T.C.
İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI
SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
Güvenlik Stratejilerinde Petrolün Önemi: İkinci Dünya Savaşı Örneği
Yüksek Lisans Tezi
Mustafa Haydar ÖZTÜRK 200007161
İstanbul, 2020
T.C.
İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI
SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
Güvenlik Stratejilerinde Petrolün Önemi: İkinci Dünya Savaşı Örneği
Yüksek Lisans Tezi
Mustafa Haydar ÖZTÜRK 200007161
Danışman: Dr. Öğr. Üyesi Başak Özoral
İstanbul, 2020
T.C.
STANBUL T CARET N VERS TES SOS AL B L MLER ENST T S
KSEK L SANS TE ONA FORMU
..
Y k ek Li a g am e ci i ...
.ba l kl e al ma , E i m Y e im K l 19.08.2020 tarih ve 2020-512/14 a l ka a la l la j i a af da o. bi li i/ kl ile Y k ek Li a Te i la ak kab l edilmi i ..
UNVANI, ADI SOYADI
TEZ DANI MANI :
J R YES :
J R YES :
(*) Y k ek li a e a ma j ile i e a bi i k m d da lmak e e da ma dahil e a e im e i de l . J i i ki ide l ma d m da e da ma j i e i lama . E e da ma j i e i lma d m da a l j i be ede l .
ETİK KURALLARA UYGUNLUK
Hazırlamış olduğum tez özgün bir çalışma olup YÖK ve İTİCÜ Lisansüstü Yönetmeliklerine uygun olarak hazırlanmıştır. Ayrıca, bu çalışmayı yaparken bilimsel etik kurallarına tamamıyla uyduğumu; yararlandığım tüm kaynakları gösterdiğimi ve hiçbir kaynaktan yaptığım ayrıntılı alıntı olmadığını beyan ederim. Bu tezin ihtiva ettiği tüm hususlar şahsi görüşüm olup İstanbul Ticaret Üniversitesinin resmi görüşünü yansıtmamaktadır.
Mustafa Haydar ÖZTÜRK
Özet
Uluslararası sistemde devletler varlıklarını idame ettirebilmek için sürekli bir mücadele içindedirler. Bu mücadele maddi unsurlara sahip olmayı gerekmektedir ve bu rekabet, sınırlı kaynaklar üzerinde yapılan bir mücadele haline gelmektedir. Bu da enerji arzını, tedariğini ve ulaşımını modern zamanların en önemli güvenlik sorunlarından biri haline getirmiştir. Sanayileşmeyle birlikte günümüze kadar, ön plana çıkan ve stratejik öneme sahip olan enerji kaynaklarından biri de petroldür.
Modern zamanda petrole duyulan bağımlılığın her alanda artması, ülkelerin petrol konularında hassasiyetini arttırmaktadır. Bu hassasiyetin artışı da petrolü stratejik bir meta haline getirmiş ve her ülke için petrol arzını güvence altına almak ulusal çıkar haline gelmiştir. Böylelikle petrol, uluslararası çıkar çatışmalarının başlıca sebebi olmaktadır. Bu çatışma ortamı, ülkelerin güvenlik stratejileri belirlenirken petrolün önemini arttırmaktadır. Çalışmada, örnek olay araştırması ile İkinci Dünya Savaşı’nda petrolün önemi incelendi. Bu örnek bize ülkelerin kendi çıkarlarını maksimize etmek adına, dünyanın gördüğü en korkunç olaylara sebep olabileceğini göstermiştir. Buna benzer örnekler bize, petrolün bir enerji kaynağı maden olmaktan çok öte, aynı zamanda uluslararası politikaların belirlenmesinde önemli yeri olduğunu ve öngörülebilen uzun bir gelecekte de bu önemini koruyacağını göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Güvenlik Stratejisi, Petrol, Enerji
Abstract
States are in a perpetual struggle to maintain their sovereignty in the international system. This struggle necessitates possessing certain assets where it turns into a battle over limited resources. Consequently, the increased demand, supply, and transportation of energy sources became the most significant security issue in modern times. Among all others, oil became one of the top resources in demand and strategic importance. Dependency on oil increases the sensitivity of international politics in modern times and made oil a strategic asset was securing the oil demand became one of the top missions for the interest of states. So, this conflict area over oil increased its role in security strategies. In order to put theory in perspective and reflect on the practical state affairs, we take the Second World War as an example. This example showed us how far states go in order to maximize their interest, to the extend causing the world’s most devastating events. Similar examples to date showed us the importance of oil is way beyond being a source of energy, it is also an asset that shapes World politics in the prospective future.
Keywords: Security Strategies, Oil, Energy, Second World War
ÖNSÖZ
Tez çalışmam boyunca anlayış ve yardımlarını eksik etmeyen, yönlendirmeleri ve ilgisiyle çalışmamın her aşamasında bilgi ve desteğini esirgemeyen danışmanım Başak Özoral’a şükranlarımı sunarım. Bu süreçte beni yönlendiren ve önemli akademik katkılarda bulunmamı sağlayan Özgür Ünal Eriş hocama da teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Ayrıca, akademik anlamda bana olan inancını hiçbir zaman kaybetmeyen, hayatın her anında desteğini hissettiğim canım aileme ve Reyhan Çeker’e teşekkür ederim.
Bu çalışmamı; vatanı, milleti, bayrağı ve hepsinden önemlisi canından aziz bildiği mukaddes değerleri için toprağa düşmüş tüm şehitlerimize ve bu yolda mücadele ederken gazilik mertebesine erişmiş güvenlik güçlerimize ithaf ediyorum.
Mustafa Haydar Öztürk İstanbul,2020
GRAFİKLER LİSTESİ
Sayfa No.
Grafik 1. Dünya Enerji Üretim Grafiği (2018)...42
Grafik 2. Dünya Enerji Tüketim Grafiği (2018)...43
Grafik 3. Kıtalara Göre Enerji Üretimi (2018)...43
Grafik 4. Kıtalara Göre Enerji Tüketim Grafiği (2018)...44
Grafik 5. Kıtalara Göre Petrol Üretim Dağılımı (2018)...45
Grafik 6. Kıtalara Göre Petrol Tüketim Dağılımı (2018)...45
Grafik 7. Yıllara Göre ABD Ham Petrol İlk Alış Fiyatı (2020)...47
Grafik 8. Petrol İthalatı (2018)...48
Grafik 9. Petrol İhracatı (2018)...48
KISALTMALAR AB :Avrupa Birliği
ABD :Amerika Birleşik Devletleri AWPD :Air War Plan Division BM :Birleşmiş Milletler BP :British Petroleum
BTC :Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı
CNOOC :China National Offshore Oil Corporation ÇED :Çevresel Etki Değerlendirmesi
ÇHC :Çin Halk Cumhuriyeti DOE :ABD Enerji Bakanlığı
EPCA :Enerji Politikası ve Koruma Yasası GECF :Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu GSYİH :Gayri Safi Yurt İçi Hasıla
IEA :Uluslararası Enerji Ajansı IMF :Uluslararası Para Fonu INOC :Irak Ulusal Petrol Şirketi KPC :Kuveyt Petrol Şirketi LNG :Sıvılaştırılmış Doğal Gaz MBOE :Milyon Varil Petrol Eşdeğeri MTOE :Milyon Ton Petrol Eşdeğeri NATO :Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NEP :Ulusal Enerji Planı
NESO :Ulusal Acil Durum Stratejisi Organizasyonu NIOC :İran Ulusal Petrol Şirketi
OAPEC :Arap Petrol Ülkeleri Örgütü
OECD :Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OPEC :Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü
PDV :Venezuela Devlet Petrol ve Doğalgaz Şirketi
RAF :Royal Air Force
SPR :Stratejik Petrol Rezervi
SSCB :Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği WAP :Batı Hava Planı
İÇİNDEKİLER
Özet ... iii
Abstract ... iv
ÖNSÖZ………..………..v
GRAFİKLER LİSTESİ ... vi
KISALTMALAR ... vii
GİRİŞ ... 11
1. GÜVENLİK VE ENERJİ ... 14
1.1. Ulusal Güvenlik ve Enerji ... 19
1.1.1. Ulusal Güvenlik Ve Üretici Ülkeler ... 22
1.1.2. Ulusal Güvenlik ve Tüketici Ülkeler ... 23
1.1.3. Ulusal Güvenlik Ve Transit Ülkeler ... 24
1.2. Uluslararası Güvenlik ve Enerji ... 25
1.2.1. Uluslararası Güvenlik ve Üretici Ülkeler ... 31
1.2.2. Uluslararası Güvenlik ve Tüketici Ülkeler ... 34
1.2.3. Uluslararası Güvenlik ve Transit Ülkeler ... 37
2. PETROL ... 40
2.1.Petrolün Enerji Kaynakları İçindeki Rolü ve Tanımlanması ... 40
2.2. Petrolün Farklı Alanlarda Kullanımı Ve Etkileri ... 46
2.3. Petrolün Ekonomik Etkisi ... 47
2.4. Petrol Ülkeleri Ve OPEC ... 49
2.4.1.Amerika ... 49
2.4.2. Rusya ... 52
2.4.3. Çin ... 55
2.4.4. İran ... 57
2.4.5.Suudi Arabistan ve OPEC ... 58
2.4.6.Hazar Bölgesi Ülkeleri ... 61
3. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’INDA PETROLÜN ÖNEMİ ... 64
3.1. Savaş ve Petrol ... 64
3.2. İki Dünya Savaşı Arasındaki Genel Durum ... 67
3.3. Kafkasya Cephesi ... 68
3.4. Müttefik Devletlerin Planları ve Bombalamaları ... 71
3.5. Almanya’nın Kayıpları ... 73
3.6. Bombalamaların Petrol Arzına Etkisi ... 74
3.7. Fischer-Tropsch Süreci ... 75
3.8. Sentetik Yakıt Endüstrisinin Yıkılması ... 79
SONUÇ ... 80
KAYNAKÇA ... 83
GİRİŞ
Enerji politikalarının oluşturulması ve enerji kaynaklarının yönetilmesi; uluslararası ilişkiler alanında büyük öneme sahip ve belirleyici konumda olan iki temel unsurdur.
