• Sonuç bulunamadı

Aziz Nesin'li anılar

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Aziz Nesin'li anılar"

Copied!
7
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

SAYFA ________________________________________________________ _ ___________ CUMHURİYET

10

Dtzt YAZI

Cum huriyet G azetesi’nde bir toplantı. (Soldan sağa) O ktay Akbai, Ali Sirmen, Ilhan Selçuk, Aziz Nesin ve Orhan Apaydın.

► Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir

yazarı Aziz N esin’i sevdiğim kadar

sevm edim . Hiçbirine Aziz N esin’e kızdığım

kadar kızmadım. H içbir yazar konusunda

Aziz Nesin konusunda olduğu kadar

çelişkiye düşm edim . Hiçbiriyle Aziz N esin’le

çatıştığım kadar çatışm adım . Hiçbiri beni

Aziz N esin’in şaşırttığı kadar şaşırtmadı.

Hiçbiri Aziz N esin’in etkilediği kadar

etkilem edi. Ve hiçbirine Aziz Nesin’e

duyduğum kadar hayranlık duym adım ...

► Aziz Nesin bende her zaman, hem yazar

hem bir insan olarak, dar anlam da bir

gülm ece yazarı değil, gerçek duygularını,

duygululuğunu gizlem ek için işi şakaya

vuran, bundan sanki acımsı bir zevk alan

ço k duygulu bir insan izlenimi bırakmıştır...

Nitekim , ölüm ünden sonra C um huriyet’in

“ Aziz Nesin Eki” nde yayım lanan eski tarihli

bir yazısında, “ gözyaşlarını kahkahaya

çevirm eyi başaran” bir sim yacıya benzetir

kendisini...

Aziz Nesin den mektuplar

23 Temmuz 1984

Çok sevgili Ataol;

Bu “çok sevgili” herkesin alışık olduğu o beylik seslenme kalıbı değil. Benim için gerçek­ ten çok sevgilisin; iyi yanlarınla, kötü yanların­ la, olumlulukların ve olumsuzluklarınla...

Seni salt bir arkadaş gibi değil, gerçek bir kü­ çük kardeş ve bir oğul gibi seviyorum. Başka tür­ lü olsaydı, hırçınlıklarına, gereksiz çıkışlarına, yersiz davranışlarına dayanmam zor olurdu.

18 mart tarihli mektubuna daha önce yanıt ve­ remedim, bağışla. O sıra geceli gündüzlü, Ay­ dınlar Dilekçesi işiyle uğraşıyordum. Çok büyük yorgunluklardan sonra başardık. Bu konudaki ilk toplantımızı anımsarsın. O zaman da beni düş kırıklığına uğratmıştın. Daha sonra inme inin­ ce, bu girişim aksadı, gecikti.

İnme inmesinin başlıca nedeni, o toplantıda açıkladığım ülkemizin acıklı durumu ve aydın olarak düştüğümüz onursuzluktan kurtulma yol­ ları aramaktı. Bir umar aramak ve düşünmek­ ten uykusuz geceler geçiriyordum. Sonunda in­ me bindirdi. Bir yanım hiç tutmuyor ve konuşa- mıyordum. Karar verdim, bir hafta dayanacak­ tım, bir gelişme olmazsa kendimi öldürecektim. Çok “anti A ziz” bir hastalıktı çünkü. Onurum kırılıyordu, başkalarını gereksinerek yarım ya ­ şamakla kendi gözümde aşağılanıyordum. Ama yirmi dört saat sonra sağ ayak parmağım oyna­ yınca, ölümü yeneceğimi anladım. Çünkü bu dünyaya, serçe parmağımızın tırnağının ucuy­ la bile dokunabiliyorsak ne olursa olsun, yaşa­ mayı sürdüreceğiz.

Ölümle aramda korkunç bir savaş başladı, amansız bir savaş... Yeneceğime inanıyordum; çünkü daha yapacak çok işim vardı...

9 Haziran 1985

“Tülsü ”y ü sevdiğine sevindim. Tülsü hepi­

mizin sevgilisidir. Çok şaşılası -belki hiç şaşıl­ mayacak- şey, bu kitabım için, “ Yetmiş Yaşım

Merhaba”, tek eleştiri çıkmadı. Sanki öteki ki­

taplarım için çıkmış mıydı? Gerçekten bu bana karşı güdülen yok saymayı hiç anlayamıyorum. (Aslında anlıyorum da, anlamış olmaktan uta­ nıyorum.)...

28 Ağustos 1985

Bana, Türkiye de de, dünyada da, layık olduk­ ları yer verilmemiş yazarlar var gibi geliyor. Örneğin Zola,bence öyle... Doğruluğu kuşkulu bir bilimsellikle belli bir sonucu kanıtlamak için roman yazdı diye, O 'na gereken değer veril­ memiştir. Anatole France da öyle... Bunlar el­ bet büyük yazarlar, ama bana sanki yeterince büyük sayılmam ışlar, haklan yenmiş gibi geliyor. Benim için André Maurois da öyle... Benim tut­ tuğum (favorim) yazardır. Çok değişik dallarda (roman, deneme, biyografi) yazdığı için miböy- ledir, bilemiyorum.”

O T T \ T T T O ‘A ziz Nesin ’li k J U l V U g A n ılar” I9 6 0 ’lı

yıllarda bir oku­ ru ve hayranı, 70 'li yıllardan ölümüne

kadar geçen sürelerde de çalışma ve dü­ şünce arkadaşı olarak zaman zaman ça­ lıştığım, eleştirdiğim, fa ka t kendisine karşı duygularımda sevgi, saygı ve hay­

ranlığın her zaman üstün geldiği Aziz

Nesin den, benim zihnimde derinliğine iz bırdkmış “fotoğraflardır... Bu son de­ reci öznel “fo to ğ ra fla rd a n oluşturma­ ya çalıştığım Aziz Nesin portresinin, onu yatandan tanımış ve sevmiş olanları ya­ dırgatmayacağına, geniş kitlelerdeki Aziz Nesip imajım ise zenginleştireceğine ina­ nıyorum.

ATAOL BEHRAMOĞLU, İstanbul Eylül 1995

1978 ya da 79’da Vatan Gazetesi’nde

Nâzım Hikmet’le ilgili yazılannı yayım­

lamaya başladığında ona müthiş öfkelen­ miştim. Hatta çok ağır bir yergi-şiir yaz­ mıştım. Bu şiiri iyi ki yayımlamamışım. Çünkü sonradan çok utanırdım. Çünkü eğer Aziz Nesin’in, Nâzım Hikmet konu­ sunda yazdıklan haksız ve yersizse, be­ nim Aziz Nesin için söylediklerim daha da haksız ve yersizdi. 1983 Kasımı’nda, Banş Demeği davasından 8 yıla mahkûm olarak İstanbul’da bir odada gizlenil ek­ teyken, Aziz Nesin de felç geçirmiş, Ça­ pa Hastanesi'nde kımıltısız yatmaktaydı. Ve ben, birkaç yıl önce hakkında onca ağır bir yergi-şiir yazdığım insanın ziyareti­ ne gidemediğim, onu hastanedeki odasın­ da kucaklayamadığım için kederden, ça­ resizlikten ağlıyordum...

Kanlı Sivas olayları

1993’te, o uğursuz 2 Temmuz günü

“Sivas’ta ne işi vardı Aziz Nesin’in” di­

ye öfkeyle söylenenlerden biri de ben- ken, ertesi gün, olay anlaşıldığında, med­ yada ona yöneltilen saldırıların çirkinli­ ğini ve düzeysizliğini gördüğümde, bu kez onu eleştirenleri en ağır sözlerle eleş­ tiren yine ben olmuştum... Aziz Nesin bir kez daha çelişkiye düşürmüştü beni...

Sanıyorum, özellikle TYS yönetim ku­ rullarında birlikte çalıştığımız yıllarda, o da benimle ilgili olarak bazen sevgi, ba­ zen öfke duydu... Benimle ilgili çelişik duygulan, düşünceleri oldu. Fakat yine sa­ nıyorum ki, zaman içinde aramızda

“dostluk” diyebileceğim bir duygunun

oluştuğunu ikimiz de duyumsadık. 1984, 85, 86 yıllannda Aziz Nesin’le bir süre mektuplaştık. Ben o sırada Fransa’day­ dım. İlki 23 Temmuz 1984, sonuncusu 24 Nisan 1986 tarihli beş mektubunu bu di­ zi yazıyı tasarlarken dosyamdan çıkanp yeniden okudum. Önce bu diziyle birlik­ te onları da yayımlamayı düşünüyordum. Fakat diziyle ilgisi olmayan (genellikle de benimle ve yakın aile çevremle ilgili ki­ şisel ayrıntılarla okuru yormamak için), bu değerli mektupları ilerde bir başka ve­ sileyle bütünüyle yayımlamak üzere, şim­ dilik gerektiğinde bazı alıntılarla yetine­ ceğim.

Aziz Nesin’e gönderdiğim ilk mektu­ bun 18 Mart 1984 tarihli olduğunu, onun mektubundan öğreniyorum. 23 Temmuz 1984 tarihli mektubu benim bu ilk mek­ tubuma yanıt. Yazışmamız böylece baş­ lıyor. Aydınlar Dilekçesi konusundaki ilk toplantıdan ve Aziz Nesin’i uğrattığım düş kırıklığından, dizi yazının daha son­ raki bir bölümünde, yeri geldiğinde söz edeceğim...

Okuduğum ilk Aziz Nesin kitabı Bur­ sa’daki sürgünlük günlerini anlattığı “Bir

Sürgünün A nılan” dır. Bu kitabı okur­

ken, gülmekten çok, gözlerimin duyguy­ la yaşardığını anımsıyorum... Aziz Nesin bende her zaman, hem yazar hem bir in­ san olarak, dar anlamda bir gülmece ya­ zan değil, gerçek duygularını, duygulu­ luğunu gizlemek için işi şakaya vuran,

bundan sanki acımsı bir zevk alan çok duygulu bir insan izlenimi bırakmıştır... Nitekim, ölümünden sonra Cumhuriyet’in

“Aziz Nesin Eki” nde yayımlanan eski ta­

rihli biryazısında, “gözyaşlarını kahka­

haya çevirmeyi başaran” bir simyacıya

benzetiyor kendisini... Geçen yıl İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi’nde iz­ lediğimiz “ Hadi Öldürsene Cani- konı” daki traji-komik son yeterince be­ lirgindir... Böyleyken, yapıtlarındaki bu duygusal ya da traji-komik yönlere aca­ ba ne ölçüde değinildi?

