JOSHASjournal (ISSN:2630-6417)
2020 / Vol:6, Issue:24 / pp.422-438 Arrival Date : 03.01.2020
Published Date : 15.03.2020
Doi Number : http://dx.doi.org/10.31589/JOSHAS.285
Reference : Sarıbal, İ. (2020). “Bir Maruzatım Var Padişahım: Kolağası Mehmed Tevfik’in Sultan II. Abdülhamid’e
Sunduğu Bir Layiha”, Journal Of Social, Humanities and Administrative Sciences, 6(24): 422-438.
BİR MARUZATIM VAR PADİŞAHIM: KOLAĞASI
MEHMED TEVFİK’İN SULTAN II. ABDÜLHAMİD’E
SUNDUĞU BİR LAYİHA
I Have a Request, My Sultan: A Pleading Submitted by Adjutant
Major Mehmed Tevfik to Sultan Abdulhamid II
Dr. Öğr. Üyesi. İsmet SARIBAL
Çankırı Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Çankırı/TÜRKİYE ORCID: 0000-0001-2345-6789
ÖZET
Sultan II. Abdülhamid, iktidarının ilk yıllarında ülkeyi içinde bulunduğu zor durumdan çıkarmak için devlet adamlarından ıslahat layihaları yazmalarını istemiş, bu çerçevede yüzlerce devlet adamı bilgi ve görgüleri dâhilinde lâyiha yazarak Sultan’a arz etmişti. II. Abdülhamid’e lâyiha yazanlardan biri son dönem Osmanlı tarihçilerinden ve askerî eğitimcilerinden Fatihli Mehmed Tevfik Paşa’ydı. Paşa, kolağası rütbesindeyken kaleme aldığı lâyihasında yaklaşık iki buçuk yıllık bir süreçte Anadolu’da karşılaştığı devlet idaresindeki, ordudaki aksaklıkları ve bunlara dair çözüm önerilerini anlatmaya çalışmıştı. Paşa’nın üzerinde durduğu en önemli husus Ermeni meselesiydi. Eğer tedbir alınmaz ise ileride bu meselenin devletin başına daha büyük gaileler açacağı kanaatindeydi. Paşa, özellikle Ermeni ve Rum mekteplerinde gençlere verilen tarih eğitiminin ortaya çıkaracağı mahzurlara değinmiş, gördüğü eksiklik üzerine İstanbul’a döndüğünde milli bir tarih bilinci oluşturmak için bütün Osmanlı gençlerinin okuyup anlayabileceği bir Osmanlı tarihi yazmıştı. Bu kitap uzun yıllar askeri idadilerde ders kitabı olarak okutulmuştu. Paşa’nın bu gayretkeşliği Sultan tarafından fark edilmiş, kısa süreli bir yurtdışı görevinden sonra Paşa Maiyyet-i Seniyyeye yani doğrudan Sultan’ın emrine girmişti. Ermeni meselesinin 1895’te büyük çaplı bir isyana dönüşmesi Paşa’nın kariyerinin yönünü değiştirdi. Paris’teyken bu isyan sonrasında adını duyuran İttihad ve Terakki Cemiyetinin “Vatan Tehlikede” adlı ilk risalesini yazdı. Her ne kadar risaleyi yazarken adını gizlediyse de İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra tutuklanacağından endişe ederek yurt dışına gitti ve II. Meşrutiyet’in ilanına kadar da dönmedi. Bu çalışmada önemli bir tarihi kişilik olan Paşa’nın özellikle Ermeni meselesi ve 4. ordunun durumuyla ilgili önemli veriler içeren lâyihası değerlendirilecektir.
Anahtar Kelimeler: Lâyiha, Fatihli Mehmed Tevfik Paşa, İttihad ve Terakki, Ermeni Meselesi.
ABSTRACT
Sultan Abdulhamid II, in the first years of his rule, asked the statesmen to write reform pleadings to get the country out of the difficult situation it was in, and within this framework, by writing pleadings within their knowledge and manners hundreds of statesmen submitted them to the Sultan. One of those who wrote this pleading to Abdulhamid II was Mehmed Tevfik Pasha from Fatih who is a late Ottoman historian and military educator. Pasha tried to explain the problems in the state administration and the army he had encountered in Anatolia approximately two and a half years period and the solution recommendations concerning those in the pleading he had put down on paper when he was an adjutant major. The most important issue that Pasha emphasized was the Armenian issue. He was of the opinion that if no measures were taken, this issue would lead to more trouble for the state in the future. Pasha touched on the drawbacks of the history education given to the youth, especially in the Armenian and Greek schools, and when he had returned to Istanbul upon to deficiency he had seen, he wrote an Ottoman history that all Ottoman youth could read and understand to create a national history awareness. This book was taught as a textbook in military high schools for many years. Pasha's zeal was noticed by the Sultan, and after a short period of duty abroad, Pasha came under the command of Maiyyet-i Seniyye, that is, the direct command of Sultan. The Armenian issue's turning into a large-scale rebellion in 1895 changed the direction of Pasha's career. When he was in Paris, he wrote the first epistle called “Homeland is in Danger” of the Committee of Union and Progress which made its name heard after this rebellion. Although he had hidden his name while writing the epistle, he went abroad, worrying that he would be arrested shortly after returning to Istanbul and had not returned until the announcement of the Second Constitutional Era. In this study, the pleading of Pasha, who is an important historical figure, containing important data especially about the Armenian issue and the situation of the 4th army will be assessed.
Keywords: Pleading, Mehmed Tevfik Pasha from Fatih, Committee of Union and Progress, Armenian Question.