Bununla birlikte bu iki konuda yapılan çalışmaların bir kısmı teorik zemin ile bağdaştırılamamış, gerekli teorik zeminin oluşturulamaması da geniş çaplı analizlerin yapılamamasına sebep olmuştur. Bu eksikliğin oluşmasındaki temel sebeplerin; enerji güvenliğinin ve enerji diplomasisinin uluslararası ilişkilerde açık bir şekilde belirlenememesi olduğu söylenebilir.
Enerji kaynakları; ülkelerin bağımsızlığında ve dış politika kararlarında önemli bir rol oynamıştır. Dolayısıyla, enerji kaynaklarından doğan sorunlar, başta askeri güvenlik olmak üzere, ulusal ve uluslararası güvenlik unsurları tarafından da ele alınmış ve realist paradigma çerçevesinde değerlendirilmeye başlanılmıştır.
Devletler, kendi çıkarlarına en uygun yönetim ilkesine binaen hareket etmektedirler. Bu bağlamda kabul edilen paradigmalardan biri olan realizm paradigması; devletlerin rasyonel olarak uluslararası sistemde hareket ettiğini öne sürmektedir. Rasyonel aktörler olarak devletler kendi çıkarları ile tanımlanır; dolayısıyla iktidarı elde tutma ve hayatta kalma ile ilgilenirler; çünkü devletler için ulusal çıkarlar içinde rasyonel olarak hareket etmek hayatta kalmaları için birinci öncelikleridir.
Paradigma altındaki tüm realizm teorileri üç temel varsayımı paylaşır. Buna göre ilk olarak, aktörlerin doğası: anarşide rasyonel, üniter politik birimler; ikinci olarak, devlet tercihlerinin doğası: sabit ve tekdüze çatışan hedefler; üçüncü olarak, uluslararası yapı:
maddi kabiliyetlerin önceliği ve anarşik düzen ele alınmaktadır. Paradigmanın ontolojik çekirdeği maddi ve nesnel gerçekliktir. Bu yüzden Jeffrey W. Legro ve Andrew Moravcsik, “Dünya siyasetinde maddi kaynaklar üzerindeki kontrolün realizmin özünde yattığı” konusunda ısrar etmektedir (Jeffrey W. Legro, 1999).
H.J. Morgenthau, askeri gücün bağımlılığı ve ekonomik gücün enerji kaynaklarına daha fazla bağımlı hale gelmesi ile enerji kaynaklarının bir ülkenin gücünü belirlemede en önemli maddi faktör haline geldiğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple devletler küresel arenada enerji ilişkilerini tanımlayan başlıca aktörler haline gelmişlerdir. Güçlerini yoğunlaştırmaya meyleden devletler; enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetlerini uluslararası/çokuluslu enerji şirketlerine, serbest piyasa mekanizmalarına veya küresel örgütlere vermeye istekli değillerdir. Çünkü enerji kaynakları, devletlerin güç maksimizasyonunun temel unsurlarıdır (Česnakas, 2010).
Uzun zamandır realizmin kuramsal paradigması sadece askeri güç ile ilişkilendirilse de modern realizmin kurucusu Hans J. Morgenthau, özellikle uluslararası politikada, bir tehdit ya da potansiyel olarak silahlı gücün altını çizmektedir ve bir milletin politik gücü için en önemli gerekliliklerden birinin de maddi faktörler olduğuna değinmektedir. Bu yaklaşım; silahlı gücün realizmde tek maddi etken olmadığı fikrini de beraberinde getirir.
Dolayısıyla; diğer maddi unsurlar da askeri güç gibi sert gücün bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Askeri güç; enerji kaynaklarını ele geçirmede kullanılan bir numaralı güçtür ancak günümüzde fetih kavramı boyut değiştirmiş, askeri güçle toprak kazanmaktan çok politik ve ekonomik güçlerin etkisiyle kaynakların kontrolünü ele geçirmeye yönelik modern bir fetih anlayışı gelişmiştir. Askeri gücün haricinde müzakereler, ikili antlaşmalar, yaptırımlar gibi farklı unsurlar devreye sokularak enerjiyi kontrol edebilme konusunda farklı stratejiler yürütülmüştür. Bu bağlamda çalışmamızda; enerji kaynakları sert gücün bir parçası olarak değerlendirilerek, birinci bölümde üretici,tüketici ve transit ülkelerin (Aalto, 2016) milli menfaatleri çerçevesinde enerji kaynaklarının ülke bağımsızlığına olan etkisi ulusal ve uluslararası düzeyde ele alınacaktır. İkinci bölümde ise enerji konusu daha spesifik bir alanda incelenecek; birincil enerji kaynaklarından petrolün tarih boyunca nasıl stratejik bir meta haline geldiğini ve petrol kaynakları ile ulaşım yollarına yönelik güvenlik stratejilerine olan etkisine değinilecektir.
Bir devletin gelişmişliği ekonomisinin büyüklüğü, teknolojik gelişmişlik ve askeri güç ile doğru orantılıdır. Tüm bu temel unsurlar enerji kaynaklarının yönetime ile ilintilidir.
Michael T. Klare, enerji kaynaklarının kontrolü için “potansiyel büyük güç savaşı”nın
ortaya çıkabileceğini ileri sürmektedir (Klare, 2009) . Bu durumda, enerji kaynakları sadece iktidar unsurlarını değiştirmenin değil, aynı zamanda askeri eylemin de ana hedefleri haline gelmektedir zira modern dönemlerde devletlerin ayakta kalabilmesi için en büyük gereksinim enerjidir. Bu öncül, ulusal devlet iktidarının unsurlarındaki değişken doğayı göstermektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde İkinci Dünya Savaşı özelinde petrolün yerine yer verilmeye çalışılacaktır.
Sonuç olarak, devletler uluslararası sistemde daha güçlü olmak, hayatta kalmak veya tahakküm için mücadele etmektedirler. Hayatta kalmak ya da tahakküm için oluşan rekabet, maddi unsurlara da sahip olmaya dayanmaktadır. J. W. Legro ve Moravcsik'in da bahsettiği gibi “Devletlerarası siyaset, kıt kaynaklar üzerinde dağıtım ve yeniden dağıtım üzerinde sürekli bir devletlerarası pazarlık oyunudur.” (Jeffrey W. Legro, 1999).
Pazarlık oyunu; bu kıt kaynaklar için yapılan işbirlikçi anlaşmalardan tehditlere, yaptırımlara, dengelemeye veya savaşa kadar gidebilir; çünkü ülkenin enerji ihtiyacını sağlayabilmek ulusal çıkardır ve rasyonel kararlar alınmalıdır. Bütün bu pazarlık taktikleri, hali hazırda devletlerin ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerini belirlemektedir.
1. GÜVENLİK ve ENERJİ
Ekonomik ve siyasi gücü tekelinde bulundurarak iktidarını pekiştiren, tarihsel süreç içerisinde değişerek ve dönüşerek günümüzdeki konumu edinen devlet aygıtının; 1648 yılında gerçekleşen Vestfalya Antlaşması’ndan bu yana uluslararası sistemin en güçlü aktörü olduğu kabul edilmektedir. Devletler üstü mekanizmalar olmakla birlikte bu yapılanmalar özellikle yaptırım noktasında tıkandıkları için devletlerarası ilişkileri her anlamda kontrol etmek mümkün olamamaktadır. Devletlerarası ilişkileri düzenleyecek bir üst otorite olmadığından; devletler siyasi meşrutiyetin temelini oluşturmaktadırlar (Baylis, 2008).
Devletleri insan doğasına benzeten Hobbes “Doğa Hali” adlı eserinde insanların ilk önceliğinin ‘kendilerini koruma altına almak’ olduğunu, bu minvalde devletlerin de insanlar gibi olduğunu belirterek; devletlerarası ilişkilerde üst otorite eksikliğinden kaynaklanan anarşi ortamında önceliği güvenliğe vermiştir (Hobbes, 2008). Devletin insan doğasına benzerliğini ortaya koyan Hobbes’un dikkat çektiği insan; kendi varlığının devamlılığını sağlamak zorunda olan bir varlıktır ve bunun için de kendini koruması ve güçlendirmesi gerekmektedir. Devamlılık gösteren refah anlayışı da insan faaliyetleri için diğer bir gerekliliktir (Gauther, 1969).
Söz konusu güvenlik ortamını sağlayacak ana aktör ise devlettir. Hobbes; devlet sınırları içerisindeki yasalara bağlı olarak yaşayan toplum halini de güven ortamı olarak ifade etmiş, bu yaklaşımıyla insanın ve toplumun güven içinde olmasına katkı sağlamıştır (Henderson, 2000).
