«HARBİ POPÜLER HALE GETİRELİM» DERKEN...
Yakıi| iîiı*ı lıiıijj^
H
PORTRELER 9
Çok partili demokratik rejime geçiş
sancılarının en yoğun olduğu dönemde
başbakanlığa getirildi. Cumhurbaşkanı
İsmet Paşa, bu görevi ona verirken, taraf
sız tutumu ve saygın kişiliğiyle o günler
de Meclis’te egemen olan hırçın havayı
yatıştırmayı amaçlıyordu.
1949 yılının ocak ayına kadar süren
başbakanlığı sırasında gerçekten de ta
rafsız bir tutum İzledi, mensubu olduğu
CHP’den bağımsız olmaya çalıştı. Ancak
bu tutumu, muhalefet kanadında olumlu
karşılanırken, kendi parti grubunda sert
eleştirilere neden oldu. Partili arkadaşla
rı, kendisini, muhalefetle tartışmaya gir
mekten kaçınmak ve fazla uysal olmakla
suçluyorlardı. Bütün bunlara rağmen, 17
Kasım 1947’de toplanan CHP’nin 7. ku
rultayının bekleninin dışında olaysız geç
mesi, onun getirdiği demokratik anlayış
sayesinde oldu.
Mülkiye’den sonra Fransa’da “ Ecole
Libre des Sciences Politiques” i bitirdi.
Bir süre öğretim üyeliği yaparak,
doçentliğe kadar yükseldi. Siyasetle ta
nışması, 1920 yılında Meclis’i Mebusan’a
Trabzon üyesi olarak girmesiyle oldu.
Meclis dağılınca, Ankara’ya gelerek Mus
tafa Kemal’in yanında yer aldı.
Onu, m illî mücadelenin kazanılmasın
dan sonra Lozan’da İsmet Paşa’nın yar
dımcısı olarak görüyoruz. Daha sonraki
yıllarda sırasıyla İktisat, Ticaret, Maliye
bakanlıkları yaptı. 1926 yılında da Millet
Meclisi Başkanvekilliği’ne seçildi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında 2. Sa
raçoğlu kabinesinde Dışişleri Bakanı ola
rak görev aldı. Türk dış siyasetinde Sov
yet baskısının ağırlık kazandığı bu dö
nemde, Türkiye’yi savaşa sokmaya yöne
lik çabalara karşı, Batıya dönük, bağım
sız bir politika izledi. 1945’te San Fran-
sisco Konferansı’nda Türkiye’yi o temsil
etti.
1946 - 1947 yıllarında Recep Peker
hükümetinin de Dışişleri bakanı oydu.
Peker’in istifasından sonra getirildiği
başbakanlığı sırasında, savaş koşulları
içinde ekonomik'dengeyi sağlayabilmek
için, linyit madenlerinde bölge halkının
zorunlu çalıştırılması kararı, orman işlet
melerinin devletin denetimine alınması
halk arasında hoşnutsuzluk yaratmıştı.
Bu tutumu nedeniyle tartışmaların boy
hedefi haline geldi.
Muhalefete karşı pasif hareket ettiği
iddialarına bu eleştiriler de eklenince,
başbakanlıktan istifa etti. 1954 seçimle
rinde milletvekilliği sona erdi. 1960 yılın
da da hayata veda etti.
Avrupa’yı ateş ve kana boğarak, bir harabe haline getiren ikinci Dünya Savaşı, birçok
ülkeyi ekonomik yönden güçsüz bırakmıştı, işte o günlerde, 7 Haziran 1947’de ABD
Dışişleri Bakanı Marshall, Harvard Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada konuya
değişik bir yaklaşım sağladı.
Avrupa devletlerinin, ekonomik kalkınmalarını sağlamak amacıyla biraraya gelerek
ortak bir plan hazırlamaya çağıran Marshall, Amerika’nın kendilerine yardım edeceğini
bildirdi.
Savaştan büyük zarar gören Batı Avrupa devletleri, bu çağrıya hemen uydular. Paris’te
1947 yılının Temmuz ayında yapılan toplantıya Türkiye’de katıldı. Bu toplantıda,
Türkiye’nin istediği 165 milyon dolar tutarındaki yardım kabul edilmedi. Paris
Konferansı'nda Türkiye’nin kabul edilmeyen isteği, daha sonraki yıllarda Türk
hükümetinin ABD hükümetine direkt başvurması sonucu benimsendi. 1984-1952 yılları
arasında Marshall Planı çerçevesinde Amerika’dan 351.7 milyon dolar yardım alındı.
Hazırlanan yardım programı sonradan “ Marshall Planı” olarak adlandırıldı.
Bir önceki portre:
John Foster Dulles
ERM AN ŞENER
14 Kasım 1914 Cumartesi günü
çekilen «Ayastefanos Abidesi'nin
Yıkılışı» ilk Türk fil
SİNEMAYA EL ATILMASI
«HARBİ POPÜLERLEŞTİRMEK»
İÇİN AKIL
EDİLMİŞTİ
»
«
s
a
r s
»
*
-
"
' ®
K B E R , c p H A ^ G t r - R E C E K »■
o p ü e e rr f ö L o i...