1. GİRİŞ
Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, ülkenin istikrarını ve geleceğini düşünen devlet adamları ve ulema, devlet düzeni ve yönetim sisteminde yaşanan sorunlara dair tespitlerini ve bu sorunlara dair çözüm önerilerini içeren ıslahat lâyihaları yazmaya başladılar. XVIII. yüzyılın sonuna kadar geçen dönemde yazılan ıslahat lâyihalarının en önemli özelliği iktidarın talebi doğrultusunda yazılmamaları ve mevcut sorunların çözümünü kanûn-ı kadimin tavizsiz bir şekilde uygulanmasında görmeleriydi. XIX. yüzyılın başlarından itibaren yazılan ıslahat lâyihaların ilk örnekleri ise doğrudan padişahın isteği üzerine yazılmıştı ve genel olarak değerlendirildiğinde bu dönem lâyihalarında Batı’yı örnek almak fikri ön plandaydı (Savaş, 1999: 88). Yazıldıkları dönem için önemli birincil kaynak niteliğinde olan bu ıslahat lâyihaları, ortaya koydukları fikir ve tekliflerle Osmanlı padişahlarına karar alma sürecinde yol göstermişti. Sultan II. Abdülhamid de iktidarının ilk yıllarında ülkeyi içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan en az zararla çıkarmak için devlet adamlarından ıslahat lâyihaları yazmalarını istemiş, bu talep doğrultusunda yüzlerce lâyiha Sultan’a ulaştırılmıştı (Oğuz, 2007). Bu lâyihalardan biri de Kolağası Mehmed Tevfik’e aitti.
2. KOLAĞASI MEHMED TEVFİK
Kolağası Mehmed Tevfik son dönem Osmanlı tarihçileri içerisinde önemli bir yeri olan Fatihli Mehmed Tevfik Paşa’dır. Zira Muharrem Mazlum İşkora’nın “Harp Akademileri Tarihçesi” adlı eseri dikkatlice incelendiğinde, lâyihanın yazıldığı tarih itibarıyla kolağası rütbesine haiz Mehmed Tevfik unvanlı yegâne erkân-ı harpın Fatihli Mehmed Tevfik Paşa olduğu görülecektir (İşkora, 1966: 169).
Lâyihayı yazan kişinin Fatihli Mehmed Tevfik Paşa olduğunu gösteren başka deliller de vardır. Mehmed Tevfik Paşa İstanbul’un Fatih semtinde doğmuştu. Bu nedenle Fatihli Mehmed Tevfik namıyla anılmaktaydı. İlköğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra askerlik mesleğine dâhil olmuş, Temmuz 1877 tarihinde girdiği Harbiye Mektebinden 26 Temmuz 1881 tarihinde topçu kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştu. Mezun olduktan sonra Anadolu istihkâmlarının keşfine gönderilmiş, 22 Mayıs 1882 tarihinde ise İran sınırına görevlendirilmişti (Ahmed Refik, 1915:568). İşte bu nedenledir ki Paşa, bu incelemeye konu olan 18 Ocak 1884 tarihli lâyihanın giriş kısmına iki yıldır askeri komisyon görevi nedeniyle Anadolu’da olduğunu ve bir hayli bilgi topladığını belirterek başlamıştı (BOA, E.E.d, 58 / 14 - 2, 19 Rabiulevvel 1301 [18 Ocak 1884]). Lâyihanın Fatihli Mehmed Tevfik Paşa’ya ait olduğunu ortaya koyan bir diğer husus Paşa’nın 1884’te yayınlanan Telhis-i Tarih-i Osmani adlı kitabıdır. Paşa, Sultan’a arz ettiği lâyihanın ardından bu kitabı yazmıştı. Daha da önemlisi söz konusu kitabın ikinci derece mekteplerde ders kitabı olarak okutulmasına ruhsat verilmişti. Daha yolun başında sayılabilecek bir subay hangi sâiklerle kısa bir Osmanlı tarihi yazmış ve bu kitabın hangi özelliğine istinaden mekteplerde okutulmasına ruhsat verilmişti? Bu soruların cevabı incelemeye konu olan lâyihada karşılık bulmaktadır.
Paşa, 6 Nisan 1883 tarihinde Erzurum vilayeti dâhilindeki bozguncu Ermenilerin kalkıştıkları isyanla ilgili yaptığı değerlendirmelerde, bölgedeki mekteplerin hemen hepsini gezip uzaktan teftiş ettiğini, söz konusu isyan hareketi içerisinde yer alan gençlerin Ermeni mekteplerinde verilen eğitimin mahsulü olduğunu ifade etmiş ve önemli bir hususa dikkat çekmiştir. Paşa, her türlü denetim ve gözetimden uzak Ermeni ve Rum mekteplerinde özellikle tarih eğitimine önem verildiğini, bu tarih eğitimiyle gençlerin zihinlerine ayrılıkçı fikirlerin yerleştirildiğini tespit etmiştir (BOA, E.E.d, 58 / 14 - 6, 19 Rabiulevvel 1301 [18 Ocak 1884]). Paşa, şahit olduğu bu vaziyet karşısında harekete geçmiş, tarihe olan ilgisi ve merakının da etkisiyle “Müslim,
gayrimüslim” tüm öğrencilerin okuyup kolaylıkla anlayabilecekleri Osmanlılık ülküsü temelinde bir tarih ders
kitabı hazırlamıştır. Paşa, üç kıtada altı asırdır hüküm süren bir devletin tarihini kısaltıp bir ders kitabı hâline getirmesindeki maksadını kitabın ikinci baskısının ön sözünde şu şekilde açıklamıştır: “Bunu cem ve tahrîrden
maksadım sâye-i marifet-vâye-i hazret-i padişahîde her yerde gittikçe teksîr etmekte olan mekâtib şâkirdânının iktisâbına sâî oldukları malumât-ı lâzıme aksâm-ı esâsiyesinden biri bulunan tarih-i milliyemiz hakkında topluca malumât edinebilmelerini teshîldir” (Mehmed Tevfik, 1888: 6). Hâsılı Paşa, tüm Osmanlı gençlerine
milli bir tarih bilinci aşılamak gayesiyle Telhis’i yazmıştır. Bu nedenle Telhis, kimilerince İslamcı kimlikten ulusal kimliğe geçiş döneminin ve kolektif kimlik arayışlarının çelişkilerini yansıtan önemli bir tarih ders kitabı olarak görülmüştür (Timur, 2010: 164-165). Belirtmek gerekir ki kitaba genel okuyucu da ilgi göstermiş, eserin birden fazla baskısı yapılmıştı. Kitap, uzun yıllar askeri idadilerde ders kitabı olarak okutulmuştu (Kitabın günümüz harflerine aktarılmış baskısı için bk. Tevfik Paşa, 2016).
