Y urd d ış ın d a :8
cxm
W W
>o
w f
A rab nasyonalizmi
Yazan: FAZIL AHMED AY KAÇ
Türk nasyonalizminin başlıca şiarı yal nız milletimizi değil, milletseverliği de ileri ve aydınlık bir şuurla sevmektir. Cumhuriyet on beşinci yaşını idrak etti. Bu müddet içinde Atatürkün kurduğu lâ ik demokrasi, uzak yakın her kavmin meş ru haklarına büyük saygı ile bakmıştır. Bütün millî dileklerimiz, üzerine titredi ğimiz aziz toprağı kuşatan sınırlarla çer çevelenmiş bulunuyor. Fakat dikkatimiz
ür sismograf gibidir. Medeniyetin, ve sulhun bugünü ve yarım ile ilgili hiçbir hâdiseyi kaydetmeden geçemeyiz. işte bu hâdiselerden biri: Filistin vak’ alan ve A - rab asabiyeti.
Dünya basınının bu alandaki neşriyatı gazetelerimizde kendine sadık bir makes buldu. Mısırda toplanan kongrenin karar larını okuduk. Ben mes’ud bir tesadüfle bu dost memleketin sayın murahhasları tarafından Lâhey parlamentolar konfe - ransında söylenen sözleri de işittim. V e bütün bunlar bana şu arzuyu verdi.. Bir kaç zamandanberi A rab birliği, A rab nas yonalizmi, panarabizm gibi etiketler altın da billûrlaşan harekete dair Türk okuyu cularına biraz malûmat arzetmek.
General (P o l A zan ) ilk meş’um müta rekede Istanbulda idi. O zaman albay bu lunuyor ve buradaki Fransız kuvvetlerile İngilizler arasında irtibat işlerine bakıyor du. Kendisinin meşhur (Em ir Abdülka- dir) hakkında pek muteber bir kitabı var dır. Şark milletlerinin medenî uyanışlarını daima endişe ile gören bu adam, ehemmi yetli bir makalesinde aşağıdaki sözleri söylemişti:
A rab nasyonalizmi tarafından kaza nılması ihtimal dahilinde olan kavimler hangileridir? Bunlar dört zümreye ayrıla bilir. Birincisi Yemen, Arabistan, Irak ve Filistinle Suriye ve Lübnan gibi yakınşar- ka aid A sya grupu, İkincisi Mısır. Üçün cü ve dördüncü gruplara gelince; bunlar îtalyanın elindeki Libya ile Fransaya bağlı olan şimalî Afrikadaki Arablardır. Muharririn fikrince dört zümre arasında yalnız yakınşark Arablarıdır ki gerçek bir ekseriyete maliktir. Diğerlerini, bu - lundukları topraklarda yaşıyan karmaka rışık unsurlar ortasında zayıf birer azlık diye anmak icab ccer.
Generalin bunu ne sebeble böyle icab ettirdiğim anlatmağa lüzum var mı? Frenklerin kendi menfaatlerine cirid oy nattıkları her yer için hangi dille konuş - tuklannı bilmez miyiz? Biz mümkün ol duğu kadar objektif kalarak tetkikimize devam edelim.
