SALGINLAR, MÜSLÜMAN TOPLUMLAR VE İSLAM TIBBI

Tam metin

(1)

Prof. Dr. Recep ASLAN

Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı

raslan@aku.edu.tr

SALGINLAR, MÜSLÜMAN TOPLUMLAR VE

İSLAM TIBBI

ÖZET: İnsan kendini ve hayvanları etkileyen,

bü-yük can ve mal kayıplarına sebebiyet veren, tarihin akışı-nı etkileyen salgın hastalıklar, tıbbi durumlar ve afetlerle tarihin her döneminde iç içe yaşamıştır. Salgın hastalıklar diğer toplumlar gibi müslüman toplumlarda da görülmüş, yaygın ölümlerle seyreden vakalar yaşanmıştır. Taun, veba veya etkeni tam tarif edilmediği için “veba” olarak tanım-lanmış salgınlar derin izler bırakmış, hafızalarda yer etmiş-tir. Müslüman toplumlar bu durumlar karşısında, ayetler ve hadisleri anlamalarına, uygulamalarına ve kendi gelenekle-rine göre korunma ve tedavi davranışları geliştirmişlerdir. Her inanış hem bir düşünce ve yaklaşım biçimi hem de bir hayat tarzı oluşturur. İslam, diğer felsefe ve dinlerden farklı olarak, evrensel geçerlilikte bir hürriyet, fıtri bir teslimiyet ve tevekkül, sürdürülebilir mücadele, bilimsel korku ve ko-runma, stres üretmeyen bilinç, çok boyutlu temizlik, akıllı beslenme, karşılıksız infak, diğerkâmlık ve münasebetler, öze yöneliş ve insanın rolü olan kulluk üzerine bir hayat tar-zı inşa eder. Bu çalışma, salgınlar karşısında İslam perspek-tifli duruşu ele almayı amaçlamaktadır.

ANAHTAR KELIMELER: Epidemiler, salgın

hastalık-lar, müslüman toplumhastalık-lar, İslam, tıp.

SUMMARY: Human beings have been intertwined

with epidemic diseases, medical conditions and disasters in every period of history, affecting themselves and ani-mals, causing great loss of life and property, and affecting the flow of history. Epidemics were seen in Muslim socie-ties like other sociesocie-ties, and cases with widespread deaths occurred. Since taun, plague or factor is not fully described, outbreaks defined as “plague” have left deep traces and are in memory. In the face of these situations, Muslim socie-ties have developed prevention and treatment behaviors according to their understanding, practice and tradition of verses and hadiths. Every belief creates both a way of thinking and approach and a lifestyle. Unlike other philo-sophies and religions, Islam is a universal validity, a fitful surrender and trust, sustainable struggle, scientific fear and protection, non-stress consciousness, multidimensio-nal cleanliness, intelligent nutrition, unrequited financing, altruism and relationships, self-directedness and human builds a lifestyle on servanthood. This study aims to deal with an Islamic perspective in the face of outbreaks.

KEYWORDS: Pandemics, epidemics, muslim

socie-ties, Islam, medicine.

(2)

GİRİŞ

Salgın hastalıklar, tüm toplum-ları etkileyen, çok korkulan, etkisi ve sonuçları öngörülemeyen önemli ol-gulardandır. Sayısız insan ve hayvan varlığının ölümü ile sonuçlanan sal-gınlar, yörenin demografik yapısını ve zenginliğini değiştirmiş, gıda teminin-de zorluk hatta imkânsızlık sebebiyle açlıktan ölümlere ve kitlesel göçlere sebep olmuştur.