Paşa, Anadolu’daki görevini tamamladıktan sonra 20 Temmuz 1885’te Fransa Cumhuriyeti birinci ve ikinci ordularının büyük askeri manevralarını takip etmek üzere Paris’e gönderilmiş, dönüşünde ise Maiyyet-i Seniyye Erkân-ı Harbiyesine yani doğrudan Sultan’ın emrine görevlendirilmişti (Ahmed Refik, 1915: 567). Böylesi önemli bir göreve atanmasında gerek Sultan’a arz ettiği lâyihanın gerekse kaleme aldığı Telhis’in etkisi büyüktür.
Fatihli Mehmed Tevfik Paşa 10 Ağustos 1890 tarihinde Paris’e ateşemiliter olarak görevlendirilmiş, 11 Aralık 1895’te Mekteb-i Harbiye Ders Nazırlığına atanana kadar bu görevine devam etmişti. Bu dönem Paşa’nın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biriydi. Şöyle ki Paşa, İstanbul’a dönmezden evvel Temmuz 1895’te İbrahim Temo ve arkadaşları tarafından Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyet 30 Eylül 1895 tarihinde yaşanan Ermeni ayaklanması üzerine bir yaprak beyanname hazırlayarak sesini duyurmuş, aynı ayaklanmadan 4-5 hafta sonra “Vatan Tehlikede” adlı ilk risalesini yayınlamıştı. Paris’te basıldığı tahmin edilen taşbaskı risalenin kapağında nizamnâmenin 21. maddesince basıldığı belirtilmişti. Risalenin kapağında “hamiyetli bir zat tarafından cemiyete gönderildiği ibaresi bulunmaktaydı (Birinci, 1988: 9). İşte bu hamiyetli zat Fatihli Mehmed Tevfik Paşa’ydı. Paşa, risale metnini hazırlamış fakat el yazısı İstanbul’da tanınmasının diye İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Paris’te bulunan önemli ismi Ahmed Rıza’ya yazdırmıştı (Servet-i Fünûn, No. 1050, 27 Receb 1329 [24 Temmuz 1911], s. 232).
Vatan Tehlike’de risalesi birçok yönden Paşa’nın Kolağası rütbesindeyken Sultan’a arz ettiği lâyihayla benzerlik göstermektedir. Özellikle Doğu Anadolu’daki Vilayât-ı Sitte’de bulunan Ermenilerin birtakım ıslahatlarla isyanlarının engellenebileceği, işini layıkıyla yapmayan yetersiz ve kifayetsiz devlet adamlarının işten çıkarılmasına yönelik fikirler her iki risalede de üzerinde durulan önemli hususlardır. Yine Paşa’nın üslup ve ifadesinin yansımalarını her iki metinde de görmek mümkündür.
Paşa, İstanbul’a döndükten sonra bir yıl kadar Harbiye’deki görevine devam etti fakat mesai arkadaşlarından Muallim Binbaşı Çürüksulu Ahmed Bey’in (Çürüksulu Ahmed Paşa) tutuklanıp Rodos’a sürgün edilmesinden sonra yurtdışına gitmeye karar verdi. 8 Şubat 1897’de Brüksel ateşemiliterliğine tayin edildi ve Mart 1897’de Belçika’ya gitti, II. Meşrutiyet’in ilanına kadar da Avrupa’da kaldı (Servet-i Fünûn, No. 1050, 27 Receb 1329 [24 Temmuz 1911], s. 232). İstanbul’a döndükten sonra Mekteb-i Harbiye Nazırlığı ile Terbiye ve Tedrisat-ı
Askeriye Müfettişliği gibi önemli askeri görevleri yanı sıra Tarih-i Osmanî Encümeni Muavin Üyeliğinde
bulundu. 6 Ocak 1914’te emekliye sevk edildi, 17 Aralık 1915’te vefat etti. Osmanlı Tarihi haricinde Anibal (İstanbul: H 1303), Şehzade Cem (İstanbul: H 1327), Esâtir-i Yunaniyân (İstanbul: H 1332) adlı kitapları vardır (Ahmed Refik, 1915: 565-566, 569).
3. LÂYİHANIN MAHİYETİ
Paşa lâyihasını Sultan’a ulaştırması için biraderim diye hitap ettiği İsmail Bey’e göndermiş, burada yazdıklarının Anadolu’daki izlenimlerine dair düşüncelerinin özetinin özeti olduğunu belirtmiştir. Kapakla birlikte 10 varaktan müteşekkil bir defter hâlinde olan lâyihayı üç başlık altında değerlendirmek mümkündür. Bunlardan ilki askerlik hususundaki değerlendirmeleridir. Paşa bu bölümde Rus tehdidine karşı önemli fonksiyonu bulunan 4. ordunun zabitanının ve erlerinin vaziyeti ile bölgedeki asayişi sağlayan jandarma birlikleri hakkında çarpıcı tespitlerde bulunmuştur. Paşa, ikinci olarak Doğu Anadolu’daki Ermenilerin isyanına zemin hazırlayan etkenleri Sultan’ın dikkatine sunmuştur. İleride yaşanacak olası tehlikelere karşı alınması gereken tedbirleri sıralamıştır. Üçüncü ve son husus olarak ise validen en alt kademedeki memura varana değin bölgede görev yapan memurların deyim yerindeyse vurdumduymazlıklarına, suiistimallerine ve bunların halkta yarattığı akislere değinmiştir (BOA, E. E. d, 58 / 14, 19 Rabiulevvel 1301 [18 Ocak 1884]). 3.1. Askerlikle İlgili Hususlar
Fatihli Mehmed Tevfik Paşa, Anadolu’ya yönelecek bir Rus tehdidine karşı koyabilecek en önemli kuvvetin, sorumluluk alanı Trabzon, Erzurum, Bitlis ve Van olan 4. ordu olduğunu düşünmektedir. Lakin söz konusu ordu ona göre gayri muntazam bir hâldedir. Paşa, bu durumdan Sultan’ın haberdar edilmediğini, şayet haberi olsaydı mezkûr ordunun bu durumda olmayacağını belirterek sorunları tek tek sıralamıştır. İlk olarak zabitlerin kıyafetleri hakkında tespitlerde bulunmuştur. Bu hususta Paşa’nın tespitleri şu şekildedir: Zabitlerin büyük bir
bölümünün üniformaları eski ve yamalıdır, ayaklarında ise çarık veya merkup denilen yemeni bulunmaktadır. Zabitlerin üniformalarının rengi birbirinden o kadar farklıdır ki otuz kırk zabit bir ecnebinin karşısına çıkarılsa ecnebi şüphesiz her bir zabitin farklı bir alaya, farklı bir sınıfa mensup olduğunu zanneder. Hâlbuki elbise nizamnâmesi tertip edilmiş ve her bir zabite elbise bedeli olarak yıllık 450 kuruş verilmesi için irade
çıkarılmıştır fakat zabitlerin bu hususa itina etmedikleri ortadadır. Büyük şehirlerde dahi zabitler, yabancı devlet memurları ve Sultan’a nankörlük eden Ermeniler karşısında pejmürde bir hâlde gezmektedir.
