MODERN DÖNEME DEK AFRİKA’NIN ULUSLARARASI TİCARET SİSTEMİNE EKLEMLENME SÜRECİ

211  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER (AFRİKA ÇALIŞMALARI) ANABİLİM DALI

MODERN DÖNEME DEK AFRİKA’NIN ULUSLARARASI TİCARET SİSTEMİNE EKLEMLENME SÜRECİ

Yüksek Lisans Tezi

Haldun YÜRÜMEZ

Ankara–2016

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER (AFRİKA ÇALIŞMALARI) ANABİLİM DALI

MODERN DÖNEME DEK AFRİKA’NIN ULUSLARARASI TİCARET SİSTEMİNE EKLEMLENME SÜRECİ

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı: Prof. Dr. Melek FIRAT

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(3)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE

Bu belge ile, bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim.(……/……/200…)

Tezi Hazırlayan Öğrencinin Adı ve Soyadı

………

İmzası ………

(4)

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

………...…1

BİRİNCİ BÖLÜM: AFRO-AVRASYA SİSTEMİNİN OLUŞUMU: M.Ö. 4. BİN YILDAN M.S. 7. YÜZYILA

……….…8

I.

AFRO-AVRASYA VE MISIR………...8

A. Yerleşiklik ve İdeoloji: Kutsalın Dönüşümü………...8

1. Bir Anlamlandırma Bütünü Olarak Kutsal………..9

2. Yerleşik İdeolojinin Doğuşu………11

3. Kent ve İdeolojinin Kurumsallaşması: Çok Tanrıcılık ………….…..14

B. Antik Dünyada Kent Ekonomileri Ağının Oluşumu………..19

1. Kentin İhtiyaçları: Kent Ekonomileri Ağının Kuruluşu…………...20

2. Yeni Bir Dünya: Kent Ekonomileri Ağının Genişlemesi ve Bütünleşmesi……….24

a. Demir ve Büyük Kozmopolit İmparatorluklar……….25

b. Akdeniz’in Doğuşu ve Afro-Avrasya Sistemi………27

C. Uluslararası Ticaretin Kurucu Merkezlerinden Biri Olarak Mısır…...…..31

1. Merkezileşme, Kentleşme ve Nil Vadisi Merkezli Ticaret Ağı Dönemi………..32

2. Uluslararası Ticaret Ağıyla Bütünleşme Dönemi: Emperyal Politikalar ve Tek Tanrıcı Devrim………..37

3. İmparatorluklar Dönemi: Batı – Doğu Ticaretinde Bir Merkez Olarak Mısır………..……40

(5)

II.

AKDENİZ'İN DOĞUŞU VE AFRİKA………...44

A. Nübya ve Kuş Krallıkları………..…45

1. Aşağı Nübya Dönemi: Nil Vadisinin Kuzeyi ile Güneyi Arasındaki Farklılaşma……….……..46

2. Yukarı Nübya ve Kuş Krallıkları………...………48

a. Kerma: Kuşitik Devlet Geleneğinin Doğuşu………….………48

b. Mısır Egemenliğinde 500 Yıl ve Napata……….……..…….50

c. Meroe: Akdeniz Dünyası ve Özgünleşme……….………….52

B. Kuzey Boynuz Bölgesi ve Aksum Krallığı………...55

1. Batıdaki Alçak Bölgelerde Erken Devletleşme: Gash Deltası……...55

2. Platolar………...57

a. Aksum-Öncesi Dönem: D’MT Krallığı ve Kızıldeniz………...57

b. Aksum Krallığı: Akdeniz Dünyasının Büyüyen Etkisi………60

C. Kuzey Afrika ve Akdeniz İmparatorlukları………64

1. Kolonizasyon: Akdeniz Ticaretinin Bir Parçası Haline Gelen Yerleşimler………65

2. Kartaca: Kırsal Ekonominin Oluşması………..67

3. Roma ve Kentleşme……….…….71

D. Fizan ve Garamantlar: Sahra-Ötesi Ticaret Sisteminin İlk Nüveleri………...75

1. Yenilikler ve Yerleşik Yaşam………..75

2. Çölde Kent: Vaha Tarımı, Köle ve Ticaret ………...…77

3. Akdeniz Dünyası ile Bütünleşme: Garamantların Yükselişi ve Düşüşü……….…..80

(6)

İKİNCİ BÖLÜM: AFRO-AVRASYA SİSTEMİNİN GENİŞLEMESİ: M.S.

7. YÜZYILDAN M.S. 15. YÜZYILA

………..83

I. AFRO-AVRASYA SİSTEMİNDE İSLAM'IN ROLÜ……….83

A. Kent Ekonomilerinde Güçlenen Orta Sınıf Merkezli İdeolojiler: Tek Tanrıcı Dinler……….…83

1. Yeni Bir Dünya Yeni Bir Düzen: Pazar ve Birey Temelli Evrensel Kurgular………....84

2. İran – Sami Kültürel Geleneği………88

B. Ortaçağ’ın Ekonomik Sistemi………...91

1. Hint Okyanusu’nda İslam Egemenliği: 600 – 1000………...91

2. Uluslararası Ekonomide Çin Etkisi: 1000 – 1500………..94

a. Kızıldeniz’in ve Akdeniz’in Yükselişi ………...95

b. Krizler Dönemi: Eski Güçlerin Düşüşü……….97

C. İslam'ın ve Ticaretin Yayılışı………..102

1. Deve Göçebeliğinden İslam’a Arabistan’ın Büyük Dönüşümü………...102

2. İslam’ın Kent Merkezli Düzeni……….105

a. İslam’ın Yayılışı……….106

b. Merkezi Otorite: Kent Kültürüne Dayalı İslami Bir Toplumsal Düzen ………107

c. Adem-i Merkeziyetçilik: Kırsal Büyümesi, Ticaretin Güçlenmesi………110

II. HİNT OKYANUSU VE AFRİKA………...111

A. Sahra-ötesi Ticaret Sisteminin Bütünüyle Ortaya Çıkışı……….112

1. Batı Sahra: Altın Yolu………...113

(7)

a. Batı Sahra Ticaretinin Örgütlenmesi: Altına Dayalı Bölgesel Bir

Ticaret Ağı………113

b. Değişen Dengeler: Batı Sahra Ticaretinin Yükselişi ve Çöküşü………..116

(1) Bölgesel Ticaret Ağı Siyasi Açıdan Bütünleşiyor: Fatimilerden Murabıtlara………..116

(2) Avrupa’nın Yükselişi ve Batı Sahra Ticaretinin Çöküşü………..121

2. Sahra-altı Afrika………124

a. Batı Sudan: Altın İmparatorlukları……….124

(1) Orta Nijer Merkezli Antik Kentleşme ve Devletleşme………...125

(2) Sahra-ötesi Ticaret ve İmparatorluklar Dönemi………..129

i) Gana İmparatorluğu………130

ii) Mali İmparatorluğu……….132

iii) Songai İmparatorluğu……….136

b. Orta Sudan: Köle Ticareti ve Kentleşme………139

(1) Çad Gölü Havzası: Köleci İmparatorluk………..139

(2) Hausaland: Kentleşme………144

B. Hint Okyanusu Dünyası ve Doğu Afrika………...147

1. Doğu Afrika Kıyısı……….148

a. Hint Okyanusu Dünyasının Oluşumu………..148

b. İslam’ın Yükselişi ve Svahili……….151

(8)

(1) 700 – 1000: Basra Körfezi Dönemi ve Svahili’nin Ana

Hatları………...………152

(2) 1000 - 1500: Kızıldeniz Dönemi ve Svahili’nin Doğuşu……….…….154

2. Zimbabve Platosu………..….…160

a. Sosyo-ekonomik Gelişimin İlk Aşamaları: Orta Limpopo………..……160

b. Kuzeye Kayış: Zimbabve Platosu ve Zambezi Havzası………163

SONUÇ

………166

EKLER

………172

KAYNAKÇA

……….…192

ÖZET

………202

ABSTRACT

………...203

(9)

1

GİRİŞ

1960’lara hatta 70’lere kadar egemen tarih yazımı Afrika’nın bir tarihi olduğunu yadsımıştır. 19. yüzyılın katı pozitivist geleneklerini takip eden bu tarih anlayışına göre “gerçek”in peşine yalnız ampirik kanıtlar göstererek düşülebilir.

Yazılı kaynak olmadan tarih olmaz, bu nedenle Afrika’nın da bir tarihi yoktur. Bu çerçevede, Afrika kıtasındaki uygarlık kalıntıları, dönemin siyasi düşüncesine paralel şekilde, Afrikalılara değil, Sabalılara, Müslüman Araplara ve beyaz ırka mensup olduğu ima edilen öteki kolonyalistlere atfedilmiştir. Uzun bir emperyalist dönemden beslenen bu bakış açısı 1960’lardan itibaren hızla değişti. Afrika’nın sömürgesizleştiği, dünyada sistem karşıtı hareketlerin yoğunlaştığı bu dönemin tarih yazımındaki iz düşümü Annales Okulu idi. Annales tarihçileri yazılı kaynakların yanı sıra, geçmişten kalan tüm izlerin tarih yazımının kaynakları olduğunu kabul ettiler.