İnsan ve hayvan toplulukların-da hasta bireylerin sağlıklı olanlartoplulukların-dan ayrı durduğu, ayrıldığı bilinir. Bu his birçok hastalığın yayılımını durdur-mada önemli fıtri bir duygudur. Mo-dern zamanların bir önerisi sanılan ve İtalyanca kökenli bir kelime olan “karantina” uygulamasının kökenin-de, insan ve hayvanlarda bu davranışa yol açan bilginin yattığı düşünülebi-lir. Fıtrat dini olan İslam’ın öğretisi ve hayata yönelik öneri ve uygulamaları da bu kapsamdadır. Ancak konumuz olan tıp ve salgın hastalıklar üzerinden vurgulamamız gereken nokta şudur; İslam tıbbı ve müslümanların tıp an-layışı aynı kavramlar değildir. Müslü-manlık, bireyin veya toplumun İslam öğretisinden anladığı ve algıladığı ile sınırlıdır, bu sebeple dünyanın farklı coğrafyalarında ve zamanlarında çok farklı müslümanlık örnekleri görülebi-lir. İslam insana evreni, sistemi, siste-min sahibini, kurucusunu ve evrensel genel doğrular dediğimiz yasalarını doğru anlamayı, korunmayı ve yaşar-ken doğru yönde bir kazanılmış ge-lişim oluşturmayı öğretir. Bu bakışla vahiy insana çok ileri zamanlara ve bo-yutlara ait akıl veren İslami bilgidir. Bu bilgiler “kitap”, bu bilgileri anlatmak, öğretmek ve yaşamakla görevli kişiler ise “rasul” ve “nebi” olarak tanımlanır. İslami bilgi doğru anlaşılıp da kabul-lenildiğinde her konuda geniş ve ileri bir vizyonla yaşamak mümkün olur, bu kural salgın hastalıklar için de ge-çerlidir ve bu vizyon en azından şu üç temel noktayı içerir: 1) Olay öncesin-de, sırasında ve sonrasında alınacak

tedbirler. 2) Yaşanan olayın etkilerini gidermek amacıyla yapılan uygula-malar, tedaviler, onarımlar. 3) Olayın sebeplerinin, hikmetinin araştırılma-sı. Bir olguya yaklaşımda bu aşamalar birbiriyle entegre edilerek analiz sen-tez ve kritik yapılması gerektiği halde bu yapılmaz da bu kriterler birbirleriy-le çarpıştırılırsa bir olay, hastalık veya salgın ya da bir afet karşısında İslam’ın beklediği, istediği, evrensel genel doğrularla uyumlu bilimsel duruş ser-gilenememektedir. Çalışma, salgınlar ve müslüman toplumlar üzerinden bir analiz yaparak salgınlar konusunda müslüman toplumlar özelinde doğru tespitler yapmayı ve doğru yol haritası oluşturmayı amaçlamaktadır.

MÜSLÜMANLAR VE SALGINLAR

İslam öncesinde toplumsal ve bireysel algının gerçekleri görmekten ve fark etmekten uzaklığı ve bunun ya-şantıya dönüştüğü döneme “Cahiliye” devri denmiştir. Cahiliye döneminde Mekke halkının çocuklarını sakin, serin yayla niteliğindeki köylerde yaşayan bir sütanneye vermelerinin sebeple-rinden birisi, çocuklarını taun gibi bu-laşıcı hastalıklardan korumaktı. Çünkü bu tür hastalıklar daha çok kalabalık yerleşim yerleri olan şehirlerde orta-ya çıkmakta ve yüksek orta-yayılım hızı ve etkisi ile öldürücü olmaktaydı. O gün-lerde henüz bilinmeyen bir cazibe ne-deniyle dünyanın farklı bölgelerinden insanın uğradığı Mekke, ticari amaçla sık uğranılan Şam, önemli anılara sa-hip Kudüs gibi şehirler ve toplumların başkentleri yoğun nüfus ve trafik ne-deniyle ciddi risk alanları olarak karşı-mıza çıkmaktadır.

Diğer toplumlarda olduğu gibi müslüman Arap toplumunda da henüz hastalık etkenleri tam göste-rilemediği ve tanımlanamadığı için, salgınlar semptomlarına ve etkilerine bakılarak genellikle “veba” ve “taun” olarak tanımlanmıştır. Veba ateş, tit-reme, kusma, ishal, dil renginde koyu-laşma, baş, sırt, kasık ve eklem ağrıları,

lenf bezlerinde şişlik, burun kanaması, kan tükürme, dispne (nefes alma zor-luğu), halsizlik gibi göstergelerle öne çıkarken, taun daha çok deri semp-tomları ile dikkat çeken ve kitlesel ölümlere sebep olan bir salgın hasta-lıktır. “Yaralamak, ayıplamak, kusurlu görmek” anlamlarındaki ta‘n kökün-den türeyen tâûn bazı dilcilere göre bulaşıp yayılan her hastalığın adıdır. İbn Kayyim el-Cevzi tâunu vebanın bir türü olarak tanımlamış, “her tâun vebadır, ancak her veba tâun değildir” şeklinde bir öngörüde bulunmuştur. Hazreti Âişe (ra) Rasulullah (SAV)’e tâu-nu sorduğunda “Tâun, Allah’ın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptır. Allah onu mü’minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yaka-lanmış bir kul başına gelene sabrede-rek ve ecrini Allah’tan bekleyesabrede-rek bu-lunduğu yerde ikamet etmeye devam ederse, Allah ne takdir etmişse başına ancak onun geleceğini bilirse, ken-disine şehit sevabı verilir” buyurmuş, “Benim ümmetim ancak ta’n ve taun ile helâk olur, başka bir şeyle değil. Bu hastalıkta develerin ayaklarında çıkan deve guddesi gibi bir şişlik (bir iltihap) oluşur, sonra vefat ederler” diyerek müslümanların salgın hastalıklar se-bebiyle kitlesel ölümler yaşayacağını bildirmiştir.

