Yerelden Yansımalar – 1
Bir Balıkesirli olarak çocukluğumda hemen hiçbir ayrıntısını hatırlamadığım bir ziyaret ve lise sıralarında beraber oturduğumuz sessiz bir arkadaşımın anlattıkları dışında aklımda kalan pek bir şey yoktu Balya ile ilgili. Hatta elektronik ortamda dolaşan eski Fransız Madeninin atıkları hakkındaki raporlara da yeterince göz atamamıştım, Dedeman Madenciliğin ÇED Halkın Bilgilendirmesi toplantısına giderken. Çevre İçin Hekimler Derneği bünyesinde geçtiğimiz yıllarda gündeme gelmişti Balya ama İstanbul’dan gidip inceleme yapmak mümkün olmamıştı.
Ancak bu kez biraz daha yakında, Erdek’deydim ve polikliniği bir arkadaşıma bırakıp kalkıp gittim Balya’ya. Gönen üzerinden giderek hem yolu kısaltmayı, hem de eski maden atıklarının bulunduğu bölgeye uğramayı tercih ettim. Gönen çıkışından 10 km sonra yükselmeye başlayan arazi, meşe ormanlarıyla kaplı manzarasıyla Balya’ya kadar engebeli olarak sürüyordu. Fazla masraftan kaçınmak için olsa gerek, tehlikeli bir sürüşe neden olsa da, yol hep sırt hattını takip ediyordu. Bu nedenle yolun her iki tarafını da görmek mümkün oluyordu. Büyük bir yerleşime
rastlamadığım yol boyunca, bol miktarda meşe ormanları arasında açılmış küçük tarlalar mevcuttu. Muhtemelen hayvan yemi için kullanılan bu tarlalara yayılmış üçer-beşer büyükbaş hayvan manzarayı tamamlıyordu. Çoğu cins süt ineği olmakla birlikte birkaç kez bizim sarıkızlara da rastladığım oldu.
Danişment köyündeki alabalık çiftliği dışında yolda dikkati çekecek herhangi bir yapı yoktu derken, bir un fabrikası çıkageldi karşıma. Doğru dürüst herhangi bir tarım arazisinin olmadığı bu bölgede, bu büyüklükte bir fabrikaya akıl erdirememiştim. Daha sonra Balya’da öğrendim ki, yurt dışında yaşayan bir gurbetçi yatırımcının, yurt dışından ithal ettiği buğdayları öğütüp, un olarak yine yurt dışına sattığı bir tesis imiş. İhracata dayalı ekonominin tipik bir örneği olan bu “yatırım” belli ki devlet teşviki almıştı. Nereden biliyorsunuz derseniz, iki büyük aracın yan yana gelmesine neredeyse olanak tanımayan yolun, birden genişleyerek fabrikadan Manyas yol ayrımına kadar adeta otobana
dönüşmesinden. Neresine laf söyleyeyim bilemediğim bu endüstriyel tesis, işletme modeli ile hem yatırımcısına para ve itibar kazandırmaya, hem de atmosfere gereksiz karbondioksit salınılmasına neden olmaya devam ediyor.
Ilıca yol ayrımında, Manyas gölüne dökülen Kocaçay’ın açtığı derin vadiye eriştim. Buradaki birkaç kilometrelik düzlükte yoldaki yegane tarım arazilerini gördüm. Daha sonra eski madenin hemen 1-2 kilometre kuzeyine düşen ve biraz önce gördüğüm Kocaçay’a dökülen iki derenin kesiştiği Kadıköy’e eriştim. Burada daha büyük olan derenin üzerindeki köprüden geçip hem bir mola verdim, hem de dereleri inceledim. Büyük olan dere, tabanı evsel atıklarla kirlenmiş olmasına rağmen, dibi görünecek şekilde temiz ve küçük balıklarla dolu olmasına rağmen, Balya’dan gelen daha küçük dere bir çamurla kaplı ve herhangi bir canlılık içermiyordu.