“Yetmiş Yaşım Merhaba”yı bana Pa­

ris’e göndermişti. Yüze yakın ya da yü­ zü aşkın yapıtı bulunan Aziz Nesin’in yapıtlarındaki yazınsal özellikler üstüne kendi ülkesinde yazılanların toplamı aca­ ba tek bir kitabı doldurur mu?

Aziz Nesin’in kullandığı deyimle, li­

se yıllarımda onun da bazı yapıtlarını okuduğum dönemde, bizim edebiyattan benim favori yazarlarım Yaşar Kemal,

Orhan Kemal, Sabahattin A li’ydi...

Aziz Nesin’in ise, asıl, “Yeni Tanin”de- ki yazılarıyla tutkulu bir okuyucusuy- dum... Güncel politika sorunlarından ede­ biyat ya da felsefeye, hemen her konuya değinilen bu yazılardaki aydınlık düşün­ ce ve anlatım, toplumcu dünya görüşünü benimsemem de, sanıyorum ki önemli bir etken olmuştur... Bu anlamda Aziz Nesin, düşünsel kimliğimin oluşmasını sağlayan iİk ustalarımdandır.

Onu ilk kez 1961 ya da 62’de, Siyasal Bilgiler Fakültesi salonundaki bir açıko­ turumda görmüştüm. Konu, “ Türki­

ye’nin Durumu”ydu. Aziz Nesin, ko­

nuşmasına “Türkiye’nin durumu ef-

ca...” diye başlamış, sonra sözcüğün an­

lamını açıklamıştı: “Efca, yeni fecinin

çoğulu...” Aziz Nesin’den bende kalan ilk

canlı fotoğraf, bir sigara kutusundan (sa­ nırım Gelincik sigarasıydı) çıkardığı si­ garaları peş peşe tüttürerek, öteki konuş­ macılardan çok farklı, çok doğal, hama­ ratça diyebileceğim bir canlılıkla konuş- masıydı... Bir de bu “efca” sözü o gün­ den bu güne zihnimde yer etmiş... Son­ raki yıllarda, konuşmalarının kederle ağır­ laştığına gölgelendiğine de tanık olacak­ tım. Fakat konu, diyebilirim ki hep aynı kaldı: “Türkiye’nin Durumu”... Ve Aziz Nesin, bu “efca” sözünü değişik biçim­ lerde de olsa kullanmaktan hiç vazgeçme­ di... Türkiye Yazarlar Sendikası’nın 26- 27 Haziran 1995 tarihindeki 1. Sanat Gün­

leri öncesinde telefonla konuşuyoruz. Bü- yükada’dan Çatalca’yı aradım. ATV’nin, sanat gecelerimizi çekmesini sağlamak ve sendikaya biraz para kazandırabilmek j için didiniyoruz. (Sonunda çekim, Aziz | Nesin’in çabalarıyla gerçekleşti, fakat | ödeneceği söylenen para şu ana kadar ödenmiş değil!) Telefondaki ses boğuk, yorgun. (Son aylardaki telefon konuşma­ larımızda hatırını sorduğum ve kaygıla­ rımı belirttiğimde, hiç yapmadığı şeyi yapıyor, kaygılarımı doğrulayarak “evet,

iyi değilim” diyordu.) Bu son telefon ko­

nuşmamızda, “Aziz ağabey” demiştim,

“sizce yazarlarımız için bu kadar uğ­ raşmamıza değer mi?” “Aslında”, di­

ye yanıtlamıştı beni, “sen şimdi yine bir­

takım vatanseverlik numaralarıyla ba­ na karşı çıkarsın, ama bu soru vatanı­ mız için de sorulabilir... Çünkü vata­ nımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte... Ama marifet, güllük gülis­ tanlık bir vatan için değil, bok içinde­ ki vatan için bir şeyler yapabilmeye ça­ lışmaktır... Neden? Çünkü bizim vata­ nimizdir da ondan...” Yanıtı neredeyse

sözcüğü sözcüğüne böyle olmuştu... İyimserliklerini kimi kez aptallık dere­ cesine vardıranlar (ben o gruptanım) düş kırıklığına da çabuk uğrar ve küskünlü­ ğe, eylemsizliğe daha kolay düşerler...

Aziz Nesin ise, öyle sanıyorum ki, ger­

çekçi olduğu, kendini işin en başında “ ef- ca” ya hazırladığı için, sonuna dek o ina­ nılmaz mücadele gücünü, enerjisini yitir­ medi...

1972 (ya da 73’te), Aziz Nesin ve Or­

han Apaydın, Dünya Banş Konseyi’nin

bir toplantısına katılmak üzere Mosko­ va’ya geldiler... Ben de o sırada Mosko­ va Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde stajyerdim... İki yada üç.yıldıryurtdışm- daydım ve“Yolculuk, Özlem, Cesaret

ve Kavga Şiirleri” adlı kitabım yayına

hazırdı. Yayımlanmak üzere Türkiye’ye göndermem gerekiyordu. Aziz Nesin’den yüz bulamamış olmalıyım ki, (ya da bel­ ki o daha uzun süre kalacaktı Sovyetler Birliği’nde) dosyamı henüz tanıştığımız Orhan Apaydın’la göndermiştim Can Ya­ yınevi’ne...

Sıra dışı bir aydın

1974 güzünde yurtdışından İstanbul’a dönüşümde Türkiye Yazarlar Sendika­ s ın a üye oldum. (Sendika, o yıl kurul­ muştu ve diyebilirim ki o tarihten bu gün­ lere Aziz Nesin’le kesintisiz birlikteliği­ miz oldu. O günlerden bende iz bırakan Aziz Nesin fotoğrafı, gözlerine arada bir ilaç damlatan, yaşlanmış bir yazardı. He­ nüz TYS Başkanı da olmamıştı. Fakat başkan oluşundan ve yönetim kurulunda birlikte çalışmaya başlayışımızdan son­ ra bambaşka bir Aziz Nesin tanımaya başladım... Zihni binbir konuda sayısız ta­ san dolu, bir dakikasını bile boşa geçir­ meyen, akılalmazca enerjik, akılalmazca disiplinli bir insandı bu. Yani, bizde alı­ şılagelmiş aydın tipine pek de benzeme­ yen bambaşka biri... Duygulu, naif, mu­ zip, çocuksu yanlannı da tanımaya baş­ lamıştım...

Bence tek eleştirilebilecek yanı, ken­ dine aşın güveni, kendinden başkalanna ise pek güvenmeyişiydi... Katıldığı top­ lantılarda gündem, ancak onun kafasın­ daki gündem olabilirdi... Bu tutumu TYS Yönetim Kurulu toplantılarında bazen gerginliğe yol açıyordu. Bir gün bu top­ lantılardan birinde Vedat Türkali, “Aziz

Bey, siz bir otodidaktsınız!” dedi... Tar­

tışmanın konusu neydi, ya da konu ney­ di anımsamıyorum, fakat eleştiri dozu yüksekçe bir saptama, bir gözlemdi bu... Bir an sessizlik oldu, sanıyorum karşılık­ lı olarak başkaca da bir şey söylenme­ di... Kendisinin “efca” sözü gibi Vedat Türkali’nin bu “otodidakt”ı da Aziz Ne­ sin’le ilgili bir sözcük olarak zihnimde yer etmiştir..._________________________

(2)

SAYFA

DİZİ YAZI

CUMHURİYET _

I I * ^ »95

____________ i

Mangal yürekli bir

yazar ve eylem adamı

T Ü R K İY E YAZARLAR SENDİKASI

20

YASIND

j

Aziz Nesin, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın 20. yılı nedeniyle düzenlenen ödül töreninde.

Aydınlar Dilekçesi toplantısı

“Aydınlar DUekçesi”nin ilk toplantısını ve

bana 23 Temmuz 1984 tarihli m ektubunda söz ettiği düş kırıklığı konusunu kısaca

anlatayım... 1983 ’ün sıcak bir yaz gününde, Türkiye Yazarlar Sendikası’nm Selim iye K ışlası’ndaki bir duruşm asından çıktığım ızda, benden, o gün öğleden sonra bütün

arkadaşları A kadem i K itabevi’nin üstündeki D üşün Yayınlan bürosunda toplantıya çağırm am ı istedi. Kendisi de başka

arkadaşlara haber verm iş olm alıydı ki, birkaç saat sonra yaklaşık yirm i-yirm i beş kadar aydm, uzun bir m asanın çevresinde toplandık... M asanın başucunda, sırtı

pencereye dönük olarak oturan Aziz N esin, 12 Eylül yönetim ine karşı aydınlar olarak m utlaka bir şeyler yapm am ız gerektiğini söyleyerek konuşm asına başladı ve cunta yönetim inin orada bulunan herkesçe de bilinen suçlarını sayıp döktü. B ir an tedirgin bir sessizlik oldu. 12 Eylül yönetim inin en azgın günleriydi ve böylesine beklenm edik bir konuşm anın tedirginlik uyandırm ası doğaldı. Ben bu söylenenler acaba bir m ektup olarak cunta yönetim inin başındaki kişiye verilem ez mi diye bir form ül önerdim. Bu öneri bir rahatlam a yaratmıştı. Karşım da bir yerde oturan Şükran Kurdakul’un bu form ülü ilk destekleyenlerden biri olduğunu

anım sıyorum . M ektup form ülü orada mı, yoksa daha sonra mı “dilekçe”ye dönüştü, bunu şimdi anım sayam ıyorum . Sonra kim lerin imza koyacağı konuşuldu. Ben, mektup ya da dilekçeye im za koymak istemeyen birkaç kişi arasında yer aldım... H aklı ya da haksız o gün için gerekçelerim şunlardı: Barış D em eği D avası’ndan 1982’de yaklaşık 1 yıl kadar yatıp çıkm ıştım ve dava devam ediyordu.

TY S davası açılmıştı. Yanlış anım sam ıyorsam eğer TK P üyeliği savıyla da bir dava yine o sıralarda açılmıştı. 80 öncesinde bir yazıda hüküm ete hakaret suçlam asıyla açılan bir başka m ahkûm iyet kararı, ben Barış D e rn e ğ i" Davası’ndan tutukluyken Yargıtay’ca

onaylanmıştı...