Salgınlardan ilki Rasulullah (SAV) döneminde 627 yılında Meda-in’de görülen taun salgınıdır. İkinci salgın Hicret’in 18. yılında Hz. Ömer döneminde, 639 yılında Suriye’de görülmüş, aralarında sahabelerin de bulunduğu 25 bin civarında kişi-nin ölümüne yol açmış; salgında Ebu Ubeyde b. Cerrah, Muaz b. Cebel gibi sahabeler vefat etmiştir. Üçüncü taun salgını 670 yılında Kufe’de, dördüncü salgın 685 yılında Mısır’da, beşincisi, bundan iki yıl sonra Basra’da yaşan-mış, her biri birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Özellikle 687 yılında Basra’da görülen taun salgınında üç günde 70 biner kişinin öldüğü kayıt-lara geçmiştir. 698 yılında Şam bölge-sinde neredeyse halkın tümünün

(3)

ölü-müne yol açan güçlü bir taun salgını görülmüştür. 706 yılında ortaya çıkan Basra, Vasıt ve Şam bölgelerinde etkili olan ve daha çok genç kızlarda ve ka-dınlarda görülmesi sebebiyle “Feteyat taunu” denilen bir salgın yaşanmıştır. 725 ve 733 yılında da Şam bölgesin-de şidbölgesin-detli taun salgınları yaşandığı bilinmektedir. 734 yılında Şam ve Irak bölgelerinde, özellikle Irak’ın Vasıt şehrinde etkili olan bir taun görülmüş, bu taunun etkisi birkaç yıl sürmüştür. 744 yılında yine bir taun salgını yaşan-mış, Emevi halifesi III. Yezid b. Velid bu taun sebebiyle vefat etmiştir. Bu taun geniş bir bölgede etkili olmuştur. 749 yılında Basra civarında bir taun salgını görüldüğü, salgının üç ay sürdüğü ve her gün yaklaşık bin kişinin vefat ettiği bildirilmektedir. 911 yılında İran’da gö-rülen taun salgını sebebiyle ise 7 bin kişinin vefat ettiği bildirilmiştir. 977 yı-lında Bağdat civarında yangınlar, dep-remler ve Dicle’nin taşması gibi doğal felaketlerle birlikte taun salgını da ya-şanmıştır. 1085 yılında Irak, Hicaz ve Şam beldelerinde salgın hastalıklar ve taun yaşandığı nakledilir; bu salgınlar esnasında insanlardaki ciddi ölümler yanı sıra evcil ve vahşi hayvanlara ölet-ler geldiği, hayvanların kırıldığı bildiril-miştir. 1258 yılında da Bağdat’ta taun ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok kişinin vefat ettiği bilinmektedir. 1341 yılında Şam’da taun salgını yaşanmış; 1348 yılında yine Şam bölgesinde yaklaşık bir yıl boyunca etkisi devam etmiş taun hastalığı sebebiyle günde 300’den fazla kişinin vefat ettiği kay-dedilmiştir. 1363 yılında Mısır’da taun görülmüş, bu salgının şiddetli günle-rinde ortalama bin kişinin öldüğü nak-ledilmiştir. Farklı coğrafyalardaki müs-lüman toplumların yerel kaynaklarının araştırılması durumunda, sayıları yüz-lerle ifade edilen salgınlar yaşandığı görülecektir.