Ve Balya’ya birkaç kilometre kala eski maden sahasına geldim. Manzara ürkütücü idi. Taş örgü bir zemin üzerine devasa bir pasa yığını. Yığın ileride meşe ormanına kadar uzanıyordu. Tüm pasa yığınından sızan sular, dereye karışıp çamur rengini oluşturuyordu. Yaklaşık bir kilometrelik bir yolculuktan sonra eski maden işletmesi binalarının kalıntıları ile karşılaştım. Burada da binaların hemen altında ikinci grup pasa yığınları vardı. Hatta bir kısmı yolun diğer yanına da taşmıştı. Bu tablonun neredeyse bir yüzyıl gibi uzun bir süredir devam etmesi ve devletle birlikte herkesin sürece seyirci kalması gerçekten utanç verici bir durum. Madenin hemen yukarısında belli ki madende çalışan mühendis yada işletmecilerce kullanılmış ve hala yıkılmadan bütünlüğünü korumuş Osmanlıdan kalma binalar
ağaçların arasında yer alıyordu.
Eski maden alanını geride bırakıp bir tepenin iki yamacına yerleşmiş Balya’ya eriştim. Tabela 2100 kişi diyordu. Gerçekten Balya bir ilçe değil sanki orta boy köy gibi. Etrafında 50 yıl önce ağaçlandırılmaya başlanmış makilik, şimdilerde ormanlık arazi, neredeyse bir kelepçe gibi yerleşimi sarmıştı. Yeşil bir manzara idi ama, hemen ekonomi ile ilgili malum soruyu sorduruyordu: Ne iş yapar buradaki insanlar? Sorunun yanıtını bulmak üzere, bir aşağı bir yukarı Balya’nın içinde iki dolandıktan sonra, biraz da yabancılığımı atmak üzere hastaneye bir uğrayayım dedim. Bahçede bir kamelyada rastladığım Balyalı olan Başhemşire ve çevre Sağlık Teknisyeni ile kısa bir sağlıkçı muhabbetinin ve öğle yemeğinin ardından konuya giriş yaptık. Yanıt şaşırtıcı idi. Balya’daki insanların çoğunun yaşlı ve emekli(SSK ve Emekli Sandığı) olduğunu, küçük bir devlet memuru kitlenin Balya ve köylerindeki nüfusa hizmet ettiğini, bunun dışında taşımacılıkla geçimini sağlayan hatırı sayılır bir nüfus olduğunu öğrendim. Tarım ve hayvancılık yok denecek kadar azdı. Sokaktaki görüntüler de söylenenleri doğruluyordu. Madenin açılmasına nasıl bakıldığını sorduğumda, acı yanıtla yüzleştim. Balya’da madenin açılmasından doğrudan zarar görecek, Bergama’da, Kahramanmaraş’ta olduğu
gibi bir grup yok. Öte yandan aslında Balya’da madende çalışacak kadar genç işsiz de yok. Zaten biraz sonra yapılan ÇED toplantısındaki maden şirketinin sunumunda da 100-150 kişi maden ocaklarında, 150 kişi de flotasyon
ünitesinde olmak üzere, 250-300 kişinin istihdam edileceğini açıkladılar. Bunun çoğu dışarıdan gelecek mühendis ve teknisyenler olacak. Toplantıda da çevrecilere sataşacak ancak iki tane Balyalı genç vardı. Madeni isteyenler aslında Balyalı esnaf. Hastaneden çıktıktan sonra günlük elektronik posta kontrolü için gittiğim hem kahvehane hem internet cafe olarak çalışan bir işletmenin sahibi, bir köşede duran Dedeman Madencilik’in gönderdiği büyükçe bir çiçeğin gölgesinde madene ilişkin sorularıma, başlangıçta biraz mahcup, ama sonrasında kararlı bir şekilde “evet, istiyoruz, çünkü Balya öldü, onu ancak bu şekilde diriltebiliriz” diye yanıt veriyordu.