Böylece, belgelere dayalı siyasi tarihe ek olarak, toplumsal ve ekonomik olan da tarihin alanına girmeye başladı. Bu çalışma, Annales’in temel ilkeleri çerçevesinde, Afrika’nın modern döneme dek uluslararası ticarete eklemlenme sürecini inceleyecektir.

Bu noktada, Fernand Braudel’in Türkçe’ye Maddi Uygarlık ve Kapitalizm adıyla çevrilen üçlemesindeki ekonomi anlayışı temel alınacaktır. Braudel ekonomiyi üç katmanlı, piramide benzer bir yapı olarak tanımlar. En altta geçim ekonomisi ya da kendi deyişiyle “maddi hayat” vardır. Her ne kadar, üretilenin tüketildiği kendine yeterli basit bir ekonomi de olsa, her şey maddi hayatın geniş sırtına dayanır. Yani maddi hayat gelişmeden ileri doğru bir hareket söz konusu olamaz. Bu gelişim belli bir seviyeye ulaştığında ise maddi yaşamın derinliklerinden bir üst katman yani pazar ekonomisi ortaya çıkar:

(10)

2

“O halde, verili bir bölgede bütün basit pazar-yerleri tarafından, çoğu kez sadece mütevazı bir miktarda emtia içeren pazarları temsil eden küçük noktalar bulutu tarafından oluşturulan geniş tabakayı tahayyül edin. Bu sayısız başlama noktalarıyla bizim mübadele ekonomisi dediğimiz şey başlamaktadır:

Bir yanda, üreticinin geniş dünyasıyla, diğer yanda tüketicinin aynı ölçüde muazzam dünyası arasında uzanan mübadele ekonomisi.” 1

Braudel mübadeleyi, ticareti ve pazar ekonomisini eş anlamlı olarak kullanır.2 Ona göre, pazar ekonomisinin en az iki biçimi vardır. İlki, günlük basit mübadeleleri ve birbirine yakın kentler arasındaki yerel ticareti kapsar. Bu ticaret düzenli, öngörülebilir, rutindir. Hem küçük hem büyük tacirlere açık olduğu müddetçe geniş ölçekli ticaret de buna dâhildir. Bu noktada pazardaki ticaret saydam olsa da denetime tabiidir ve gelir çok sayıda kişi arasında bölünür. Fakat mübadele hiyerarşisinde yukarı doğru ilerledikçe ikinci tip ekonomi egemen olur. Bu ekonominin dolaşım ağı oldukça farklıdır. Tacir malı satıcısından doğrudan alarak üretim ile tüketimin arasına mekânsal bir mesafe koyar. Bu sayede, üretici ile tüketici arasındaki ilişkileri keser ve ancak kendisinin dahliyle sürecek bir ilişki zinciri kurar.

Mübadeleyi hızlandıran her türlü araç anlamında paranın kullanımı yayıldıkça üretim ile tüketim arasında uzun tacir zincirleri ortaya çıkmaya başlar. Büyük kârlar sağlayan uzun mesafe ticareti bu ekonominin en tipik örneğidir. Braudel, sadece bir grup insanın elindeki denetime açık olmayan bu ekonomiyi “kapitalizmin gerçek yuvası”3 olarak nitelendirir.

1 Fernand Braudel, Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, çev. Mustafa Özel, İstanbul, Ağaç Yayıncılık, 1991, s. 30-31.

2 “Ancak bu iki dünya (üretim ve tüketim) arasına bir diğeri sokulmaktadır, bir nehir gibi dar ama çalkantılı olan ve ötekiler gibi anında tanınan bu dünya mübadele, ticaret ya da başka bir ifadeyle pazar ekonomisidir.” Fernand Braudel, Civilization and Capitalism 15th – 18th Century: The Wheels of Commerce, Londra, Book Club Associates, 1983, s. 25.

3 Ibid., s. 229-230. (G. Arrighi’nin Uzun Yirminci Yüzyıl kitabının Recep Boztemur tarafından yapılan çevirisinden yararlanılmıştır.)

(11)

3 Bu mübadele ağının en ilkel biçimlerini kent ile kır arasındaki eşitsiz ilişki ortaya koyar.4 Kent kırsalın toprak gelirine el koyarak kendini kırdan farklılaştırmış ve aynı zamanda bu ilişkileri kurumsallaştıracak bir ağ kurmuştur. Braudel söz konusu ağı, Thunen’in verimli bir ovanın ortasına yerleştirdiği, dış dünyadan yalıtılmış büyük hayali kenti üzerinden anlatır:5

“Bu eşsiz kent ve ovası kapalı bir cam fanus içindeymiş gibi etkileşime geçeceklerdir. Bütün aktiviteler uzaklıkla belirlendiğinden, kentin etrafında bir dizi eş merkezli daire şekillenecektir: İlk daire bostanlardan ve mandıra üretiminden meydana gelecektir(kente yakın hatta kimi zaman kentin içinde);

ikinci ve üçüncü dairede tarım ve hayvancılık bulunacaktır. Bu resim öteki kentlere de uygulanabilecek bir mikro-kozmostur.”6

Buna benzer ilişki ağları olmadan herhangi bir kentin var olması düşünülemez.

Zira geçim ekonomisine katkı yapmadan yaşanılabilen ilk yerleşim olan kent, kırsaldan akacak toprak gelirine mecburdur. Çevresindeki kırsal alanları ekonomik ve siyasi olarak tahakküm altına almadan kentin varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle, kentin etkisi, kurulduğu mekânın ötesine uzanır; kendi nasıl salt tarımsal üretimin ötesine geçen bir yerleşim haline geldiyse, çevresini de eşitsiz bir mübadele temelinde yeniden dizayn eder. Yani kenti, onu korumak için inşa edilen sur içi ile sınırlı düşünmek yanıltıcıdır. Bunun önüne geçmek ve kentin kuruluşuyla beraber geliştirdiği söz konusu ilişki ağlarını vurgulamak amacıyla bu tezde kent- ekonomi terimi sıklıkla kullanılacaktır.

4 Fernand Braudel, Civilization and Capitalism 15th – 18th Century: The Perspective of the World, Londra, Collins, 1984, s. 39.

5 Ibid., s. 38’den Johann Heinrich Von Thunen, Der isolierte Staat in Beziehung auf Landwirtschaft und Nationalakonomie, 1876, I, p. I .

6 Braudel, The Perspective…, s. 38.

(12)

4 Thunen çoğu çağdaşı gibi basite indirgenmiş bir resim üzerinden açıklama yapmaya çalıştığından bazı noktaları görmezden gelmek zorunda kalmıştır. Örneğin, sanayi devrimi öncesinde yaşadığı için endüstriyel alanlar soyutlamaya dâhil değildir. Ya da daha önemlisi pazar ilişkilerini es geçmiştir. Kırsal daha ziyade

“soyut” gibidir, mübadele ilişkilerine dair herhangi bir iz yoktur; bundan dolayı, eşitsizliğe dair bir şey de söylemez. Eğer Thünen’in cam fanusunu kırıp kenti farklı pazar ilişkilerinin de var olduğu bir dünyaya yerleştirirsek çok daha gerçekçi bir resme sahip oluruz. Bu, yukarıda sayılan ilişki ağlarının kapsamını genişletip karmaşık bir hale getirecekse de kent-ekonominin çok daha iyi tasavvur edilmesini sağlayacaktır:

“Merkezin çevresindeki değişken uzaklıklarda kimi zaman ortaklık rolü üstlenen ama genellikle ikinci sınıf rollerine teslim olan öteki kentler yer alacaktır. Bunların aktiviteleri metropolleri tarafından yönetilir: Metropolün etrafında bekçilik yaparlar, ticaret akışını metropole yönlendirirler, kendilerine gelen malların yeniden dağıtımını yaparlar ya da taşınmasını üstlenirler, metropolün kredileriyle yaşarlar ya da bu yönetimden zarar görürler… Metropoller bu ikincil kentleri tamamen zapt etmişlerdir, ama hizmetlerine gerek duyduklarından daha fazlasını yapmamışlardır. Öteki büyük kentler tarafından gerçekleştirilen kimi fedakârlıklar olmadan bir dünya-kenti yüksek yaşam standartlarına ulaşamaz ve bunları sürdüremez…” 7

Her ne kadar, açıklamanın odak noktası metropol gibi büyük bir kent ekonomi de olsa, Braudel’in çizdiği bu resim, kentin dış dünyanın ilişkilerine dahil edildiğinde etrafında nasıl da yeni hiyerarşik ağlar kurabileceğine dair önemli bir ipucu veriyor.