Kıyafet hususunda erlerin durumu zabitlerden farklı değildir. Paşa erlerin kıyafetlerinin acınacak hâlde olduğunu ifade ederek şu tespitlerde bulunmuştur: 4. ordu bölgesi yazın sıcak olduğundan askerlere çadır
bezinden elbise verilmiştir. Bu tedbir hem malzemeden tasarruf edilmesi hem de çadır bezinden kıyafetin yazın vücudu rahat ettirmesi bakımından faydalıdır fakat soğuk havalarda erler bu kıyafet içerisinde tir tir titremektedir. Geçen sene Erzurum’da bulunan iki taburdan 200’e yakın asker soğuktan hastalanarak vefat etmiştir. Çadır bezinden imal edilen beyaz kıyafetler beş altı aydan fazla dayanmaz. Buna rağmen erlere iki veya üç senede bir yeni kıyafet verilmektedir. Bu nedenle erler diz kapaklarından ve sair yerlerinden dört beş defa yamanmış pantolon ve mintanlarla gezmektedir. Askerlerin iç çamaşırları daha kötü durumdadır. Evinden çamaşır getirtmeden askerliğini tamamlamış kimseye tesadüf etmek imkânsız gibidir. Hatta Paşa,
Van’da iç çamaşırı olmadan beyaz setresini üzerine giymiş bir askere tesadüf etmiştir. Askere iç çamaşırı olup olmadığını sorduğunda, biçare asker boynunu bükerek iki senedir asker olduğunu fakat bir kat çamaşır aldığını, onu da yıkadığı için kuruyana kadar iç çamaşırsız setresini giymek zorunda kaldığını söylemiştir.
Paşa, bu olumsuz tabloya rağmen 4. ordu müşirinin askerin her ihtiyacıyla ilgilendiğini iftiharla ilan ettiğini, daha da vahimi Seraskerliğe müracaat edip 4. ordu askerinin tamamına hatta rediflere bile elbise tedarik edebileceğini beyan etmiş, bu hususla alakalı şu değerlendirmeleri yapmıştır: Esasen ordu merkezinde bir aba
fabrikası vardır fakat 4. ordu efradına yetecek düzeyde aba üretecek kapasitesi yoktur. Fabrikanın tezgâhları derme çatma olduğundan üretilen abalar sağlam değildir. Bir kat elbisenin normal şartlarda bir yıl kullanım ömrü vardır ama bu fabrikada üretilen abalardan imal edilmiş elbiseler dört ay bile dayanmaz. 4. ordu müşiri rediflere dahi elbise dağıtabileceğini iftiharla iddia etse de rediflerin elbiseleri yoktur. Zira depoların hiçbirisinde bir kat elbise mevcut değildir. 4. ordu redifleri göreve çağrılmış olsa yüzbinlerce asker mecburen köyünden geldiği kıyafetle silahaltına alınır. Ayrıca depolardaki her biri üçer liraya mal olan silahlar bakımsızlıktan kir ve pas içindedir. Askerlerin çamaşırlarını koyacak çantaları, fişeklerini koyacak palaskaları kullanılamaz hâle gelmiştir.
Paşa’ya göre 4. ordudaki bir diğer sorun itaatsizlik ve disiplinsizliktir. Askerliğin en önemli unsurlarından biri olan itaati 4. ordu askerinde aramak ona göre beyhude bir yorgunluktur. Paşa’nın konuyla ilgili diğer değerlendirmeleri şöyledir: Erler onbaşıları ve çavuşları dinlemez, yüzbaşılara hatta gerektiğinde binbaşılara
karşı koyarlar. Çoğu er yüksek rütbeli bir subay gördüğünde gereği gibi ihtiram göstermez. Bu durumun birkaç sebebi vardır. En önemli sebep ordunun başındaki komutanın vazifesinin öneminin farkında olmamasıdır. İkincisi ise yüzbaşı ve mülazım rütbelerinde bulunan subayların değil bölük subaylığı, onbaşılık yapacak yetenekte olmamalarıdır. Birçok subay erlerden gizlice veya teminatla borç alarak kendilerini erlere karşı mahcup düşürmektedir. Bir diğer sebep 4. ordu efradının altı yedi vilayeti içeren bir bölgede jandarma hizmetini görmek üzere dağınık bir şekilde konuşlandırılmasıdır. Bu dağınıklık yüzünden özellikle süvari sınıfı büyük zarar görmüştür. Süvarilerin asgari bölük düzeyinde bir arada bulundurulması gerekirken 4. ordu mıntıkasında süvariler bir mülazım veya çavuş komutasında beş on atlıdan oluşan birlikler hâlinde darmadağındır. Senelerdir bu hâlde bulundurulan süvari askerinin nizam ve intizamı kaybolmuş, askerlerin talim ve terbiyesi zarar görmüştür.