Bahsi geçen devlet yaklaşımı, kendi güvenlik alanını tanımlayan devletin aynı zamanda güvenliğini sağlaması için alacağı tedbirler ve yapacağı manevraları da gündeme getirmektedir. Hobbes’a göre; devletler kendi güvenlikleri ve çıkarları için yapması gerekenlere göre davranma özgürlüğüne sahiptir (Curley, 1991). Buradaki çıkar ve
özgürlük kavramlarının tanımsızlığı ve göreceliliği, güvenlik kaygısıyla yapılan uygulamaların farklılaşmasına neden olabilmektedir.
Buna göre doğa hali konumundaki insan; bencil, kendi çıkarlarını düşünen bir yapıdadır ve varlığını devam ettirebilmek için çatışmaya başvurabilmektedir (Copleston, 1998).
Sürekli bir çatışma söz konusu olduğunda kalıcı bir güvenlikten bahsetmek mümkün değildir. Güvensiz hisseden; birincil amacı olan hayatta kalmak için mücadeleye girişecek, yapması gerekeni yapacak ve güç kullanımını arttırarak diğer taraf üzerinde üstünlük sağlayacaktır (Hobbes, 2008).
Güç ve güvenlik kavramı; devletlerin varlıklarını sürdürebilmelerinde önemli rol oynamaktadır. Siyasal realistler güce, düzen ve istikrarı korumada işe yarayan bir araç olarak bakmışlardır (Tanrısever, 2009). Günümüz uluslararası ilişkilerinde de açıkça görülmektedir ki devletler; güçleri doğrultusunda söz sahibi olabilmektedirler. Bu nedenle devletlerin amacı ulusal gücü korumak, arttırmak ya da göstermektir (Tanrısever, 2009).
Ulusal güç; çok boyutlu bir kavram olarak karşımıza çıkmakta ve içerisinde farklı unsurları barındırmaktadır. Morgenthau’ya göre bu unsurlar; coğrafya, endüstriyel kapasite veya askeri kapasite, nüfus, ulusal karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği veya doğal kaynaklardır (Morgenthau, 1970). Bir devletin ulusal gücüne farklı oranlarda etki eden ve araştırmamızın da temel bileşenlerinden birini oluşturan doğal kaynaklar; bir ulusun diğer bir ulus karşısındaki gücünü belirleyen en önemli faktörler arasında yer almaktadır.
Özellikle sanayi devrimi sonrası makineleşme ile birlikte ortaya çıkan kapitalizm sürecinde doğal kaynakların kullanımı kritik bir rol oynamıştır. Doğal kaynakların öneminin artmasına binaen doğal kaynaklara sahiplik, yakınlık ve/veya doğal kaynaklara hükmetmek; ulusal gücün ana aktörlerinden olmuştur. Ulusal güç; endüstriyel devrimle birlikte barışta ve savaşta ham madde kaynaklarını kontrol altında tutmayla eş değer tutulmuştur (Morgenthau, 1970).
Doğal kaynaklarla bağlantılı güç ilişkisi; devletlerin ulusal ve uluslararası politikalarına da etki etmiştir. Bu bağlamda devletler; kendi güvenlikleri ve devamlılıklarını sağlayarak ulusal güçlerini pekiştirmek amacıyla; ulusal ve uluslararası arenada güvenlik stratejileri geliştirmiş; sürdürülebilir, verimli ve güvenli enerjiyi temin hususunda farklı politikalar izlemişlerdir. Bu politikalar da farklı dönemlerde devletlerin önceliklerinin ve çıkarlarının çatışmasıyla enerjiden kaynaklanan güvenlik sorunlarını doğurmuştur.
1973 Petrol Krizi ile beraber güvenlik konusu askeri güç ile sınırlandırılmamış ve güvenlik anlayışının genişletilerek yeniden tanımladığı bir dönem gelmiştir (Yılmaz, 2017). Daha sonraki gelişmeler göstermektedir ki ekonomik, teknolojik ve siyasi gelişmeler dünyada enerji ihtiyacını arttırmış ve güvenlik yaklaşımlarını da bu yönde etkilemiştir. Carter Doktrini’nde geçen “Herhangi bir başka gücün Körfez’i kontrol etmesi petrol akışını kontrol etmesi demektir ve bu ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırı anlamına geldiğinden askeri güç dahil her yolla engellenecektir.” (Saunders, 1985) ifadesi de bunu en iyi şekilde açıklamaktadır.
Bu değişim sonrasında güvenlik ve güç kavramları askeri güçle sınırlandırılmamıştır.
Uluslararası düzende güvenlik yaklaşımı bakımından, askerî gücün yanında, ekonomik güce dayalı güvenlik yaklaşımı da önem kazanmıştır. Ekonomik güç söz konusu olduğunda; günümüzün ekonomik anlamda en güçlü devletlerine bakıldığında enerjinin ön plana çıktığı görülmektedir. Soğuk Savaş sonrasında ekonomi ve enerjinin güvenlik ile ilişkilendirilmesi; enerji kaynaklarına yönelik farklı sonuçlar doğurmuştur (Liu Feng, 2006) .
Bu noktada enerji kaynaklarına ulaşım konusunu üç farklı boyutta ele almak gerekmektedir. İleride de detaylandırılacağı üzere; enerji kaynaklarına sahiplik, enerji kaynaklarına yakınlık ve enerji kaynaklarına hakimiyet konusu devletlerin bu alandaki politikalarını şekillendirmektedir.
Özetle; enerji kaynaklarına sahip devletler; sahip oldukları enerji kaynaklarının kapasitesi kendileri için yeterli olduğunda dışa dönük politikalardan ziyade içe dönük politikalar yürütmekte ve eldeki mevcut enerjinin verimli kullanımı konusuna önem vermektedirler. Enerji kaynaklarına yakın devletler ise; enerji kaynaklarına sahip
olmasalar dahi enerji kaynaklarına ulaşabilme imkanları bulunduğundan, yakınlarındaki kaynaklara sahip devletlerle çeşitli antlaşmalar gerçekleştirmekte ve bu yolla enerji sorunlarını halledebilmektedirler.
Soğuk Savaş sonrası düzende aktörlerin güvenlik arayışı sebebiyle enerji kaynaklarına yöneldiği ve bu kaynakların kolay bir şekilde ulaşabilme noktasında gerekli politikalar geliştirdikleri görülmüştür (Pamir, 2005). Enerji kaynaklarına sahip olmayan ve aynı zamanda yakın da olmayan devletler ise kendi güvenliklerini ve güçlerini sürdürülebilir hale getirmek için dışa dönük politikalar izlemekte ve kendilerinden güçsüz bazı devletlerin sahip oldukları enerji kaynaklarına hakim olma politikası gütmektedirler. Bununla birlikte; enerji kaynaklarına sahip olmasına rağmen kendi kaynaklarını koruyarak dışarıdaki kaynaklara hakimiyeti ve onları tüketmeyi önceleyen devlet politikaları da söz konusudur. Tüm bu gelişmeler;
enerjinin bir ulusal güvenlik sorunu haline gelmesini doğurmaktadır.
Enerji Güvenliği Kavramının Tarihsel Süreci
Güvenlik çalışmaları Amerika Birleşik Devletleri’nde İkinci Dünya Savaş’ı sonrasında dar bir kapsamda olmak üzere başlamış ve uluslararası çatışma ortamının daha çok askeri yönleriyle sınırlı kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu çalışmaların üniversite çatısı altına alınmasında ve sivil örgütler tarafından ele alınması ABD’nin öncülüğünde gelişmiştir. Bu değişim ülkelerin güvenlik yaklaşımını da etkilemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş sonuna kadar devlet odaklı ve askeri konuları içeren bir güvenlik anlayışı hakim olmuşken, Soğuk Savaş sonrası dönemde ise güvenlik kavramı devletçi-askeri unsurlardan uzaklaşarak genişlemiş ve güvenliğin devletten topluma doğru öznelleştirilerek derinleşmiştir (Chipman, 1992).
Güvenlik kavramının askeri alanın dışına çıkmasıyla enerji kaynakları ile ilgili güvenlik çalışmaları da değişime uğramıştır. Birinci Dünya Savaşı zamanlarında Winston Churchill’in İngiliz donanmasını yerli kömür kaynaklarından yabancı petrol kaynaklarına kaydırmaya karar verdiğinde, petrolün kontrolü ulusal askeri stratejinin
kilit bir sorunu haline gelmiş ve enerji güvenliği konusunu askeri alanla sınırlandırarak başlanılmıştır (Yergin, 2006). Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’ndaki petrolün askeri makinelerin çalışır durumda tutmasındaki etkisi ile enerji güvenliği konusu ele alınmış; savaşın kazanılmasındaki veya kaybedilmesine yönelik enerjinin yoksunluğunda son derece önemli rol oynamıştır (Singer, 2008).