Ö zetle, başım yeterince beladaydı. Ve doğrusunu söylem ek gerekirse eğer, Aziz N esin ’in beklenm edik çıkışını ve önerisini, olum lu sonuç verecek bir eylem den çok gereksiz yere yeni sorgulamalara,

yargılanm alara yol açacak fazlaca bireysel bir girişim olarak algılam ıştım ... “Dilekçe” form ülünün öncesindeki “mektup” önerisinin sahibi olduğum halde, hazırlanacak m etne im za koymak istem eyenler arasında yer alarak

Aziz Nesin’i “düş kınklığı”na uğratışım ın

nedenleri bunlardı...

► Bu yazı dizisinde, 80 öncesindeki

birkaç yılın siyasal çatışmalarına,

gruplaşmalarına girmek

istemiyorum. Amacım kendimce bir

Aziz Nesin portresi çizebilmektir.

Aziz Nesin, sanırım uzun süre benim

siyasal bir grup içinde yer aldığımı,

TYS yönetimi içinde de belki bu

grubun temsilcisi olarak

bulunduğumu düşündü... Aziz

Nesin’le çok daha yakın dost

olmamıza engel olan nedenlerden

biri, onun bu önyargısı olmuştur.

► Tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmede

onun kadar kararlı, direşken, inatçı,

çalışkan ve takipçi bir başka insan

bilmem var mıdır? Sanıyorum yazar

ve eylem adamı olarak başarısının

bir sırrı da budur. Fakat

“ inatçı” lığında her zaman haklı

olduğunu söylemek de güç... TYS

genel kurullarından birinde, bir

bayan yazar arkadaşımızla ilgili

incitici sözlerinden bir milim geriye

adım atmamakta sonuna kadar

direndi... Müthiş yorgun ve

uykusuzdu. Belli ki o konuşmayı

hazırlamak için sabahlamıştı.

TYS toplantısında (soldan sağa) Şükran Kurdakul, Kemal Sülker, Ataol Behramoğlu, A. Kadir, Aziz Nesin ve Sem ra Ozdamar.

3

Nisan 1979 günü (defterime not ettiğim için tarihi kesin­ likle yazabiliyorum), Türki­ ye Yazarlar Sendikası’nın Claude Farrer Sokağı üstün­ deki sözümona Genel Mer­

kezi olan o birkaç metre karelik odada başkanlık divanı seçimi için toplandık...

Aziz Bey, bir dönem başkanlık yapmış­ tı ve bu kez de seçileceğinden sanınm kuşku duymuyordu... Kapalı oylar açıl­ dı... Başkanlık için 5 oy Vedat Türka- li’ye, 5 oy Şükran Kurdakui'a, 1 oy da Alpay Kabacalı’ya çıktı... Aziz Nesin, belli ki kendisinin oy birliğiyle seçilece­ ğinden kuşku duymadığından ve kendi kendisine oy vermemiş olmak için oyu­ nu bir başka arkadaşa vermişti... Oylar açıldığında aklından neler geçti, neler hissetti bilmiyorum... Fakat kısa bir sü­ re sonra kalktı, “Ben Cem-May’dayım” diyerek çıkıp gitti.... Başkan adayımız Vedat Türkali ve bizler, Aziz Bey’i baş­ kanlıktan devirmekten çok, sınırsız yet­ kisini sınırlayabilmek istiyorduk... Nite­ kim kısa bir durum değerlendirmesin­ den sonra, benim (ya da belki Demirtaş

Ceyhun’la ikimizin) arabulucu olarak

Aziz Bey’e gitmemize karar verildi. Söz­ cü bendim, bunu anımsıyorum... Hürri- yet’in Cağaloğlu’ndaki binasının bitişi­ ğindeki Cem-May dağıtımda Aziz Bey’in bürosu olan büyücek odanın açık kapısından gördüğüm Aziz Nesin fotoğ­ rafını unutamam... Yüzü kapıya dönük, tek başına, düşünceli, oturuyordu... Onu, kurmayı kendisini terk etmiş, tek başına kalmış, fakat savaşı yitirmeyi kabul et­ memiş, bir generale benzettim... Herhal­ de hayatta ve savaşta ilk tek başına kalı­ şı da değildi bu... Önerimizi söyledim, (ya da söyledik): Demirtaş ikinci baş­ kan, ben genel sekreter olursam, Aziz Bey’in başkanlığını kabul ediyorduk... Bunda bir sakınca görmediğini söyledi ve nitekim aynı gün bir süre sonra yeni­ den toplanarak yaptığımız başkanlık di­ vanı seçimi sonunda, 6’şar oyla, Aziz Nesin yeniden genel başkanlığa, Demir­ taş Ceyhun ve ben de ikinci başkanlık ve genel sekreterliğe seçildik...

Mangalcı, koçancı

yfzi^ Nesin’in sınırsız yetkesini bil- mem'sınırlayabilmiş miydik? Toplantı­ lara genellikle Nesin Vakfı ’ndan geliyor, elinde bir sürü zarflar ve bazen içinde yu­ murtalar bulunan bir sepet vb. oluyor, toplantıların gündemini de genellikle bu zarflardan birinin arkasına eski Türkçe harflerle alınmış notlar oluşturuyordu... Böylece benim genel sekreter olarak daktiloyla özene bezene hazırladığım, yönetim kurulu üyelerine dağıtılan gün­ dem önerisinin çoğu kez hiçbir anlamı kalmıyordu... Benim hazırladığım gün­ dem önerilerinin ilk maddesi, hemen he­ men her zaman 141 ve 142. maddeler hakkında bir görüşme açılması olur, fa­ kat daha güncel ve pratik sorunlar nede­ niyle bu görüşme çoğu kez ertelenirdi... Yine gündeme ilişkin böyle bir yöntem tartışması yapmadayken toplantı salo­ nunun kapısı açıldı ve Alpay Kabacalı kucağında tunçtan dökülmüş muazzam bir mangalla içeri girdi. Bu ankita takli­ di mangal o sırada Türkiye’de konuğu­ muz olarak bulunan yabancı bir yazara hediye edilmek üzere ısmarlanmış, Al­ pay da Kapa!ıçarşı’dan alıp gelmişti... Toplantının böyle beklenmedik biçimde kesintiye uğraması üzerine, ben yerim­ den fırladım ve “Siz zaten mangalısı­

nız!” diye homurdanarak odayı terket-

tim.

Az sonra Aziz Nesin fotoğraflarının en unutulmazlarından birini görecektim: Ben merdivenleri hızla inip dış kapıdan sokağa çıkmak üzereyken, Aziz Bey pe­ şimden fırlamış, yukandaki tırabzanlar­ dan sarkarak bağırıyordu: “Sizde koçan­

cısınız!” (Birkaç yıl önceydi. Banş Der­

neği için bağış kampanyası başlatılmış­ tı. Cem Yayınevi’ndeki bir karşılaşma­ mızda Aziz Bey’den de elimdeki mak­ buzla bağış almak istemiş, fakat redde­ dilmiştim... Bu “koçan” sözü oradan ge­ liyor olmalı...)

İnatçı, çalışkan, takipçi

Tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmede onun kadar kararlı, direşken, inatçı, ça­ lışkan ve takipçi bir başka insan bilmem var mıdır? Sanıyorum yazar ve eylem adamı olarak başarısının bir sırn da bu­ dur. Fakat “inatçı”lığında her zaman haklı olduğunu söylemek de güç. Yanıl­ mıyorsam 80 öncesinde Feneryolu’nda- ki evlerinde bir görüşmemizi anımsıyo­ rum.

O günlerde Tunç Okan’ın “Otobüs”ü İstanbul sinemalarının birinde gösteri­ me girmişti. Aziz Nesin bu filmde Türk- lerin küçük düşürüldüğüne inanıyor, ver­ yansın ediyordu filme. Bir de yazı tasar­ lamıştı. Sonradan yüzde bilmem kaçı ap­ taldır diyeceği Türklerin bir Avrupa ül­ kesinde öylesine şaşkın, ilkel, beceriksiz ve zavallı gösterilmelerine içerlemişti... Ben, daha önce yurtdışında görüp be­ ğendiğim “Otobüs”ü canla başla savun­ maya giriştim... Değerli bir sanat yapıtı olmasının yanı sıra, gösterdiği şeylerin de kendi yurtdışı yaşantılarımdan da ör­ nekler vererek gerçek olduğunu söyle­ dim. Aziz Bey bir an sanki etkilenmiş gi­ bi göründü. Fakat yanlış anımsamıyor­ sam Milliyet Sanat Dergisi’nde birkaç gün sonra “Otobüs”ü yerden yere vuran yazısı yayımlandı.

TYS genel kurullarından birinde, bir bayan yazar arkadaşımızla ilgili incitici sözlerinden bir milim geriye adım atma­

makta sonuna kadar direndi... Bu inciti­ ci sözlerin de yer aldığı 7. Genel Kurul konuşması, genelinde de, onu seven he­ pimizi üzmüştü. Müthiş yorgun ve uyku­ suzdu. Bir konuşmasında ilk kez yor­ gunluk ve uykusuzluktan dilinin dolaş­ tığına tanık oluyordum. Belli ki o ko­ nuşmayı hazırlamak için sabahlamış, öy­ lece genel kurul toplantısına gelmişti. Sendikanın artık ergen olduğunu göste­ rebilmesi için Aziz Nesin’siz de var ola­ bileceğini kanıtlaması gerektiği hemen herkesin ortak düşüncesiyken, o yine de bir inadı sürdürmek ister gibiydi. Sonuç­ ta aday olmadı.

Fakat bu kararı gönül rahatlığıyla ver­ diğini söylemek güç. Demirtaş Ceyhun ve ben. o genel kurulda yaptığımız ko­ nuşmalarda Aziz Nesin’i çok sevdiğimi­ zi, fakat artık TYS başkanlığına aday ol­ maması gerektiğini açıkça söylemiştik... O dönemde başkaca çalışmaları (gazete tasarısı vb.) fazlaca üstlenmemiş olsa, TYS yönetimini başka ellere bırakmaya gönlü sanırım yine de razı olmayacaktı...

Bir ara Türkiye Yazarlar Sendika­ sı’nca bir Nâzım Hikmet Edebiyat Ödü­

lü konulması söz konusu olmuştu. Tarih 1979 ya da 80 olabilir. Yönetim kurulun­ da konuyu tartıştık. Öneri kimindi, şim­ di anımsamıyorum. Başlangıçta benim de katıldığım ortak bir öneri olarak oluş­ muştu belki.

Fakat tartışmalar sırasında, böyle bir ödüle Türkiye’nin henüz hazır olmadığı görüşü zihinimde ağırlık kazandı. Nâ­

zım Hikmet adının değersizleşmesi, sı­

radanlaşması tehlikesi vardı... Aziz Ne­

sin bir dahaki toplantıya görüşlerimizi

yazılı olarak getirmemizi istedi... Getir­ dik... Böyle bir ödül konulmasının şim­ dilik uygun olmayacağı görüşü ağırbas- mıştı. Bir ara Kemal SUlker, biraz da el çabukluğuyla, bu yazılan toplayıp çan­ tasına atıverdi...