Aslına bakılırsa, sistemi işler kılan da bu hiyerarşik yapının ta kendisiydi. Nitekim

7 Ibid., s. 27-30.

(13)

5 ekonomik eşitsizlikler, “voltaj farkı” misali mübadele ekonomisinin sürekli çalışmasını sağlıyordu.8

Dünya-ekonomiler sözü edilen kentsel ağların bölgesel bir kopyaları gibidirler.

Kentlerin öncelikle kendi etraflarına ördükleri ilişki ağları zamanla kılcal damarlar gibi yayılıp farklı pazarlar arasında yatay ilişkiler tesis ettikçe kimi bölgeler ekonomik açıdan belli bir bütünlük kazanmıştır. Dünya-ekonomi de bu bağlamda, kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesine sahip, mübadele ağları ile özerk bir organik bütün haline gelmiş ekonomik bir bölgedir. Dünya-ekonomiler de aynı kent ekonomiler gibi çeşitli bölümlerden meydana gelir: Dar bir merkez, gelişmiş bir orta bölge ve geniş bir çevre. Merkez, yukarıda sözü edilen türde, refahın aktığı bir metropol etrafında şekillenir. Bir dünya-ekonomide yalnız bir metropole yer vardır.

Eğer ikinci bir kent güç kazanıyorsa, bu muhtemelen dünya-ekonominin ağırlık merkezinde bir değişim olacağını göstermektedir. Orta bölgeleri ayırt etmek daha zordur çünkü merkez ile aralarında büyük bir uçurum yoktur. Bu noktada Braudel, ticareti elinde tutan ya da yönlendiren yabancı bir diasporanın varlığını bu bölgenin ikincil durumuna kanıt olarak görmektedir.9 Çevre bölgeleri belirlemek ise daha kolaydır: Nüfus yoğunlukları düşük, kentleşmemiş ya da henüz kentleşmeye başlayan, dünya-ekonominin merkezlerine hammadde pazarlayıp karşılığında mamul mallar alan ülkelerdir.

Bu çalışma, Afrika’nın uluslararası ticarete eklemlenme sürecini sistematik olarak genişleyen bir ilişki ağı çerçevesinde ele alacaktır. Mübadele ekonomisini yayarak bu ağın genişlemesini sağlayan kent ekonomiler çalışmanın temel analiz

8 Ibid., s. 26.

9 Ibid., s. 40.

(14)

6 birimidir. Kentleşme yayıldıkça farklı pazarlar arasında gevşek ancak görece düzenli yatay iletişim ağları kurulmuş, zamanla genişleyen bu ağlar uluslararası ticaretin ve dünya-ekonomilerin temellerini şekillendirmişlerdir. Braudel de buna paralel şekilde, dünya-ekonomilerin, aynı toplumlar, uygarlıklar, devletler ve imparatorluklar gibi çok uzun zamandır mevcut olduklarını vurgular.10 Bu noktadan hareketle, ticari ilişkilerin modern döneme dek seyri iki dünya-ekonomi temelinde incelenecektir:

Akdeniz ve Hint Okyanusu dünyası.11 Bu dünya-ekonomiler arasındaki iletişim yoğunlaştıkça, kısaca Afro-Avrasya sistemi olarak adlandıracağımız, batıda Atlantik’ten doğuda Pasifik’e kadar uzanan bir ticaret ağı ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın temel tezi, Afrika’nın modern döneme dek, kent ekonomilerin tetiklediği söz konusu ticaret sistemi ile edilgen olmaktan ziyade, kurucu ve şekillendirici bir ilişki geliştirdiği üzerine kuruludur.

Birinci bölümde maddi hayatın kuruluşundan kent ekeonomileri ağına kadar Afro-Avrasya sisteminin antikitedeki gelişimi ve Afrika’nın bu sistemdeki yeri incelenecektir. Çalışmanın sıfır noktası, sosyo-ekonomik ve siyasi düzenin baştan aşağı değiştiği yerleşik yaşama geçiş sürecidir. Maddi hayatın ve öteki katmanların ekonomik ve ideolojik temelleri bu süreçte şekillenmiştir. Bundan dolayı, basit köylerden büyük kentlere kadar yerleşik ekonomiyi yöneten merkezi otoritenin kutsal üzerinden formüle edilişi ele alınacak ve kent ekonomileri ağıyla beraber bu formülasyonun yayılışı gösterilmeye çalışılacaktır. Bu noktada, kentleşmenin, teritoryalitenin ve merkezi otoritenin öncül bir örneği olarak Mısır’ın sistemdeki kurucu rolü ve yeri üzerinde durulacaktır. Öte yandan, Afrika’nın antik dönemdeki

10 Ibid., s. 24-25.

11 Birbirlerinden farklı kültürel ve toplumsal yapılara sahip bu dünya-ekonomileri ayıran sınır İran’ın dağlık bölgesi olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda, çalışma boyunca “batı” daha ziyade Akdeniz dünyasını, “doğu” ise Hint Okyanusu dünyasını belirtmek amacıyla kullanılacaktır.

(15)

7 ilişkilerini belirleyen Akdeniz dünyasının oluşum ve gelişim süreci takip edilecek, Afrika’nın kuzey kısımlarının sisteme nasıl entegre oldukları analiz edilecektir.

İkinci bölümde Afro-Avrasya sisteminin Ortaçağ’daki genişleme süreci Hint Okyanusu dünyası merkezli bir perspektiften ele alınacaktır. M.S. 7. yüzyıldan itibaren Akdeniz ve Hint Okyanusu dünyasında iki büyük imparatorluğun eş zamanlı olarak olarak kurulmasıyla, Afro-Avrasya sistemi yeni bir büyüme dönemine girmiştir. Bu dönemde, sistemdeki ticari ilişkileri yönlediren temelde Hint Okyanusu’nun yarattığı dinamizmdir. Ancak, ticareti Afrika’nın içlerine taşıyanlar, batının antik uygarlık sahasına yayıldıktan sonra Akdeniz dünyasının kent merkezli düzenini devralıp ticaretin yayılmasını sağlayan Müslüman tacirler olmuştur. Bu nedenle, kıtanın sistemle ilişkisi Ortaçağlar’da İslam’ın hâkimiyeti altında gelişmiştir. Böylece, Afrika’nın antik dönemde ticaret sisteminin kıyısında kalan bölgeleri İslam’ın kent ekonomileri ağı üzerinden Afro-Avrasya sistemine dâhil olmuşlardır.

(16)

8

BİRİNCİ BÖLÜM: AFRO-AVRASYA SİSTEMİNİN OLUŞUMU:

M.Ö. 4. BİN YILDAN M.S. 7. YÜZYILA

Afro-Avrasya sistemi “çeşitli piyasalar arasındaki çok sayıda yatay iletişim anlamındaki bir dünya pazar ekonomisi”12 olarak tanımlanabilir. Bu ekonomi gündelik yaşamın yapıları üzerine, yani kent ve mübadele ekonomisi üzerine inşa edilmiştir. O halde, bu yapıların oluşum sürecini incelemek, Afro-Avrasya sisteminin gelişim sürecini anlamak için oldukça yararlı bir yol olabilir. Bu sayede, Afrika’nın sistemdeki yerini ve rolünü daha iyi yorumlayabiliriz. Bunun için sıfır noktasına, günlük yaşamın bütünüyle değiştiği ve kentleşme yoluna giriği yerleşik yaşamın kuruluş sürecine dönmeliyiz.

I. AFRO-AVRASYA VE MISIR

A. Yerleşiklik ve İdeoloji: Kutsalın Dönüşümü

Yerleşik yaşam değişim demektir. Mekânla farklı şekilde ilişki kurmak, farklı bir ekonomik örgütlenmeye geçmek, doğaya farklı anlamlar atfetmek, kısacası, farklı bir toplum demektir. Bundan dolayı, hareket halindeki küçük ölçekli gruplardan belli bir yerde sürekli bir arada yaşayan büyük topluluklara doğru geçiş toplumsal düzenin her noktasında kendini hissettiren bir değişim süreciyle beraber ortaya çıkmıştır.

Toplum bu değişimleri özümseyip yerleşik yaşama uyum sağlayabilmek için toplumsal örgütlenmeyi yeniden yapılandırıcak bir formülasyona ihtiyaç duymuştu.

Söz konusu ihtiyaç doğaya atfedilen anlamın temelden değiştiği ideolojik bir dönüşüm yoluyla karşılandı.

12 Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl Para Güç ve Çağmızın Kökenler, çev. Recep Boztemur, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2016, s. 28.