Askeri güvenlik kavramının yerini gün geçtikçe dünya da ekonomik güvenlik kavramının almasıyla, enerji kaynaklarının iç ve dış politika üzerindeki etkisini daha da önem kazandırmış ve enerji kaynakları ile ilgili güvenlik çalışmaları da değişime uğramıştır (Moran, 2009). Bunun etkisi ilk kez 1973 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri'nin ve birkaç Avrupa ülkesinin Arap petrol ambargosuna maruz kalmasıyla;
enerjinin ekonomik ve siyasi bir silah olarak kullanıldığının göstergesi haline gelmişti. Arap ülkeleri, 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan sonra ABD'ye enerji sevkiyatını keserek ABD'nin İsrail'e verdiği desteği sona erdirmeye çalıştı. Bu petrol fiyatlarında dört katlık bir artışa yol açtı ve nihayetinde sadece ABD'ye değil, genel olarak Batılı tüketicilere zarar dokunmuştu. Ancak nihayetinde ABD yabancı politikasını değiştirmedi ve ambargo amacına ulaşmadı (Robert W. Orttung, 2012)
Daha yüksek fiyatlar ABD petrol tüketimini düşürerek fiyatların düşmesine ve piyasalarda üretilen aşırı miktardaki petrolün bulunmasına sebep olmuştu. Daha sonraki nispeten ucuz petrol dönemi (varil başına 30 ABD dolarının altında) 1990'ların sonuna kadar sürdü. Petrol ambargosunun enerji güvenliği hakkında değişimin olmasında bir etkisi olmuştu. O krize kadar, politikacılar ve analistler enerji kaynaklarının nispeten ucuz ve erişilebilir kalacağını varsaymışlardı. Krizden sonra başta Batılı ülkeler gelecekteki enerji krizleriyle başa çıkmak için planlar yapmaya başlamış ve bu yönde akademik çalışmalar artmaya başlamıştır (Robert W. Orttung, 2012).
21. Yüzyılın başından bu yana bazı olaylar yeni tehditler ve korunacak enerji kaynakları dahil olmak üzere bu klasik enerji güvenliği kavramını değiştirmiş ve genişletmiştir. Bunlardan en önemlisi 2005-06 döneminde Rusya-Ukrayna gaz anlaşmazlığıdır. 2005-06 döneminde Rusya-Ukrayna doğalgaz anlaşmazlığı, Avrupa'da doğal gaz arz sıkıntısına neden oldu. Petrol, dünyanın baskın yakıtı olmaya
devam etse de, doğal gaz ısınma ve enerji üretimi için bir başka önemli yakıt kaynağı haline gelmişti. Bu sebeple Rusya Avrupa ülkeleri üzerinde elinde çok etkin bir koz olarak enerjiyi kullanmış ve bu kozu kullanarak siyasi üstünlük elde etmiştir (Irie, 2017). Böylelikle 21 yy. da ulusal güç unsurları arasında olan enerji kaynakları sadece ekonomik güç unsuru olarak değil, siyasi bir araç olarak da kullanmaya başlanarak yeni bir Enerji Güvenliği anlayışını da beraberinde getirmiştir.
Tüm bu faktörler, çağdaş uluslararası ilişkileri, enerji güvenliğinin doğrudan stratejik ve jeopolitik boyutlarının ötesine geçen şekillerde şekillendirmektedir. Bir yandan, enerji piyasasının önemli oyuncuları olan devletler arasında yeni stratejik ittifaklara ve iş birliğine yol açabilmiş; diğer yandan ise uluslararası gerilim ve çatışmaların sebebi olmuştur.
1.1. Ulusal Güvenlik ve Enerji
“Ulusal Güvenlik” kavramı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD Başkanı Herry S.
Truman döneminde 18 Ekim 1947’de kongre tarafından çıkartılan Ulusal Güvenlik Yasası (National Security Act) ile üne kavuşmuştur (The National Security Act of 1947, 2019). Burada “Ulusal Güvenlik” salt bir kavram olmaktan çok bir politikaya atıf edilmektedir. Bu tarihten sonra ulusal güvenlik kavramı, ulusal güvenlik politikaları ile birlikte konuşulmaya ve belirlenmeye başlanmıştır (Wolfers, 1952). Ulusal politikalarında güvenliği önceleyen devletler, bu bağlamda stratejilerini şekillendirmişlerdir.
Ulusal güvenlik, bireysel ve kolektif güvenliği; kritik altyapı korumasını ve sivil korumayı sürdürmek; yasa ve düzeni sağlamak veya eski haline getirmek; ülkenin bağımsızlığı, egemenlik ve toprak bütünlüğünü sağlamak için tasarlanan bireysel ve toplu güvenliği sağlamak için tasarlanmış normatif, örgütsel ve yapısal çerçeve olarak tanımlanmaktadır (Udeanu, 2012). Dolayısıyla ulusal güvenlik; devletlerin bu alanda strateji belirlemesi gerekliliğini doğurmaktadır.
Ulusal güvenlik stratejisi; bu bağlamda devletin kendi güvenliğini uzun vadede sağlamak için geliştirdiği politikalar; tehdit olarak gördüğü unsurlar ve bunlara yönelik önlemleri rasyonel bir şekilde ele alıp güvenlikli durumu kurgulamaya çalışmaktadır (Yalçın, 2017). Kısacası ulusal güvenlik; güvende olma hali, ulusal güvenlik stratejisi de tehditlerle başa çıkma yöntemleridir. Ulusal güvenliğin amacı; temel çıkarları teşvik etmek ve savunmak, devlete uluslararası ilişkilerde hareket özgürlüğü sağlamak, sürekli değişen bir dünyada, karşılıklı bağımlılıklarla karakterize etmek, vatandaşların korunmasını vurgulayarak, temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almaktır (Stăncilă, 2011).
Ulusal güvenlik, küreselleşme olgusundan dolayı bütün dünyayı etkisi altına alabilen ekonomik gelişmelerden; ülkelerin enerji politikalarından; sosyal, politik faaliyetlerden etkilenir çünkü bu şartlar altında, devletler yaptıkları her şeyde giderek daha fazla birbirine bağımlı haldedirler. Ülkelerarası karşılıklı bağımlılık gittikçe arttığı için bunların doğurduğu riskler ve tehditlerin sayısı da çeşitliliği de gittikçe artmaktadır.
Uluslararası güvenlik ortamındaki aktörler, bireysel güvenliği sağlamanın yalnızca ortak bir çaba ile mümkün olduğunu fark etmişlerdir. Küreselleşme ve bölgesel entegrasyonun gittikçe arttığı yeni düzende, devletin sınırları dışında olup bitenden bahsetmeden ulusal güvenlik sağlamak mümkün olmamakta, böylelikle ulusal güvenlik; bölgesel güvenlik ve uluslararası güvenliğin bir unsuru olarak ele alınmaktadır (Cîrdei, 2014).
Güvenlik kavramıyla beraber enerji güvenliği zamanla kapsamını genişletmekte ve ulusal güvenlik konularının başında yer almaya başlamaktadır. Günümüzde enerji politikaları, enerji kaynaklarına bağımlılığı azaltmayı ve mümkün olduğunca kendi enerjisini kendi imkanlarıyla temin etmeyi amaçladığı gerçeğiyle; milletlerin, toplulukların ve vatandaşların güvenliğini sağlama amacı taşımaktadır. Bunun yanı sıra ulusal güvenlik alanında enerji bileşeni daha fazla dikkat çekmektedir; çünkü enerji konusu göz önüne alınmadan yapılan çabalar sonucu devlet kendi kendine yetebilme becerisi elde edilemeyecektir (Cîrdei, 2014).
Devlet, ihtiyacı olan enerjiyi üretme veya tedarik etme noktasında kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutarak enerji politikaları üretmektedir. Bu politikalar öncelikle ulusal seviyede kesintisiz ve uygun fiyatlı enerji kaynaklarının temin edilmesini içermektedir (Müller-
Kraenner, 2008). Böylelikle devlet, kendi güvenliğini sağlama amacıyla sınırları içerisinde doğabilecek bir istikrarsızlığı önlemeye ve kendi varlığı için gerekli olan güçlü olma isteğini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, enerji tedariği için üretilen politikalar ulusal bir strateji meselesi haline gelmekte ve ulusal çıkarlar konusu olarak değerlendirilmektedir (Yergin, 2006).
Özellikle 1970’lerin petrol krizinden bu yana, geleneksel olmayan bir güvenlik tehdidi olarak enerji güvenliği; ulusal ajandalardaki yerini bulmaya başlasa da Soğuk Savaş sonrası Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) kesintisiz doğal kaynaklara ulaşımını ve enerji güvenliğini sağlayan stratejik bir konsept geliştirmiştir (Biresselioğlu, 2012). Dolayısıyla, enerji arzı, modern zamanların en önemli güvenlik sorunlarından biri haline gelmiştir (Eriş, 2009).
Bu noktada enerji kaynaklarına sahip olmanın tek başına yeterli olmadığını belirtmek gerekir. Yukarıda söz ettiğimiz yaklaşım göz önünde bulundurulursa, enerji kaynaklarına hakim olmak isteyen devletler; görece güçsüz devletlerin ulusal güvenliğini tehdit eden politikalar yürüterek kendi güçlerini arttırmayı hedeflemektedirler. Bu durumun en belirgin örnekleri Arap devletlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bilhassa petrol kaynaklarının büyük kısmına sahip olmakla birlikte, siyasal birliğin sağlanamaması, gelişmişlik düzeyinin artmaması vb. sorunlar dolayısıyla farklı devletler ABD, Rusya gibi uluslararası arenanın en güçlü devletlerinin taarruzlarına maruz kalmakta ve Irak gibi örneklerden de görüldüğü üzere enerji kaynakları diğer devletlerin eline geçebilmektedir.
Dolayısıyla enerji kaynaklarında güçlü olmanın yanı sıra enerji güvenliği de sağlandığında bir devletin ulusal gücü tamamlanmaktadır.
Enerji güvenliği sağlandığında, ulusal güvenliğin güçlendirilmesine katkıda bulunan, optimum parametrelerde işleyen ekonomik şartlar yaratılmaktadır çünkü enerjinin etki alanına baktığımızda ekonomik boyutunun etkin olduğu görülmektedir. Nasıl güç kavramının etrafında sosyal yaşam, ekonomi, kültürel ve askeri gibi kavramlar barınıyorsa aynı şekilde bu kavramlara güç ve tutarlılık katan enerji konusu da bu alanlarla ilintilidir (Mureşan, 2009).