Biliyoruz ki biraz Avrupai manada ilk vatan fikri iptida Osmanlılık devrinde ve yakınşark A rabları arasında bir takım garb tesirleri ve entrikalarda gözünü aç - mağa başlamıştır. Suriye üzerinde devam lı bir lıuîûl politikası kovalıya» Fransızla rın bu gayelerine dair lâkırd lara, meşhur Gambeta’nm nutukları arasında bile ras- larız. Nitekim daha 1895 tarihinde, P a ris şehri (A rab Vatanî cemiyeti) adını taşıyan bir teşckku.p yatak olmuştur. Bu kurum bizde meşrutiyetin ilânından evvel neşrettiği bir beyannamede (1 9 0 5 ) bir A rab sultanlığı teşkilini isti7 rrdu. Jm u - mî Cihan Savaşında Osmanl: îm 'arator- luğu parçalanırken A rab illerinde mütte fiklerin ne siyasetler çevirdiğini, barış ol duktan sonra da A rab toprakları üzerin de gene sayısız ihtiraslar kaynıyarak ni hayet manda rejimine ne suretle varıldığı nı hepimiz pek iyi gördük. Fakat Türk- lerden ayrılan A rablar başlaar.a konan ların Hümâ kuşu olmadığını anlamakta gecikmediler! V e bence gerçek bir Arab severlik şuurunun en düşündürücü başlan gıcı işte buradadır. Ancak iddia edilmek tedir ki yapılan bütün propagandalar, tesir itibarile ne arabcanın, ne de K ur’a- nın yerini tutamıyor. M aamafih gerek Avrupa üniversitelerinde, gerek yerli ve ecnebi müesseselerde yetişen nesiller dü - şünüş itibarile dinî akidelere uymıyan garb fikirlerini almaktadırlar. Şu sebeble A rab birliği ve A rab nasyonalizmi um desi, bazan İslâmî bir kaynaktan mülhem olarak an’aneye bağlı bir mecra üzerin - den akmakta, bazan da buna büsbütün ak si bir istikamet takib etmektedir. Birinci davanın en coşkun taraftarı diye her vakit îbni Süudu gösteriyorlar. Gerçekten de kendisinin Mekkedeki nutukları K ur’ anın, şeriatin tamtamına tatbikini temin için herkesi kışkırtmağa çalışan ve yeni mede nî telkinlerin bir çoğunu çiğniyen sayhalar mahiyetindedir.
A ncak meseleye daha aydınlatıcı bir ışıkla bakalım. A caba dört grupa ayrılan Arablık kümelerinde gerek mevziî, gerek umumî A rab birliğine doğru mütemayil nasyonalizm fikri nekadar kökleşmiştir ve
nekadar meyva verebilir gibi görünüyor? B u ehemmiyetli sorguya karşı alınan cevabların özü şudur:
Yakınşarkta bile bugün tam bir Arab ittihadı doğması birçok sebeblerden pek güç. Z ira Arabistan mütecanis değildir. V e daima serâzad yaşamakta musir kabi leler, siyasî bir himayenin altına girmeğe mütemayil bulunmuyorlar. Bilhassa Y e men yalnız kendi noktai nazarında ısrar etmekte ve K ur’andan başka kanun tanı mamaktadır. Irakta ise îngilterenin kur mak istediği siyasî rejime bile aşiretlerin bir türlü tâbi olmak istemedikleri görü lüyor. Filistin hakkında yeni söz söyle meğe lüzum yok. Çünkü gerçekten tam bir A rab yurdu olmasına rağmen malûm sebeblerle ingilizler siyonizmi müdafaa dan bir türlü vazgeçemiyorlar. Suriyede Türk, Rum, Ermeni ve sair unsurlar Arabların etnik bir birlik teşkil etmeleri ne müsaid olmıyacak derecededir. Lüb- nana gelince orası da menfaatini, ayrı ve müstakil yaşamakta buluyor. Bu küçük hükûmetçiklerin iç durumları kendilerinin bir federasyona girmelerine imkân bırak mamaktadır. Sonra bir birleşme olduğunu bile farzetsek basa kim geçecek? İbııi Süud mu? Gerçi iptida hatıra o geliyor. Fakat kendisinin takib ettiği sıkı ve katı rejim, kat’iyyen Suriye ve sairenin işine gelecek gibi değil. Zaten Şam , Beyrut, Lübnan, Mısır filân gibi merkezler ken dilerini kültür ve medeniyet bakımından Yemene çok'üstün bulmaktadırlar. Zira Vahhabilerin imamı, hâlâ hırsızın elini kesmek, zina edeni taşa tutmak gibi ce zaların tatbikile meşgul! Fazla olarak si gara içmek, dans, musiki filân gibi şeyler, tiyatro, hatta hikâye ve masal bile mem nu. G ayet mutaassıb ve cahil bir takım bedeviler bu kesif tassub rejiminin fahrî tatbik ve kontrol memurları vaziyetinde dirler.
Libya Arablarm a gelince bunların ara sında hissolunur bir milletseverlik hareke ti sezilmiyor. Zaten Sünusiler ezildikten sonra mesele kalmamış ve nitekim Musso- lini ye emanet kılıcı bile verilmiştir v. s.