;AL1Ş f A A lA ^ GEÇİ
ÆÆ üzyıllar öncesinden gelen 0 V birçok deney, kişisel
girişimler derken sinema ilk kez Paris’te seyirci karşısına çıktı. 28 Aralık 1895 günü Paris’te, Capucine Bulvarı’ndaki Grand Cafe’yi dolduranlar Lumiere kardeşlerin ilk filmlerinin, ilk izleyicileri oldular.
1896 yılında Lumiere kardeşlerin alıp yetiştirdikleri “ operatörler” (bunlar önce görüntü yönetmeniydiler. Filmlerinin yönetmenliğini de kendileri yapıyorlardı) dünyanın dört bir yanma dağılıp film çekmeye başladılar. Bunlardan Alexandre Promio, gezisi sırasında Yafa, Kudüs, İzmir ve İstanbul’da da kısa filmler çekti...
İlk film gösterisi de Saray’da yapıldı. Sonra Sigmund Weinberg,
Galatasaray’daki Sponeck birahanesinde halka açık ilk film gösterisini düzenledi. Daha sonra da, bu gösteriler, İstanbul'un çeşitli semtlerine yayıldı.
İlk yerleşik sinemayı, yine Sigmund Weinberg açtı. 1908’de düzenli film gösterilerine başlayan sinemanın adı “ Pathe Sineması” ydı.
Okulda film gösterisi
Şimdiki "İstanbul Lisesi” nin, o zamanki adı İstanbul Sultanisi’dir. Burada dahiliye memurluğu yapan Fuat Efendi adlı bir genç vardı Fuat Efendi, önce bir sinemaseverdir. Bu “ yeni zamanlar icadı” geniş ölçüde ilgisini çekmiş, olanaklarının elverdiği
Fuat Uzkınay, ilk Türk filmini çeken adamdır. Önce belgesel, daha sonra konulu filmler yaparak sinemacılığı
geliştiren Uzkınay, 1924-1953 arasın daki çabalarıyla da Kurtuluş Savaşı yıllarına ait birçok belgesel filmi bir- araya getirdi.
3$—
Âsinema
TÜRKİYE'YE
GİRİYOR
ölçüde her “ sinematograf” gösterisini izlemeye başlamıştır. Bu arada Sigmund W einbeig’le de tanışır ve Simleri onun sinemasında salondan değil, makinenin bulunduğu küçük odadan izleme şeklindeki ricasını kabul ettirir. Sonra çalışmakta olduğu okulun müdürü Ebulmuhsin Bey’ e, Okulda öğrencilere film göstermeyi önerir. Müdür bu öneriyi kabul eder. Tarih öğretmeni Şakir Bey filmleri seçecek (Şakir Seden de, sonra kardeşiyle birlikte ilk özel film yapımevi olan Kemal Film ’i kuracaktır), Fuat Bey de, bu filmleri gösterecektir.
«Harbi popüler
yapmak»
Büyük kentlerde yerleşik sinemalar birer, ikişer kurulurken dünyada da
savaşlarından biri başladı.
Osmanlı İmparatorluğu da bu savaşa biraz sonra katıldı, önce seferberlik ilân edildi. Sonra (Talât Paşa’nın deyimiyle) “ Harbi popüler hale getirecek” çalışmalar başladı.
^ O yılın Ağustos-Kasım ayları arasında bu konuda önemli adımlar atıldı. 2
Cİhad-ı Ekber İlân
ediliyor
Ağustos 1914 günü seferberlik ilân edildi. 11 Kasım 1914’de “ resmen” savaş açıldı, üç gün sonra da “ Cihad-ı ekber” ilân edildi.
. YEŞİLKÖY'DEKİ
’
ANIT YIKILIRKEN
|N ÇIKTI: B6YLE BİR
i ,
a n c a k
b ir
t ü r k
ALABİLİRDİ- 14
m
1914 6UNÜ DE
D ÇEKMESİNİ BİLEN
:
t ü r k
t o k t u
...
• l i ffilm “Ayastefanos
k yapım'
! f J İ Tçekildikten
desi'nin Yıkılışı v Paşa, a bir süre sonra f A/man rıanya’^ ^ Z sinema kolu jusu içinde * ,r * iş, ¿oner
r
t ’ "“ 1""'
jrdurmuştu-önemh gelişmeler olmaktaydı. Her an, savaşm başlaması bekleniyordu. Ülkeler kendi ar alarmda anlaşmalar imzalıyor, hemen her yerde bir savaş hazırlığı göze çarpıyordu.
24.6.1914’de Sırp veliah tının öldürülmesi ile tarihin en büyük
1876177 Osmanlı-Rus Savaşı sırasın- dâ Rusların yaptığı Ayastefanos Abi desi. Savaştan sonra iki taraf buranın bir hayır kurumu haline getirilmesin de anlaşmışlar, ancak daha sonra anıtın bütünüyle yıkılması kararlaştı rılmıştı.