Enerji kaynakları; çeşitlerine göre farklı anlamlar taşımakta ve her enerji kaynağına ulaşım, kaynakları tüketim ve üretim konularında kaynağın kendisine uygun yöntemler tercih edilmektedir. Bu çeşitliliğe binaen; nükleer santrallerde enerji üretim programlarının hızlandırılması, kömür kullanan modern teknolojilere dayalı hidroelektrik ve enerji üretimini arttırılması, yenilenebilir enerji veya enerji verimliliği üretimini ve endüstriyel ortamlardaki alternatifleri artırmayı hedefleyen endişelerin dile getirilmesi önem arz etmektedir (Strategia de Securitatea Naţională a României, 2006).
Enerji güvenliği, devletlerin başarısı için sınırlarının ötesine geçen bir konudur ve her bir devletin ulusal çıkarları gerçekleştirme konusundaki çalışmaları tek başına yeterli olmamaktadır. Küreselleşen dünyada, artan dışa bağımlılıkla birlikte; enerji güvenliğini sağlamak, ulusal faydaları en üst düzeye çıkarmak için belirli bir yaklaşım gerektirmektedir. Dolayısıyla devletler; askeri güvenlik açısından katı bir yaklaşımın yeterli olmadığını, siyasal, diplomatik, sosyal, ekolojik, kültürel ve ekonomik düzeyde de etkin olmanın gerektiğini benimsemişlerdir. Enerji tedariği devletlerin ulusal güvenliğinin temelidir çünkü ekonomik gelişme için yeni fırsatlar yaratır. Ayrıca enerji güvenliğini sağlamak, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve enerji yollarının güvenliği; devletin iç istikrarını sağlamakla beraber uzun ve orta vadeli hedefler olmakta, böylelikle enerjinin yukarıda belirtilen farklı düzeylerdeki etkisinin göz önünde bulundurulması ulusal güvenliğin çıkarına olmaktadır (Cîrdei, 2014).
Bununla birlikte söz konusu politikalardaki en önemli ortak hedef; ülkenin gereksinim duyduğu enerjinin güvenilir, zamanında, sürdürülebilir kılınması ve uygun fiyatlı enerji kaynaklarının temin edilmesidir (Müller-Kraenner, 2008). Enerjinin ulusal güvenlik stratejisindeki yeri; devletlerin yapılarına göre değişiklik göstermektedir. Buna göre ülkeler; üretici, tüketici ve transit ülkeler olarak ayrılmaktadırlar (Müller-Kraenner, 2008).
1.1.1. Ulusal Güvenlik ve Üretici Ülkeler
Enerji politikaları bağlamında; üretici, tüketici ve transit ülke statüsünde olan ülkelerin yukarıda saydığımız ortak hedefleri yanı sıra kendi özel ulusal güvenlikleri için
üretmeleri gereken enerji politikaları da vardır. Enerji kaynaklarına dayanan bir ulusal güvenlik perspektifi, devletlerin kendileri için küresel talebin yanı sıra kaynakları çıkarma ve aktarma yeteneğine de bağlıdır.
Küresel enerji yapısında; enerji kaynağı üreticisi statüsündeki ülkelerde; enerji kaynağı potansiyelini saptadıktan sonra bu kaynakları geliştirmek, yerli ya da yabancı sektörlerden hangisine gereksinim duyulacağını belirleyip ülke içindeki iştiraklere teşvik sağlamak, mevcut kaynakların ne kadarının ithal edilip ne kadarının muhafaza edilmesi gerektiğini belirlemek (Pamir, 2005) ve ayrıca enerji fiyatlarının planlanmasını yapmak stratejik bir önem arz etmektedir. Özellikle enerji fiyatlandırılması; ülke içi istikrar ve kendi kendine yetebilme kabiliyetinde büyük rol oynamaktadır.
Üretilen bir malın toplam maliyeti içinde enerjinin payı; bir sektörden diğerine değişkenlik göstermektedir. Örneğin; metalürji, cam, çimento, petrokimya gibi sahalardaki firmalar yoğun biçimde enerjiye ihtiyaç duymaktadırlar. “Enerji-yoğun”
olarak adlandırılan bu sektörlerin büyük bir kısmı aynı zamanda “emek-yoğun”
sektörlerdir yani insan gücüne ihtiyaç duymaktadırlar. Bu sebeple bahsi geçen sektörlerin toplam ulusal istihdam içindeki payları büyümektedir.
Ülkede enerji fiyatlarının yükselmesi durumunda; enerji-yoğun sektörler diğer ülkelerle rekabet edemez hale gelmekte ve yüksek enerji fiyatları dolayısıyla artan maliyetlerin neticesinde istihdam düşmekte, işsizlik artmakta ve ulusal gelir azalmaktadır.
Üretici devletlerin bir diğer gündemi de talep güvenliğini aramaktır. Talep güvenliğini aramak; ulusal bütçenin istikrarı ve öngörülebilir bir gelir akışını sağlamak için, üretiminin uzun vadede adil bir fiyattan satın alınacağına dair güvence sağlayarak ulusal bütçelerin istikrarlı ve öngörülebilir bir gelir akışını sağlamaktır (Gal Luft, 2009).
1.1.2. Ulusal Güvenlik ve Tüketici Ülkeler
Üretici ülkelere göre daha dezavantajlı bir konumda bulunan tüketici ülkelerde; enerji politikalarındaki rasyonellik sadece uygun fiyatlarda yeterli tedarikin mevcudiyeti olarak anlaşılmaktadır (Yergin, 2006). Bununla beraber enerji tüketici ülkeler dışa
bağımlılıklarını azaltmayı ve enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi hedeflemektedirler.
Buna en iyi örneklerden biri Avrupa Birliği (AB) komisyonu tarafından hazırlanan
“Enerji Arz Güvenliği için Avrupa Stratejisine Doğru” adlı ‘Yeşil Kitap’tır. Bu başlık altında önem kazanan enerji arz güvenliği kavramı; “İyi işleyen bir ekonomide gelişme hedefiyle bütün tüketiciler için her fiyatta enerji ürünlerine ulaşabilmek” olarak tanımlanmaktadır (Taştan, 2013). Bu da göstermektedir ki, enerji politikaları kapsamında tüketici ülke konumunda bulunan ülkelerin sorunları ve talepleri çeşitlenmekte, değişen konjonktür neticesinde enerji tüketen ülkelerin politikalarında da değişim gözlemlenmektedir.
1.1.3. Ulusal Güvenlik ve Transit Ülkeler
Enerji üreten ve enerji tüketen ülkelerin dışındaki bazı ülkeler; üretici ve tüketici ülkeler arasında jeostratejik konumu gereği dünya pazarında enerjinin taşınması için doğal enerji köprüsü özelliğiyle transit ülke olmaktadır. Bu ülkeler; ticaret merkezi haline gelme hedefleriyle küresel ölçekteki projelere katkı sağlamakta ve çok yönlü enerji politikaları ile üretici ve tüketici ülkeleri buluşturan bölgesel aktör rolü oynamaktadır. Küresel enerji yapısındaki transit ülkeler; bu misyonlarıyla beraber küresel ve bölgesel enerji politikalarıyla ulusal ve uluslararası güvenliğe ilişkin çok yönlü diplomasi yürütebilme kabiliyetine ve imkanına sahiptirler (İrge, 2017).
Üretici ile tüketici ülkeler arasındaki bağın kalıcı ve sürdürülebilir olması için, taraflar arasındaki ilişkilerin barışçıl düzenlemeler içinde gelişmesi gerekmektedir. Ayrıca, tüm enerji hatlarının geçtiği bölgelerdeki toplumsal ve ekonomik istikrarın da, sürdürülebilirlik açısından kaçınılmaz bir gereklilik olması da zorunludur (Dedeoğlu, 2018) ve bu noktada transit ülkelerin üzerinde önemli bir misyon yüklenmiştir.
Transit ülke olma özelliğini taşıyan ülkelere örnek olarak Türkiye ve Ukrayna gösterilebilir. Ukrayna, dünyanın en büyük doğalgaz rezervine sahip ülkesi ve dolayısıyla da en büyük doğalgaz ihracatçısı olan Rusya (Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı) için vazgeçilmez bir konumda bulunaktadır (Dugin, 2014). Rus coğrafyasındaki başta doğal gaz olmak üzere enerji kaynaklarının %90’ından fazlasının batı ülkelerine ulaşımında
enerji kavşağı rolündeki Ukrayna; enerji transit ülke özelliğine sahiptir (Sait Sönmez, 2015).
Transit ülkeye örnek teşkilden bir başka ülke olan Türkiye; ne stratejik bir enerji üreticisi ne de bir tüketicidir. Bununla birlikte, yüksel potansiyele sahip önemli bir petrol transit ülkesi ve önemi artan potansiyel bir gaz transit ülkesidir (Global Relations Forum, 2013).
Özellikle 2000’li yıllardan itibaren küresel ölçekteki projelere yaptığı katkılar ve geliştirdiği çok yönlü enerji politikaları ile Batı ile Doğu’yu buluşturan Türkiye; enerji ticaret merkezi olma yolunda ilerlemektedir (T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı).