Paşa, süvarilerin dağınık bir şekilde konuşlanmalarının yol açtığı bazı suistimallere de değinmiştir: On beş
yirmi atlıdan oluşan süvari müfrezesinin iaşesi için ortalama beş kuruş yevmiye hesap edilip zabitlere verilmektedir. Müfreze zabitleri ise bir köyde gece kaldıkları vakit köyün muhtarını birkaç mecidiyeye ikna ederek elinden bir makbuz ilmühaberi alarak yolsuzluk yapmaktadır. Bu durumu gören askerler komutanlarına karşı laubali davranmaktadır. Köylüler ekmek ve arpalarının boşa gittiğine üzülerek askerden nefret edecek hâle gelmiştir. Askerlerin uğradıkları köylerde cebren karınlarını doyurdukları kanaati halkın nazarında o kadar yer etmiştir ki köylüler yumurtanın tanesine bir kuruş vererek alacak olsa tekrar o parayı ister diye zabitlere malzeme satmaktan çekinirler. Süvari zabitlerinin bu irtikâpları diğer zabitler tarafından da kanıksanmıştır ki “o süvari zabitidir, iki üç defadır da göreve gidiyor mutlaka birkaç yüz lirası vardır” gibi sözler askerler arasında yaygındır. Zabitlerin irtikâplarıyla ilgili şikâyetnamelere ordu kulak asmamaktadır. Türk olsun, Kürt olsun, Ermeni olsun halkın tamamı diğer hükûmet memurlarından olduğu gibi askerden de bıkmıştır. Askere duyulan bu güvensizlik harp zamanında vahim sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Meselenin çözümü için ordu dairesinde bulunan vilayetlerde jandarma süvarisinin sayısının arttırılması gerekmektedir. Eğer bu mümkün olmaz ise jandarma hizmetine her yıl bir alay görevlendirilmeli, geri kalan alayların da
eğitimine özen gösterilmelidir. Süvariler bu şekilde bırakılırsa icabı hâlinde hiçbir iş göremeyeceklerini itiraf etmek gerekir.
Paşa, piyade sınıfının hâlini de eleştirmektedir: Piyadeler de talimli değildir ve düzenleri bozulmuştur.
Harbiye’den mezun olan zabitlerin çoğu bir görevle İstanbul’da kalıp taşraya gitmediğinden 4. ordu piyadesinde bilgili zabit yok denecek kadar azdır. Cahil ve hamiyetsiz zabitlerin bazılarının para tedarik etmek için erlerin dizlerini öpmeye tenezzül edecek kadar alçaldıkları, işitenleri ağlatacak ahvâldendir. Tabur deposunda bulunması gereken elbiseler yüzbaşıların hanesindedir. Bayramlarda bu elbiseler para karşılığında erlere satılmaktadır. Erzurum’daki piyade taburunda görevli bir yüzbaşı yüzden fazla Henry-Martini tüfeğini satmış fakat herhangi bir cezaya çarptırılmamıştır. Bir askerin silah çalıp satması askerî düzenin bozulduğunu gösteren önemli bir örnektir. Kaldı ki bu silahlar Erzurum’da 1883’teki gibi isyana kalkışan Ermenilerin eline geçerse çıkacak hadiseleri bastırmak çok zor olacaktır. Bu gibi suistimallerin önünü alması gereken 4. ordu komutanının yetersizliği ise askerler arasında darbımesel hükmüne girdiği için beyan edilen sıkıntıları çözmesi mümkün değildir.
3.2. Ermeni Meselesiyle İlgili Hususlar
Paşa, Berlin Konferansı’nda Osmanlı Devleti’ni hayli zaman meşgul edecek bir Ermeni meselesi gündeme getirildiğini, eğer gerekli tedbirler alınmazsa bu meselenin daha büyük sorunlara yol açacağı kanaatindedir. Paşa, Ermenileri Rusya, İran ve Osmanlı Ermenileri olarak üçe taksim etmiştir. Rusya Ermenilerinin Rusya hükûmetinin baskıcı uygulamaları nedeniyle varlık gösteremediklerini, İran Ermenilerinin ise Acemler nezdinde hayvanlardan daha aşağılık bir muameleye tabi tutulduklarından yerlerinden kımıldamayı hatırlarına bile getiremeyeceklerini düşünmektedir. Osmanlı Ermenilerinin durumu ise bambaşka bir mahiyettedir. Paşa’nın Osmanlı Ermenileriyle ilgili gözlem ve tespitleri şu şekilde özetlenebilir:
II. Mahmud devrinden beri Ermeniler sadık tebaa olarak görülmüş, dil öğrenmelerine, eğitim almalarına öncelik verilerek önemli memuriyetlere getirilmiştir fakat Ermeniler nankörlük etmiş, devlete hizmet edecekleri yerde iki bin yıllık bir kavmi ihya etmeye çalışmıştır. Paris Antlaşması’nın yabancı devletlere tanıdığı himaye ve nezaret hakkı çerçevesinde Ermenilerin önce İstanbul’da daha sonra diğer şehirlerde mektepler açmasına izin verilmiştir. Bugüne kadar da bu okullar teftişe tabi olmadan faaliyet göstermiş ve Ermeni meselesinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Şu an Ermenistan diye hayal edilen tüm şehirlerde Ermeni mektepleri mevcuttur. Bu mekteplerin başlıcaları Erzurum, Bitlis, Van, Muş, Harput ve Kara Hisar’dadır. Ermenilerin asıl fitne merkezleri Erzurum ve Van şehirleridir. Hiç şüphe etmemelidir ki geçen sene hükûmet aleyhine isyana kalkışan Ermeni gençleri bu mekteplerin mahsulüdür. Mekteplerdeki hocaların en fazla itina ettikleri şey Ermeni tarih-i umumisidir. Yaşadığı vilayetin kaç mutasarrıflığa taksim edildiğini bilmeyen on beş on altı yaşındaki Ermeni çocukları iki bin sene önceki Ermenistan’ın tarihini harfiyen bilir. Bundan maksat çocukları küçük yaşta bağımsız Ermenistan ülküsüne hazırlamaktır. Bu durum Rumların sâkin olduğu mahallerde de böyledir. Mesela Giresun’daki