Üç gün sonra, yani 14 Kasım 1914... Sinema tarihimiz açısından önemli bir tarih... O gün, cumartesiydi ve Fatih Camii'nde, Cihad-ı ekber ilân eüirken iki, üç ayn semtte de mitingler düzenlenmişti, önceden bu konuda sinemadan da yararlanma
düşünülmüş, hattâ merkezi Viyana’da olan Sacha-Mester Gesellschaft firmasıyla anlaşmaya varılmıştı. Bu anlaşmaya göre, buraya bir çekim takımı gönderilecek, istenen olaylar filme alınıp, sonra sinemalarda gösterilecekti.
Kim çekecek?
1876/77 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ruslar, Ayastefanos’ta (Yeşilköy) bir anıt yapma girişiminde bulunmuşlardı. Sonra taraflar, bunun bir hayır kurumu olarak kurulması konusunda anlaşmaya varmışlardı. 14 Kasım günü, bunun da yıkılması kararlaştırıldı. Yıkım olayı filme alınacaktı. Bu nedenle, Sacha... yapımevinin ekibi de Yeşilköy’e çağrıldı.
Ya kıi|. laı* i lı i ıi|i
Mitinge katıianiar, bu olay filme alınacaksa, ancak bir Türk tarafından filme alınabileceğini söylediler. Bu da, ortaya bir büyük sorun çıkardı. Çünkü 14 Kasım 1914 günü, kamerayı kullanabilen, ya da film çekmesini bilen bir tek kişi yoktu.
Gösteriyor, o halde
çeker de •••
Bu arada kim akıl etti, kimili aklına geldi bilinmez ama Fuat Efendi’nin adı ortaya atıldı. Fuat Efendi, film gösterimini biliyordu (doğaldır ki, herkes o günlerde konuya çok yabancıdır. Bu nedenle film gösterimi ile film çekiminin birbirinden apayn iki iş olduğu hiç düşünülmemiştir. Bir bakıma düşünülmediği de, iyidir. Çünkü öyle düşünülse, sinemanın başlangıcı biraz daha ertelenecekti). Rastlantılar da yardımcıydı bu, konuda... Çünkü seferberliğin ilânı üzerine Fuat Efendi de askere alın m ıştı
Hemen o bulundu daha kuvvetli bir ihtimal: Tam bir sinemasever olan Fuat Efendi de bu çekim olayım izleme fırsatım kaçırmamış, zaten oraya gelmişti). Sonra Fuat Efendi, hemen oracıkta, yabancı filmlerden ayaküstü ders aldı. Kameranın nasıl
kullanılacağım öğrendi...
«Abidenin yıkılırı»
Türkiye'de bir Türk tarafından çekilen ilk filmin öyküsü kısaca bu... Fuat Efendi, o ayaküstü dersi bittikten sonra kamerasını anıtın biraz uzağına yerleştirir ve 150 metre film çeker. Filmin adı “ Ayastefons Abidesi’ nin Yıkıhşı” dırve takvimler 14 Kasım 1914
Cumartesi gününü göstermektedir. Sinema alanında pek çok şey gibi, bu ilk film de yoktur. O da kayıptır. Gerçi Ordu Foto Film Merkezi’nde bu adı taşıyan bir filmin kaydına rastlanır ama o, sözünü ettiğimiz bu ilk film değil, başka bir filmdir.
Kısa bir süre sonra Enver Paşa, Almanya’ya gider. Orada Alman or dusunda bir sinema kolunun olduğu nu görür, çalışmalanm inceler, yararı na inanır ve dönünce Osmanlı ordu sunda da bir sinema kolunun kurul masını emreder. Bunun üzerine (1915’- de) “ Merkez Ordu Sinema Dairesi” kurulur. Halkaaçıkilk film gösteri lerini düzenlemiş, ilk yerleşik sinemayı açmış olan Sigmund Weinberg buraya müdür olur. Fuat Efendi de yardımcısı... A ynı yıl imparatorluk, Romanya’ya harp ilan edince, bir sorun ortaya çıkar. Sigmund Weinberg, Polonya asıllıdır ama Rumen uyrukludur. Bu nedenle, onun Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin başında olmasına olanak kalmaz, tik Türk filmini çeken ve kısa bir süre MOSD’de Weinberg'in yardımcılığını
yapan (Fuat Uzkmay), Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin başına getirilir.
İlk sinemacı
İlk filmin çekildiği 1914 ile 1916 arasındaki iki yıl süresince daha birçok belge filmi çekilir. Bunların çoğunda Fuat Efendi’nin imzası vardır: “ Anafartalar Muharebesinde İtilâf Ordularının Püskürtülmesi” , “ Harbiye Nazımım Kıta Teftişi...” vb... Bu arada başında bulunduğu MOSD çalışmalarım da yönetir. 1916’da konulu film konusunda >apılan ilk girişimde yine
Weinberg-Uzkmay İkilisinin adlarına rastlanıyor.