Aziz Nesin yıllarca bu olaydan söz et­ meyi sürdürdü... Birkaç ay önceki bir te­ lefon konuşmamızda, yorgun ve kısık bir sesle, bana yine, nasıl edip de Kemal Sülker’den bu yazılan alabileceğimizi soruyordu... Aziz Nesin’in akıl almaz inadının, takipçiliğinin sayısız başka ör­ neğini, onu daha eski dönemlerden tanı­ yanlar, sanınm daha kolaylıkla verebile­

ceklerdir...

Şimdi birkaç yıl önceye, “Büyük Grev”yazısının yayımlandığı ve hemen arkasından o utanç verici “Aziz Nesin

Sen Nesin?” kampanyasının başlatıldığı

döneme dönüyorum. O sırada Aziz Ne­ sin’i henüz yeterince tanımamış oldu­ ğum için “Büyük Grev”yazısım doğru­ su ben de yadırgamıştım. Çok sonradan, onun şu yeryüzünde olup biten her şey­ le, sözcüğün gerçek anlamıyla her şeyle nasıl ilgili biri olduğunu iyice öğrendi­ ğimde, “Büyük Grev” gibi bir yazının bir edebiyatçı tarafından neden yazıldı­ ğı da benim için yeterince aydınlanmış­ tı. Spor Sergi Sarayı’ndaki büyük bir top­ lantıdan bir Aziz Nesin fotoğrafı anım­ sıyorum.

Aziz Nesin neredeyse tıklım tıklım dolu Spor Sergi Sarayı’na girerek, pro­ tokol sandalyelerine doğru yürürken, tri­ bünlerden bir anda “Aziz Nesin Sen Ne­

sin?” bağırışları tempoyla yükseliverdi.

Oturup toplantıyı izledi mi, yoksa çıkıp gitti mi, bu aklımda kalmamış; fakat o muazzam büyüklükteki salonda daha da minikleşen adamın, yürürken bağnşlann

yükselmesi üzerine bir an duraksadığını anımsıyorum...

İnişli çıkışlı bir yaşam

Ve bir başka fotoğraf daha, en yenile­ rinden: 26-27 Haziran TYS 1. Sanat Günleri’nde. Harbiye Açık Hava Tiyat­ rosundaki gecede Aziz Nesin, gecenin sunucusu Nurscli tdiz’iıı kolunda, kame­ ralar ve sayısız fotoğraf makinelerinin flaşları altında sahneye doğru yürüyor. Açık Hava Tiyatrosu’nu, hıncahınç dol­ duran kalabalık ayakta; alkışlar ve hay­ ranlık bağnşlan dinmek bilmiyor... Na­ sıl inişli çıkışlı bir yaşam? Böylesine i- ııişli çıkışlı bir yaşama dayanabilmek için insanda nasıl bir beyin ve nasıl bir yürek gücü olmalıydı? Çağdaşlarımız­ dan ve sadece Türkiye’de değil dünyada ve sadece yazarlar-sanatçılar arasında değil siyaset adamları içinde de bu ka­ dar sürekli inişli-çıkışlı yaşamı olan bir başkası sanmam ki bulunsun.

Yarın: Yaşamla boğuşan

adam

(3)

SAYFA

10

CUMHURİYET

DİZİ YAZI

J j r f

Yaşamla boğuşan adanı

B

en 1982 Martı'nda Barış Demeği Davası nedeniy­ le tutuklanmış, Malte­ pe’de cephanelikten boz­ ma bir cezaevinde, top­ lam 9 ay 16 gün tutuklu­

luktan sonra 83’ün son günlerinde öteki arkadaşlarla birlikte serbest bırakılmış­

tım. Hapishanede bulunduğum sırada, daha önce de belirttiğim gibi, 80 önce­ sindeki bir yazımda hükümetin manevi kişiliğine hakaret suçlamasıyla bir yıllık bir başka mahkûmiyetim (ve birkaç ay­ lık da Erzurum’a sürgün cezası) Yargı­ tay’ca onaylanmıştı... Bayrampaşa’da bu­ lunduğum sırada 30.11.82’de açılan TYS davası da sürmekteydi..,

Ve yine bu sırada bir de TKP davası gerçekten tüy dikmişti... Böyle bir or­ tamda ve hiç de kolay olmadığı tahmin edilebilecek koşullarda Türkiye’den ay­ rılmıştım...

Aziz Nesin, yurtdışına ilk kez, pasa­ port alamadığı için, sanırım 1960’larda, elli yaşındayken çıkabildi. Hayatı, bu alanda da sürekli iniş çıkışlarla doludur. Ya üst üste yurtdışı yolculuktan yaptı ya pasaport alamadı. Türkiye’de siyasal yö­ netimlerin dengesizliğinden, bu konuda da yaşamı en çok etkilenen kişilerin ba­ şında Aziz Nesin gelir.

Birlikte yaptığımız iki yurtdışı yolcu­ luğundan ilki Haziran 1977’dedir. Sof­ ya’da Dünya 1. Yazarlar Kurultayı’na Türkiye’den Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Burhan Arpad ve ben çağrılıydık... Gü­ nü gününe tuttuğum gezi ve kurultay not- lanmm (Türkiye’de genel seçimlerden bir gün sonraki) 6 Haziran 1977 tarihli ilk sayfası şu cümlelerle başlıyor: “Seçim günü ertesi, sabahın altısında, Kadıköy rıhtımında Aziz Nesin’i bekliyorum. Sof­ ya’da Dünya Yazarlar Kurultayı’na katıl­ mak üzere. Seçim sonuçlarının ne olabi­ leceğini konuşarak Yeşilköy’e varıyoruz..”

Olaylı Dünya Yazarlar

Kurultayı

O sabah Kadıköy rıhtımında buluştu­ ğumuz Aziz Nesin; yine zihnimdeki unu­ tulmaz Aziz Nesin fotoğraflanndandır. Yağmur çiseliyordu. O, kimbilir kaç gün sürecek yolculuğa safari tipi kısa kollu bir gömlek ve elinde küçük bir yol çantasıy­ la çıkıyordu. Bir yandan da oğullarına söyleniyordu. Sabaha kadar seçim sonuç­ lan için televizyon başında kalıp kendi­ leri de uyumamışlar, onu da uyutmamış­ lar...

Burhan Arpad’la Yeşilköy’de buluş­ muştuk. Yaşar Kemal Sofya’ya Stock­ holm’den gelmişti. (Bunları notlanmdan yazıyorum.) Yaşar Kemal ’le bir gece Bo- ris Parkı’nda yolumuzu kaybettiğimizi, Sofya’da (daha çok BulgaristanlI Türkle- rin ve sosyalizmin sorunlanndan söz ede­ rek) saatlerce yürüyüşlerimizi, Burhan Arpad’la da bir akşam müzikli bir kafe- restoranda gulaş yediğimizi, şarap içtiği­ mizi çok iyi anımsıyorum.

9 Haziran 1977 tarihli notlanmda şu satırlar var:

“Öğleden sonra konuşan YunanistanlI bir delege, Türkiye’ye karşı haksız ve ka­ ba suçlamalarda bulundu. Sözlerinde, ge­ çen yüzyılın Yunan milliyetçiliğinden kay­ naklanan çağrışımlar vardı. Benim öğle­ den sonra yapmak üzere hazırladığım ko­ nuşma ise, yine Türk-Yunan ilişkileri ko­ nusunda, fakat dostça duygularla doluy­ du. YunanistanlI delegenin konuşması üzerine, Burhan Arpad az önce konuşma yapmış olduğu başkanlık divanından ine­ rek, Yaşar Kemal ve ben oturduğumuz yerden kalkarak toplantı salonunu terk ettik. Aziz Nesin yukarda çalışıyordu...”

Bundan sonra olup bitenleri bir film­ den görüntüler gibi çok net anımsıyorum. Yaşar Kemal, Burhan Arpad, ben, Yaşar Kemal’le birlikte Stockholm’den gelmiş bir-iki isveçli gazeteci asansöre doluşa­

► Aziz Nesin, yurtdışına ilk kez,

pasaport alamadığı için

sanırım 1960’larda, elli

yaşındayken çıkabildi.

Hayatı, bu alanda da sürekli iniş

çıkışlarla doludur.

Ya üst üste yurtdışı

yolculukları yaptı ya

pasaport alamadı.

Türkiye’de siyasal yönetimlerin

dengesizliğinden, bu konuda da

yaşamı en çok etkilenen

kişilerin başında Aziz Nesin gelir.

► Yurtdışında uzunca bir süre

kaldıktan sonra 1982 aralık ayında

ülkeye dönen Aziz Nesin’in yeniden

yurtdışı gezisi yapabilmesi için

yıllarca beklemesi gerekecekti.

Çünkü yine pasaport yasaklıları

listesine alınmıştı. Dünyanın birçok

ülkesinde kitapları çevrilip

yayımlanan, çeşitli toplantılara

çağrılan, uluslararası üne sahip

yazarımıza, kendi ayağıyla

döndüğü ülkesinden çıkış yasağı

konmuştu...

mm

Haziran 1980’de Selanik’te Tonos Canavan’nın galasında. (Soldan sağa) Ataol Behramoğlu, Deniz Türkali, Aziz Nesin ve Ludmila Behramoğlu.

rak yukarı çıktık. Konuşmasını bir gün önce yapmış olduğu için o günkü otu­ rumları izlemeyen, otelin yukardaki kat­ larından birindeki odasında çalışmakta olduğunu bildiğimiz Aziz Nesin’in oda­ sının kapısını çaldık. Aziz Nesin üstünde bir atlet, fanila ve bir şortla, kapıyı açtı. Yorgun gözlerle şaşkın şaşkın yüzümüze baktı.

Belli ki çalışma masasından kalkmış­ tı. Yaşar Kemal öfkeden, biraz da hızlı ha­ reketten tıkanarak, davudi sesiyle olup biteni anlattı.

Bu arada Bulgaristan Yazarlar Birliği yöneticileri de peşimizden yetişmişler, özür dileyerek, üzüntü ve kaygıyla Pek­ leşiyorlardı. Aziz Nesin, Yaşar Kemal’i yatıştırmak için bir şeyler söyledi. Bir sü­ re tartıştılar.