İnternet cafeden çıktıktan sonra İmeceevi’nden İsmail Yenigün ile buluşmak için beklerken, kamerama koyacak disk satan bir yer bakıyordum ki, bilge bir Anadolu insanı ile karşılaştım. Belli ki sağa sola dolanırken beni biraz izlemiş, bu adamın burada ne işi var diye merak etmiş. 72 yaşındaki Nazım Sayan, eski madenin hemen altındaki Kadıköy köyünde oturuyor, o da bir emekli ve kendince bahçesinde tarımsal faaliyet yapıyor. Nazım amca köydeki anonsu duyunca neler oluyor, kim ne diyecek bakmak için gelmiş, yani ilgili bir kişi. Kendisi ile söyleşmek için bir yere oturmaya karar veriyoruz. Balya’nın adına yakışacak şekilde Maden Cafe’ye çöküyoruz. Nazım amca daha girişte bu “cafe” gibi yabancı isimlerden hoşlanmadığını açıkça belirterek, yurtseverliğinin ilk işaretini veriyor. Daha sonra başlıyor anlatmaya; “Balya’da herkes kıt kanaat geçinir. Şimdi Eczacıbaşı yıllar sonra ilk madeni açarak ortalığı biraz canlandırdı. Bu yüzden Balyalı Dedeman Madenciliğin yatırımına iyi bakıyor. Eski madenin Balya’da değiştirdiği bir şey varsa, o da okuma yazmanın çok yaygınlaşması ve herkesin okuyarak, ülkenin bir çok yerinde kendine iş
bulabilmesidir. Şimdi bunlar emekli olup bir kısmı geri döndü. Ama insanlar zamanla başkasına iş yapmaya alıştılar ve kendileri bir iş kurmayı unuttular. Hayat giderek kötüye gidiyor. Artık toprakla, hayvanlarla uğraşmak insanlara zulüm geliyor. Masa başında çalışmak daha kolayına geliyor. Hatta hiç çalışmadan iki üç kuruş verseler ona da razı. İnsanlar çalışmayı, üretmeyi unuttular. çocuklara, gençlere iş yaptırmak neredeyse mümkün değil. Bu gidişin
düzeleceğine inanmıyorum, maden de bunu değiştirmez, daha da kötüleştirir.” Peki diyorum bu eski madenin atıkları konusunda ne diyorsun? Diyor ki: “Geçtiğimiz yıllarda buraya üniversiteden hocalar geldiler. Soyumuzu sopumuzu sordular, neden öldüler diye? Hani kanser falan var mı? Yoktu, ne yalan söyleyelim, öyle ölümlerin çoğu yaşlılıktan burada. Ama onlara da söyledim, iki derenin kesiştiği yerin altında her yağmurdan sonra balıklar ölür. Hatta onları pişirip yiyenler oldu bizim köyde, yapmayın dedik, ama bir şey olmadı. Kaplumbağalar, bizim kanalizasyonun aktığı yere girerler de o maden tarafından gelen dereye girmezler. İnekler o dereden su içmezler. Yani kötü bir şey var orada, ama biz büyük bir zararını görmedik. Oradan alınsınlar diye zamanında uğraşıldı, ama bir sonuç çıkmadı.”