(17)

9 1. Bir Anlamlandırma Bütünü Olarak Kutsal

Doğayı tutarlı ve bütüncül bir mantık dizgisi dâhilinde yorumlamaksızın herhangi bir planlı toplumsal örgütlenme düşünülümez.13 Bunun için önce doğanın ussallaştırılması, belli yasalara tabi mantıksal bir bütün dâhilinde anlamlandırılması gerekir. Aslına bakılırsa, ilkel insan belli doğal süreçleri pratik hayatın nedenselliği içinde kavramıştır. Varoluşunu da her şeyden önce günlük yaşamın doğa hakkında sağladığı bu bilgiye borçludur. Ne var ki, ilkel insanın doğayı nedensel bir gözle bütüncül bir şekilde yorumlaması imkânsızdı. Zira doğal süreçlerin büyük bir kısmı hâlen zifiri bir karanlık altındaydı, bilinmiyordu. İlkel toplum ve insan, doğanın baş edilemez gücünün tahmin edilemez bir rastlantısallıkla birleştiği bu bilinmezliği var oluşu için en büyük tehdit varsaymıştır. Bu nedenle, doğal süreçleri gözlemlemiş, taklit etmiş, kutsamış, kişileştirmiş, kısacası anlamlandırmaya ve denetim altına almaya çalışmıştır. Bunu yaparken de gerek doğaya gerek topluma bir düzen verebilmek için olgular hakkında edindiği pratik bilgiye mitsel bir anlam yüklemek zorunda kalmıştır. Mitolojik gelenekten beslenen kutsal anlayışı, ilkel topluma ve insana bu olguları tutarlı bir şekilde yorumlayacak bir anlamlandırma bütünü sağlamıştır.

Kutsal, her şeyden önce ilkel insan için dünyayı ontolojik olarak inşa eden bir işleve sahipti.14 Öyle ki, kutsalın tecellisi içerikten ve anlamdan yoksun hiçlikle gerçekliği birbirinden ayırıyordu.15 Kutsalın tezahür ettiği şey biçim değiştirmese de artık kendi olmaktan çıkıp devamında bulunduğu mekânı da benzer bir sürece sokuyordu. Mitsel bir anlamla doldurulan doğa, ilkel insan için anlamsızlıktan ve

13 Bronislaw Malinowski, Büyü, Bilim ve Din, çev. Saadet Özkal, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1990, s. 7.

14Mircea Eliade, Sacred and The Profane The Nature of The Religion, New York, Harcourt, Inc., 1987, s. 21.

15Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, çev. Lale Arslan, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2009, s. 54.

(18)

10 kaostan kurtuluyor, evrensel kutsallığın açığa çıktığı bir zemine dönüşüyordu.16 Böylelikle, ilkel toplum kendisini çevreleyen kaos denizinin ortasında yaşanılabilir bir yer ediniyor, kutsal güçler atfettiği "şeyler" vasıtasıyla doğanın yıkıcı tarafında somutlaşan bilinmez yönünü kontrol altına alabileceğini düşünüyordu.17 Pratik hayattan edinilen bilginin tutarlı bir biçimde kullanılması, biriktirilmesi ve öteki kuşaklara aktarılması bakımından bu mantık görece başarılı oldu. Kutsal da söz konusu işlevsel yönü sayesinde günlük yaşamın pratiklerine dek yayıldı ve manevi dünyanın yanı sıra maddi dünyayı da fethetti.

Ancak, kutsalın diyalektiği maddi dünyayla ilişkisini tek taraflı olmaktan çıkarmıştır. Öyle ki, kutsal kendini doğrudan ve bütünüyle ortaya koymayıp herhangi bir simge, düşünce ya da nesne aracılığıyla tezahür ettiği18 için şeyleşme süreci tamamen tarihsel koşullar altında gerçekleşiyordu.19 Bundan dolayı, insan ile doğa arasındaki ilişki geliştikçe maddi alandaki değişimlere karşı duyarlı olan kutsalın tezahürleri çeşitlenerek artmıştır. Üstelik en ilkelinden en gelişmiş olanına dek, bu tezahürler arasında bir herhangi bir süreksizlik de yoktur.20 Zira kutsalın tecellisi temelde hep aynı gizemli eyleme, dünyadakinden tamamen başka bir düzenin ortaya

16 Eliade, Sacred…, s. 12.

17İlkel toplum, doğanın bilinmeyen yönünü denetim altına almak için iki yol kullandı. Her ne kadar bunlar hiç birbirlerinden ayrı bir şekilde ortaya çıkmamış olsalar da, sihirsel ve dinsel düşünce olarak ayrılabilir. İlkel toplumlarda tuhaf, tek, yeni, yabancı, sıra dışı, tehlikeli ama güçlü ve üretken şeylere sihirsel - dinsel güçler atfedilirdi. Bu kutsal güçler toplumun manevi alanını kuran ana unsurlardı. Ne var ki, bu iki düşünce biçiminin kutsalla olan ilişkilerinde temel farklar bulunuyordu. Sihirsel düşünce, insanın taklit yoluyla doğanın yaratıcı gücünü iradesi altına alabileceğini varsayarak doğanın doğrudan kontrolünü öngörüyordu. Bilim gibi doğa üzerinde doğrudan bir kontrol varsayan sihirsel düşünce, doğanın yasalarca yönetildiğini kabul ediyordu; ne var ki, bu yasalar bilimin aksine, gizli ve sihirliydi. Dinsel düşünce ise tersine, daha dolaylı yollarla ulaşmayı ön gördüğü doğaüstü gizil gücü yönlendirme umudu üzerine kuruluydu.Malinowski, passim.

18 Eliade, Dinler…, s. 49.

19 Ibid., s. 28.

20 Eliade, Sacred…, s. 11.

(19)

11 çıkışına referans vermektedir.21 Dolayısıyla insan teknik, ekonomik, çevresel ya da toplumsal gelişmeler sonucu doğayı yeniden kavrayıp anlamlandırdıkça kutsal da biçim ve içerik olarak sürekli bir dönüşüm geçirmiştir.

2. Yerleşik İdeolojinin Doğuşu

Buzul Çağı'nın sonlarına doğru toplumsal yaşamın biçimi bu tür bir devrimsel dönüşüm geçirdi. Levant22, M.Ö. 16.000 - 13.000 arasında, sıcaklıkların yükselmesiyle bugünkünden çok daha sulak bir döneme girmişti.23 Bu sayede bölge, sürekli ve yenilikçi bir kültürel olgunlaşmanın merkezi haline geldi.24 Nitekim alet yapımındaki yenilikleri yaşanan çevredeki gelişim izlemiş, Geometrik Kebaran Kültürü zamanında (M.Ö. 15.500 - 12.500), avcı toplayıcı gruplar artık mağaralardan ziyade belli aktivitelerle sınırlandırılmış, yaklaşık iki bin metrekarelik kamp yerleşimlerini merkez alan, yarı yerleşik bir yaşam biçimine geçmişlerdi.25 M.Ö.

12.500 - 10.000 arasında, öncüllerinin kazanımlarını sürdüren avcı toplayıcı topluluklar yabani tahıl türlerini hasat etmeye ve bunları saklayacak depoları inşa etmeye başlayınca, yerleşiklik sürekli bir yaşam biçimine dönüştü.26 Artan doğal kaynaklar, avcı toplayıcı toplulukların bir kısmının kademeli bir şekilde yerleşik yaşama geçmelerine olanak sağladı.

21 Idem..

22 Levant, Mısır’dan Toros dağlarına Arabistan çöllerinden Mezopotamya’ya dek uzanan geniş bir bölgeyi tanımlamak için kullanılır.

23 Bu öyle bir dönemdi ki, günümüzde kuraklığıyla bilinen Sina Çölü, Suriye Çölü ve Negev gibi bölgeler avcı toplayıcı kamplarla dolmuştu. Jacques Cauvin, The Birth of the Gods and the Origins of Agriculture, Cambridge, Cambridge University Press, 2002, s. 12.

24 Ibid., s. 34.

25 Ibid., s. 14.

26 Peter Watson, Fikirler Tarihi, çev. Kemal Atakay et al., İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,2014, s. 96.

(20)

12 Natufyan Kültürü'nün temsil ettiği bu yeni yaşam şekli Sina'dan Fırat'a kadar neredeyse tüm Levant'a yayıldı.27 Ancak, avcı toplayıcıların yerleşik yaşama adapte olmaları kolay olmadı. Göçebelik temelde hareketlilik üzerine inşa edilmişti. Küçük avcı toplayıcı gruplar, avın peşinde mekânı sürekli kat ettikleri dinamik bir ekonomi etrafında örgütlenmişlerdi. Yerleşik yaşam, avcı toplayıcının toplumsal düzenini var eden bu unsurları ters yüz etti. Her şeyden önce, belli bir ikamet noktasına dayalı yaşam mekânla toplum arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Fiziksel çevresine uyum sağlayan avcı toplayıcılar yerleşiklikle beraber bu çevrenin sahibi ve düzenleyicisi olmaya başladılar.28 Öte yandan, yerleşik yaşamla beraber doğum oranı yükseldi,29 bunu nüfusun artması ve kurulan yerleşimlerin büyümesi izledi. Bunlara ek olarak, yerleşiklik her türlü birikim davranışını teşvik ediyordu.30 Avcı toplayıcılar biriktirdikleri ürünleri depolarda saklamaya başlamışlardı. Kısacası, avcı toplayıcının göçebe yaşama dayalı toplumsal düzeni giderek geçerliliğini yitirdi.