Aziz Nesin’in sükûneti beni etkilemiş­ ti. Havayı yumuşatmak için, biraz da mi­ nik ve sakin adamla kocaman ve heyecan­ lı adamın karşı karşıya durup tartışmala­ rı, bana gerçekten “Fareler ve İnsanlar”ın kahramanlarım çağrıştırdığı için, “Şuan

tıpkı Leni’yle George’a benziyorsunuz”

deyiverdim... (Yaşar ağabey şimdi bil­

mem gücenir mi, ama o günlerde böyle bir espri yapmama izin verecek yakınlı­ ğımız vardı.). Az sonra, Yaşar Kemal’in öfkesi de yatışmıştı. Ne yapabileceğimi­ zi düşündük. Sonrasını yine notlarımdan aktarıyorum:

“Benim konuşmamın sonunda ek ola­ rak okunmak üzere, Türk delegelerinin ortak görüşü olarak bir bildiri hazırladık. Bildiride, YunanistanlI delegenin söyle­ diklerinin tersine, Kıbrıs’ta sadece Türk ordusunun değil,çeşitli yabancı emparya- list güçler bulunduğunu, Kıbns’m tümüy­ le yabancı askerlerden ve silahtan arındı­ rılmasından yana olduğumuzu belirttik.”

Bu çözüm, ev sahibi Yazarlar Birliği yöneticilerini rahatlatmış, belki de bir skandal arayan birkaç Batılı gazetecinin hevesleri kursaklarında kalmıştı. Konuş­ mam ve sonrasında okuduğum ortak bil­ dirimiz, Yunanlı delegenin yarattığı se­ vimsiz havayı dağıtmış ve bizlere sempa­ ti kazandırmıştı...

9 Haziran 1977 günü Sofya’da “Park

Otel Maskva”da, Aziz Nesin’in odasının

kapısı önünde, iki dev yazarımızın karşı karşıya durup bir an tartışmalarının fo­

toğrafı bütün canlılığıyla gözlerimin önünde...

Eylül yağmuru altında

Aziz Nesin’li bir başka fotoğraf... Bu kez 1980 Eylül ayının (12 Eylül’ün beş- on gün sonrasma rastlayan) bir günü... Yine sabahın erken bir saati... Yine yağ­ mur çiseliyor... Yine bir yurtdışı yolculu­ ğu öncesinde Aziz Nesin’le Cağaloğlu yokuşunu tırmanıyoruz... Yine Sofya’da, Dünya Barışçı Yazarlar Kurultayı’nın üçüncüsüne katılacağız. Cağaloğlu yoku­ şunu tırmanan Aziz Nesin’e bakıyorum. Bu kez sırtında bir ceket var ve (yağmur çiselediği için) ceketinin yakalarını kal­ dırmış... Sırtını hafifçe kamburlaştırmış. Önce ünsüz bir yazar ve gazeteci, sonra dünyaca ünlü bir yazar olarak sayısız kez inip çıktığı yokuşu, sabahın erken saatin­ de (o dönemde TYS Genel Sekreteri olan) genç arkadaşıyla tırmanıyor. Azıcık takılıyorum, gülümsüyor... Öfkeli olmak­ tan çok, hüzünlü... Kimbilir neler geçiyor aklından. Onca mücadeleden sonra işte yine bir askeri darbe olmuş ve ülke yine

Aziz N esin’den m ektuplar

23 Temmuz 1984 "Sevgili Ataol, yurtdışında bulunmak zorunda kaldın diye içinde acı duyma hiç. Yurtdışında olmak ya da olmamak, her kişinin özel durumuna ya da koşu­ luna göre değişir, örneğin Sokrates ölümü göze almalıydı ve ölmeyi seçti, ama

Galile yaşamayı göze almalıydı (dikkat et, göze almalıydı diyorum) ve yaşama­

yı seçti. (Bu konuda Brecht’in düşüncesine katılmıyorum. Ama bunu açıklasam yine kıyamet kopar, yeni saldırılara uğrarım. Bilir misin, söylemem gereken çok şeyleri söylemeyi, bu yüzden hep geriye bırakıyorum; belki söylemeye hiç zama­ nım kalmayacak.) Ve yine örneğin, çok zor ve ağır koşullardan kurtulmak için benim yurdışına gitmem hainlik olur, seninse gitmemen enayilik... Ben gerekti­ ğinde ölümü yeğlemek zorundayım; seninse daha çok, p ek çok zamanın var... Mektubunda sözcüklerin arasındaki boşluklarda sezdiğim kaygına bir yanıt ola­ rak bunları yazıyorum. Hiç kaygılanma boşuna... Ben senin bir yurtsever oldu­ ğunu ve halkını sevdiğini biliyorum."

28 Ağustos ¡985 "Boğuşuyoruz. Evet, buna savaşım denmez, ancak boğuşma denir. Yetmiş y ıl­ lık yaşamımın en az altmış yılı amansız bir boğuşmayla geçti. Buradayken bil­ diğin ve senin de içinde bulunduğun boğuşma, on kat artarak ve dayanılmaz bo­ yutlara vararak sürmekte. İşte bu yüzden 14 temmuz tarihli güzel mektubunu bun­ ca gecikerek yanıtlayabiliyorum. Bu arada, savunmamı göndermiştim, almış ol­ duğunu sanırım. Şimdi sıra, Barış 2 Davası savunmasına geldi.”

7-10 Haziran 1977’de Sofya’da Uluslararası 1. Yazarlar Kurultayı'nda.

13 Şubat 1986 "Sevgili Ataol, 5 şubat tarihli kartını aldım, hemen yanıtlıyorum. Şimdi saat 04.13... Neredeyse sabah olacak. Başım yazı makinesine vuruyor ikidebir. Yor­ gun ve uykusuzum. Bugün Ekin A Ş ’nin açıkoturumu için sabahleyin İstanbul’a gideceğim. Valencia için çağrılık almadım. (Bir sonraki mektubunda, İspan­ ya 'mn Valencia kentindeki yazarlar toplantısına çağrı mektubunun, üzerindeki tarihten 2.5 ay sonra eline ulaştığını yazacaktır. A.B.) Ama alsam da gidemem. İki gün önce İçişleri Bakanlığı ’ndan başvuruma yeni bir yanıt geldi: Pasaport vermeyeceklermiş. Ama yine de bana çağrılık göndersinler ve çağrıyı b ird e bi­ zim Dışişleri ve Kültür Bakanlığı aracılığıyla da yapsınlar. Bu çağrılıkları, hem belge olarak saklıyorum, hem de çağrılık geldikçe yeniden başbakanlığa başvu­ ruyorum: Pasaport versinler diye değil, tedirgin olsunlar diye... Geçen ay Avust­ ralya ’nın hem dışişleri hem de kültür bakanlığından (uçak bileti de verilerek çağ­ rılık aldım. Onlar da bizim kültür ve dışişleri bakanlığına, bana gönderdikleri çağrı mektubu gönderilsin...

Not: Çağrılı olduğum Yeni D elhi’deki Lotüs jü risi toplantısına, H am burg’ta- ki ve Main ’deki toplantılara, Londra ’daki Britanya Gazeteciler Birliği toplantı­ sına da katılamadım."

24 Nisan 1986 “Çok sevgili Ataol. 19 Şubat tarihli mektubunu yanıtlamayalı iki ayı geçmiş. Zaman nasıl ve ne çabuk geçiyor. Bu ara başımda yine kavak yelleri esiyordu, bu yüzden kendimi iyice dağıtmıştım. Şimdi dağılan parçalarımı ordan burdan toplamaya çatışıyorum ki yeniden dağıtayım. Neden bu saçmalıkları, kınana­ cak davranışları yapıyorum. Çok düşündüm. Sanırım bu yetmiş bir yaşın azgın­ lığı olacak, giderayak doyumsuzluğu gidermek, yaşanmamışları çarçabuk apar topar yaşam ak gözüm açık gitmemem için aç gözümü doyurmak... Bunun gibi şeyler işte. Bunları bilerek, isteyerek yapmıyorum. Belki de gerçek neden bun­ lar değil de ben uyduruyorum. Her neyse, işte böyle oluyor Bu saçmalıkları y a ­ şarken müthiş dirileşiyor, dinçleşiyorum. Seyrek olmakla birlikte, yaşımdan umulmayan işlevlerimi de yapabiliyorum, ama sonunda anlatılmaz bir yıkıntı­ ya uğrayıp kendi asıl yaşıma dönüyorum."

(Özel bir mektupta söylenenleri böyle ortaya dökmeye hakkını var mı, bilmi­ yorum. Fakat söz konusu olan kişi A ziz Nesin ’se, hiçbir şey gizli kalmamalı. Ay­ rıca bu söylenenlerde utanılacak, "saçma " bulunacak bir şey de yok bence. A.B.)

belirsiz bir geleceğin eşiğinde... Ve nice yılların savaşımcısı Aziz Nesin, ceketinin yakalarını kaldırmış, çiseleyen yağmu­ run altında, hüzünlü, düşünceli, sabahın erken saatinde, Cağaloğlu yokuşunu tır­ manıyor... Bu fotoğraf, benim için en unutulmaz Aziz Nesin fotoğraflanndan- dır...

Ben Sofya’dan, 1980 yazında İsviç­ re’ye giden kardeşim Nihat’la buluşmak için Zürih’e uçtum. Yurtdışında kalmayı düşünmüyordum ve istemiyordum da. Zürih’te bir süre kaldıktan sonra Türki­ ye’ye dönüşümde güncemdeki notlardan:

“14 Ekim 1980. Bizim derginin kapısı mühürlü. 12 Eylül’den bu yana i ayı aş­ kın süre geçtiği halde A. Kadir ve Demir-

taş Ceyhun hâlâ içerdeler. Nedeni de bel­

li değil Aziz Nesin yurtdışmdan daha dön­ medi. Sendika da öylece kapalı duruyor.”

Anımsadığımca, Aziz Nesin Sofya’dan Türkiye’ye dönmüştü. Sonra yeniden bir­ kaç kez daha seyahate çıkmış olmalı. Bunlardan birinin (sanırım Asya-Afrika yazarlar Birliği’nin 1982’deki toplantısı­ na katılmak için çıktığı yurtdışı yolculu­ ğunun) epeyce uzun sürdüğünü, Aziz Ne­ sin kaçtı, yurda dönmeyecek türünden söylentilerin çıktığını, basında yalan yan­ lış haberler yayımlandığını anımsıyorum. Bayrampaşa cezaevinde bulunduğum sı­ rada, 12.12.1982’de güncemde şu notlar var: “Aziz Nesin Türkiye’ye döndü. Ha­

vaalanında karşılayan arkadaşlar arasın­ da olmak isterdim. Yaşlanmış, sevimli bir masal dedesi. Ve hâlâ onbeş yıl kadar hap­ si isteniyor. Bu ne alçaklık, ne bitmez bir kin, ne zalimliktir. Anlayabilmek, doğal karşılayabilmek çok güç.”