ANADOLUDA SALGIN HASTALIK KÜLTÜRÜ

Halk folklorik tıbbında hasta-lar evin en sakin odasına alınır, oda

sık havalandırılır, odada toza, kirliliğe karşı titizlik gösterilir, yoğurt, süt, iyi pişirilmiş et gibi proteince zengin gı-dalarla beslenir, su ve sıcak içecekler ikram edilir, hastanın özel istekleri ve beklentileri karşılanır, morali yüksek tutulur, hasta dualarla desteklenir. Evde gürültü, kötü koku olmaması ve temizliğin sağlanmasına özen göste-rilir. Hastanın yanına girişlere müsaa-de edilmez. Antiseptik özelliği bilinen gıdalarla besleme yapılır. Bu alanda yazılmış yüzlerce kaynakta bu temel ilkelere ait detaylı bilgilere ulaşmak mümkündür. Ülkemizde salgınlar kar-şısında kurumsal farkındalık, önleme, sağaltım amaçlı uygulamaların Selçuk-lu ve Osmanlı dönemlerinde de önem-sendiği görülmektedir. Tarihi 2500 yıl öncesine dayanan, gemilerden ver-gi alma, savunma, deniz feneri ver-gibi amaçlarla inşa edilmiş olan Kız Kulesi Osmanlı döneminde kolera ve veba salgınlarında gerektiğinde karantina hastanesi olarak kullanılmıştır. Kulenin 1830-1831 yıllarındaki kolera salgının-da hastalığın şehre yayılmaması için hastaların karantinaya alındığı bir has-tane gibi kullanıldığı, 1836- 1837 yılla-rındaki 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgınında yine hastaların bir kısmının burada oluşturulan hastanede tecrit edildiği biliniyor. Urla’da bulunan ve Osmanlı döneminde bulaşıcı hastalık-larla mücadelede kullanılan Karantina

Adası da Anadolu’daki salgın kültürü ve farkındalığı açısından önemli bel-gelerdendir. Urla Karantina Adası dö-nemin zor koşullarında oluşturulmuş bir karantina ortamı olmasına rağmen ileri ve kapsamlı sistemiyle güncel ka-rantina süreçlerine örnek oluşturan bir merkez niteliğindedir. Osmanlı Devle-tinin kolera, veba gibi bulaşıcı hasta-lıklarla mücadele için inşa ettirdiği bu adadaki tesisler, dünyayı etkisi altına alan bir nano tehdit olan coronavirüs salgını nedeniyle global olarak tıp ve halk sağlığı araştırmacılarının günde-mine girmiştir. Urla Karantina Adası 1865-1869 yılları arasında inşa edile-rek faaliyete geçirilmiş, o günün koşul-larında demiryolu ve liman gibi ticari imkânları nedeniyle hızlı bir büyüme gösteren İzmir salgın hastalıklara sık maruz kalmaya başlamış, bu kapsam-da şehirde 1840 yılınkapsam-da oluşturulan “Karantina Mahallesi” Urla’daki adaya inşa edilen tesislere taşınmıştır. Her ne kadar tesislerin inşa edildiği yıllar-da karantina süresi ve uygulamaları hususunda uluslararası belirlenmiş bir standart ve bilimsel öneri olmasa da, önemli bir bilimsel kongre olan İstan-bul Konferansı’nda kolera bakterisine yönelik bilimsel uygulamaların başla-tılması kararıyla birlikte, adada bilim-sel karantina kapsamında bir hastane tesis edilmiş ve uygulamalara başlan-mıştır. Adadaki Karantina Tesislerinin

(4)

günümüz karantina merkezlerinden ilkesel bir farkı bulunmamakta, çalış-ma sistemi taçalış-mamen aynı prensiplere dayanmaktadır.

Karantina amaçlı kullanıldığı dönemde, adaya yanaştırılan gemi-lerden indirilen yolcular filikalarla ana binaya alınmakta, yolcuların önce giy-sileri değiştirilmekte, önceki kıyafetleri silindirik dönme mekanizmasına sahip dolaplardaki özel filelerin içine konu-larak, kıyafetler 360 derece dönen bu sistemde sıcak hava üflenen dolaplar-da buharla dezenfeksiyona tabi tutul-maktadır. Yolcular steril peştamal ve takunyalarla önce özel duş kabinlerine alınıp yıkanmakta, doktor muayene-sinden geçirildikten sonra sağlıklı ka-bul edilenler konaklama ünitelerine alınarak 8-10 gün boyunca karantina-ya tabi tutulmaktadır. Hasta olanlar tedavi edilmek amacıyla izole edilmiş özel bölmelerde kontrol altında tutu-lur, vefat edenler kireç dökülmüş ve derin kazılmış mezarlara gömülmek-tedir. 323 dönüm arazi üzerine kurulu Karantina Adasının hasta kapasitesi yaklaşık 600 kişi olarak tasarlanmıştır.