Bu arada savaş yenilgiyle biter. Fuat Efendi terhis edilirken, bir başka durum meydana gelin. İşgal şuasında eldeki sinema aygıtlarının düşman eline geçmemesi için MOSD’nin ve sinema çalışmaları yapan yan askeri Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki tüm âlet ve malzeme, “ Malûl
(Fuat Uzkınay’ m konulu film alanındaki çalışmalarına ilerdeki sayfalarda kısaca değineceğiz). Kurtuluş Savaşı zaferlerle
sonuçlandıktan sonra MOSD yeniden düzenlenir. Uzkmay da 1924'de “ Film Çekme Merkezi Laboratuvar Grup Amirliği ” ne atanır...
Gaziler Cemiyetine” devredilir. Fuat Uzkınay da bunun başına getirilir. Fuat Uzkmay, 1924'den, 1953’e kadar burada çalıştı. Bu arada meydana getirdiği en önemli film “ İstiklâl” adlı kurgu filmidir. Bu filme 1922’de, * TB M M Orduları Sinemacılık Kolu
tarafından başlanmıştı. 1924’de, işin başına Uzkmay geçti, önce savaş sırasında çekilip de, o sırada el altında bulunan belge filmlerini bir araya getirdi. Sonraki yıllarda yine savaş yıllarında çekilmiş başka belge filmleri bulundu. Sözü geçen filme, onlar da katıldı. 1934’de Atatürk, bu filmin genişletilmesini emredince, bu iş için görevlendirilen kurula Fuat Uzkınay da alındı. Belge filmlerinin
araştırılmasına devam edildi, bazı bölümler filme alındı ve böylece 1936'da 12 bölümlük bir film meydana geldi. Bugün T V ’de izlediğimiz ve Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilgili filmlerin önemli bir kısmında Uzkınay’ın emeği vardır. Kimini çekmiştir, kimini arayıp bularak kaybolmamasını, ilerki kuşaklara kalmasını sağlamıştır, îki kızı, bir oğlu olan Fuat Uzkınay,
29 Mart 1956'da İstanbul'da, Göztepe’de öldü. Ankara'daki K.K. Ordu Foto-Film Merkezi’nin bir stüdyosuna, bu kuruluşa geçmiş büyük emeklerinin karşılığı olarak onun adı verildi.
İŞGAL SIRAS
, * 7nDw s im
AJ o tT U K m m Diiş/ı
Gfî w
n
MtltKCZ ORDU SİUf
2
*
»
*
5
MAL
u
L
G
' * " * • ' * o u *
¿
“ Â ' Ö S ' 4“ «<
. sineman,r, l : , rark’ye¿ p «Canlı Fotoğraf»,
w «Asrın Harikası»
«Endonezya'da Boğa
Güreşi»derken ortalık
birden karardı, _
korktuk...
göstereceklermiş bugün; pek
meraklı bir şeymiş...»
Dünyanın birçok
yerinde olduğu
gibi Türkiye'de de
sinema önce Saray'da
gösterildi. Halka
açık ilk gösteriyse
Galatasaray'daki
Sponeck birahanesinde
W einberg tarafından
düzenlendi
gösterilmiştir. Ayşe Osmanoğlu “ Babam Abdülhamit” adlı anı kitabından bu konuda şunlan yazıyor: — “ Bemard taklit ve hokkabazlık yapar, her yıl babamdan izin isteyerek Fransa’ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. Saraya sinemayı bu getirmiştir. O zamanki sinemalar şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, (film) küçük parçalar (halinde) gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, film bir dakikada biterdi.
Türkiye'de sinemacılığın gelişmesine öncülük eden Sigmund Weinberg, film yapımevlerinden PathĞ'nın Türkiye mümessilliğini almıştı. Yukardaki afiş, Weinberg’in Pathâ’den alıp İstanbul'da gösterdiği filmlerden birine ait...
| lk Türk filminin çekildiği | günü sinemanın bizdeki
başlangıcı olarak
kabul ediyoruz. Ama gösterim olarak sinema cok daha önce gelmişti.
— “ Çok önce ama ne zaman? Bu soruya eksik de olsa bir cevap bulabiliyoruz. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi memleketimizde de sinema ilk defa sarayda
Filmleri gösteren
kimdi?
Burada bir nokta karanlıkta kalmaktadır. Saray’da 1896/97’lerde
Y a k ı n. T a r i la i ıifiz
sinema oynatıldığı muhakkaktır ama gösteriyi yapanın kimliği hakkında iki ayrı iddia vardır. O günlerde sarayda bulunan Ayşe Osmanoğlu’na göre filmleri gösteren ‘Sihirbaz Bemard” dır.” Rakım Çalapala ise “ saraya sinemayı Didon adlı sakallı bir Fransız ressamının” soktuğunu yazıyor. Zahir Güvemli ise “ ismi bilinmeyen bir Fransız ressamından” bahsediliyor.