bir Rum mektebinde okuyan delikanlılar, Giresun’un Trabzon’a bağlı olduğunu bilmedikleri hâlde bundan üç bin sene önce kadim Yunanistan kavimlerinden bir taifenin Karadeniz’e çıkıp Giresun’a yerleştiklerini bugünkü vukuat gibi biliyorlardı. Bu bölgelerdeki memurlar ise mektepleri teftiş etmeyi vakit kaybı olarak gördükleri için Rumlar istedikleri gibi ders programlarını hazırlamaktadır. Erzurum valisi olan zat ağız dolusu duadan başka bir işi görmek hevesinde değildir. Hükûmet dairesi ile hemen yanı başındaki evi arasındaki yol haricinde bir gün merak edip de sokağa çıktığını görmek kimseye nasip olmamıştır. Malumdur ki Erzurum gerek askeri bakımdan gerek siyasi bakımdan Anadolu’nun en mühim noktalarından biridir. Böyle mutena bir şehirde erkeklere ve kızlara mahsus birçok Ermeni mektebi varken askerî bir idadiden başka Müslüman tebaa için muntazam bir rüştiye dahi yoktur. Ermeniler mekteplerinde kendi lisanlarını öğrendikten sonra Fransızca ve de Türkçe öğrenmektedir. Müslüman tebaa ise ağlayarak itiraf etmelidir ki Türkçe dahi okuyup yazmaktan mahrumdur. Ermenilerin Türkçe öğrenmekten maksatları devlet memuriyetine girmek ve bu sayede devletin her muamelatı hakkında bilgi sahibi olup hedeflerine ulaşmaktır. Ermenilerin çalışkanlıklarına esef ettirecek hâllerden biri de ihtilalde ele geçirilen muzır evrakı okumak için Ermenice bilen bir Müslüman bulunamamasıdır. Ele geçirilen evraklar yine Ermenilere tercüme ettirilmiştir ki her biri evrakları başka türlü tercüme edip eylemlerini gizlemeye çalışmıştır.
Van’da Ermenilerin birçok mektebi vardır. Buradaki mektepler Erzurum’daki mekteplerden üstündür. Van Vali’si liyakatli ve zeki birisi olduğu için şu ana kadar orada bir hadise yaşanmamıştır fakat o dahi mektepler meselesine gereği kadar önem vermemektedir. Aslında yakın zamanda yaşanan Bulgar felaketinin başlıca
sebeplerinden biri de böyle mekteplerdir. Bazı Bulgar serserileri Rusya’da eğitimlerini tamamlayıp Tuna’ya dönmüş, orada mektepler açıp gençleri okutmuştur. Hükûmet bu mektepleri teftiş ve kontrolde ihmal göstermiş, mektepte okutulan kitaplarla gençlere Osmanlı hükûmeti aleyhine propaganda yapılmıştır. Çok geçmeden bu ihmalin acı sonuçları görülmüştür. Eğer Bulgaristan’da yapılan bu hata Ermenilerin yaşadığı mahallerde de yapılırsa gelecekte çok fena hadiselerin yaşanması kaçınılmazdır. Ermeniler yalnızca şehirler de değil köylerde de okullar açmaktadır. Bu mekteplerde de birtakım müfsitlerin telkinlerine memurların yetersizlikleri ve hamiyetsizlikleri yüzünden anlayış gösterilmektedir. Bitlis, Erzurum, Van gibi büyük şehirlerde Ermenilerin mekteplerine karşılık daha büyük mektepler açılarak Müslüman evlatları eğitilir, Ermeni mekteplerinde verilen eğitim denetlenirse ileride yaşanacak fenalıkların önüne geçilebilir. Çünkü Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde Müslüman ahali çoğunluktadır ve bu çocuklar Ermeni çocukları gibi eğitim-öğretim görürler ise bir isyan çıktığında canlarından daha aziz bildikleri memleketlerini koruyacaktır.
3.3. Memurlarla İlgili Hususlar
Paşa’ya göre Ermeni meselesinin gitgide büyümesindeki tek sebep Ermenilerin tahsili meselesi değildir. Zira bölgedeki hükûmet memurlarının iş bilmezliği had safhadadır. Van, Erzurum ve Bitlis valilerinden hiçbirisi hakkıyla görevini ifa etmemektedir. Bu üç vilayette gördüğü sekiz on mutasarrıfın kaymakamlık etmeye muktedir olmadığı kanaatindedir. Bu hususta aslen Karslı olan Erzincan ve Muş mutasarrıflarının resmi evrakı okumaktan hatta meclislerinde söylenen sözleri anlayıp dinlemekten aciz adamlar olduğu misalini vermektedir. Paşa’nın memurlarla ilgili diğer değerlendirmeleri şu şekildedir:
Bayburt mutasarrıfı hademe bile olamayacak derecede cahildir. Ayrıca livasındaki haydutlara yataklık etmektedir. Geçen senenin eylülünde Erzincan civarındaki Büyük Dağ’da soyulan bir Ermeni, hırsızların Bayburt Mutasarrıfı Yusuf Paşa’nın adamları olduğunu iddia etmiştir. Yine Bayburt’a yakın Tercan’da bu sene temmuz ayı başında gezen haydutların Yusuf Paşa’nın adamı olduklarını köylüler alenen ifade etmiştir. Bundan başka teşrinievvel ayı içinde Bayburt şehrinde yaşanan bir hırsızlık hadisesinin, Mutasarrıf’ın yataklık ettiği haydutlar tarafından yapıldığına dair sağlam deliller vardır. Ahalinin refah ve selametini temin edecek memurların bu hâllerinin hükûmete olan itimat ve muhabbeti kötü yönde etkileyeceği açıktır. Kaymakam ve müdür gibi alt düzeydeki memurların durumu da farklı değildir. Halkı tahrik etmek isteyen Ermenilerin bu durumdan faydalanması kaçınılmazdır. Bozguncular işte böyle liyakatsiz memurların beceriksizlikleri sonucu yaşanan fenalıkları sıralayarak Ermenileri hükûmetten soğutmaktadır. O nedenle liyakatli ve yetenekli memurların bölgeye gönderilmesi lazımdır. Ancak o zaman Ermenilerin isyana kalkışmalarının önü alınmış olur.