Enerji politikalarında üretici veya tüketici olmak; farklı gereksinimleri beraberinde getirmektedir. Tüketici ülkeler enerji kaynaklarına ulaşmak için üretici ve transit ülkelerle, üretici ülkeler de enerji kaynaklarını ihraç ederek gelir elde etmek için tüketici ve transit ülkelerle uzlaşmak durumundadır. Bu karşılıklı ihtiyaç halinde olma durumu, ülkelerin ulusal ve uluslararası güvenlik politikalarına yansımakta, günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde de görüldüğü gibi bilhassa transit ülkeler günden güne önem kazanmaktadır. Ayrıca, tüketici ve transit ülkeler enerji ihtiyacını çeşitlendirme ve ucuza tedarik etme yönünde politikalar geliştirirken; üretici ülkeler en çok kâr edeceği ve tekelci bir anlayışla politikalar geliştirmektedirler.
1.2. Uluslararası Güvenlik ve Enerji
Ülkelerin kendilerine yönelik bir tehdide maruz kaldıklarında ve bundan etkilenme olasılıkları çok yüksek olduğunda devletlerin temel tercihleri; etkilenme olasılığını azaltmak için ülkenin imkanları gereğince kendi başlarına bazı tedbirler almaları; bir başka ifadeyle ulusal güvenlik stratejisinde sebep olan tehdidin altında yatan gerçek sebeplerin tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak ve sonrasında uluslararası stratejisinin gerekliliklerini yapmak şeklinde olmaktadır. Uluslararası güvenlik stratejisi, genel olarak tehdidin kaynağına ve asıl sebeplerine odaklanmakta, tehdidi durdurmak ya da geçici önlem almaktan ziyade üretilen stratejilerle veyahut politikalarla tehdidi ortadan kaldırma hedefindedir.
Bu gibi durumlarda; ulusal güvenlik stratejilerinin problemin kaynağına inmemesinden ve sorunun tamamen ortadan kalkmasına yönelik bir stratejiyi içermediğinden, kaynakları boşuna kullanma olasılığı bulunmaktadır. Bundan dolayı, uluslararası güvenlik, ulusal güvenlik stratejilerinden daha etkili olmakta ve ulusal güvenlik stratejisini kullanamayan ülkelere de bazı seçenekler sunmaktadır. Örneğin; ulusal güvenlik politikalarını uygulayamayan ülkeler, kendilerinden daha güçlü ülkelere bağlı çalışmalar yürütmekte ve bunun için gerekli olan belirli bir dış politika ve uluslararası güvenlik çerçevelerini çizmektedirler.
Burada uluslararası güvenlik stratejilerinin etkisi çok önemlidir. Devletlerarası ilişkilerde mutlak dost ya da mutlak düşman ülke anlayışı olmadığından, ülkeler arası ilişkilere dayanan uluslararası güvenlik stratejileri de değişkendir. Bu değişkenlik doğaldır; zira ülkelerin niyetlerinin başka bir ülke için belirsiz oluşu; uluslararası ilişkilerin uzun süredir devam eden aksiyomlarından biridir. Eğer bir ülke buna göre politika belirlemez ise diğer ülkelerin niyet değişikliğinin insafına kalmak durumundadır. Oysa ki niyet; tek başına bir güvenlik oluşumunun teminatı değildir (Buzan, 1983) (Dedeoğlu, 2018). Bu sebeple güvenlik koşullarını kontrol etmemesi halinde ülkenin yalnızca yüzeysel anlamda güvende olduğunu savunmak mantıklı görünmektedir .
Anlaşılacağı üzere, uluslararası güvenlik stratejileri; bölgesel ve küresel güvensizliklere karşı önleyici, agresif olmak yerine daha işbirlikçi bir şekilde politikalar geliştirmekle yükümlüdür. Öte yandan, bir devletin net olarak ayrılabilen ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri aynı anda izlenebileceği gibi birbirini de tamamlayıcı olabilmektedir (Fierke, 2015).
Uluslararası güvenlik sağlama girişimlerini ulusal güvenliği sağlamadan ele almak söz konusu değildir. Yurtiçinde enerji ihtiyacı karşılandığı taktirde, uluslararası güvenlik politikalarında söz sahibi bir ülke potansiyeline sahip olunmaktadır. Bir diğer deyişle, enerjinin bu konudaki katkısını göz önünde bulundurursak; enerjinin bir ülkenin sınırları içerisinde kendi kendine sağlanamaması ya da enerji çeşitliliğine yeteri kadar önem verilmemesi durumunda; sınır ötesi politikalarda ülke etkin bir aktör olmaktan çıkabilmektedir.
Dünya ticareti ve küresel enerji politikaları incelendiğinde; petrol ve doğal gaz dikkat çekmektedir ve zaman geçtikçe de bu iki unsurun etkisi artmaktadır. 2017 yılında ham petrol ihracatı 2195.6 milyon ton petrol eşdeğeri varil (mtoe) iken, işlenmiş petrol ihracatı 1221.8 mtoe; 2018’de ham petrol ihracatı 2263.1 mtoe ve işlenmiş petrol ihracatı 1238.8 mtoe olarak artış gösterirken; doğal gazın dünya ticaretindeki payı 2017’de 904.4, 2018’de 943.4 trilyon metreküp olarak artış göstermektedir (British Petroleum, 2019).
Enerji, stratejik olarak hayati bir metadır ve enerjiye erişim bir devletin güvenliğinin gerekli bir unsurudur. Birçok ülke için, enerji güvenliği, uluslararası ve ulusal güvenlik politikalarının bütünleşik bir unsurudur. Enerji piyasaları çok hassas olduğundan, enerjinin önemi özellikle belirginleşmektedir. Bununla birlikte, ülkelerin dış politika amaçlarını enerjiye göre düzenlemeleri; ekonomik ve askeri alanlara göre daha olası bir konumda bulunmaktadır çünkü petrol fiyatları özellikle siyasi gelişmelere çok duyarlı bir stratejik öneme sahiptir.
Petrol fiyatları; yurtiçi gelişmelerden etkilenmesinin yanında dış politika stratejilerinde de belirleyicidir. Örneğin; politik devrimler hiçbir insana zarar vermese ya da üretime, ihracata uzun süreli bir etki etmese dahi uluslararası ekonomik sonuçlar; petrol fiyatlarının yükselişine sebep olmaktadır. Esas itibariyle; politik etkenler, enerji üretiminin ve altyapı projelerinin ticari uygulanabilirliğini etkilemektedir.
Bir ülkenin politik yönelimi ve istikrarı, imzalı sözleşmelere saygı gösterme olasılığı ve bölgesel çatışmada yer alma eğilimi, doğal olarak bir enerji projesinin fiyat etiketini ve algılanan değerini önemli ölçüde etkileyen politik faktörlerdir. Ayrıca altyapı projeleri ülkeler ile bağlantılıdır ve ilişkilerini yansıtır. Bu yüzden ülkelerin ticari mallarını ihraç etmek ve enerji kaynağı ithal etmek için seçtikleri rotalar; doğal olarak politik sınırlarını göstermektedir. Örneğin, doğalgaz ihracatıyla alakalı projelerde verilen kararlar, özellikle politik değerlendirmelerden etkilenmeye çok açıktır çünkü riskli olabilmektedirler.
Yatırımcılar yatırımlarından geri dönüş almadan evvel uzun süre beklemek zorundadırlar ve bazı projeler büyük batık maliyetler içermektedir. Bu yüzden, devletin istikrarı doğal gaz projelerini geliştirmek için çok önemli bir rol oynamaktadır (Shaffer, 2009).
Geçmişten Günümüze Enerji Politikaları Çerçevesinde Uluslararası Güvenlik
Enerji politikalarının güvenlik stratejileri başlığı altında değerlendirilmesi geçtiğimiz 100 yılın önemli bir meselesi haline gelmiştir. Winston Churchill veya Georges Clemenceau Birinci Dünya Savaşı’nda ordularının ihtiyacı için kömürün yerini yeni yeni almaya başlayan petrolün arz güvenliğini sağlamayı stratejik görmektedirler. Buna benzer olarak İkinci Dünya Savaşı’nda enerji ulusal güvenlik için kaçınılmaz bir ihtiyaçtı; çünkü petrol arz güvenliği tankları, savaş uçakları ve savaş gemileri için o zamandan bu zamana kadar alternatifsiz bir enerji kaynağı olmaktadır (Yergin, 2009).
1950’lerde ve 1960’larda Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Sovyetler Birliği ve Kuzeydoğu Asya'dan kaynaklanan dünya enerji ihtiyacı iki katına çıkmıştır. Birleşmiş Milletler (2013) raporuna göre, dünya enerji ihtiyacı 1950’lerde 1,676 mtoe iken 1960’larda 4,197 mtoe’ye yükselmiştir. Bu bölgelerde ekonomik büyüme, yaşam standardını iyileştirme, motorizasyon ve elektrifikasyon tüm talep sektörlerinde enerji talebini artırmıştır. Daha da önemlisi, çoğunluğu petrol olan uluslararası enerji ticareti aynı dönem için dört katından fazla artmıştır. Uluslararası petrol tedarik sistemi, batı petrol şirketleri tarafından kontrol edilmiştir. Bu şirketler nispeten istikrarlı bir şekilde ucuz petrol tedarik ederken, petrol ihraç eden ülkeler petrol ihracatından zenginliklerin dağıtımına giderek daha fazla memnuniyetsiz davranmış ve 1960 yılında Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nü (OPEC) kurmuşlardır. Gelişmiş ülkelerde enerji arz güvenliği yüksek bir politika önceliği olmamakla birlikte, gelişmekte olan birçok ülkedeki nüfusun çoğunluğu modern enerjiye, özellikle de elektriğe bile erişememiştir. Örneğin; 1969’da toplam dünya nüfusunun sadece %20’sini oluşturan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ülkeleri elektrik tüketiminin %72’sini oluşturmaktadır (J. A. Paravantis, 2017).