İlk gösteri
Halka açık ilk gösteriyi ise Sigmund Weinberg, Galatasaray’daki Sponeck birahanesinde düzenlemiştir.. Sinema tarihimiz açısından mutlu bir rastlantı demek gerek, o ilk gösteriye (o sıralar Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olan) Ercüment Ekrem Talu da gitmiş, yıllar sonra o günkü anılarım şöyle anlatmıştır:
“ — .. .Tam senesini söyleyemeyeceğim ama galiba 1896/97 sıralarında idi. Bir cumartesi günü rahmetli ağabeyim N ijat’la mektepten çıktık, eve gidecektik. Nehari arkadaşlarımızdan biri yolumuzu kesti:
— “ Haberiniz var mı?” dedi. “ Şurada Sponeck salonunda bugün
sinematograf göstereceklermiş. Pek meraklı bir şey diyorlar...”
.. .öğleden sonra evden izin koparmak kolay oldu... Kapıdan, onar kuruş vererek girdik. En ön sırada yer bulduk oturduk. Zaten çok kalabalık olmadı. Sıralar dolmadı bile. Nerede sinemalardaki tehalük...
Ortalık kararınca...
Karşımızda bir, bir buçuk metrelik bir beyaz perde duruyordu. Yan duvarlardaki ilanlardan bir şey anlamıyorduk: “ Canlı Fotoğraf ’ , “ Asrın Harikası” , "Endonezya’da Boğa Güreşi” ... Derken ortalık birden karardı, korktuk...
Acayip
hareketler...
Avrupa’nın bir yerinde bir istasyon. Bacasından fosur fosur kara dumanlar savuran bir lokomotif.. Rıhtım üstünde telaşlı, telaşlı insanlar gelip, gidiyor. Hepsini sara nöbeti tutmuş sanırsınız. Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz, acaip...
Mektepte bunun münakaşası
I
LOCA 65, DUHULİYE 5 KURUŞ
İşte 1910 yılından bir ilân: “ Şehzadebaşı’nda kain Ferah Tiyat
rosu /Mösyö Vaynberg idaresinde” şeklinde başlıyor, 45 kişilik
Yeni Osmanlı Tiyatrosu ile Benliyan'ın Millî Operet Kumpanya
sının müştereken Ceza Kanunu adlı oyunu temsil edeceklerini
bildiriyor. Hayli uzun olan ilân, bundan sonra şöyle devam ediyor:
Serinlik için tiyatromuza müteaddit vantilatörler vazgedilmiştir.
Köylerde sakin tiyatro-perveranın gece avdet vapurlarına yetişebil
meleri için bundan böyle her gece evvelâ piyes sahne-i temaşaya
va’‘zedilip, tamam alafranga saat birde sinema numrolarına itibar
olunacaktır.
Sinematograf
1. Bahr-i müncemidden birmanzara-i lâ tife ...renkli sinema
2. Bir damadın sergüzeşti...büyük dram
3. Gigadan ve imzasız mektup... komik
4. Buvaro’nun şıklığı...komik
5. Littli Morîç sevdada... komik
Dünyanın en meşhur fabrikası olan “Pate Frer” şirketinin kurde-
lâları ba-mukavele yalnız tiyatromuza mahsustur.
Fiyatlar:
Avensen localar... 65 kuruş
Birinci s ın ıf... 55 kuruş
İkinci s ın ıf... ' ... ' ...45 kuruş
Üçüncü s ın ıf... ' . . . . 35 kuruş
1. Mevki koltuk...' ...' ...' . 11 kuruş
2. Duhuliye Mevki sandalya...8 kuruş
Mektepliler için 1. mevki koltuk... 5 kuruş
k ı t s a m m
I
I
İ
i
1
Lumière kardeşlerin ilk filmleri arasında yer alan, “Trenin Gara Gelişi"nden bir sahne. Lumlére’ler bundan başka “Sulanan Sulayıcı",
"Lumière Fabrikalarından Çıkış" jib i filmler de yapmışlardı...
haftalarca sürdü. İstanbul halkı da ekseriyetle bu mevzu üzerinde konuşuyordu. Kimi bu sihirli icadı gidip görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tövbe ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunun daha yurda girmiş olduğuna seviniyorlardı.
Hayal perdesinde
İşte ilk sinema, sinematograf namı altında İstanbul’a böyle geldi, böyle başladı” Weinberg, Sponeck birahanesinde başlattığı gösterileri yine Beyoğlu’ndaki Concordio’da devam ettirdi. Anlaşılan Weinberg “ film gösterileri” ni deneyen diğerleri gibi bu işi bir gel-geç olarak
görmüyor, ilerde sinemacı olmayı kuruyordu. Beyoğlu yakasında deneyip büyük rağbet gördüğü gösterileri bir de İstanbul yakasında denemeyi düşündü: Bunun için araştırmalara başlaymca isteği için çok uygun bir yer buldu.