Fransızların iddiasına göre kendi ida releri altındaki şimal Afrikasında en bü yük çokluk A rablarda değil, Berberiler- dedir. Bundan başka olarak şunu da unutmamalı ki göçmenlik yolile Avrupa- hlar o topraklara Arablardan hem aded, hem medeniyetçe üstün unsurlar getir mişlerdir. Fransız Arablarının bir Arab birliğine karışabilmeleri için iptida şimalî Afrikayı -eski tabirle- (ta ’rit) etmeleri lâzımdır ki bu da imkânsızdır. Bununla beraber hiç hatırdan çıkarmamalıyız ki memleketin bütün dağlık kısımlarında müslümanlık terakki edip duruyor! G e lelim M ısıra... Hemen söyliyelim; bu dost memleketin adı anılınca garb muhi tinde işitilen sözlerin mahiyeti değişmek tedir. Frenkler de kabul ediyorlar ki yüksek ve orta sınıflarına Ingiliz ve Fran sız kültürünün, tamamile nüfuz etmiş ol duğu Mısırda asrî anlayışlar dahilinde bir millet ve devlet mefhumu yaşamakta dır ve yaşıyabilir. Ancak bu memleket Avrupaî tipte bir kuruma namzed görül mekle beraber deniliyor ki burada garblı kafasındaki gibi milliyet mefhumu bir hadde kadar ilerliyebilecektir. Çünkü Mısır anasıl islâmdır ve Caroiül’ezher bi- lûmum fakültelerinin müşterek mesaisile bugün cihanda İslâmî bir mihraktır. A n - cak liberal ve modern olmağa çalışan üniversite muhitinde herşey Arablaştırıl- mış ve arabcayı bütün müslüman memle ketlerine ve bilhassa şimalî A frikaya yay mak için büyük bir faaliyet sarfedilmekte bulunmuştur. Mısır, fikirlerini asrileştir - mek ve hukukiyatını o yolda modernize etmek için çalışıyor. Lâkin islâmiyetten ve A rab dininden müstefid olmak gayesile müslümanhğın sinesinden asla ayrılamı yor...
Bütün bunlar güzel. Fakat netice?. General A zan ’ın fikrine göre bugün için garbillar bakımından acil bir tehlike yok tur ve A rab birliği, panarabizm filân gibi sözler bir realiteden ziyade diplomatik muhaverelere, profesörlerin tezlerile bazı edebiyatçıların kitablarını süslemeğe ya- rıyan kelimelerdir. Bununla beraber (M ehmed E sad B ey) tarafından neşre dilen (Allahüekber) isimli kitabda garba karşı ne şiddetli haykırmalar işitiyoruz!
M eselâ şu hücumlara bakın:
«Umumî Savaştanberi, kinlerle hasta, hırs ve hasedle yaralı ve maddî manevî anlaşmadan mahrum bulunan Avrupa bi zim tekâmülümüze kayıdsızlıkla bakadur- sun; eğer kendisi bize kemiyet ve teknik bakımından üstün ise biz de henüz zayıf, fakat içinden gene bir Muhammedi kütle si teşkil ediyoruz ki ortasında bulunduğu çölden fırlıyarak ihtiyarlamış garb mede niyeti memleketlerine savlet için fırsat
beklemektedir!»
Şimdi son bir sual kalıyor: A caba garb memleketlerinin bu vaziyet karşı - smdaki siyasetleri nedir?
En önce şunu söyliyelim ki şimdiye ka dar bu işte İngiliz dostlarımızın binnisbe en muvaffakiyetli politikayı takib ettiğine şüphe yoktur. Bu politika ise Büyük Bri tanya İmparatorluğunun Hind ve uzak - şark yollarını emniyette bulunduracak ve Arabları hoşnud etmeğe yarıyacak mahi yettedir. Fakat Filistin ve siyonizm meşe - leşinin bu davada çok ehemmiyet li bir rol oynıyacağını unutmıyahm. Italyanlar eski bir takım yanlışları tamir le A rab dostluğunu kaybetmemek siyase tini tercih ettiler. Fransızlar biliyorlar ki iddiaları ne olursa olsun A frikada da, A sydada da bir çok gayrimemnun, sonra komünist ve bolşevik, nasyonalist duygu - ları istismar ederek kendi davalarını ileri sürmektedir. Gerçi iki yüz elli milyon tah min edilmiş dünya müslümanları içinde asıl A rab adını alacakların on iki milyon dan ibaret olduğunu söylüyorlar. Ancak yirmi altı milyon kadar da ta’rit edilmiş insan bulunduğunu unutamıyorlar. îştıv işin hulâsası bundan ibaret.