Adliye ve aşar memurlarının durumları daha fenadır. Memleketimizin en gelişmiş yerlerinde bile adli hususlarda suistimaller yaşanmaktadır ki bu nedenle Bitlis, Van, Erzurum gibi ahalisi medeniyetten nasibini henüz alamamış memleketlerde adli işlerde birçok sorun yaşanması tabiidir. Bu bölgede adliye işleri birtakım mürtekiplerin eline düşmüştür. Bu yüzden ahali Nizamiye Mahkemelerine güvenmemektedir. Mesela bir katil ile ona yardımla suçlanan arkadaşı uzun uzadıya sorgulanmış, beraatına karar verilen adam yerine yanlış bir tezkireyle katilin salıverilmesi gibi sahtekârlıklar yaşanmıştır. Altı ay veya bir sene tutuklu kalmayı gerektiren suçları işleyen çoğu kişinin senelerce hapishane köşelerinde sürtmesi sıradan hâle gelmiştir.
Aşar memurlarının hırsızlığından halk alenen şikâyetçidir. Bu memurlar halkı da suçlarına ortak etmektedir. Mesela bir memur bir köyün 20 kile olan öşür hasılatını amirine 10 kile deyip geriye kalanını zimmetine geçirebilmek için 10 kilenin hiç olmazsa 5 kilesini köylüye bırakmak zorundadır. Köylüler bu memurun hırsızlığından istifade ettikleri için amirine yalan söylemesine rıza gösterirler. Erzurum vilayetinin öşrü geçen sene Aşar İdaresi tarafından toplanmıştır. Bu sene iltizama verilmiştir. Geçen seneki öşür hasılatı 50 bin kile idiyse bu sene 120 bini geçmiştir. Bu da memurların çaldığını göstermektedir. Hatta bu memurlar aradaki bu farkı gazetelerde ilan etmekten hayâ etmemiştir. Aslında öşür gelirlerinin arttırılması için kurulan Aşar idaresi bu misalden de anlaşılacağı üzere dört beş senedir bir işe yaramamaktadır. Uzmanların tahminine göre Aşar ve Ağnam İdaresi kurulduğundan beri senede 2 milyon zarar etmektedir ki bu da beş altı senede yaklaşık 12 milyon lira zarar edildiğini göstermektedir.
Bölgede mevzubahis hususlar haricinde başka suistimaller de vardır. Erzurum’da iğneli tüfek taklidi yapan silah ustaları mevcuttur. Bu tüfekleri gerektiğinde kullanmak için Ermeni köylülerinin alıp sakladıkları düşünülmelidir. Bitlis vilayeti dâhilindeki Bulanık ve Malazgirt taraflarında yaşayan Ermenilerin de silahlarının bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayetleri dillendirenler 93 Harbi sırasında asker
firarilerinden vesaireden ele geçirilmiş birçok silahın Ermenilerin hanelerinde olduğunu, silahların açıkta olmadığını, hükûmet memurlarının Müslüman ahaliyle işbirliği ederek silahları açığa çıkarması gerektiğini iddia etmektedir.
Bir de Rusya Ermenistan’ından ziyaret amacıyla gelen Ermeni serserilerinin getirdiği tüfekler vardır. Bu serserilerin getirdikleri silahları misafir oldukları köylülere ucuz bir fiyata sattıkları duyumu alınmıştır. Muş’a beş altı saat mesafedeki bir dağ üzerine kurulu Ermeniler nezdinde Hazreti Yahya’nın mezarı olarak bilinen Çanlı Kilise isminde bir kilise vardır. Her sene ağustos ayında ziyaret için bu kiliseye binlerce Ermeni toplanır. Bu ziyaretçilerin büyük kısmı Rusya’dan gelmektedir. Şayet bu ziyaretçiler sırf ziyaret maksadıyla edep ve terbiyeleriyle gelmiş olsalardı kimsenin bir şey demeye hakkı olamazdı. Hâlbuki bu serseriler hayvanlarına, mızrağa varıncaya kadar mükemmel silahlarıyla adeta küçük müfrezelerle askeri harekât icra eder gibi hududu geçerek Erzurum’a gelmekte, Ermeniliğe mahsus amiyane arsızlıklarla birkaç gün şehri dolaştıktan sonra mezkûr kiliseye gitmektedir. İşte silahlarını bizim Ermeni köylülere terk edip döndükleri rivayet edilen serseriler bu ziyaretçilerdir.
Paşa, bu ziyaretçilere Erzurum’da üst üste iki sene tesadüf etmiş, karşılaştığı tabloyu şöyle tarif etmiştir: Birinci
defa şehre girmek üzerelerdi. Yolda tesadüf ettikleri bir kafile Müslüman muhacire sarkıntılık ederek gelmişlerdi. Bu sene dahi ramazan-ı şerifte sabahleyin Erzurum sokaklarında milli şarkılar çağırarak ve kendilerine mahsus bir bayrak açmış oldukları hâlde muntazam süvari takımları gibi Çanlı kiliseye gitmekteydiler. Gariptir ki böyle silahlı bir fırkanın şehirde gezip dolaşması ne valinin ne de komutanın umuruna gelmedi. En dikkat çekici olanı ise Ermenistan denilen kıtada bir devlet kurmak isteyen bu şahısların ellerinde kendi ihdas ettikleri bir bayrak taşımalarıydı. Herifler hem Ermenice “ Mutlaka ihtilal etmeliyiz” gibi şarkılar söylemekte hem de Ermenistan bayrağını bizim Ermenilere karşı dalgalandırmaktaydılar. Şüphesiz bu durum padişahın rızasına uygun değildir. Hükûmet memurlarının hiçbirisi duruma vâkıf değildir ki bunu silahlı bir fırkanın yanında bir nefer jandarma dahi bulundurmayarak ispat etmişlerdir. Müstahkem bir şehirde başka bir ülkeye ait silahlı bir fırkanın dolaşması devletler hukukuna da uygun değildir. Valinin böylesi bir durumda Rus konsolosuna müracaat etmesi gerekirdi. İşte böyle silahlı silahsız kadın erkek Ermeniler kilisede toplanmaktadır. Orada ne gibi ziyaretler yaptıkları, ne konuştukları hükûmet memurları nezdinde tamamen meçhuldür. Oraya açıktan veya gizli olarak bir memur bile göndermeye lüzum görmemişlerdir.