Şehzadebaşmdaki Fevziye
kıraathanesi... Üstelik kahvede ünlü Karagözcü Kâtip Salih Efendi’nin hayal perdesi de hazır duruyordu. Böylece Osmanlı temaşasının baş kösesi olan Direklerarası’nda sinema ilk kez bir Karagöz perdesinin aracılığı ile halka sunuldu.
:r.
TÜRKİYE'YE
GİRİYOR
Türkiye'de
*
sinema
olan "Mürebbiye"den bir sahne: Fransız mürebbiye Anjel, Sadri ile bahçe de dolaşıyor...
savaşın eline doğmuştu
1917 YILINA GELİNDİĞİNDE
GÖSTERİM O LA R A K 21 YILLIK BELGESEL
FİLM A LA N IN D A DA 3 YILLIK BİR GEÇMİŞE SAHİP
SİNEM ADA BAŞLAN IP BİTİRİLM İŞ BİR TEK
KO NULU FİLM E R ASTLAN M IYO R D U
S
inema, Türkiye’de son derece şanssız bir başlangıç yaptı. 1914 yılında, ilk film çekildiğinde Osmanlı imparatorluğu da savaşa girmişti. Sinema ilkadımlarım hep savaş içinde attı... Ama ilk yılların çalışmasına topluca bakıldığında ilk Türk sinemacılarının, bu yıllan verimli sayılabilecek bir toplamla kapadıktan görülüyor. 0 bir
yana, bu şanssız başlangıç, bir başka şansı yarattı. O dönemde çok sayıda belge filmi çekildi, bunların hiç değilse Lir kısmı sonraki kuşaklara kalabildi.
İlk konulu filmler
ilk Türk filmi, bir belgeseldi, ilk konulu film ise, ondan tam 3 yıl sonra çevrildi. Peşpeşe çevrilen “ Pençe” ve “ Casus” adlı ilk konulu filmlerimizin yönetmeni, sonraki yıllarda gazeteci olarak büyük bir ün kazanacak olan Sedat (Simavi) beydi...
Ama o filmlerden önce başlanan ve çeşitli nedenlerle yarım kalan iki film daha var. "Pençe” ve “ Casus” a geçmeden önce, onlarla ilgili kısa notlar sunalım.
Sinemanın ilk yıllarında adım sık sık duyduğumuz Sigmund Weinberg, ilk konulu film yapma girişiminde bulunan sanatçıdır. 1916’da, Weinberg, Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin müdürüydü, Fuat Uzkmay da yardımcısı... M OSD’nin biraz dersinde de Benliyan Topluluğu temsiller vermekteydi. Weinberg, Benliyan’ la anlaştı. Topluluğun oyunlarından biri, o kadroyla filme çekilecekti.
Oyun olarak “ Leblebici Horhor A ğa ” seçildi. Filmde Benliyan Topluluğu hemen hemen tam kadroyla oynuyordu. Yönetmenliği Weinberg üstlenmişti, görüntü yönetmeni de Fuat Uzkmay’dı... Çalışmaların hayli ilerlediği bir sırada, filmin başrolünü oynayan oyunculardan biri ölünce bu film yanm kaldı.
Bu durum Weinberg’i yıldırmadı, aynı toplulukla hemen yeni bir filme
1921'de. güldürü İlimlerinin revaçla oluşu gözönüne alınarak yapılan "Bican Efendi" tutunca, bundan üç filmlik bir dizi doğmuştu. Burada dizinin ilk filmi "Bican Efendi Vekilharç”tan bir sahne.
Yakut. T a ri lıiıi|i^
başladı. Bu kez “ Himmet Ağanın izdivacı” filme almıyordu. Bu filmin çekimi de bir hayli ilerledi ama, o da bitirilemedi. Çünkü, arada filmde oynayan artistlerin çoğu askere alınmış, kadro dağılmıştı. Aradan iki yd geçtikten sonra Fuat Uzkınay önceden çekilmiş bölümleri toparladı, kadroyu biraraya getirdi ve filmi tamamladı (1916-18).
«Casus» ve «Pençe»
Aradan bir yıl geçip, 1917’ye gelindiğinde durum şuydu: Gösterim olarak 21 yıllık, belgesel film alanında da 3 yıllık bir geçmişe sahip olan sinemada henüz bitmiş bir konulu filme rastlanmıyordu. O yıl 18
yaşındaki bir genç (Sedat Simavi) Müdafaa-i Millîye Cemiyeti’ne konulu film çekmeyi önerdi. Bir “ sinema kolu” olan ve birçok belgesel film yaptırmış olan Cemiyet, bu öneriyi olumlu karşıladı. Bunun üzerine Sedat bey 1917 yılı içinde iki konulu filme başladı (ve daha önemlisi), bunları bitirdi.