Özellikle depolamayla beraber yavaş yavaş mevsimsel bereketliliğe bağımlı görece planlı bir ekonomiye geçilmesi her şeyi geri dönülmez şekilde değiştirdi.

Artık belli bir dönem yoğun çalışan avcı toplayıcılar, yılın geri kalan kısmında sakladıkları kaynakları tüketebiliyorlardı.31 Bu sayede, avcı toplayıcının yaşam şekli giderek çiftçininkine yaklaştı. Sınırları belli bir toprak parçasındaki doğal koşullara bağımlı hale gelen insan için avcı toplayıcının hayvan üzerinden yaptığı açıklamalar anlamını kaybediyordu. Nitekim M.Ö. onuncu bin yıla gelindiğinde, Kuzey Levant

27 Cauvin, op. cit., s. 15.

28 Peter Bogucki, İnsan Toplumunun Kökenleri, çev. Cumhur Atay, İstanbul, Kalkedon Yayınları, 2013, s. 208.

29 Watson, op. cit., s. 99. Göçebe yaşam tarzı avcı toplayıcıların nüfus artışını teşvik etmekten ziyade sürekli denetim altında tutmasını zorunlu kılıyordu. "Çocuklar toplamada sorun olmaya devam ederler çünkü kaybolabilir, yorulabilir ve susayabilirler, onun için kısa aralıklarla çocuk sahibi olmanın dezavantajları vardır." Bogucki, op. cit., s. 205.

30 Ibid., s. 210.

31 Idem..

(21)

13 ve Yukarı Mezopotamya'daki yerleşik kültürler, doğayı ve toplumu daha farklı bir şekilde ele almaya başladılar. Bu süreç iki tarafta da insan özelliklerine sahip tanrısal biçimler şeklinde açığa çıktı. Yukarı Mezopotamya'daki halklar bunu hayvan figürleri etrafında cinsiyet ayrımına gitmeden yapmışlardı.32 Kuzey Levant'ta yaşanan ise tam bir "sembol devrimi"ydi.33 Khiamyan Kültürü'ne ait avcı toplayıcılar doğayı cinsiyet temelinde yeniden anlamlandırmış ve dişi insan figürleri kullanmaya başlamışlardı.34 Dişil olanı Kadın (Ulu Tanrıça), eril olanı Boğa şeklinde tasvir eden bu figürler35 yerleşik yaşamın ideolojik formülasyonunu yansıtıyordu.

İlkel toplumlarda buna benzer baskın bir kutsal inancı yoktur.36 Buna paralel şekilde, toplum üzerinde doğrudan denetim kurabilecek "zorlayıcı bir siyasal iktidar"dan37 da söz edilemez. Ancak, yerleşik ekonominin planlanması her şeyden önce bir otoritenin varlığını gerektiriyordu. Bu boşluk, doğanın yaratıcı ve yıkıcı

32 Klaus Schmidt, “Göbekli Tepe – the Stone Age Sanctuaries. New results of ongoing excavations with a special focuson sculptures and high reliefs,” Documenta Praehistorica, Vol. 37(2010), s. 244.

33 Cauvin, op. cit., s. 25.

34 Idem..

35Yer ve Gök çifti evrensel mitolojinin aralarında belli bir eşitlik bulunan temel unsurlarındandır. Yer bir tanrıça niteliği kazanmadan önce "Tellus Matter"di, yani, toprak anaydı, doğanın üretkenliğinin biricik sembolüydü. Yerleşikle beraber salt bir üretkenlik sembolü olmaktan çıkıp öteki dinsel tezahürleri kendisine tabi kılan, kadınla sembolize edilen bir tanrıçaya dönüşmeye başladı. Neolitik yaşamın kıyısındaki yerleşik insan ilgisiz, ulaşılamayan ve günlük yaşama uzak göksel varlıklardan ziyade daha somut inançlara ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle, dönemin öteki baskın figürü olan Boğa, Ulu Tanrıça'nın hayat verdiği, hatta Çatalhöyük'teki temsillerden anlaşıldığı kadarıyla doğurduğu, hayvani ve eril niteliklerin toplandığı ikincil bir tanrısal biçim halinde ortaya çıktı. Dolayısıyla erkek tanrısallığı, neolitik dönemde bir eşten ziyade bir çocuk veya ergen imgesiyle gösterildi. M.Ö.

dördüncü bin yılda saban kullanılıp tarımsal etkinlik cinsel birleşmeyle özdeşleştirilinceye kadar, Ulu Tanrıça partenogenez (döllenmeden üreme) yoluyla doğaya hayat veriyordu. Mircea Eliade, Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi Taş Devrinden Eleusis Mysteria'larına, çev. Ali Berktay, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2003, s. 58. Bu bağlamda, Boğa'nın daha cinsel birleşmenin biyolojik üremenin bir yolu olduğu konusunda ilkel insanın herhangi bir bilgisinin olmadığı erken bir tarihte sembolleştirilmesinin nedeni üretkenliği sağlayacak bir güç epifanisini temsil etmesiydi. Zira "biyokozmik üretkenliği sağlayan enerjilerin vazgeçilmez güçleri şiddet ve güç epifanileridir." Eliade, Dinler…, s. 100.

36 Sir James George Frazer, Altın Dal Büyü ve Din Üzerine Bir Çalışma, çev. Mehmet H. Doğan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2004, passim.

37 Clastres, siyasal iktidarın, ister kan bağına bağlı olsun, ister sınıflı bir yapıda olsun, her toplumsal yapıya içkin olduğunu vurgular. Siyasal iktidarı birbirinden ayıran onun toplum üzerinden doğrudan denetim kurmasını sağlayacak zorlayıcı yollar kullanıp kullanmadığıdır. Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert ve Nedim Demirtaş, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1991, s. 22-23.

(22)

14 güçlerinin toplandığı, bilinen ve bilinmeyen doğal süreçlere hâkim; kısacası, kutsalın tezahürlerini kendi kişiliklerinde bütünleştiren tanrısal biçimlerin ortaya çıkışıyla dolduruldu. Böylece insan ile tanrılar arasında, tanrıların yukarda insanların aşağıda olduğu tabiiyete dayalı yeni bir tür ilişki kurulmuş oldu.38 Bu yeni ilişkinin toplumsal alana yansıması kaçınılmazdı. Eğer doğal düzene belli başlı otoriteler şekil veriyorsa, toplumsal düzeni yöneten bir güç de olmalıydı. Dolayısıyla, kutsalın tanrısal varlıklar biçiminde bütünselleşmesi toplumsal alana siyasal iktidarın tekleşmesi olarak yansıdı; köylerde liderler ve onlara tabii bir halk ortaya çıktı.39 Bu sayede, büyük ve sürekli bir yerleşik toplumun temelini oluşturacak ortak kimlikler ve kozmoslar kurulabilir hale geldi.40

3. Kent ve İdeolojinin Kurumsallaşması: Çok Tanrıcılık

Ön neolitik insan dişilik - erillik üzerinden yaptığı benzeşimler sayesinde, nesnel gözlemin imkânsız olduğu bir ortamda, doğal üretim süreçlerine ışık tutacak bir taslak çizmişti. Nitekim Neolitik dönemle beraber insan hayvanı ve bitkiyi ehlîleştirilmeye, doğanın üretici yanını kullanmaya başladı. Bu durum, hayvanlar üzerinden kurgulanan anlam dünyasının, yerini, gizemli bir şekilde sürekli yeniden var olan bitkilere bırakmasına neden oldu.41 Çiftçinin belli bir sırayla gerçekleştirmesi gereken karmaşık tarımsal eylemleri düzenleyebilmesi için bitkilerin var oluş gizemine belli bir oranda da olsa, hâkim olması gerekiyordu. Bu bağlamda, neolitik insan doğanın düzenli aralıklarla kendini yenilemesi ile kozmik döngüler arasında güçlü bir bağ kurdu. Bitkilerin büyüme süreçleri ile mevsimlerin

38 Cauvin, op. cit., s. 69.

39 Watson, op. cit., s.99.

40Schmidt, s. 253'denWatkins T., “Changing People, Changing Environments: How Hunter-Gatherers Became Communities that Changed the World”, Landscapes in Transition, der., B. Finlayson ve G.

Warren, Oxford, Oxbow, s. 106–114.