Paşa, Ermenilerin İstanbul’da basın-yayın faaliyetlerine başladıklarına dikkat çekmiş, bu çerçevede bir yıl önce Fransızca olarak basılan “Ermenistan ve Ermeniler” adlı kitaba temas etmiştir. Paşa bu kitabın ilk bakışta bir tarih risalesi gibi gözükse de aslında bir fesat aracı olduğunu söylemiştir. Bu hususta kitapta yer alan şu ifadeleri örnek göstermiştir: “Berlin Muahedesi’ne nazaran Ermeniler kendilerine mevʿûd olan ıslahatın
icrasına ümit-var oldularsa da bunun icrası şöyle dursun bilahare Türk hükûmetinin hiçbir zaman himayesine mazhar olunmaksızın Kürt kabâ’ili tarafından yeni yeni tahribata duçar olmuşlardır. Ve Türkler ıslahat-ı mevʿûdenin mevki-i icraya vazʿ olunduğunu şu sırada ilandan fâriğ olmuyorlarsa da bütün vukuat keşfettiriyor ki hükûmet-i Osmaniye daha çok zaman icraat-ı mezkûreye kalkışmayacaktır”.
Paşa, söz konusu kitapta kadim Ermenilerden, Ermenilerin önce Araplar ardından Selçuklular idaresine girdiklerinden bahsedildiğini fakat Ermenilerin Osmanlı idaresine girmeleriyle ilgili hadiselere değinilmediğini tespit etmiştir. Bunun da sebebini Ermenilerin tarih nazarında Osmanlı Devleti’ne mensup olmadıklarını zihinlere yerleştirme çabası olarak görmektedir. Yine kitabın bir bölümünde Ermenilerin geri kalmışlığına sebep olarak asırlarca Orta Asya ve Anadolu Müslümanları arasında mahsur kalmalarını gösterdiklerini, Avrupalılara da cehaletlerine sebep olanların Türkler ve Müslümanlar olduğunu şikâyet yoluyla anlatmaya çalıştıklarını belirtir. Ayrıca Paşa, kitapta Küçük Ermenistan’ın Araplar tarafından istilası sırasında Ermeni hükümdar neslinin Kıbrıs prenslerine, oradan da Savoa hanedanına intikal ettiğini ve günümüze kadar bu bağın sürdüğünden bahsedildiğini aktarır. Paşa, bu ifadelerle eğer bir Ermenistan kurulur ise başa geçirilecek bir prens bulunabileceğinin ima edildiği fikrindedir. Bu kitabın bir başlangıç olduğunu eğer müsaade gösterilirse ileride bu yazılanların daha ötesine geçileceğini Sultan’a arz etmiştir.
4. SONUÇ
Bu çalışmayla İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ilk risalesi olan ve kim tarafından yazıldığı bilinmeyen Vatan Tehlikede adlı risalenin Fatihli Mehmed Tevfik Paşa tarafından yazıldığı ortaya konulmuştur. Ayrıca Paşa’nın bu mühim risalede üzerinde durduğu hususları uzun yıllar önce daha kolağası rütbesindeyken bu çalışmada
değerlendirilen lâyihayla Sultan II. Abdülhamid’e arz ettiği tespit edilmiştir. Söz konusu lâyiha son dönem Osmanlı tarihçileri içerisinde kendine önemli bir yer edinmiş olan Paşa’nın tarihe ve gençlerin eğitimine neden meylettiğini anlaşılır kılmakta, Paşa’nın ülkenin sorunları kendisine dert edinen, vatansever bir devlet adamı olduğunu göstermektedir. Ayrıca lâyiha içeriği itibarıyla özellikle Doğu Anadolu’daki Ermeni ayaklanmalarının nedenleri hakkında önemli bir tarihi vesika niteliğindedir.
KAYNAKÇA Arşiv Belgeleri
Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı Defterleri: 58 / 14. Süreli Yayınlar
Servet-i Fünûn, No. 1050, 27 Receb 1329 [24 Temmuz 1911].
Hatıra, Araştırma ve İncelemeler
Ahmed R. (1915). “Mehmed Tevfik Paşa”, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, 33: 565-569.
Savaş, A. İ. (1999). “Lâyiha Geleneği İçinde XVIII. Yüzyıl Osmanlı Islahat Projelerindeki Tespit ve Teklifler”, Bilig, 9: 87-114.
Oğuz, M. (2007). “II. Abdülhamid’e Sunulan Lâyihalar”, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
İşkora, M. M. (1966). Harp Akademileri Tarihçesi, Genelkurmay Basımevi, Ankara.
Birinci, A. (1988). “ İttihad ve Terakki’nin İlk Risalesi ‘Vatan Tehlikede’, Tarih ve Toplum, 9 / 54: 9 - 14. Mehmed Tevfik (1888). Telhis-i Tarih-i Osmani, Şirket-i Mürettibiye Matbaası, İstanbul.
Fatihli Mehmed Tevfik Paşa (2016). Osmanlı Tarihi, haz. İsmet Sarıbal, Gece Kitaplığı Yayınları, Ankara. Timur, T. (2010). Osmanlı Kimliği, İmge Yayınları, Ankara.