“ Casus” adlı film hakkında, ne yazık ki, yeterli bilgimiz yok. Buna karşılık “ Pençe” hakkında, az da olsa bazı şeyler biliniyor. Filmin konusu, Mehmet Raufun aynı adlı piyesinden alınmıştır. Filmin görüntü
yönetmenliğini (ki, diğer filmi de o çekmiştir), Yorgi yapmıştır. Filmin konusu ise, kısaca şöyledir: “ Pertev’ e göre evlilik insanı “ Pençe” gibi sıkan bir şeydir. Eniştesi Ferit ise bunun tam tersini düşünür. Müşterek dostlan olan thsıf da, Pertev’ le aynı kanıdadır. Sonra Pertev, Leman adlı bir kötü kadına aşık olur. Vasıf da bir evli kadınla ilişki kurar. Kadının
kocası \4i8iFı vurur. Pertev’de aşık olduğu kadın tarafından aldatılır. Bu olaylardan sonra ikisi de evlilik hakkındaki kanılarını değiştirirler.
«Mürebbiye»:
İlk sansür
ilk sansürün uygulandığı film olan “ Mürebbiye” 1919 yılında, Malûl Gaziler Cemiyeti tarafından yaptırılır. Yönetmeni Ahmet Fehim, görüntü yönetmeni Fuat Uzkınay’ dır. Filmde Fransa’da dostuyla kavga ettikten sonra İstanbul’a gelen Angel’ in, mürebbiye olarak girdiği Dehri Efendi’ nin evinde neden olduğu olaylar anlatılır. Ahmet Fehim, Kalitea, Verruti, Behzat Butak, Raşıt
Rısa, Bayzar’ ın oynadıkları film ilk kez İstanbul’da gösterilmiş ve işgal makamları tarafından (Filmdeki Anjel’in kişiliğinde Fransızları küçük düşürdüğü gerekçesiyle), İstanbul dışında gösterimi yasaklanmıştır.
Hafifmeşrep Binnaz
Aym yıl çevrilen “ Binnaz” , “ Miirebbiye” den biraz daha kısa bir filmdir. (“ Mürebbiye” 75 dakika, “ Binnaz” 45 dakika) Yönetmen, örüntü yönetmeni aynıdır. Filmde başrolleri Blanche, Rana Dilberyan, Hüseyin Kemal, Ekrem Oran paylaşırlar. Film, bir aşk hikâyesini konu edinir: “ Binnaz, hafifmeşrep bir kadındır. Efe Ahmet ve Hamza bey adlı iki aşığı vardır.. Kadm aslmda Hamza bey’ i sevmekte, ama Efe Ahmet’ in şerrinden korktuğu için ondan da kopamamaktadır. Sonra Hamza bey, Binnaz’ ın Efe Ahmet’le
olan ilişkisini öğrenir, iki erke :k kavga ederler. Sonra olaylar gelişir. Finalde Ahmet, aradan çekilir.
“ Mürebbiye” nin özelliği, işgal İstanbul’unda dolayh yoldan da olsa bir tepkiyi dile getirmesidir. Zaten sansür edilmesi de bundandır. “ Binnaz” m özelliği ise, daha farklı... Film, bir uyarlama olmanın
ötesindedir. Gerçi “ Binnaz” adlı bir oyun vardır. Film de Y usuf 3 Siy a Ortaç’ m bu piyesinden uyarl anmıştır ama piyesin şiir olarak okunması 20 dakika sürmektedir, film 45 dakikadır. Piyeste yer almaj 'an bazı diyaloglar, filmde vardır. Onun yanısıra “ Binnaz” o yıllara f'öre büyük bir masrafla çevrilmi: ?, 5.000 liraya malolmuştur. “ A fiş” 'bastırılan ilk film de “ Binnaz” dır. Kesin olarak doğrulanmamış ama yalanle ınmamış bir kaynağa göre “ Binnaz” aym zamanda yurt dışma satılan ilk Türk filmidir.
«Bican Efendi»
dizisi
Arada yarım kalmış film.'tere de rastlanıyor: “ Sultan Selim' i Salis” , “ Tombul Aşığın Dört Sevg,ilişi” , “ Binbirdirek Vak’ası” v b .... Yine bu dönemde 3 kısa filmden oluşan bir dizi var... Bu dizide çıkış nokts ısı olarak Şarlo alınır (Ama bu, sormadan çok değiştirilir). Konu olarak da Riche’nin “ Le Prétexte” adlı eserinin
uyarlaması olan “ Hisse-i i jayia” dan yararlanılır.
Aslmda, Ibnürrefik Ah met Nuri bu piyesi, önce adapte etmemiştir. “ Bahane” adıyla tercümo edip bir topluluğa vermiştir. Provaların ilerlediği bir sırada toplu luk dağılınca temsil kalmış, 1. Ahmet Nuri de piyesi yeniden ele alarak uyarlamıştır. Bu uyarlama Darülbedayi’ cle (sonradan, Şehir Tiyatrosu) “ Hisse-i Şayia” adıyla oynamıştır. Piyes ite Bican Efendi adlı bir tip vardıı \ Bu rolde Fikret Şadi (Karagözoğl u) oynar ve çok tutulur.