41 Eliade, Dinsel inançlar…, s. 58.

(23)

15 döngüsü, yıldızların hareketleri, ayın halleri, suların kabarması ya da çekilmesi birbirleriyle ilintili doğal fenomenlerdi ve bitkiler bu süreçleri takiben var oluyorlar, yok oluyorlar ve yeniden var oluyorlardı.42 Kozmik döngülerden ilham alınan bu tür bir döngüsel zaman anlayışı, neolitik insanın tarım ve metalurji gibi teknik etkinlikleri anlamlandırmasını, sistemleştirmesini ve sürdürmesini sağladı.

Neolitik devrimin ideolojik ve teknik araçları yerleşik yaşamın yeni tarımsal alanlara yayılmasını kolaylaştırdı. Yerleşik ideoloji, M.Ö. dokuzuncu bin yıldan itibaren Eski Dünya'da, M.Ö. yedinci bin yıldan itibaren ise Avrupa'da ve Afrika'da (başta Mısır olmak üzere Kuzey Afrika) kullanılmaya başlamıştı.43 Bu yayılım süreci yavaş da olsa kırsalda görece istikrarlı bir tarımsal ekonomi oluşmasına yol açtı.

Öyle ki, M.Ö. beşinci bin yılda, yerleşik yaşamı belli bir süreklilik dâhilinde devam ettiren Mezopotamya köyleri görülmemiş ölçüde büyümüş, böylelikle kırsal, gerek verimliliği artan tarımdan gerek ticaretten elde edilen gelir birikimine paralel şekilde zenginleşmişti.44 Öte yandan, büyük kolektif yapıların inşasına olanak sağlayan metalurjik gelişim yine bu bin yılda ortaya çıktı.45 İşlenen madenler sayesinde daha dayanıklı aletler yapılması büyüyen refahla birleşince, Sümer tapınağı "ziggurat"ın öncüsü büyük anıtsal yapılar inşa edilmeye başladı.46

Tapınak ilkel toplumlarda hem dinsel hem maddi gereksinimleri karşılayan bir role sahipti. İlkel toplumların en belirgin özelliklerinden biri, yaşadıkları mekanı dünyanın ve kozmosun bir tezahürü, buranın dışındaki her şeyi kaos içindeki bir

42 Ibid., s. 61.

43 Schmidt, op. cit., s. 253.

44 Eliade, Dinsel inançlar…, s. 65.

45 Watson, op. cit., s. 108.

46 Eliade, Dinsel inançlar…, s. 65.

(24)

16 mekana ait olarak kabul etmeleridir.47 Bu bağlamda kutsalın tezahürü, herhangi bir referans noktasının bulunmadığı kaotik bir düzlemde insana ontolojik açıdan dünyayı kuracak mutlak bir noktayı, merkezi açığa vurur ve o mekânı kavranabilir bir gerçekliğe yükseltir.48 Tapınak bu anlayışın eksiksiz bir örneği olarak mutlak bir merkezi temsil ediyordu.49 Öte yandan, geçmişleri yerleşik yaşamdan öncesine dek uzanan tapınakların işlevleri dinsel alanın ötesine geçmekteydi. Kutsal alanlar insanların sadece hac görevlerini ifa etmek için dönüp tekrar geldikleri yerler değildi, aynı zamanda malların ve fikirlerin değiş tokuş edildiği iletişim ve mübadele merkezleri olarak da işlev görüyorlardı.50 Bu nedenlerden dolayı, tapınak gibi kutsal alanlar arkaik dönemlerden itibaren toplumsal düzenin merkezine yerleşmişlerdi.

Kentin tohumları da köyün aksine yabancıya da açık bir toplanma yeri niteliğine sahip toplumsal otoritenin vücut bulduğu bu öncül tapınaklar etrafında atıldı.51

Nitekim ilk kentlerde52 hayat tapınağın etrafında dönmüştür. Tapınak, kırsalın toprak gelirine el koyarak artı-ürün birikiminin, dolayısıyla kent ekonomisinin

47 Eliade, Sacred…, s. 29.

48 Ibid., s. 21.

49 Eliade, Dinsel inançlar…, s. 81.

50 Klaus Schmidt, Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı Göbekli Tepe En Eski Tapınağı Yapanlar, çev. Rüstem Aslan, İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 276.

51 Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent Kökenleri Geçirdiği Dönüşümler ve Geleceği, çev. Güral Koca ve Tamer Tosun, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2007, s. 21.

52 Kent devriminin önünü açan nesnel gelişim süreci kentin toplumsal ve siyasi düzenini biçimlendirecek düşünsel ve toplumsal yansımalara neden oldu. Kentin doğuşu tarım ve metalurji alanındaki teknik ilerlemelerin bir sonucuydu. Bu keşifleri takiben ortaya çıkan simgecilikler, mitolojiler ve ritüeller insanın anlam dünyasını da genişlettiği gibi düşünce dünyasının şekillenmesinde doğrudan rol oynadı. Mircea Eliade, Demirciler ve Simyacılar, çev. Mehmet Emin Özcan, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2003, s. 204-205. Ancak, her yeni dönem kendinden önceki dönemin diyalektiğini ve morfolojik özelliklerini belli bir seviyede sürdürür. Bu bağlamda, insanın taştan aletlere yüklediği sihirsel güç uygarlığın inşasında büyük rolü olan madenden yapılan aletlere de yüklendi. Ibid., s. 30-31. Öte yandan, tarımsal üretimde çığır açan sabanın yaygınlaşmasını, kadının binlerce yıldır üretkenlik konusunda sahip olduğu ayrıcalıklı konumunu kaybettiği simgeselleştirmeler izledi. Çünkü saban tohumluğun yerini alınca tarım erkeğe özgü bir teknik haline gelmeye başlamış, bunu takiben, kadın tarlayla, erkeklik organı sabanla, ekin ise doğumla özdeşleştirilir olmuştu. Eliade, Dinler…, s. 260. Bu süreç, hali hazırda erkeğin hâkim hale geldiği kentin hızlı gelişimiyle birleşince kadın toplumsal düzende ikinci plana itilirken, ilk büyük uygarlıkların ortaya çıkışını, Ulu Tanrıça'nın

(25)

17 merkezine yerleşmişti.53 Bu sayede kent, tarihte ilk kez, insanların geçim ekonomisine doğrudan katkı yapmadan yaşamasına olanak tanımıştı. Kentli günlük hayatın zorunlu gereksinimleri için köydeki gibi kan bağına değil, ötekine güvenmek zorundaydı.54 Bu çerçevede din, kentin eşitsizlikle malul düzeni üzerindeki toplumsal uzlaşmanın sürdürülmesini sağlıyordu. Zira başrahibin tanrılarla ilişkisi sayesinde toprağın bereketi garanti altına alınmasa ya da hasadın kentli lehine yeniden bölüşümü sağlanmasa mevcut düzenin sürdürülmesi mümkün olmazdı. Sosyo- ekonomik düzendeki bu mutlak hâkimiyeti, tapınağı kent kültürünün ilk odak noktası haline getirdi.55 Öyle ki kent, dünya üzerinde tanrısal varlığın hissedilebileceği yegâne mekân olarak görülüyor, bir kentte yaşamak, aslında o kentin tanrısına ait olmak anlamına geliyordu. Yani, uygarlığın bu ilk kentleri tanrısal varlığın ta kendisini temsil eden oluşumlardı.

Tapınak büyük bir güce sahipse de, kentteki tek otorite değildi. Uygarlığın ilkleri olan Mezopotamya kentlerinde iki tür otorite mevcuttu.56 Tapınağı temsil eden başrahip dinsel konuların yanı sıra, refahın bölüşümü ya da dış ticaret gibi kent yönetimiyle ilgili konularla ilgileniyordu.57 Askeri lider ise kentin güvenliğinden ve dış ilişkilerinden sorumluydu. Bu iki otorite arasındaki tapınak lehine olan mevcut denge bir süre sonra bozulmaya başladı. Kent, gerek artan nüfusun beslenmesi gerek kamusal yapıların inşası gibi gereksinimleri nedeniyle sürekli bir kaynak akışına dölleyici nitelikleri ön plana çıkan erkek tanrısallığının gerisine düşmesi izledi. Watson, op. cit., s. 159.

Böylelikle, kırsalı kendine tabi kılan, ekonomik ve kültürel yapısına tapınağın şekil verdiği kentin siyaseti erkeğin, düşünüş biçimi sihirsel gücün denetimi altına girmeye başladı.

53 Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, çev. Filiz Ofluoğlu, İstanbul, Varlık Yayınları, 2006, s.111.

54 Watson, op. cit., s. 117

55 Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam Conscience and History in a World Civilization:

Classical Age of Islam, Londra, The University of Chicago Press, 1974, s. 105.

56Bu ayrım, Chavrat'dan alınmıştır. Petr Charvat, Mesopotamia Before History, Londra, Routledge, 2002, s. 100.