İSLAM’IN SALGINLARA YAKLAŞIMI

Bir yerde veba olduğunu işi-tirseniz oraya girmeyin. Eğer bulun-duğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın (7). Bu hadis, müs-lüman toplumların salgınlar karşısın-daki davranışını belirlemekte, koru-yucu hekimlik açısından da önemli bir tıbbi ilkeyi de deklare etmektedir. Bu-laşıcı bir hastalık etkeni ile kontamine olmuş bir insan veya hayvanın hastalık etkenini taşıyıp taşımadığı kesinleşene kadar bir yerde izole edilmesi demek olan karantina ve sosyal izolasyon, bu hadiste uygulama olarak öğretilmek-te, sürdürülebilir toplum sağlığı açı-sından tüm zamanların önerisi olarak dikkat çekmektedir. Salgınların çevre ve iklim şartları ile irtibatının olabile-ceği de müslümanlara öğretilmiştir. Halife Ömer (ra), Şam bölgesini etkisi altına alan Amvas vebasında vebanın

yaşandığı bölgede ikamet eden ya-kın arkadaşı, bölgenin yöneticisi Ebû Ubeyde’ye veba salgını nedeniyle bir mektup göndererek düşünce ve tavsi-yelerini iletmiş, “insanları rutubetli bir yere yerleştirmişsin, onları havası te-miz yüksek bir yere götürmelisin” de-miştir. Çevre ve iklim koşulları yanı sıra daha sakin yerleşim alanlarının salgın-lardan korunma ve sağaltımda önemli bir altlık oluşturabileceğini biz müslü-manlar bu pratikten öğrenmekteyiz.

Müslümanlar, Allah’tan gelen her emrin kendileri için bir rahmet olduğuna inanırlar. Ancak onların bu düşüncesi, hastalıklara karşı korun-ma, mücadele ve hastalıkların tedavisi için yöntem arama ve uygulamaları-nı ikincil konuma getirmemiş, İslamı önemseyen ve özümseyen müslüman toplumlarda tıp ve hijyen öncelikli bir hayat göstergesi olmuştur. Müslü-manlar salgın hastalıkları kendileri için bir bela olarak da görmemişler, korun-ma ve tedavi çabalarına rağmen has-talanmışlarsa, Rasulullah (SAV)’in “bu hastalıklar sizden önceki salih insan-ların ölüm sebebi ve Allah’ın içinizden bazılarına mahsus kıldığı bir şehitliktir” anlamındaki hadislerini referans ala-rak morallerini yüksek tutmuş, stres yaşamamışlardır. O günlerin tıbbi imkânlarında, hastalığın bulaştığı in-sanlar sükûnet ve dua ile sonucu bek-lemişlerdir. Bir salgın yaşanıyorsa has-talığın etkili olduğu salgın bölgesinde olmayanlar oraya girmemiş, seyahat ve ziyaretten vazgeçerek Allah’ın ka-derinden yine Allah’a (Allah’ın bir baş-ka hükmüne) sığınmışlardır.

Bu konularda, bir hastalık veya salgına yol açan etken, hastalığın döngü me-kanizması, hastalık ve salgına karşı alı-nacak önlemler ile salgın ve hastalığın sebebi hikmeti birbirleriyle karıştırılır. Salgınlarda gayret göstermek, korun-ma davranışı, mücadele ve duruş ser-gilemek, bir salgının hikmetiyle ilişkili değildir. Bir olayın görünen sebeple-rini anlamaya ve ortadan kaldırmaya çalışmak, onun manevi sebeplerini an-lamış olmak anlamına gelmez. Kabe’yi