1921 ’de, o yıllarda kıs la güldürü filmlerinin moda oluşu < la hesaba katılarak “ Bican Efend i” adıyla bir kısa film çevrilir. Bu tu tulunca “ Bican Efendi Mektep Hocası’ ’ , “ Bican Efendi’nin Rüyası” adi ı iki film daha çevrilir. Üç filmin başn ol oyuncusu ve yönetmeni Fikret Şadi: dir (ikinci ve üçüncü filmlerin senar sosunu da o yazar). “ Bican Efendi Vekilharç” ta Şehber Karagözoğlu, 1 .Galip Arcan, Behzat Butak, Nurett in Şefkati diğer önemli rolleri oynarlar .
1922’de ilk özel film yapımevi olan Kemal Film kurulur, < laha önce dışarda film yönetmeı iliği yapmış olan Muhsin Ertuğrul burı ıdaki ilk filmine başlar. “ İstanbul’da IBh Facia-i Aşk” (veya diğer adıyla “ Ş işli Güzeli Mediha Hanımın Fac ia-ı Katli” ) adlı filmle sinemamızın il) ı yılları kapanır, “ Muhsin Ertuirrul Cı ıfrı” hneW
Çevrildiği yıllara göre büyük bir masrafla (5.000 lira) gerçekleştirilen "Binnaz" ilk kez afişi bastırılan filmdi. Doğrulanmamış fakat yalanlanmamış da olan bir iddiaya göre “Binnaz" yurt dışına satılmıştı.
jC
1900’lerin başında moda denen olay
artık kendini kabul ettirmiş bir
gerçekti. Günümüzdeki ölçülerde
olmasa da, belli bir etkinliğe,
sahipti moda.
O yıllarda yayımlanan bazı aktüalite
dergilerinde özel olarak bu konuya
ayrıtmış “moda sayfalan” biçimlenip
yerleşmişti bile.
Bu sayfalarda o günlerin kadın
modasını tanıtan çeşitli fotoğraflar yer
alıyor, bunun yanısıra giysileri
sergileyen mankenler hakkında da
bilgi veriliyordu.
Sözkonusu dergi sayfalarında, moda
fotoğrafçılığı ve mankenlik gibi bugün
hayli çeşitlenip gelişmiş iki alandaki
ilk büyük adımlarda atılıyordu.
Eteğe takılı sırma
püskül ve birkaç sıralı
madenî kemerle
süslenen bir gece
elbisesi. Bu elbisenin
üzerine, tülden
yapılmış, kıyafeti
tamamlayan, bir yelek
giyiliyor. Bu giysiyi, o
dönemde, tanınmış
bir Amerikalı şarkıcı,
Miss. Nelaveb
tanıtmış.
1911 yılının çok tutulan bir elbisesi.
Belden büzül erek düğümlenen ve fiyonk
yapılarak sarkıtılan kemerin yanısıra,
kollarda ve parçalarda küçük bağcıklar
var. Başa sar ilan yandan fiyonklu küçük
bir turban ve göğüste papyon şeklindeki
süs, aksesuarı tamamlıyor. Eteğin altına
giyilen kı sa pantolon ve eğik ökçeli
ayak kabı, günümüz modasıyla
tam bir benzerlik içerisinde. Fotoğrafı
y ayınlayan ‘Şehbal’ dergisi,
şöyle bir resimaltı
kullanmış: “Yazı-Tura”.
Çoğunluğunu Fransızların
oluşturduğu mankenlerin sergilediği
giysilerin günümüz modasıyla
oldukça büyük bir benzerlik içersinde
bulunduğu İlk bakışta dikkati çekiyor.
özellikle son günlerde büyük
beğeniyle yaygın olarak kullanılan
pantolon-yelek İkilisi ve işlemeli,
gösterişli uzun cepkenler,
gördüğümüz gibi, yetmiş yıl öncesinin
de en çok tutulan igiysi tarzını
meydana getiriyor.
1908 yılına ait bu tuvaletin
en önem!1 tamamlayıcı
unsuru, üzerine giyilen
sırma işlemeli uzun kadife
cepken. Kollar yarım
karpuz. Boyuna ince
zincirli küçük bir gerdanlık
takılması özel olarak
tavsiye ediliyor. Bu tuvalet
de o yılların son Paris
modası.
iîîl
Etek-ceket
İkilisinin
oluşturduğu
av elbiseleri.
Tvit elbisenin
düğmeleri
sağdan ilikleniyor.
1908 yılının
dergilerinde, bu
elbisenin hem avda,
hem de evde
giyilebileceği,
isteğe göre
fişekliklerin de
dikilebileceği
söyleniyor.
Stilistlerce
çizilen
bu model,
‘Akşam
Çiçeği’
adını
taşıyor.
Yılı ise
1908.
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Ta h a Toros Arşivi