57 Watson, op. cit., s. 136.

(26)

18 muhtaçtı. Bu nedenle, ekilebilir tarım arazilerinin ve sınırlı sayıdaki su kaynaklarının üzerinde kontrol sağlanması gerekiyordu.58 Diğer kentlerde hali hazırda biriken ve üretilmeye devam eden artı-ürüne el koymak da başka bir seçenekti. Kısacası, kentin ekonomik yapısını korumak için yayılması gerekiyordu. Bu gereksinim askeri lideri giderek ön plana çıkardı, çünkü farklı bir tanrıya sahip bir kentin olası fethi durumunda rahibin aksine askeri lider bir yönetim kabiliyetine sahipti. Böylece askeri liderler krala dönüşürken, kentin birikim merkezi de tapınaktan saraya kaydı.

Sarayın varlığı kentleri ve kırsalı merkezi otorite etrafında bütünleştirecek bir sürece bağlıydı. Bunun için öncelikle bölgesel entegrasyonun önünü açacak ortak bir yasal düzenin tesis edilmesi gerekiyordu. Ancak, kültürel sınırlar merkezi otoritenin etrafında oluşabilecek bir bütünleşme sürecinin önünde büyük bir engel teşkil ediyordu. Nitekim kentlerin kendi tanrısal yasaları çerçevesinde yönetilmesinin yanı sıra, kırsal da hâlen kabile dinlerinin etnosentrizminin hâkimiyeti altındaydı.59 Bu bağlamda, dinsel açıdan doğru ve yanlış gibi bir ayrıma gitmeyen, kutsalın tezahürlerini bütüncül bir gözle ele alan60 çok tanrıcı dinler saraya kültürel sınırları aşabileceği ideolojik bir altyapı sağladı. Çok tanrıcılık, kutsalın maddi dünya üzerindeki mevcut egemenliği üstüne inşa edilmişti. Öyle ki, evrensel düzeninin temelinde tanrısal varlıkla dünyevi olanın birbirinden ayırt edilemediği çoğulluk ilkesi yer alıyordu.61 Ancak, evren mükemmel bir şekilde düzenlenmiş bir alan

58 Ibid., s. 137.

59Jan Assmann, Moses the Egyptian The Memory of Egypt in Western Monotheism, Londra, Harvard University Press, 1998, s. 3.

60Kutsalın tecellisi temelde hep aynı gizemli eyleme, "dünyadakinden tamamen başka bir düzenin ortaya çıkışına" referans verdiğinden dolayı, en ilkelinden en gelişmiş olanına dek kutsalın tezahürleri arasında bir süreksizlik yoktur; temelindeki kurucu nitelik hiç değişmez. Çok tanrıcı dinler bu sayede, kutsalın tezahürlerini bir bütün olarak değerlendirebildiler. Eliade, Sacred…, s. 11. Eliade, Dinler…, s.

49.

61Jan Assmann, The Price of Monotheism, Stanford, Stanford University Press, 2010, s. 41.

(27)

19 olarak değil, tanrıların kişiliklerinde vücut bulan doğanın yaratıcı ve yıkıcı güçlerinin bir işbirliği süreci olarak görülüyordu.62 Evren kadar toplumun ve devletin kaderine de şekil veren bu yönetici ilkenin isimlerine, biçimlerine ve işlevlerine ayrılarak standartlaştırılması, geniş bir bölgede kurulacak yasal düzenin oturtulabileceği kurumsal bir altyapı sağladı. Her devletin tanrılarının isimleri ve biçimleri coğrafi ve kültürel şartlar gereği farklıydı ancak, işlevleri çok büyük oranda birbirleriyle benzeşiyordu. Bu sayede, çok tanrıcı dinler kentin yalnız bölgesel değil, bölgeler- arası ilişkilerine de işlerlik kazandıracak hukuksal bir temel tesis etti.63

B. Antik Dünyada Kent Ekonomileri Ağının Oluşumu

Kentin ekonomik çıkarı kurulduğu mekânın ötesinde başlar. Öyle ki, köy ürettiği zorunlu tüketim maddeleriyle ayakta kalırken kent, kırsalda üretilen toprak gelirine el koyarak var olmuştur. Nicel ve nitel açıdan gelişmiş sosyo-ekonomik bir birim olan kentin, köyün aksine yakın çevresinden sağlayamayacağı ihtiyaçları da vardır. Bir kısmı kentin kuruluşu için elzem olan, diğer kısmı toplumsal farklılaşmalarla beraber giderek zorunlu hale gelen bu ihtiyaçlar kentin ekonomik çıkarını kırsalın ötesindeki bölgelere taşımıştır. Bu nedenle, kent ekonomisi için bölgelerarası ekonomik ilişkilerin varlığı ve devamlılığı her zaman önemlidir. Ancak, hammadde ithal edilen toplumların öncelikle mamul malı sindirebilecek bir

62 Idem..

63 Antik devletler arasındaki antlaşmalar dinsel yeminler ve tarafların tanıdığı tanrılar tarafından garanti altına alınmak zorundaydı. Hiyerarşik ve işlevsel açıdan birbirine denk olması gereken bu tanrıların listesi genelde antlaşmanın sonuna eklenirdi. M.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren Mezopotamya'da, M.Ö. ikinci bin yıldan itibaren ise diğer bölgelerde, bu tür bir denklik sağlanabilmesi için tanrı isimlerini tercüme etme hareketi başlatıldı. Bölgeler-arası ilişkilerin belli bir düzene oturtulması gereksinimini yansıtan bu süreç, kültürler-arası teolojiyi ilksel bir uluslararası hukukun konusu haline getirdi. Jan Assmann, “The Mosaic Distinction: Israel, Egypt, and the Invention of Paganism, Representations,” Representations, Special Issue: The New Erudition, No. 56, (1996), s. 49.

(28)

20 ekonomik düzen kurmaları şartıyla düzenli ve istikrarlı bir ilişki mümkündü.64 Bundan dolayı, ticaretin hacmi büyüdükçe kentleşme yayıldı ve kent ekonomileri merkezli bir ağ ortaya çıktı.

1. Kentin İhtiyaçları: Kent Ekonomileri Ağının Kuruluşu Bilinen ilk kentleşme süreci Mezopotamya’da doğdu. Dicle ve Fırat sularıyla ekinlerini sulayan Obeyd halkı, tarımsal üretimin yarattığı ve gerektirdiği büyük nüfus nedeniyle geniş bir yerleşimler ağı kurmuştu. Yerleşimlerdeki nüfusun ve refahın birikmesiyle oluşan “niceliksel değişim niteliksel bir ilerlemeye”65 neden olmuş, başta anıtsal yapılar olmak üzere bugün kentle ilişkilendirilen unsurlar ortaya çıkmıştı. Obeyd Kültürü, M.Ö. dördüncü bin yılın başında yerini Uruk’a bıraktığında kentler görülmeye başladı. Ancak, bereketli tarım alanlarıyla insanlara gereksinimlerini cömertçe sağlayan Mezopotamya, kentin ihtiyaçlarına karşılık veremedi. Toprakların sulanmasındaki üstün örgütlenmeyi sağlayan tapınaklar gibi kamusal yapıların inşasında kullanılacak ahşap, maden, taş ve yarı-değerli taş gibi mallar bölge dışından ithal edilmek zorundaydı.66 Tarımsal artı üründen fazlasına ihtiyaç duyan Mezopotamya’nın bu öncül kentleri dış dünyayla ekonomik ilişkilerini geliştirmek zorunda kaldılar.

Kentin ihtiyaç duyduğu en önemli ürün ahşaptı. Ne Mezopotamya ne kentleşmenin ortaya çıktığı bir diğer bölge olan Nil vadisi büyüyen kent ekonomilerini doyurabilecek ormanlara sahipti. Ahşapa olan bağımlılıkları

64 Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu?, çev. Alâeddin Şenel ve Mete Tunçay, İstanbul, Kırmızı Yayınları, 2007, s. 155.

65 Mcevedy, bin kişilik nüfusun bu noktada önemli bir aşama olduğunu vurgular. Colin Mcevedy, İlkçağ Tarih Atlası, çev. Ayşen Anadol, İstanbul, Sabancı Üniversitesi Yayınları, 2010, s. 22.

66 C. Freeman, Mısır, Yunan ve Roma: Antik Akdeniz Uygarlıkları, çev. Suat Kemal Angı, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, Ağustos 2010, s. 75.