O dönemde bir yurtdışı beraberliğimiz daha var Aziz Nesin’le. Nâzım Hikmet anmaları için Atina ve Selanik’e itmiştik.

“Toros Canavarı” Selanik’te sahneleni­

yordu. Birlikte izledik. 1980 Haziranın­ daki yurtdışı yolculuğu, benim için de 12 Eylül 1980 öncesinde yaşanmış olan mut­ lu günlerdendi. Selanik’te “Kaftancıoğ-

lu” stadyumunda onbinlerce kişilik bir

topluluk önünde Ritsos ve ben şiir oku­ muştuk... Teodorakis konser vermişti... Selanik’te bir kafede, Ritsoslu, Aziz Ne- sinli söyleşilerimizi, birlikte Türkçe ve Rumca türküler söylediğimizi anımsıyo­ rum...

Pasaport yasağı

Yurtdışında uzunca bir süre kaldıktan sonra 1982 yılı aralık ayında ülkeye dö­ nen Aziz Nesin’in yeniden bir yurtdışı gezisi yapabilmesi için yıllarca bekleme­ si gerekecekti. Çünkü yine pasaport ya­ saklıları listesine alınmıştı. Dünyanın bir­ çok ülkesinde kitapları çevrilip yayımla­ nan çeşitli toplantılara çağrılan, uluslara­ rası üne sahip yazarlarımıza, bir yurtdışı gezisinden kendi ayağıyla döndüğü ülke­ sinden çıkış yasağı konmuştu... Aziz Ne­

sin, pasaportunu çok geçmeden almış ol­

malı ki ben Fransa’dan ayrılmadan (87 ya da 88’de, en uzak bir olasılıkla 89 hazira­ nından önce) Paris’te buluştuk. (Bu bu­ luşmadan bir sonraki yazıda söz edece­ ğim.) Ve ölümüne kadar belki her zaman­ kinden daha çok yurtdışı yolculuklara çıktı. Hayatının bu konuda da sürekli iniş çıkışlarla dolu olduğunu yazmıştım. Na­ sıl bir yazgı ve nasıl bir ülke bu!

(4)

o m a /i

CUMHURİYET

DtZt YAZI

ldLj t ^

dfi-Ölümsüz aşkın peşinde

9

4 Eylül’ünde Antalya’da bir­likteydik. CHP Gençlik Ör­ gütü bir sanat şöleni düzenle­ mişti. Aziz Beyin de katılma­ sını sağlamamı benden rica ettiler. Telefon ettim. “Kendi­

mi iyi hissedersem gelirim, ama ar­ kadaşımla gelirim” dedi. Ayben Ha­

nım la geldiler. Kaleiçi’nde “Begonvil” adlı pansiyonda kalıyorduk. Mutluydu. Ve sanıyorum ki Ayben Hanım, Antal­ ya’nın o eşsiz eylül güneşi gibi, Aziz Nesin’in son birkaç yılını ışıklarla do­ natmış insandır... Belediye Kültür Par- kı’ndaki salonda HalukÇetin’le şiir-mü- zik dinletimizi ilk kez sunacaktık. Salon tıklım tıklım doluydu. Metin Demir- taş’tan başka Antalya dışından ya da An­ talyalI sanatçı arkadaşlardan izlemeye gelen olmamıştı dinletimizi. Programın başlamasına az bir zaman kala Aziz Ne­ sin ve Ayben Hanım geldiler. Ortalarda bir yere oturdular. Bir buçuk saatlik din­ letinin bitmesine yaklaşık yarım saat ka­ la ışıklar bir şalter patlamasıyla söndü. Bütün o bölgenin ışıkları sönmüştü... (Arkadaşlar sonradan en arka sırada otu­ ran birkaç kişinin ışıklar söndüğü anda bellerinden tabancalarını çekerek şar­ jörlerine mermi sürdüklerini anlattılar. Herhalde toplantının güvenliğini sağla­ mak için gelen sivil polislerdi...) Dinle­ tiyi mikrofonsuz sürdürdük ve herhan­ gi bir kısaltma da yapmadık... Havalan­ dırma da devre dışı kaldığından bir sü­ re sonra yüzümden ve vücudumdan ter­ ler akıyordu. Göz iucuyla Aziz Bey’e ve Ayben Hanım’a bakıyordum. Kıpır- damaksızın sonuna kadar izlediler din­ letiyi... Dışarı çıktığımızda Aziz Nesin, bir ara çok bunaldığını, fakat dinletiyi çok sevdiğini, bitmeden bırakıp çıkmak istemediğini söyledi... En çok da dinle­ tim son şiiri “Aşk İki Kişiliktir”i be­ ğenmiş...

Aile özlemi

► Aziz Bey’in “çapkın” olduğu

yazıldı, söylendi. Kadınları sevdiği

muhakkak. Ama “çapkın” mıydı

gerçekten?.. Aziz Nesin,

çevresindeki büyük kalabalıklara

rağmen, yalnız çok yalnız bir

insandı bence... Ömrünce tek bir

aşkı, ölümsüz bir aşkı, “o

hepimizin sevgilisidir” dediği

“Yetmiş Yaşım Merhaba"daki

“Tülsü”yü aradığına ve ömrünce

içinde bir “aile yuvası” özlemi

taşıdığına inanıyorum...

► “Çapkınlığı” gibi “cimri” liği de

yakıştırmadır. Dostlarını,

konuklarını, üstelik kendi eliyle

pişirdiği yemeklerle ağırlamaktan

zevk duyardı. Kendine ait hiçbir

lüksü yoktu. En sade biçimde

giyinen, en sade biçimde yaşayan

bir insandı. Haksız kazanç

sahiplerinin savurganlık ve

israflarının marifet sayıldığı

toplumumuzda, Aziz Nesin’in

tutumluluğu, kuşku yok ki örnek

alınması gereken bir erdemdi...

Aziz Bey’in “çapkın” olduğu yazıl­

dı, söylendi. Kadınlan sevdiği muhak­ kak. Ama “çapkın” mıydı gerçekten?

1987’de Paris’e geldiğinde Montreuil- le’deki evimize bir akşam yemeğine ko­ nuk olmuştu. Salona girdiğinde çevresi­ ne bakınarak, “ Burası bir aile yuvası

olmuş” dedi. “Aileyi yine kurmuşsu­ nuz...” Ve hiç unutamadığım bir Aziz

Nesin fotoğrafı daha: Bir yurtdışı yolcu­ luğu öncesinde Feneryolu’ndaki evleri­ ne gittiğimi daha önce yazmıştım. Eşi Sa­ yın Meral Çelen yüzünde tek çizgi kıpır- damaksızm salonda bir köşede kollan- nı kavuşturmuş oturuyor. Aziz Nesin ise evlerinin bir “aile yuvası” olduğunu ka­ nıtlamak istercesine çırpınıyordu... Mut­ faktan bir tabak pilavla çıkıp geldiğini anımsıyorum...

Birkaç yıl önce geçirdiği kalp ameli­ yatı sonrasında Hüsrevgerede Cadde­ sindeki evinde Ludmila ile ziyaretine gitmiştik. Gözleri artık hemen hemen görmüyordu, fakat yine de bir kâğıt ta­ kılıydı daktilosuna, bir öyküye çalışı­

Aziz Nesin, ikinci eşi M eral Ç elen’le Orhan Apaydınlar’ın evinde bir akşam yem eğinde dostlarıyla birlikte.

Aziz Nesin, Basın M üzesi’nde anti fundam entalist kongre nedeniy­ le düzenlediği basın toplantısında Ayben Hanım ile birlikte.

yordu... Bizi çayla, kurabiyelerle ağırla­ dı. Bir ara azıcık utanarak, yanda bir odada iplerle bağlanmış, üzerinde adlar ve adresler yazılmış mektup demetleri­ ni uzaktan gösterdi. Sevgilisi olan kadın­ lardan gelen mektuplarmış... Ameliyat­ tan sağ çıkmazsa sahiplerine gönderil­ mek üzere hazırlamış bu mektup demet­ lerini...

Bütün bu tanıklıklarıma rağmen ben yine de tekrarlayacağım sorumu: Aziz Nesin “ çapkın” biri miydi gerçekten? Paris’e gelişinde, Charles De Gaulle Ha­ vaalanında karşılamaya gitmiştik onu. Elinde, yansı da boş, küçük bir yol çan­ tasıyla, neşesiz, yorgun bir yüzle çıkıp geldi.

(Lise yıllamada İsmail Dümbüllü’ye hayrandım. Ankara’da bir tiyatroda bir

oyununu izledikten sonra oyuncuların çıkacağı kapının yakınında bir yerde du­ rarak çıkmasını bekledim. Kendisine hayranlığımı söylemek istiyordum... Dümbüllü, o büyük komedyen, epeyce bir zaman sonra öyle neşesiz, öyle yor­ gun bir yüzle çıktı ki kapıdan, söyleye­ cek hiçbir sözüm kalmamıştı. Olduğum yerde kalarak, onun ayaklarını sürüye sürüye uzaklaşıp gitmesini izlemekle ye­ tindim... Paris Havaalanı’ndaki Aziz Ne­ sin fotoğrafı, bana çok yıllar önceki bu olayı anımsatmıştı...)

Kalabalıkta bile yalnızdı

Aziz Nesin, çevresindeki büyük kala­

balıklara rağmen, yalnız, çok yalnız bir insandı bence... Ömrünce tek bir aşkı,

ölümsüz bir aşkı, “o hepimizin sevgi­

lisidir” dediği “Yetmiş Yaşım Merha­ ba ”daki “Tülsü”yü aradığına ve ömrün­

ce içinde bir “aile yuvası” özlemi taşı­ dığına inanıyorum... Belki Nesin Vakfı bile bu özlemin giderilmesi için yapıl­ mış bir şeydi... Geçtiğimiz yıl Taksim Sahnesi’nde düzenlenen Aziz Nesin ge­ cesinde, özellikleri sayılırken, “ çap­ k ın lığ ın d an da söz edilmişti... Birkaç gün sonra telefonla Çatalca’yı aradım... Her zamanki gibi sekretersiz, telesekre- tersiz, dosdoğru kendisi çıktı... Bazı baş­ ka düşüncelerimle birlikte, yukardaki düşüncelerimi de içten gelen bir duy­ guyla, derin sevgimle, sayıp döktüm ona...