Daha sonra İsmail Yenigün ile buluşup, Nazım amca ile birlikte toplantıya geçtik. Toplantı salonu Balya
Öğretmenevi’nin lobisi idi ve 20-25 kişinin oturabileceği bir düzenleme yapılmıştı. Küçükkuyu, Altınoluk, Edremit ve Burhaniye’den gelen çevrecilerin katılımıyla, salonda oturacak yer kalmadığı gibi, ayakta da tıka basa dolu bir salonla karşılaşan resmi görevliler, daha geniş başka bir salon aradılarsa da bulamadıklarından toplantıyı bu keşmekeş
içerisinde de olsa gerçekleştirmeye karar verdiler. Toplantı yapılacak madencilik faaliyeti hakkında hazırlanan raporun tanıtılması ile açıldı. 25 yıl etkinlik göstermesi planlanan madende 60 bin ton çinko, 40 bin ton kurşun ve 88 ton gümüşün elde edileceği, yüzeysel su kaynaklarının kullanılmayacağı, madenin kapalı bir işletme olarak faaliyet göstereceği, cevher dışı çıkarılan hafriyatın daha sonra galerilere geri yükleneceği, işleme sonrası oluşan atığın suyu alınarak katı hale getirilip, zemin sızdırmazlığı sağlanarak depolanacağı, ruhsat alanındaki ormanlarla ilgili herhangi bir işlem yapılmayacağı, halen maden sahasında bulunan ve mülkiyeti özel idareye ait olan eski madene ilişkin atıklar hakkında gerekirse satın alınma ile işlem yapılabileceği ifade edildi. Sıra dışı bir şekilde çevre kanunundaki “kirleten öder” ilkesine gönderme yapılarak, mevcut atıkların işlenmesi hakkında adeta pazarlık kapısı açılırken, 25 yıl sonraki atıklar küçül de cebime gir kadar az olacakmış gibi bir hava estirilmeye çalışıldı.
Bundan sonra Edremit körfezinden gelen çevreci katılımcılar tarafından özellikle sular ve atıklar hakkında bir çok soru gündeme getirildi. Zaman zaman gerilimlerin de yaşandığı bu bölümde, akademisyen Ali Osman Karababa ve Gürel Nişli ile Meslek Odası temsilcisi Ertuğrul Barka’nın soruları ve yazılı itiraz dilekçeleri raporu hazırlayan firmayı zor durumlara düşürdü. Ben de Kibele Kooperatifi olarak bölgede ekolojik tarım ve hayvancılık yapmayı düşündüğümüzü, maden işletmesinin özellikle sular ve atıklar anlamında ekolojik sertifikasyonu engelleyecek bir özelliklerinin olup olmadığını sordum. Bu tabanı olmasa da sermayeyi oyunun kuralına göre sıkıştırma yaklaşımını, İsmail Yenigün daha da ileri götürüp sermayeye akıl verme boyutuna sokarak, Dedeman Madenciliği madenden vazgeçip ekolojik tarım ve hayvancılık yapmaya davet etti. Şirket genel müdürünün çileden çıktığı bu andan sonra, zaman zaman gerilimler yine tırmandıysa da, toplantı mevcut atıkların işlenip işlenmeyeceğinin, yeni atıkların
akıbetinin ne olacağının belirsizliği ile sonuçlandı.
Toplantı sırasında kısa bir görüşme yaptığımız mevcut belediye başkanı Kemal çavdar, sıkı bir maden savunucusu. Ona ekolojik tarım ve hayvancılıktan bahsettiğimde ilk kez duyuyor gibiydi.
Kabul etmek gerekir ki, Balya’da maden karşıtı mücadele Balya dışından yürütülecek. Balya’nın maden sahasının yukarısında kalması nedeniyle oluşacak kirlilikten görece daha az etkilenecek olması ve ekonomisinde madenden olumsuz etkilenecek tarım ve hayvancılığın fazla yer tutmuyor oluşu, Balya’da yerel bir mücadele unsurunu hemen hemen olanaksız kılıyor. Dolayısıyla kirliliğin etkileyeceği Manyas Gölü ve Marmara Denizi üzerinden genel bir mücadele hattı daha anlamlı görünüyor.
Yine de Balya örneği açıkça gösteriyor ki, küresel sermayeye değil de, topluma hizmet edecek ortaklaşmaya dayalı bir ekonomi için girişimler ortaya çıkmadıkça, ekolojik ve sosyal mücadelelerin tutunacağı zeminler de oluşmuyor. Yeşil ve Sol buluşmalarda teorik tartışmalarını yürüttüğümüz, sosyalist girişimcilik ve yeni kooperatifçilik gibi kavramların hayata geçirilebilmesi için zaman kaybetmeden örgütlü bir yaklaşımın sergilenmesi gerekiyor.
Kadir DADAN 25.12.2008