yıkmaya gelen Ebrehe ordusuna Eba-bil kuşları tarafından uygulanan virüs bombardımanı hadisesinde olduğu gibi, yaşayan salgınlar ve hastalıklar bir takım kişiler için bir cezalandırma ola-bilir. Bunu her zaman geçerli kesin bir hüküm olarak ifade etmek mümkün değildir. Ancak bireylerin kendi kritik-leri, öz eleştiride bulunarak yanlışlarını aramaları, daha doğru, daha kaliteli ve daha bilimsel bir yaşantı oluşturmala-rı açısından bir hastalığı veya salgını kendileri için bir sonuç, bir uyarı gibi görmeleri mümkündür, bu yaklaşım faydalı da olabilir. Ceza bir realitedir ve ceza uygulamaları tüm zamanlarda, tüm toplumlarda yanlış yapanlar için var olmuştur. Bu bakışla, yanlış yapan ve yanlışta ısrarcı olan toplumlar ve in-sanlar için evrensel sistemin salgınlar ve diğer vakalarla bir uyarma, bir ceza-landırma uyguluyor olmasını yadırga-mak, bir zan olarak görmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kur’an’da ve sün-nette, inanmayanların, azgınlık göste-renlerin, haddi aşanların, zalimlerin, mütekebbir ve müstekbirlerin, has-talıklar ve acı veren olaylarla cezalan-dırıldıklarına yönelik ayet ve hadisler mevcuttur. A’raf 130-135 ayetleri, Du-han Suresi 9-13 ayetleri bu kapsamda okunabilir. Bu durumda, hayat tarzının bilimsel olması yani evrensel genel doğrularla uyumlu olması, vahiyden yararlanan bir akıl ve öngörüye dayan-ması önemli hale gelmektedir. Zaten İslam’ın önerilerini, tıbbi, ticari, insani ilişkiler gibi tasnifler altında anlamak çok mümkün olmamaktadır. Öncelik, bize önerilen çok ileri bir bilimselliğe, matematiğe, hesaba dayanan Tevhid veri tabanını anlamak, bütün hayatı bu doğru üzerine inşa etmek gayretin-de olmaktır. Bu sağlandığında bu kla-sör altındaki dosyaların her biri tek tek ele alınarak o dosyaların ürünü olan davranışların daha doğru hale gel-mesi için çalışmak kolaylaşacaktır. Bu kapsamda rastgele plansız yaşantı ve giyinme alışkanlığı üzerinden açılacak küçük başlıklar konunun anlaşılırlığını artırabilir.

(5)

RASTGELE YAŞANTI VE TOZ

İslam düşüncesi ve hayat tar-zı bireyleri rastgele, eksik, “ne olacak, öyle de olsa olur” yaklaşımına dayanan düzensiz davranışlardan hoşlanmaz. Bu hayat tarzından sakındıran öneriler ayet ve hadislerde çok sık geçmekte-dir. Örneğin, bir hadiste “konuşurken mana ve üslup olarak en güzel tarzı tercih ederek konuşanın, davranırken böyle davrananın Allah ile sohbette olacağı” bildirilir. Bir başka olayda, Ra-sulullah (SAV) bir cenazenin defninde tahtaların örtülmesi esnasında tertipli konulmadığı halde mezara toprak atıl-masına karşı çıkmış, onlara tahtaları düzeltmelerini, sonra toprak doldur-maya devam etmelerini söylemiştir. “Ya Rasulallah, nasıl olsa altta kalacak, üzerini örteceğiz, bir şey olmaz” de-diklerinde, “altta bile kalsa düzeltin, üstü örtülüyor olsa bile siz düzeltin” buyurarak rastgele iş yapmanın doğru olmadığını, “nasıl olsa görünmeyecek, altta kalacak” bakış açısının yanlışlığı-nı öğretmiştir. Sâib adlı bir tacir Rasu-lullah (SAV) ile tanıştırılmak istenmiş,

Rasulullah “Ben onu iyi tanıyorum” de-yince, Saib “Evet, seninle bir zamanlar ticarette arkadaşlık etmiştik, bütün he-sapların gayet mükemmeldi” demiştir. İslam’ın çok önemsediği şeylerden biri de idrak, elbise ve ortamın temizliği-dir. Temizlenenler, hatta çok temizle-nenler övülmüş, kirli idrak, kirli elbise ile dolaşmak, kirli eşyalar kullanmak ve kirli yerlerde bulunmak ve yaşamak ise kınanmıştır. Mesela idraken temizlen-meyenlerin Kur’an’a dokunamayacağı, onu anlayamayacağı Vakıa Suresinde bize öğütlenir. Müddessir Suresi ilk ayetleri tüm manaları ve katmanları ile giysilerin temiz olmasını önerir. Ör-nek kişilikler olan Rasul ve Nebiler’in toplumlarında “bunlar çok temizlenen kimseler” olarak vasfedildiği bildirilir. Cahiliyet alışkanlıklarını henüz atama-mış bazı kimselerin yerlere tükürmeye devam ettikleri, Rasulullah’ın (SAV) bu davranıştan hiç hoşlanmadığı, bir gün mescidde yine böyle bir hareketin izi-ni gördüğünde çok üzüldüğü, bunu fark eden bir sahabe hanımın mesci-di bu görüntülerden ve kirleticilerden temizle¬diği, bu sebeple Rasulullah’ın