Ne söyledi, şimdi gerçekten anımsa­ mıyorum... Fakat sesindeki dertli, sıcak

Aziz Nesin’den mektuplar

Edebiyat üstüne söyleşi

Mektuplarından birinde, benim Düşün Ya­ yınevi için çevirmeyi önerdiğim Puşkin mektup­ larından söz ederken şöyle diyor:

"Puşkin’in mektuplarını çevirirsen ne güzel olur. Hemen yayınlarız. Puşkin ’in şiirlerini Aze- riceden okumuş, hiç tat alamamıştım. Senin Cem ’den çıkan Puşkin jerini okumaya zaman bu­ lamadım doğrusu... Öylesine cahilim ki, zaman zaman kendi kendime utanıyorum.”

24 Nisan 1986 tarihli mektubunda, benim o sırada Çehov’dan “M a rtı”y ı çevirmek üzere oluşumla ilgili olarak şunları söylüyor:

“Çehov ’un ‘Martı ’sini çevireceğin haberine se­ vindim. Geçenlerde Devlet Tiyatrosu 'nda oynan­ dı. Oyunu rezil etmişler. Öyle canım sıkıldı ki... Üstelik, eleştirmenlerden çoğu sah­

neye koyuşu ve oynayışı öv­ düler de... Martı. Çe­ hov ’un bence en zor oyu­ nu. Martı, Stanislavski ’y i bulmasaydı, dünya bu oyunu belki de hiç.bilme- yecekti. Kimi oyunlar, reji- söıiinü bekler. Hani kendi­ mi Çehov ’a benzetmek gibi bir küstahlık olmasın, ama benim ‘Düdükçülerle Fır­

çacıların Savaşı ’ adlı o çok

durağan, ama önemli olduğu­ na inandığım oyunum da bel­ ki hiç kavuşamayacağı rejisö­ rünü beklemektedir yıllardan beri."

28 Ağustos 1985 tarihli mek­ tubunun üst köşesine şöyle bir not düşmüş:

“Gönderdiğin konyak, cimri Aziz Nesin 'in zen­ gin içki koleksiyonuna girdi. Öldüğümün gece­ si, bütün içkilerimi son damlasına dek dostlarım içecek ve beni anarak eğleneceklerdir." (A.N.)

9 Haziran 1985 tarihli mektubunda, benim aydınlar ve genel olarak Batı konusunda yaz­ dıklarıma yanıt olarak şunları söylüyor:

“Gerçek Türk aydınının ve özellikle yazıncı yazarların Türkiye ’de, ne yazık ki, devleti ol­

mamıştır. Bir sağcı ya da gerici bu sözümü duy­ sa, kendi devletini kurmak istiyor, diye düşünür. Hayır, istediğim, ne benim, ne ötekinin olan dev­ let... Kendi değerlerini yo k etmeyen, yemeyen devlet, işte Fransa 'da ve genellikle Batı 'da -hiç olmazsa- bu var."

Ç .

W«'

1 Mayıs 1983’te Nesin Vakfı’nda. (Önde soldan sa­ ğa) A. Behramoğlu, A. Özyalçıner, Bekir Yıldız, (or­ tada) Tekin Sönmez, A. Bezirci, A. Nesin, (arkada) Aziz Çalışlar, Oktay Arayıcı ve Rutkay Aziz.

gülümseyişi ve karşıt hiçbir şey söyle­ mediğini çok iyi anımsıyorum...

Cimri değil tutumluydu

“ Ç apkın”lığı gibi “ cim ri’Tiği de ya­ kıştırmadır. Dostlarını, konuklarını, üs­ telik kendi eliyle pişirdiği yemeklerle ağırlamaktan zevk duyardı.

Akademi Kitabevi’nin üstünde Dü­ şün Yayınevi’nin bürosundaki balık zi­ yafetlerinden birine ben de konuk ol­ muştum.

1980’den sonra 1 Mayıs kutlamaları­ nın yasaklı olduğu dönemde, her 1 Ma- yıs’ta Nesin Vakfı’nda yemekli şölenler düzenlendi. Bunlardan benim için en unutulmazı (ki zaten yurtdışına çıkmak zorunda kaldığım için sonrakilere katı­ lamadım) 1983 1 Mayısı’dır.

O gün çekilen fotoğraflardan birinde Bekir Yıldız ve ben, sanki hapishanede çekilmiş bir fotoğraftaki gibi elimizde kahve fincanları, çömelmişiz. Ortamız­ da Adnan Özyalçıner. Arka sırada sağ­ da Aziz Nesin. Kolu Asım Bezirci’nin omuzunda... Yanda Tekin Sönmez. Ar­ ka sırada, solda Aziz Çalışlar, ortada Oktay Arayıcı, yanında Rutkay Aziz (yü­ zü günmüyor). 1983 1 Mayısı, cuntaya, zindanlara girip çıkmış olmaya, sürmek­ te olan davalara rağmen, en mutlu gün­ lerimizden biri olmuştu ve bu mutlulu­ ğu, vakıfta düzenlediği şölene de bizle- ri (daha birçok yazar ve sanatçıyı ve ai­ lelerini) bir araya getiren Aziz Nesin’e borçluyuz... Aziz Nesin’in kendine ait hiçbir lüksü yoktu.

En sade biçimde giyinen, en sade bi­ çimde yaşayan bir insandı. “ C im ri”lik yakıştırması, özellikle Yazarlar Sendika­ sı harcamalarındaki tutumluluğundan ötürü yapılmış olsa gerek. Haksız ka­ zanç sahiplerinin savurganlık ve israfla­ rının marifet sayıldığı toplumumuzda, her zaman bir halk insanı olarak kalmış, biriktirdiği şeyleri kendisi için değil baş­ kaları için özellikle de Vakıf’taki çocuk­ ları için biriktirmiş olan Aziz Nesin’in tutumluluğu, hiç kuşku yok ki örnek alınması gereken bir erdemdi...

Aziz Nesin, onu tanıyan herkesin çok. iyi bildiği ve daha önce de başka arka- daşlarca yazılmış olduğu gibi olağanüs­ tü çalışkan bir insandı. Zaten bir ömre sığdırılmış sayısız yapıt ve eylem, bu çalışkanlığın somut kanıtıdır. Çalışmak için özel bir zamana gerek olmadığını, her an, her dakika, her zaman çalışılabi­ leceğini, çalışmak gerektiğini ben Aziz Nesin örneğinde somut olarak gördüm... İlgi alanı sınırsız, öğrenme susuzluğu sonsuz bir “otodidakt”tı o gerçekten de...

(5)

_____________________________ ^ _______f_______ CUMHURİYET____

M « *

DİZİ YAZI

Edebiyatımızın ölümsüz yazarları arasında yer alan Aziz Nesin, im za günlerinden birinde küçük bir hayranına çiçek verirken.

D ünya çapında oyun yazarı

► Aziz Nesin, yazarlıkta tek bir türün sınırları içinde

kalmadı. O, gelmiş geçmiş ve dünya ölçüsünde en

büyük gülmece yazarımız olduğu gibi kanımca,

yine dünya ölçüsünde büyük bir oyun yazarıdır...

Fakat kendisinin de yakındığı gibi bu yapıtları

konusunda kendi ülkesinde bugüne kadar geniş

kapsamlı, kitap boyutlarında bir değerlendirme

yapılmamış olmasını, kimi kitaplarının tümüyle

yankısız kalmasını, gerçekten de nasıl açıklamalı?

A

sıl uzmanlık alanı olan yazar! ıkta da tek bi r tü­ rün sınırlan içinde kal­ madı... AzizNesin gel­ miş geçmiş ve dünya ölçüsünde en büyük

gülmece yazarımız olduğu gibi kanım­ ca, yine dünya ölçüsünde büyük bir

oyun yazandır...

“Tut Elimden Ro\ni” , içeriğiyle de

biçimiyle de dünya ölçüsünde değerli bir tiyatro yapıtıdır...

“Surnaıne” adlı romanı kendisinin

de en çok değer verdiği yapıtlanndandır.

“Zübük”, “ Böyle Gelmiş Böyle Git- mez’Mcr ve sayısız başka yapıtıyla, çağ­

daş edebiyatımızın ölümsüzleri arasın­ da olduğundan kimsenin kuşkusu yok. I Fakat kendisinin de yakındığı gibi bu I yapıdan konusunda kendi ülkesindebu- güne kadar geniş kapsamlı, kitap boyut­ larında bir değerlendirme yapılmamış olmasını, kimi kitaplannın tümüyle yan- kısız kalmasını, gerçekten de nasıl açık­ lamalı?

Son fotoğraflar

Ve böylece en son Aziz Nesin fotoğ­ raflarına gelmiş oluyorum...

Bunların kimilerinden, özellikle de son yıllardaki kimi telefon konuşmala­ rımızdan daha önceki bölümlerde söz etmiştim.

Şimdi son bir-iki yılda bende en çok iz bırakan başkaca karşılaşmalarımızı

. ’ ıtacağım...

Aziz Nesin Türkiye Yazarlar Sendika- sı’nın 9. Genel Kurulu'na gerçekten yor­ gun ve hasta olarak katıldı. Konuşmala­ rı, tartışma ve suçlamaları kaygıyla iz­

ledi. Bu kaygı, gerginlik, fotoğrafında apaçık görülmekte.

Yorgun ve hasta olduğu halde, ertesi gün oy kullanmaya da geldi. Bir köşede sessizce ve (artık hemen hemen hiç gö­ remediği için) güçlükle oy pusulasını doldurdu, oyunu kullandı ve sessizce çı­ kıp gitti... Onu başkanlık divanı seçim­ lerinden sonra arayarak sonuçları söyle­ dim. Kutladı, “ Kongrede iyi konuş­

tun” dedi ve sendikanın parçalanmaya­

cağım, bölünmeyeceğini umduğunu söylemekle yetindi...

8 martta Konya’da bir kitabevinde im­ zası vardı. Tarihi tam olarak biliyorum. Çünkü bizim de Konya Devlet Tiyatro- su’nda şiir-müzik dinletimizin tarihi ay­ nı gündü...

Aziz Nesin. Konya'ya bir ya da iki gün önce gelmiş, otellerin kendisini ka­ bul etmediğine dair haberler ve buna ilişkin yazılar gazetelerde yer almıştı...