(29)

21

“ekonomik tecritte zorunlu bir kırılmaya yol açtı ve bu gedikten daha birçok alışveriş türü geçti”.67 Öyle ki, söz konusu ihtiyaçların yanı sıra, bir süre sonra zorunlu hale gelen daha gösterişli hammaddelere erişim gereksinimi, kentlerin dış dünyayla daha düzenli iletişime geçerek yalıtılmışlıklarını kırmalarına neden oldu.68 M.Ö. dördüncü bin yılın sonunda yük eşeği kervanları, yaygın olmasa da dört tekerlekli kağnı arabaları, yelkenli ve kürekli yük gemileri belirmiş ve uzun yol ticaretinin ilk vasıtaları olarak kullanılır olmuştu. Ağacın ekonomik tecritte açtığı gediği, zenginleşen toplum uzun yol faaliyetlerini örgütleyerek geri dönülmez şekilde genişletti. Böylelikle, doğal kaynak azlığı karşılıklı bağımlılığın egemen olduğu ticari bir ağ yaratmış, “uygarlığın tekerliği dönmeye”69 başlamıştı.

M.Ö. üçüncü bin yılda ortaya çıkan bu ticaret ağı oldukça kırılgan bir yapıdaydı. Mevcut ticaret sistemi, varlığını büyük bir nehrin bereketli alüvyon ovalarından sağladığı istikrarlı toprak gelirine borçlu olan sınırlı sayıdaki kent ekonomisi üzerine kurulmuştu. Basra Körfezi'ndeki deniz yolları ve Orta Asya'dan geçen kara yolları Elam, İndüs ve Mezopotamya'daki bu bölgeleri birbirine bağlıyordu.70 Sistemin merkezinde, hızlı bir kentleşme süreci sonucu ekonomik bir çekim merkezine dönüşen Güney Mezopotamya yer alıyordu. Ancak, M.Ö. 2200 -

67 “Mısır’da sadece firavun inciri ve akasyadan sert kereste elde edilebilir. Daha sonra Yeni Krallık ile birlikte yeni türler eklenecektir: çam, porsukağacı, limon, kayın. Ama bunlar da soy kıtlığını yeterince gideremeyecektir.” Fernand Braudel, Bellek ve Akdeniz: Tarihöncesi ve Antikçağ, çev. Ali Berktay, İstanbul, Metis Yayıncılık, 2007, s. 87-88.

68 Ibid., s. 74.

69 Mcevedy, op. cit., s. 30.

70 Philippe Beaujard, “The Indian Ocean in Eurasian and African World-Systems before the Sixteenth Century,” Journal of World History, Vol. XVI, No. 4(2005), s. 416. Antik Mısır'ın bu sisteme ne zaman dâhil olduğu tartışmalıdır. Frank ve Gills, M.Ö. 2700 – 2400 dolaylarında Mısır, Mezopotamya ve İndüs’ün tek bir dünya-sistem oluşturduklarını savunur. A. G. Frank ve B. K. Gills, “Kümülatif Birikim”, Dünya Sistemi, der., A. G. Frank ve B. K. Gills, çev. Esin Soğancılar, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2003, s. 176. Oysa Beaujard’a göre, M.Ö. 18. yüzyıla dek, tuncun nadiren kullanıldığı ve Mezopotamya ile benzer bir ekonomik ritme sahip olmayan Mısır’ın, Batı dünya-sisteme bağlı olduğu tezi inandırıcılıktan uzaktır. Beaujard, op. cit., s. 417.

(30)

22 1700 arasında meydana gelen ekolojik krizin tetiklediği kuraklık kent ekonomilerin bağımlı olduğu toprak gelirinin istikrarını ortadan kaldırdı.71 Kuraklık nedeniyle toprağı işleyemeyen yerleşik nüfus hayvancılığa yönelince Sümer'de tarımsal üretim M.Ö. 18. yüzyıla dek düştü.72 Bunu İndüs’deki ve Mezopotamya’daki kent yerleşimlerinin azalması ve bozkır üzerinde giderek artan bir baskı izledi.73 Bu baskı istilalar şeklinde yön değiştirip yeniden kentlere yönelince, M.Ö. ikinci bin yılın ilk yarısında Mezopotamya, İndüs ve Mısır'daki merkezi otoriteler çöktü ve uygarlığın doğanın merhametine bağımlı ilk ticaret ağı dağıldı.

İstilalar, M.Ö. ikinci bin yılın sosyo-ekonomik yapısını doğrudan şekillendirdiler. Göçlerin ve savaşların da ticaret gibi toplumlararası etkileşimi arttıran işlevleri vardır. Bu tür büyük demografik hareketler bilginin dolaşımını hızlandırıp, ekolojik ve insani kısıtlılıkların üstesinden gelinerek üretim, ulaşım, ticaret alanlarındaki verimliliğin artmasını sağlar. Nitekim M.Ö. 18. yüzyıldaki istilaların tunç kullanımını yaygınlaştırmaya başlaması böyle bir etki yaratmıştı.74 M.Ö. dördüncü bin yıldan beri Batı Asya’da kullanılan tunç, bakır – kalay alaşımından meydana geliyor ve öncüllerinden daha sert ve dayanaklı araçlar yapılmasına imkân veriyordu. Ancak, bu madenin bileşenleri nadiren birlikte bulunuyordu ve ticareti genellikle zorunluydu. Bu nedenle tunç, toplumsal yaşamda

71 Sing C. Chew, “From Harappa to Mesopotamia and Egypt to Mycenae”, Historical Evolution of World-Systems, der., Christopher Chase-Dunn ve E. N. Anderson, New York, Palgrave Macmillan, 2005, s. 64.

72 A. G. Frank ve B. K. Gills, “Dünya Sisteminde Çevrimler, Krizler ve Hegemonik Değişiklikler (MÖ 1700- MS 1700)”, Dünya Sistemi, der., A. G. Frank ve B. K. Gills, çev. Esin Soğancılar, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2003, s. 300.

73 Chew, op. cit., s. 64.

74 M.Ö. 18. yüzyıl dolaylarında üstün tunç silahlar kullanan Hint-Avrupa halkları, Atlantik’ten Ortadoğu ve İndüs vadisine dek bütün uygar halkları istila etmişlerdir. Kassitler Sümerlileri, Aryanlar İndüs vadisi toplumunu harap etmişler, Keltler ise İberyalıları püskürtmüştü. Milo Kearney, The Indian Ocean in World History, New York, Routledge, 2004, s. 22.

(31)

23 ve savaş alanında daha çok yer kapladıkça hem kendi dolaşımını hem alışveriş dünyasını geliştirmeye başladı.75

Tuncun ve istilaların etkisi uluslararası ticaret ağının ekseninde ve yapılanışında bir dizi değişim yarattı. İstilalar sonucu ağın Basra ayağı çökmüş,76 bunu takiben Batı Hint Okyanusu çevreleşmiş ve ticaretin yoğunluğu Doğu Akdeniz’e kaymıştı.77 Ticaretin odak noktası Doğu Akdeniz haline gelince Mısır sisteme eklemlenerek önemli bir merkeze dönüştü. Bu sayede, uluslararası ticaret sistemi, M.Ö. 1600/1500’lerden itibaren Mittani, Hitit Krallığı, Asur ve Mısır’dan oluşan çok-merkezli bir şekle büründü.78 Doğu Akdeniz merkezli bu sistem tuncun yeniden yapılandırdığı ekonomik ilişkilere dayanıyordu. Ulaşılabilirliğinin sınırlı olması yüzünden ekonomik sisteme toplumun dar bir kesiminin ihtiyaçları ve beklentileri üzerine inşa edilen merkezileşmiş aristokratik devletler egemen olmuştu.

Bu devletler, gerek büyüyen devlet aygıtının gereksinimlerini karşılamak, gerek kent endüstrisinin ihtiyacı olan hammaddeleri ithal etmek zorundaydılar. Buna bir de zorunlu tüketim malları haline gelen lüks mallar eklenince ticaret ağındaki ekonomik etkinlik yeniden artmaya başladı. Ortaya çıkan ekonomik potansiyel merkez – doğu

75 Braudel, Bellek…, s. 133.

76 William R. Thompson, “Eurasian C-Wave Crises in the First Millennium B.C.”, Historical Evolution of World-Systems, der., Christopher Chase-Dunn ve E. N. Anderson, New York, Palgrave Macmillan, 2005, s. 27.

77 McNeill’in aşağıdaki saptaması ticaretin neden Doğu Akdeniz’e kaydığını açıklıyor: “Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, barbar fethini yalnızca yerel ve geçici gerilemelerle atlattı. Her iki ülkede de iktidarı ele geçiren barbarlar ellerinin altındaki olanaklardan yararlanma yolunu tuttular. Bu nedenle, toprak kiralarının, vergilerin, özel nitelikli emekçiler tarafından üretilen lüks malların akmaya devam etmesi için, malları ve insanları düzen içinde tutabilmeleri yolunda rahiplerin, yazıcıların ve öteki uzmanların yardımlarına gereksinim duydular. Bu tutumun bir sonucu olarak, uygarlığın dayandığı toplumsal yapı yıkılmadı.” William McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2004, s. 82.

78 Beaujard, op. cit., s. 419.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :