlarda yüz milyonlarca insan tarafından anında izlendi.
Sınai ve ticari organizasyon alanında 19. yüzyılın sonlarında başlayan gelişmeler 20.
yüzyılda hızlanarak devam etti. Sınırlı sorumlu anonim şirket tipi, 20. yüzyılın başında önde gelen sanayi ülkelerinde tam anlamıyla kurulmuştu. Fakat o, daha çok büyük ölçekli, sermaye yoğun endüstrilerde görülmekteydi. Toptan ve perakende ticarette, esnaf üretiminde, hizmet sektöründe ve özellikle de tarımda şirketleşmemiş aile işletmeleri hâkimiyetini sürdürüyordu.
Uzun dönem eğilim, şirketleşmenin daha geniş alanlara yayılması yönündeydi. Çok şubeli işletmeler yani mağazalar zinciri, taze ürünlerden yüksek teknolojili elektronik aletlere kadar perakende ticaretin tüm alanlarına girdi. Onlar, pek çok durumda toptan ticaret fonksiyonunu tamamen ortadan kaldırarak üretim safhasına kadar geriye doğru bütünleştiler. Dikiş makinesi, tarım makineleri ve otomobil üreticileri gibi bazı işletmeler ise perakende ticareti yetkili temsilcilerine bırakarak ileriye doğru bütünleştiler.
20. yüzyılda sanayi hayatıyla ilgili nihai bir gelişme de çoğu Batı ülkesinde işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık haklarının artık tanınmış olmasıydı. İngiltere ve Almanya gibi bazı ülkelerde örgütlenmiş işgücü, emek piyasasında önemli bir güç hâline gelmişti. Ancak bu ülkelerde bile örgütlenmiş işgücü, toplam işgücünün beşte biri ya da dörtte birinden daha fazla olmayan bir azınlık durumundaydı. İki savaş arasındaki yıllar; sanayi ülkelerinde sendika üyeliğinin artması ve işçi sendikalarının az gelişmiş ülkelere de yayılması şeklinde
257 yeni gelişmelere şahit oldu.
13.3. Uluslararası Ekonomik İlişkiler
1914 öncesinde dünya ekonomisine Avrupa, özellikle de Batı Avrupa ile ABD hükmediyordu. Batı Avrupa milletlerinin imparatorlukları Çarlık Rusya’sının geniş topraklarıyla birlikte, dünyanın dörtte üçünü kontrol ediyorlardı. Ekonomik olarak Avrupa ve ABD, toplam dünya üretim ve ticaretinin yarısından çok fazlasını gerçekleştiriyordu.
Birinci Dünya Savaşı ve 1917 Rus İhtilali, önemli değişmelere yol açtı. Çarlık Rusya’sı yerini Sovyetler Birliği’ne bıraktı. Doğu ve Orta Avrupa’daki Habsburg İmparatorluğu sona erdi. Almanya deniz aşırı sömürgelerini kaybetmekle kalmadı, Avrupa’daki toprak ve nüfusunun bir bölümünü de yitirdi. Diğer Avrupa imparatorlukları, denizaşırı kolonilerini artan bir milliyetçi iştahla sömürdüler. Savaş öncesinde küçük bir imparatorluk olan Japonya büyüdü ve önemli bir ekonomik güç hâline geldi. 20. yüzyılda Avrupa’nın dünya ticareti ve üretimindeki payı azalırken ABD ve Japonya’nın payı büyük ölçüde arttı.
Tablo 4: Dünya Ticaretinin Kıtalar Arası Dağılımı (%), 1913 ve 1999 (Kaynak) İkinci Dünya Savaşı da uluslararası ilişkilerde önemli bir değişime neden oldu.
Avrupa, artık politik ve ekonomik hegemonyasını önemli ölçüde kaybetti. Avrupa’nın büyük güçleri arasındaki rekabet, yerini iki yeni süper güç olan ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabete bıraktı. Bu rekabetin sonucunda Avrupa, doğu ve batı olarak ikiye bölündü. Doğu Bloku, Sovyetler Birliği’in egemenliği altına girerken demokratik batı ülkeleri politik ve ekonomik olarak ABD’ye bağlandı.
İkinci Dünya Savaşı, sömürgeciliğe de önemli bir darbe vurdu. 1960’ların ortalarına gelmeden eski Avrupalı sömürgeciler, Asya ve Afrika’daki tüm sömürgelerinin bağımsızlıklarını tanımak zorunda kaldılar. Ancak yeni ülkeler, aşırı derecede yoksuldu. Üç
Bölgeler 1913 1999
Avrupa 58,4 46,2
ABD ve Kanada 14,1 18,0
Asya 12,1 26,5
Latin Amerika 8,3 4,5
Afrika 4,4 1,8
Okyanusya 2,7 3,0
Dünya 100,0 100,0
258 yüzyıllık sömürgecilik döneminde Avrupalı milletler, ülkelerine maden ve diğer kaynaklar şeklinde büyük servetler aktardılar. Ancak bu servetlerini, sömürge halklarıyla paylaşmadılar.
Yeni sömürge hükûmetleri, ekonomik gelişme için yeterli kaynaklardan ve özellikle de beşerî sermayeden yoksundular.
Sömürgelerin bağımsızlığını kazanması, yeni ulusların doğuşu ve Üçüncü Dünya Milletleri’nin modernleşme ve ekonomik gelişmeyi gerçekleştirme gayretleri, uluslararası ekonomik ilişkilerde Doğu-Batı çatışması yanında ekonomik açıdan gelişmişlerle gelişmemişlerin karşı karşıya geldiği Kuzey-Güney boyutunu ortaya çıkardı. Bu yeni iki grup arasında yapıcı iş birliğini geliştirmek ve düşmanlığı önlemek için yeni uluslararası kuruluşlar doğdu. 19. yüzyılda pek az uluslararası kuruluş mevcutken 20. yüzyılda pek çok yeni kuruluş ortaya çıktı. Ancak kâğıt üzerinde çok sayıda uluslararası kuruluş olmasına rağmen ekonomik önemi olanlar çok azdı.
Milletler Cemiyeti’nin ekonomik şubesi çok yararlı istatistik ve teknik raporlar yayınladı; standart hesaplama metotları geliştirdi; fakat savaş arası dönemdeki ekonomik meselelerin çözümünde başarısız oldu. Birleşmiş Milletler, ekonomik konularla ilgili özel kuruluşlar oluşturmakta daha başarılıydı. Bunlardan ikisi (Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası), bugün de dünya ekonomisinde önemli rol oynamaktadır.
13.4. Devlet ve Ekonomik Hayat
20. yüzyılda tüm milletleri etkileyen diğer önemli bir değişme, ekonomide büyük ölçüde genişleyen devlet rolüydü. Ancak bu, 19. yüzyıl laissez-faire ideallerinden kesin bir geri dönüş anlamına gelmiyordu. Ekonomik milliyetçiliğin altın çağı olan 17. yüzyılda mutlakıyetçi krallar ekonomiyi kendi arzularına göre yönetmek istiyorlardı. Fakat onların kaynakları ve ekonomik araçları etkili olmaları için yetersizdi. Öte yandan 19. yüzyılda klasik iktisatçıların etkisiyle hükûmetler, genellikle ekonomiye müdahalelerini bilinçli olarak önemli ölçüde sınırladılar. 20. yüzyılda ise devletin ekonomide rolünün artması, kısmen iki dünya savaşının mali gereklerinden kaynaklanıyordu. Ancak bu, sebeplerden yalnızca biriydi.
Sovyetler Birliği’nde ve diğer Sovyet tipi ekonomilerde hükûmetler, geniş kapsamlı bir ekonomik planlama ve kontrol sistemiyle ekonominin tüm sorumluluğunu üstlendi. İki dünya savaşı sırasında savaşan uluslar da çok çeşitli kontrol ve müdahaleleri benimsediler.
Fakat bazı istisnalar dışında, ileri sanayi demokrasilerinde barış zamanlarında ekonomik açıdan üretken alanlar özel şahıs ve şirketlerin faaliyet sahası olarak kaldı.