Konya’ya gideceğimizi ya da Kon­

ya’da olduğumuzu öğrenen arkadaşları­ mız arasında ciddi kaygılarla kapılanlar bile olmuştu...

Oysa bizim ayak bastığımız Konya, olağan yaşamını sürdüren bir kent görü­ nümündeydi. O gün öğleden sonra Dev­ let Tiyatrosu salonuna gitmeden önce Aziz Bey’in kitap imzaladığı kitabevi- ne uğradık. Okur ilgisi dışında herhan­ gi bir olağandışılık yoktu. Kitabevine girdik, orada bir iki sivil polis barikatı­ nı aşarak Aziz Bey’in yanına ulaştık.

Epeyce yorgun, neşesiz ve yalnız bir Aziz Nesin fotoğrafı... Gözleri ise yanı­ na gelenin ancak adımı söylediğimde ben olduğumu anlayacak kertede görü­ yordu. Son görüşmelerimizin hepsinde olduğu gibi eğilip yanaklarını öptüm; o ve Konya’ya birlikte geldikleri Ayben Hanım, aynı akşam trenle dönüyordu, biz ertesi gün dönecektik. Vedalaşıp ay­ rıldık.

Nisanda Ankara Kitap Fuan’nda ki­

taplarını yine TYS standında imzaladı. Mutlu, neşeli ve şıktı. Ben de aynı gün kitap imzalıyordum.

Kitap fuarları sırasında hiç değilse birkaç günlüğüne yaşadığımız iyimser duyğulann uçarılığıyla, okurlarımız, da­ ha çok da bayan okurlarımızın sayısı ko­ nusunda yarışıp şakalaştık...

26-27 hazirandaki TYS Sanat Günle- ri’nin ilkine onur konuğu olarak katılıp bir konuşma yapmasını telefonla rica et­ tim. tyi olursa, başkaca da bir engel çık­ mazsa katılacağını söyledi.

Sanat günlerinden birkaç gün önce kalbinden rahatsızlanarak Florence Nightingale Hastanesi’ne kaldırıldı.

ATV'nin ayıbı

23 haziran cuma akşamı, Yazarlar E- vi sahibi Cengiz Kartal’la, TYS’de Sa­ nat Günleri ’yle ilgili bir toplantıdan son­ ra hastanede ziyaretine gittik.

Yüzünde ona çok yakışan (birkaç günlük) beyaz sakallar, üzerinde yine bir şort ya da kısa bir pijama, yalınayak oturmuş, ortak arkadaşlarımız olan bir­ kaç ziyaretçisiyle konuşuyordu. Sanat günleriyle ilgili gelişmeleri anlattık.

Söz arasında, atv’nin kabul etmişken son anda nedense çekimleri yapmaktan vazgeçtiğini söyledik.

Aziz Bey, bizden bir iki gerekli bilgi edindikten sonra atv’yi telefonla aradı ve ertesi gün sorun çözümlenmişti... (Nitekim 1. Sanat Günleri çekim hakkı­ nı tek televizyon kanalı olarak bizden alan atv, çekimleri yaptı, Aziz Bey’in ölümünden sonra “ çok özel” spotlany- la çekimlcriden bölümler gösterildi; fa­ kat bugüne kadar herhangi bir atv yet­ kilisiyle görüşmemiz mümkün olmadı, yazılı mesajlarımıza da yanıt alamıyo­ ruz.)

Yarın: Son görüşme

(6)

SAYFA CUMHURİYET

DlZİ YAZI

Yazarla son vedalaşma

A

ziz Nesin, 26 haziran ta­rihindeki o görkemli ge­ ceye yine Ayben Ha- nım ’ın eşliğinde geldi. Olağanüstü coşkuyla kar­

şılandı. Sadece halkın değil, devletin de üstelik daha büyük bir oranda “ ap-

ta l” olduğunu söylediği, canlı, espriler­ le dolu konuşmasını yaptı. Fakat kendi­ sini iyi hissetmesinin pek de doğal ol­ madığı açıkça görülebiliyordu.

Onu birkaç gün sonra, Basın Müze- si’ndeki toplantıda gördüm. Daha doğ­ rusu toplantı salonuna girerken Basın Müzesi yakınlarında karşılaştık.

M üzehher H anım ve Ayben Ha- nım’m ortasında, iki dirhem bir çekir­ dek, pırıl pırıl tıraşlı, saçları özenle ta­ ralı, usul adımlarla toplantı salonuna doğru yürüyordu. Bir iki adım geriden de sivil koruma görevlileri geliyordu.

Toplantı salonuna birlikte girdik. Yer gök polis doluydu. Çok sayıda kamera­ man ve fotoğrafçı da vardı. Buna karşı­ lık “köktendincilik tehlikesi”yle ilgi­ li basın toplantısını izlemeye gelen “ay-

dınlarımız’Tn sayısı beş-on kadardı...

Canlı ve heyecanlı

Aziz Nesin, kısa süre önce kalbinden rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan, gözleri neredeyse artık hiç görmeyen, kimi kez konuşurken güçlük çeken san­ ki o değilmiş gibi inanılmaz bir canlılık­ la, akıl almaz bir eneıjiyle konuştu. Uzun uzun ve en ufak bir dil sürçmesi olmadan, şaşılası, hayranlık duyulası bir akıcılıkla, gepgenç, dipdiri biri gibi ko­ nuştu, anlattı, önerilerini sıraladı...

Basın toplantısının bitiminde, toplan­ tı salonundan ayrılmadan önce, vedala­ şırken eğilerek yine yanaklarından öp­ tüm. Bu son görüşmemiz oldu.

Yazarın ölümü

Ölümünü 6 temmuz perşembe sabahı saat 7 sulannda Necati Güngör’ün te­ lefonuyla öğrendim.

Ahmet Nesin’in bendeki telefon nu­ marasını çevirirken, yayınevi olduğunu, kimsenin çıkmayacağını düşünüyor­ dum. Ergen bir kız sesi çıktı telefona. Ahmet Nesin’in ev telefonunun numa­ rasını bilip bilmediklerini sordum ve dü­ şüncesizlik ederek, Aziz Nesin’in öldü­ ğünü söyleyiverdim.

Çocukçağız ağlamaya başladı. Hiçbir

► Aziz Nesin, Basın

Müzesi’nde düzenlediği

“ köktendincilik te hlike siyle

ilgili basın toplantısında, kısa

bir süre önce kalbinden

rahatsızlanarak hastaneye

kaldırılan, gözleri neredeyse

hiç görmeyen, kimi kez

konuşurken güçlük çeken o

değilmiş gibi inanılmaz bir

canlılıkla konuştu.

► Uzun uzun ve en ufak bir dil

sürçmesi olmadan, şaşılası

bir akıcılıkla, gepgenç, dipdiri

biri gibi konuştu, anlattı,

önerilerini sıraladı... Basın

toplantısının bitiminde,

toplantı salonundan

ayrılmadan önce,

vedalaşırken eğilerek yine

yanaklarından öptüm. Bu

son görüşmemiz oldu.

Azız Nesin'li

Ü l

Anılar

a n t o ğ i u

0

Kalp rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı hastanede.

şey sormadan, hiçbir şey söylemeden, telefonun öbür ucunda bir çocuğun ko­ runmasız, avun tuşuz ağlayışıyla ağlıyor­ du...

içim parçalanmıştı. Yaptığım densiz­ likten utanmıştım. Aziz Nesin’in ölüm haberini aldığım anda değil, ama şimdi ben de ağlıyordum. Sonra kim olduğu­ nu bilmediğim (Nesin Vakfı’ndan oldu­ ğunu tahmin ettiğim) bu çocuk, ağlama­

sını hep sürdürerek, birilerine “Aziz Ne­

sin ölmüş” dedi, Ahmet Nesin’in tele­

fonunu bilip bilmediklerini sordu ve ba­ na yine ağlayarak, “ Bilmiyoruz” de­ di... Teşekkür ederek, telefonu usulca kapattım.

Ahmet Nesin’i, Aziz Bey’in ev tele­ fonunda buldum. Çatalca’ya gitmeye hazırlanıyordu. Ali Nesin'in Çeşme’den cenazeyi almak için Ankara’dan yola

TYS’nin Sanat

çıktığını söyledi. Ben de bir süre sonra evden çıkarak Cumhuriyet’te kamp kur­ dum.

Vakıf’la, Çeşme’yle, Aziz Nesin’in son basın toplantısında önerdiği girişim­ ci kurulda yer alan Sönmez Targan’la sürekli telefon konuşmalarıyla, olayla­ rın gelişimini izlemeye çalıştım.

Bir ara Çeşme Hastanesi’nde telefo­ na çıkan Emniyet Müdürü, bir sır

verir-Günü’nde konuşurken.

cesine, savcının otopsi istediğini söyle­ di. Ali Nesin’e yardımcı olabilmek için akşama doğru Sönmez Targan’la ilk İz­ mir uçağına atlayarak Çeşme’ye gitme­ ye karar vermişken ve bilet bulma çaba­ sına girişmişken, Ali telefon ederek, ce­ nazeyi saat 9 uçağıyla getireceğini söy­ ledi...

Yarın: Son büyük romantik

Referanslar

Benzer Belgeler

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın temel ilkelerine yan çi­ zen zamanın devletlilerini kırk sekiz yıl önce bu sa­ tırlarla uyaran Aybar’a verilen ödül, Zincirli Hürriyet’i

değer bulunan Süheyl Ünver'e 1 mil­ yon liralık parasal ödülü ön ü -,. müzdeki günlerde d ü zen len ip cek bir törenle v erilecek

nazesi Çarşam ba günü Şişli ca-“ miinde öğle namazı kılındıktan sonra gazetemize getirilecek ve burada kendisine son saygı du­ ruşu yapıldıktan sonra

Hat­ tâ, (Resimli Kitabın) bir fotoğrafçısının elinden makinesini bile aldılar. Fakat ben işi bir çalımına getirdim. Bir ağaca tırmandım istediğim gibi

bfl- * “ ■ hassa roman, hikâye dışında •debiyat üzerine İleri sürülmüş ö - klrlerin, terüddleria kitap halinde pek az müşteri buluşa bir çok

Bu çalışmada; orta tabakada okume yerine kızılağaç yada kayın kaplama kullanılması durumunda okume kontrplakların bazı özelliklerindeki değişmeler ile

doğmuş, Bahriye mek­ tebinden mülâzım ola­ rak çıkmış, sonra İs­ tanbul Sanayii Nefise Mektebini de

The aim of this paper is to investigate the cost of workforce loss caused by the accidents in construction building sites by using the statistics of three building