muhabbetini ve teveccühünü kazan¬-dığı bilinmektedir. Sıcak bir günde iş elbise¬leriyle ve yıkanmadan mescide gelenler sebebiyle havada hoş olma-yan bir koku oluşmuş, bunun üze¬-rine Rasulullah (SAV) “yıkanarak gel-miş olsaydınız ne iyi olurdu.” degel-miştir. Efendimiz (SAV) yaşama ortamlarında tozdan sakınılması gerektiğini de bize öğretmiş ve öğütlemiştir. Toz, toprak demek değildir, toz toprağın uçuşabilir tozarmış halinden farklıdır; kıl, tırnak, dışkı, çürümüş ve kokuşmuş organik atıklar, mikroplastikler gibi yüzlerce zararlı atık ürünlerden oluşur. İçinde 300 civarında parçacık barındırdığı be-lirlenmiş olan tozun hastalıklara zemin hazırladığı, salgın faktörlerini barındı-rabildiği, öğrenme ve konsantrasyonu zorlaştırdığı, yaşlanmayı hızlandırdı-ğı bilinmektedir. Bu yüzden, özellikle müslüman toplumlardaki yöneticiler ve sivil toplum kuruluşları tozu ve toz oluşumuna yol açan koşulları gider-meyi önemsemelidirler.

(6)

DIŞARI GİYSİSİ, EV İÇİ GİYSİ: AHZAB SURESİ 59

“Ey nebi, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giy-silerini üzerlerine bürünsünler...” aye-tindeki dış giysi vurgusuna da özen gösterilmelidir. Ayetteki muhatabın kadınlar olması nedeniyle, kadınlara dışarıda vücut hatlarını belli etmeyen bir örtünmeyi öneren bu ayetteki di-ğer manalara da kulak vermek gerek-mektedir. Ayette kadınlar üzerinden bütün inananlara, ev giysisi ve dışarı-da giyilenlerin ayrı olması gerektiği de ifade edilmektedir ki buna ayakkabılar da dâhildir. Bedenin açıkta yüz, ağız, burun gibi kısımları da dışarı giysisi gibi düşünülebilir. Bu ayetteki mana-lardan birisi de evin içinin dışarıya ait koşullardan ve kontaminasyondan uzak tutulması, evde güvenli yaşa-ma şartları oluşturulyaşa-ması olabilir. Bu önemsendiğinde oluşacak farkındalık evi güvenli bir mekân haline getirecek, ayrıca sağlık sisteminin ve farmako ekonominin yükünü de hafifletecektir. Ayet ve hadislerdeki “mecburiyetiniz yoksa çıkmayın, evlerinizde oturun” yollu önerilerin, bireyi eve hapsetmek olmadığı açıktır. Sokağın ve AVM’lerin evden daha cazip hale geldiği günü-müzde, bireylerin evde yaşamayı ve vakit geçirmeyi sevmesi gerektiğini öğütleyen ayetler ve hadisler, aslında çok güvenli bir ortamda yaşamadığı-mızı, bize asırlar öncesinden öğreten belgeler olarak görülebilir.

SONUÇ

İslam dünyasında tarihsel süreçte bir-çok salgın hastalık görülmüş, günü-müzde de salgınlar yaşanmaktadır. Salgınları engellemede karantina uy-gulanan en önemli yöntemlerdendir. Rasulullah (SAV) yüzyıllar öncesinden “bir yerde veba salgını çıkması ha-linde oraya girilmemesini, salgının bulunduğu yerden ayrılmamayı” tav-siye etmektedir. Hz. Ömer, halifeliği döneminde Şam bölgesine girdiğin-de bu kurala uymuş, vebanın olduğu meskûn mahalle girmemiştir.