Savaşlar arası dönemde bütün hükûmetler, ekonomik iyileşme ve istikrar programları izlediler. Ancak bunda çok az başarılı olabildiler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha bilinçli ve istekli olarak aynı yolu izlediler. Bu kez daha başarılı olan hükûmetlerin çoğu, Sovyetler Birliği’ndeki gibi kapsamlı ve zorlayıcı olmamakla birlikte ekonomik planlamadan geniş ölçüde yararlandılar. Batı Avrupa milletlerinde bu uygulamalar karma ekonomi olarak adlandırıldı.
19. yüzyılda mahallî idareler sular idaresi, hava gazı ve benzeri teşebbüsleri kurup işlettiler. Millî hükûmetler ise demir yolları inşa ettiler ya da daha önce kurulmuş olanları
259 devletleştirdiler. 20. yüzyılda devlete ait sınai işletmeler daha da yaygınlaştı. Bunun nedeni, bazen özel teşebbüsün başarısızlığı, bazen de iktidar partisinin ideolojik tutumuydu.
Kamunun büyümesinin diğer bir nedeni olan transfer ödemeleri de 19. yüzyılın sonlarında doğdu. Fakat İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar yaygınlaşmadı. 1880’lerde Almanya’da, işçiler için zorunlu olarak hastalık ve kaza sigortası ile yaşlı ve sakatlar için emeklilik uygulaması başlatıldı. Bu uygulamalar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra diğer ülkelere yayıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra güçlü politik baskıların sonucu olarak pek çok demokratik hükûmet, sosyal güvenlik sistemlerini ve diğer transfer ödemelerini yaygınlaştırdılar. Bu nedenle de onlar refah devleti olarak adlandırıldılar.
Kamu sektörünün büyümesinin istatistik ifadesi devlet harcamalarının artışıydı. 19.
yüzyılda barış zamanında hükûmet harcamalarının millî gelire oranı genel olarak %10’un altındaydı. Birinci Dünya Savaşı arifesinde, İngiltere’de, Almanya’ya karşı silahlanma yarışının yürütüldüğü bir dönemde, hükûmet harcamaları millî gelirin yalnızca %8’ini teşkil ediyordu. Ancak savaş sırasında pek çok Avrupa ülkesinde bu oran %50’yi aştı. Savaştan sonra da hükûmet harcamaları eski oranlara inmedi. 1950’lerde ise Batı Avrupa’da hükûmet harcamaları, millî gelirin %20 ile 30’u arasında bir orana yükseldi. Ancak bu oranın çeşitli kamu teşebbüslerinin yaygınlığına bağlı olarak %30-40 ve hatta daha fazlasına ulaştığı ülkeler de bulunuyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında hükûmet harcamalarının gayrisafi hasılaya oranındaki artış süreci devam etmiştir.
260
Uygulamalar
261
Uygulama Soruları
262
Bu Bölümde Ne Öğrendik Özeti
20. yüzyılda sanayileşme ve teknolojik değişim hızlanarak sürmüştür. Ülkeler arasındaki ekonomik gelişmişlik ve geri kalmışlık farkları daha da belirgin hâle gelmiştir.
263
Bölüm Soruları
1) Aşağıdaki kavramlardan hangisi 20. yüzyılda ortaya çıkmamıştır?
a) Yeni merkantilizm b) Ekonomik planlama c) Refah devleti d) Liberalizm
2) 20. yüzyılın başında en önemli enerji kaynağı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Petrol b) Doğalgaz c) Elektrik d) Kömür
3) 20. yüzyılda dünya ticaretindekini payını arttıran bölgeler aşağıdakilerden hangileridir?
a) Kuzey Amerika ve Asya b) Avrupa ve Kuzey Amerika c) Afrika ve Asya
d) Asya ve Latin Amerika
4) Aşağıdaki kavramlardan hangisi 20. yüzyılla ilgilidir?
a) Yeni merkantilizm b) Mesta
c) Latifundia d) Zollverein
5) Aşağıdaki kavramlardan hangisi devletin iktisadi alandaki rolünün artışı yönünde bir etkide bulunmamıştır?
a) Ekonomik planlama b) Liberalizm
264 c) Transfer ödemeleri
d) Refah devleti
Cevaplar
1)D, 2)D, 3)A, 4)A, 5)B