1970'ler; enerji güvensizliği döneminin başlangıcı olarak tanımlanabilir. Buna en iyi örnek de yaşanan iki petrol krizidir. 1973'teki ilk petrol krizinde, Arap Petrol Ülkeleri Örgütü'nün (OAPEC) petrol ambargoları, petrol ithal eden ülkelerin kriz yaşamalarına sebep olmuş, sanayileşmiş ve üretimini ucuz petrole göre oluşturmuş olan petrol ithal eden ülkelerin sistemleri zorlanmaya başlamıştır. Kar marjlarının düşmesini önlemek için
de petrol fiyatlarındaki artış maliyetlere yansıtılmış ve artan maliyetler enflasyonun oluşmasına sebep olmuştur. Bu süreçte; birçok OPEC ülkesi, on yıl boyunca petrol varlıklarını kademeli olarak millileştirmiştir (Edward Morse, 2005) .
İkinci petrol krizi, uluslararası petrol fiyatlarının 30$/varil seviyesinin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Bu dalgalanmalar ithalatçı ülkelerde petrol güvensizliğini ortaya çıkarmış ve çeşitli tepkiler doğurmuştur. Nihayetinde; enerji talebi artışı durmuş, enflasyon oranı belirgin bir şekilde artmış ve yüksek ekonomik büyüme dönemi en azından Batı Dünyasında sona ermiştir. Bu sürecin etkisiyle ülkeler; enerji verimliliği, çeşitlilik, stoklama, iç ve dış alanlarda enerji yatırımı gibi enerji güvenliği politikası adı altında çeşitli önlemleri uygulamaya başlamıştır (Energy Charter Secretariat, 2015).
İkinci petrol krizinde; İran’a baktığımızda, petrol gelirleri en önemli kaynakları oluşturmuş ve İran’ın modernleşme ve sanayileşme politikaları doğal kaynaklara olan bağımlılığını arttırmıştır. Bu, İran’ın dış politikasında ve uluslararası güvenlik politikalarında petrolün etkisini arttırmış, dolayısıyla Şah döneminde yabancı yatırımı teşvik etmek, dış ticaret bölgeleri kurmak ve Batı dünyasıyla ekonomik işbirliğini tesis etmek temel hedefler halini almıştır (Efegil, 2012) .
1980'lerde, özellikle on yılın ikinci yarısında, enerji arz güvenliği, hem arz genişlemesinde hem de petrol krizlerinden kaynaklanan yüksek enerji fiyatları nedeniyle talebin azalmasına neden olmuştur. Küresel petrol ithalatı, on yılın ilk yarısında %25 azalmış, petrol, özellikle elektrik üretimi için nükleer enerji ve doğal gaz ile önemli ölçüde değiştirilmiştir. OPEC, petrol fiyatları üzerindeki kontrolünü kaybetmiş ve fiyatlandırma pazar odaklı olmaya başlamıştır. Bazı petrol ihraç eden ülkeler, uluslararası talep güvenliğini yönetme girişimlerinin ilk işareti olan ithalatçı ülkelerde enerji pazarına girmeye başlamıştır (G. Luciani, 1998).
Daha yakın zamanlarda ortaya çıkan Arap Baharı ve sonrasındaki siyasi belirsizlikler;
daha fazla gerginlik ve istikrarsızlık yaratmıştır. Artan deniz enerjisi taşımacılığı ve daha sonra İran’ın nükleer programındaki yüzleşme, Hürmüz ve Malakka Boğazları gibi ulaşım kilit noktalarında “deniz şeridi sorunları” ile ilgili endişelere neden olmuş ve enerji güvenliği endişeleri petrol arzının ötesine geçmiştir. Rusya’nın 2014’te Ukrayna’yla
yaşadığı sorunların yol açtığı enerji güvenliği tehdidi, Avrupa’daki gaz ithalatçılarını, Rusya’nın gaz ihracatındaki taahhütlerine yerine getirmeye devam edip etmeyeceklerini düşünmeye zorlamış ve gaz talebinin güvenliğinden endişe duyulmuştur. Bu kriz aynı zamanda transit riskinin bir hatırlatıcısı olmuştur. 2011'de ise Fukushima nükleer kazası;
hem enerji bağımsızlığı hem de sera gazı azaltımının önlenmesi için nükleer hakkında temel bir soruyu gündeme getirmiştir (Energy Charter Secretariat, 2015).
Tüm bu gelişmeler göstermektedir ki; uluslararası güç ve ulusal güvenlik dengesi, küresel ve bölgesel gelişmeler ile ilgili olarak enerjinin önemini son derece kritik bir rol oynamaktadır. Enerji durumu her ülkede, hatta bir ülke içinde bir bölge ile diğer bir ülke arasında bile değiştiğinden, fiili politika veya risk yönetimi araçları çok çeşitlidir. Bu araçlar şunlardır: kaynak ve talebin çeşitliliği, güvenlik artırma, depolama, talep kontrolü, enerji sübvansiyonu, dikey entegrasyon, enerji ticareti ve fiyatlandırma (Energy Charter Secretariat, 2015).
Bu noktada; genel olarak enerji politikasının niteliğinin üç özelliğini not etmek önemlidir.
Birincisi, enerji politikası araçları, her enerji politikası başlığı için evrensel olarak geçerli değildir, diğer ifadeyle bazı araçlar biri için çalışır ancak diğerleri için her zaman olamaz.
Örneğin, küresel ısınma bir tehdit olarak algılanabilir ve enerji politikaları konusunda yaptırımları arttırabilir, ama aynı zamanda ısıtma enerjisi için kaynak gereksinimlerini azaltabilir. Bu nedenle, sağlam bir enerji politikasının özü; her başlığı dengelemeyi içerir ve bir ülkenin karşılaştığı spesifik enerji zorluklarına bağlı olarak, bir başkasının üzerine öncelik verilmesi çoğu zaman gereklidir. İkincisi, dış politikalara bağlı olarak, enerji politikasının geliştiğini anlamak da önemlidir. Önceki bölümde açıklandığı gibi, enerji güvenliği zamanla ağırlaştırılabilir veya geliştirilebilir. Bu nedenle, aynı ülkede farklı alanlarda bile enerji politikaları her zaman birinci öncelik değildir. Üçüncüsü, hemen hemen bütün ülkeler çok çeşitli derecelerde enerji üretip tükettiği için; üreten-ihraç eden veya tüketen-ithal eden ülkeler arasında kesin bir enerji politikası ayrımı yoktur. Bu nedenle, bazen bir ülkenin arz veya talebinin önceliği olup olmadığı konusunda bir ikilemle karşı karşıya olunmaktadır. Enerji ihraç eden birçok ülke bu ikilemle karşı karşıya kalmaktadır, çünkü yerel enerji talepleri hızla artmaktadır (Energy Charter Secretariat, 2015).
1.2.1. Uluslararası Güvenlik ve Üretici Ülkeler
Enerji üretici ve transit ülkeler için enerji tedarik stratejileri ekonomi, askeri güç ve diplomasi, kadar önemlidir. Onlar kadar önemli olmasının sebebi; enerjinin hem ekonomik boyutu hem de savunma sanayindeki alternatifsiz oluşu, aynı zamanda diplomasideki gücünü de belirlemesidir.
Şimdiye kadar enerji güvenliği ile ilgili literatürün çoğu enerji ithalatçıları için arz güvenliğine odaklanmaktadır. Birleşmiş Milletler’den gelen standart enerji güvenliği tanımı, sadece arz güvenliği ile ilgilidir. Ancak, birçok enerji ihracatçısı ülke için, uluslararası enerji güvenliği, “makul” bir fiyatla istikrarlı enerji ihracat akışı anlamına gelmekte, sadece yeni enerji yatırımını değil aynı zamanda genel ekonomik gelişmeyi de garanti etmektedir. Ayrıca, birçok ihracatçı ülkede iç enerji arz güvenliğinin giderek artan bir sorun olduğu belirtilmelidir. Mesela 1986’da petrol fiyatlarının çökmesinden sonra, petrol ihraç eden ülkelerin petrol ihracat gelirlerinin düşmesiyle karşılaşıldığı zaman birçok ithalatçı ülke petrole olan bağımlılığını da azaltmaya çalışmıştır. Bu durumda, ihracatçı ülkelerin neden yeni üretim ve ihracat tesislerine yatırım yaptıkları anlaşılmaktadır (Energy Charter Secretariat, 2015).
Enerji üreten ve ihraç eden ülkeler arasında, enerji talebinin güvenliği konusunda en ön plana çıkan ülkelerden biri Rusya'dır. 2006'daki G8 zirvesinde, Başkan Putin “güvenilir arz sağlamak için alınan önlemlerin istikrarlı talep sağlamak için alınan önlemlerle desteklenmesi gerektiğini” belirtmiştir (Rus Başkanlığı, 2006). Moskova’nın 2030’a kadar ana enerji politikası belgesi olan Enerji Stratejisi (Enerji Bakanlığı, 2010), enerji konusunu ülke güvenliğinin ana stratejik kılavuzlarından biri olarak görmektedir. Strateji, açık bir enerji güvenliği tanımı vermese de, Rus hükümetinin, yerel arz güvenliğini ve uluslararası talep güvenliğini güvenlik stratejileri açısından tanıdığı iddia edilebilir.
Talebin uluslararası enerji güvenliği söz konusu olduğunda, Rus enerji kaynaklarının geleneksel ve yeni tüketicileri ile istikrarlı ilişkiler kurulmasını hedeflendiği belirtilmektedir (Ministry of Energy of The Russian Federation, 2010).
Rusya gibi İran da talebin enerji güvenliğini arayan başka bir ülke konumundadır. Hem OPEC hem de Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu (GECF) üyesi olan İran, önemli petrol ve gaz rezervlerine sahiptir ve Suudi Arabistan ve Rusya'dan sonra en büyük üçüncü petrol ihracatçısı ülkedir. İran; talebin enerji güvenliğini talep eden ilk ülkelerden biridir.
İran’ın, Asya’daki güvenli gaz piyasaları karşılığında ithalatçılara petrol ve doğal gaz varlıkları sunduğu belirtilmektedir (Marcel, 2006) .
Kanada; petrol, doğal gaz, kömür ve elektrik ihracatçısıdır ve uluslararası arz güvenliği Kanada için önemli bir sorun değildir. Aslında, Kanada esas olarak ülkedeki kritik enerji altyapısını korumak için strateji geliştirmektedir. ABD’deki “Shale” gazı devrimi, ABD’ye yapılan Kanada’daki gaz ihracatını 2007’den bu yana %26 azaltmıştır. Kanada bu nedenle, kendi ihracat pazarındaki doğal gaz talebinde güvensizlikle karşı karşıya kalmıştır. Her ne kadar petrol üreticileri kendi üretimleri için talep güvenliği talep etseler de Kanada hükümetinin enerji talebinde uluslararası talep güvenliğini açıkça talep edip etmeyeceği de açıkça görülmektedir (Kanada Ulusal Enerji Kurulu, 2013).
Büyük bir petrol ve gaz ihracatçısı iken 2004 yılında net bir petrol ithalatçısı haline gelen Endonezya'nın enerji güvenliği konsepti, bol miktarda kaynak olmasına rağmen ithalatçı ülkelerdeki pazarlara giderek daha fazla benzemektedir. Parlamento, 17 Ekim 2014 tarihinde 79/2014 sayılı Hükümet Yönetmeliği ile imzalanan Şubat 2014'te gözden geçirilmiş Ulusal Enerji Planı’nı (NEP14) kabul etmiştir. NEP14, enerji politikası planlamasında bir dizi önemli değişiklik getirmiştir. Enerji kaynaklarını ihracattan iç pazara yeniden yönlendirerek Endonezya'nın enerji bağımsızlığını yeniden kurmaya odaklanmış ve enerji karışımını yerli enerji kaynaklarına doğru yeniden dengelemeyi amaçlamıştır.
Bu, petrol tüketimini en aza indirgemek; yenilenebilir enerji ve kömürün kullanımını ve tüketimini arttırmak; gaz üretimini ve tüketimini optimize etmek; nükleer enerjinin son çare olarak göz önüne alınması anlamına gelmektedir. NEP14, enerji karışımını 2025 yılına kadar şu şekilde dönüştürmeyi hedeflemektedir: %30 kömür, %22 petrol, %23 yenilenebilir kaynaklar ve %25 doğal gaz. Mutlak rakamlara çevrildiğinde, bu hedefin büyük mücadelesi daha da çarpıcı hale gelmektedir. Önümüzdeki dönemde; gaz kullanımı iki katından fazla, kömür kullanımı üç katından fazla olacaktır ve yenilenebilir
enerji kaynakları 2025 yılına kadar on bir kattan fazla büyüyecektir. Ayrıca, Gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) bir fonksiyonu olarak enerji esnekliğinin 2025 yılına kadar düşürülmesi ve enerji verimliliği ile ilgili önlemler de alınmıştır. NEP14, doğal gaz ve kömür ihracatının kademeli olarak azaltılmasını ve nihayetinde belirtilmek üzere gelecek bir tarihte sona ermesini şart koşmaktadır. Bu şartname, işlenmemiş mineraller için benzer bir karar izlemekte ve Endonezya’nın enerji güvenliği konusundaki endişelerini ve kaynak tabanının hassasiyetini yansıtmaktadır. NEP14 ayrıca enerji acil durum politika çerçevelerini ve eylemlerini de tanıtmaktadır. Hükümet, enerji acil durum yönetimi yapıları kurmayı ve petrol tamponu stokları oluşturmayı hedeflemektedir. Artan ithalat bağımlılığı konusundaki endişe, NEP14’ün hem fosil yakıtlar hem de elektrik için enerji sübvansiyonlarını azaltma çağrısına da yansımaktadır. NEP14, piyasaya dayalı fiyatlandırma çağrısı yapmaktan vazgeçmeden, Endonezya’nın ekonomik kalkınmasının temel kavramlarından biri olan ve tüm Endonezyalıların enerjiye uygun erişim sağlayabilecekleri anlamına gelen “ekonomik eşitlik değerini” yansıtan bir enerji fiyatını hedeflemektedir. Son olarak, NEP14 2020 yılına kadar ülkenin elektrifikasyonunu tamamlamayı ve Endonezya’nın büyük coğrafi genişliğini göz önünde bulundurarak zor bir girişim olan enerjiye tam erişim sağlamayı amaçlamaktadır (National Energy Policy, 2014).
Afrika'daki en büyük petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (Liquefied Natural Gas: LNG) ihracatçısı olan Nijerya, OPEC ve GECF üyesidir. Nijerya’nın 2003’te formüle edilmiş ancak Nijerya Enerji Komisyonu’nda geçerli olan “Ulusal Enerji Politikası”, petrolden uzaktaki enerji çeşitliliğinin ülkedeki istikrarı ve uluslararası güvenliğini artıracağını savunmaktadır. Bu politika belgesinde; kırsal alanlardaki odun tedarikine özel dikkat gösterilmesine rağmen elektriğe erişim enerji güvenliği altında ele alınmamaktadır.
Nijerya'nın petrol piyasalarını çeşitlendirdiği için güvenlik iyileştirme talebinde bulunduğu kabul edilmektedir, ancak belgenin asıl odak noktası, petrol ve gaz ihracatının mutlaka Nijerya ekonomisi ve toplumu için sürdürülebilir bir büyüme ile sonuçlanmamasıdır (Energy Commision of Nigeria, 2003).
1.2.2. Uluslararası Güvenlik ve Tüketici Ülkeler
Enerji ithal eden ülkeler için enerji tedariğindeki en ufak bir kesinti kendi güvenlikleri açısından büyük risk taşımaktadır. Büyük ölçüde enerji ithalatçılığında önde gelen 29 üye ülkeden oluşan uluslararası bir kuruluş olarak, Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency: IEA) enerji güvenliğini, enerji kaynaklarının kesintisiz bir şekilde uygun bir fiyatla temin edilebilirliği olarak tanımlamaktadır (IEA, 2014).
ABD, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı ve ikinci en büyük enerji üreticisi ve tüketicisidir (U.S. Energy Information Administration, 2018). İthal edilen enerjiye artan ihtiyaçlarla, enerji güvenliği geleneksel olarak özellikle petrolde enerji bağımsızlığı olarak adlandırılmaktadır. ABD petrol acil durum müdahale politikaları öncelikle Enerji Politikası ve Koruma Yasası'na (EPCA) dayanmaktadır. EPCA, ABD başkanına “ciddi bir enerji arızası kesintisi” durumunda Stratejik Petrol Rezervi (SPR)’nin düşürülmesini yönetme ya da Uluslararası Enerji Programı kapsamındaki ABD yükümlülüklerini yerine getirme yetkisi vermektedir. ABD Enerji Bakanlığı (DOE), bir petrol arzı kesintisine ABD’nin müdahalesini başlatma ve koordine etme sorumluluğuyla ülkenin Ulusal Acil Durum Stratejisi Organizasyonu (NESO) olarak hizmet vermektedir. NESO iki takımdan oluşmaktadır: kriz değerlendirme ekibi ve yürütme ekibi. Kriz değerlendirme ekibi, DOE Politika ve Uluslararası İlişkiler Ofisi tarafından yönetilmektedir. Ekip, kriz durumunun analizinden ve yürütme ekibine yanıt seçeneklerine ilişkin önerilerden sorumludur.
Yürütme ekibi, Politika ve Uluslararası İlişkiler Ofisi ve Çevresel Etki Değerlendirmesi’nden (ÇED) gelen enerji sekreteri, enerji sekreteri yardımcısı ve üst yönetimden oluşur. Yürütme ekibi, kriz değerlendirme ekibinin bulgularını analiz eder ve tartışır ve diğer departmanlar ve Beyaz Saray personel ofisleriyle birlikte koordine eder.
Enerji sekreteri, yürütme ekibinin tavsiyelerini ABD başkanına iletmekten sorumludur.
Kriz değerlendirme ekibini ve yürütme ekibini oluşturan tüm ofislerden; personelin etkin bir acil durum müdahale ekibi olarak hareket etme kapasitelerini korumak için düzenli eğitim almaları beklenmektedir. Yönetici düzeyinde, DOE'nin bir petrol arz krizini simüle etmek için Petrol Şoku dalgası olarak bilinen bir kriz simülasyonu gerçekleştirmek üzere protokolü vardır. Personel düzeyinde, IEA'nın acil müdahale tatbikatlarına Petrol