Şehirde-ki salgını durdurmak üzere görevlen-dirdiği vali Amr bin As, insanları küçük gruplara ayırarak çevredeki tepelere, dağlara yerleştirmiş, birbirleriyle bir mecburiyet olmadıkça temas kurma-malarını istemiştir. Böylece bulaş olan grupta bulunanlar ile diğerleri ayrı tutulmaya çalışılmış, salgının kont-rol edildiği anlaşıldıktan sonra halkın Şam’a geri dönmesine izin verilmiştir. İslam’ın ilk yıllarındaki bu davranışla-rı sonraki yıllarda yaşayan müslüman toplumlar da uygulamış, müslüman-ların salgınlardan korunmasının bir karakteristiği oluşturulmuştur. Temiz-liği imanın bir parçası gören, yalan ile imanın bir arada olamayacağını bildi-ren, her önemli olguya elleri yıkaya-rak başlamayı öneren, hastalıklar kar-şısında tedavi olmayı, ilmi ve hikmeti tüm mekânlarda aramayı tavsiye eden bir düşünce sistemi ile şekillendirilen müslümanların düşünce ve yaklaşım tarzlarının şikayet, dedikodu, yalan, iftira, haset, kin, nefret, cimrilik, övün-me, benliğini yüceltövün-me, zulüm, haksız-lık, şımarıkhaksız-lık, taşkınhaksız-lık, hakka tecavüz gibi bilişsel kirleticilerden uzak olması, hayat tarzlarında okuma, araştırma, temizlik, çevreye duyarlılık, hayvanla-ra ve insanlahayvanla-ra güzel davhayvanla-ranma, akıllı ve helal beslenme, sportif faaliyetler, karşılık beklemeksizin yardımlaşma, paylaşma gibi öne çıkan davranışları onları hastalıklar, salgınlar, doğal afet-ler ve sıkıntılara karşı korunaklı, hazır-lıklı ve mütevekkil kılmaktadır. Salgın-ların hikmeti ise Rahmani bir açıklama olmadan tam olarak bilinemez. İnsan-ların bu konudaki yargı ve yaklaşımları kendilerine yönelik olduğunda kişisel gelişimlerine katkı sağlayabilir. Bunun dışında diğer insanlar ve toplumlar hakkında bir belgi ve belge olmadık-ça hüküm verilmez. Bu olguların bi-rer imtihan veya yanlışta ısrar edenler için bir ceza olabileceği de içselleşti-rilmiştir. Çünkü “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz, sabredenleri müjdele” öğüdü vardır. Bütün tedbirlere rağmen tâun, veba gibi salgınlar nedeniyle vefat

eden müslümanların şehit muamelesi göreceğine inanılır. Çünkü “Tâundan ölen şehittir, taun, her müslüman için şehitliktir” bilgisi ile müjdelenilmiş-tir. Rasulullah (SAV)’in ehli ve sırdaşı olan Hz. Aişe (ra) de “Tâundan kaçmak, harpten kaçmak gibidir” diyerek bu şehitliğin bağıntısını dile getirmiştir. Geçmişte salgınlar karşısında tıbbın imkânları çok yetersizdi, günümüzde bu yetersizlik bireyin, salgının yaşan-dığı yörenin ve toplumun imkânları ile ilgili olabileceği gibi yeni salgınlar karşısında bilim ve teknolojinin yet-mezliği şeklinde de olabilir. Bu gibi durumlarda, strese girmeden, bilişsel ve fizyolojik döngüleri örneğin immun sistemi güçlü tutarak, sağlıklı karar verme yeteneğini koruyarak, olaylar karşısında isyan etmeden korunmaya, tedavi imkânlarını kullanmaya, imanın gereği olarak yöneliş ve duaya devam ederek yaşamaya devam edilmelidir.

KAYNAKLAR

1) Dündar Y. (2016) Sen Tanrı mısın? 6. Baskı s: 339 ISBN: 978-605-88309-8-1 Ankara

2) Demircan A. (2020) İslam’da İlk Ko-ruyucu Hekim ve Karantina Vakası: Amvas Vebası Nasıl Aşıldı? Derin Tarih Dergisi https://www.derintarih.com/ dosya/amvas-vebasi-nasil-asildi-2/ 3) Demircan A. (2020) İslam Toplumu Salgın Hastalıklar ve Afetlerle Nasıl Mücadele Etmişti? Derin Tarih Dergisi https://www.derintarih.com/dosya/is- lam-toplumu-salgin-hastalik-ve-afet-lerle-nasil-mucadele-etmisti/

4) Urla Karantina Adası https://www. ntv.com.tr/galeri/seyahat/corona-vi- rus-salgini-urla-karantina-adasini-ha-tirlatti,I8ZanW-Xzk6zFZvpEeHh9A/ u5aYEZK3TkKpWUDd63owDQ

5) Buhârî, Tıb 31; Buhârî, Enbiyâ 54; Ka-der 15; Müslim, Selâm 92-95.

6) İbn Kayyim el-Cevziyye. Et-Tıb-bü’n-Nebevî. S: 29-30.

7) Sahihi Buhârî, Tıb, 30. 8) Müslim, İmâre 166

9) Sahihi Buhâri, Cihâd 30, Tıb 30 10) Aslan R. (2018) Şehir Tozları. Ayrıntı Dergisi 5 (60): 43-48.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :