• Sonuç bulunamadı

A. Adnan Saygun Yunus Emre oratoryo

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "A. Adnan Saygun Yunus Emre oratoryo"

Copied!
26
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T C KÜLTÜR BAKANLIĞI

U

İstanbul

devlet opera ve balesi

A.ADNAN SANGUN

YUNUS

(2)

AHMED ADNAN SAYGUN

(Devlet Sanatçısı)

Ahmed Adnan Saygun 7 Eylül 1907’de doğ­ du. İlk müzik çalışmalarını aynı şehirde İsmail Züh­ dü (nazariyat), Rosati (piyano) ve Tevfik Bey (pi­ yano) yanında yaptıktan sonra 1928 yılında Dev­ let tarafından Paris’e gönderilerek orada Vincent d’İndy (kompozisyon), Eugene Bozzel ( tüg), Ma­ dam Bozzel (armoni), Paul le Flem ( kontrapunkt) Am edee Gastone (Chant Gregorien), Souberbi- elle (org) ile çalıştı. 1931 yılında Türkiye’ye dön­ dü. O tarihten bu yana etkinliklerini kompozitör, etno-müzikolog ve kompozisyon hocası olarak sürdürmektedir.

Başlıca Eserleri:

Kompozisyon alanında 5 Senfoni, Yaylı Saz­ lar Orkestrası için Deyiş (Dictum), Concerto da Camera, Ayin Raksı, Bir Orman Masalı, Orkest­ ra için variyasyonlar, 3 Yaylı Sazlar Kuarteti, N e­ fesli Sazlar için Kentet, Keman, Piyano, Viyolon­ sel için Çeşitli Kompozisyonları, Ses ve Piyano,

-Ses ve Orkestra için Liedler, Yalnız Koro Eserle­ ri, Orkestra eşliğinde Keman,Viyola ve Viyolonsel konçertoları, 1. ve 2. piyano konçertosu, Yunus Emre (oratoryo), Özsoy (bir perdelik opera), Taş Bebek (bir perdelik opera), Kerem (üç perdelik opera), Köroğlu (üç perdelik opera), Gilgameş (üç perdelik dramatik destan), Atatürk’e ve Ana­ dolu’ya Destan.

Kompozitör bu güne kadar yetmişbeş eser yaz­ mıştır. Etno-müzikoloji alanındaki çeşitli araştır­ maları Türkiye’de ve dış ülkelerde kitap veya ri­ sale halinde yayınlanmıştır.

A.Adnan Saygun 1931 yılında Ankara ve İs­ tanbul Konservatuvarlannda kompozisyon hocası -olarak çalışmış, birçok değerli sanatçının yurda kazanılmasını sağlamıştır. Aynca, 1961-1966 yıl­ ları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Ter­ biye Üyeliği yapmıştır.

Birleşik Amerika ’daki Elisabeth Spzagne Co- oledge Foundation’ın siparişi üzerine 2. Kutarteti- ni ve Serge Koussevitzki Foundation’un sipari­ şi üzerine 3. Senfonisini yazmış olan A.Adnan Saygun kompozitör olarak çeşitli ülkelerde ma­ dalyalar almış, uluslararası etno- müzikoloji ku­ ruluşlarının kurucu üyesi olmuş, yönetim kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Müzik eğitimi alanında da bir çok eseri yayınlanmıştır.

(3)

AŞK GELICEK

CÜMLE

EKSİKLER BİTER

Prof. Ahm ed Adnan S A YG U N Bu oratoryo, sanat hayatımın en büyük tec­ rübelerinden biri oldu. Herşeyden önce Yunus Em re’ye yaklaşabilmek için ruhumun gerekti­ ği gibi hazır olmadığını oratoryoyu yazmadan önce, yıllar yılı hissettim. Besteleme arzusuy­ la O ’nun şiirlerine elimi her uzatışımda kolu­ mun kanadımın kırıldığını, nefesimin kesildi­ ğini duyar, acı ile hüsranla geri çekilirdim.

Çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadı­ ğım divanını okur, şiirlerinden bazısının beni büyülemesine karşılık bazısını da bir türlü be- nimsiyemediğimi sezer, bunu bir türlü kendi­ m e izah edem ezdim . Zamanla divanın içinde sıralanmış olan şiirlerin hepsinin Yunus Emre’- ye, benim sevdiğim Yunus Emre’ye ait olarrtı- yacağı kanısına vardım; bugün daha da güç­ lenmiş olarak benimsediğim bu düşünce beni, kendime göre, asıl Yunus’a malettiğim şiirleri ayrıca değerlendirmeğe yöneltti. O zaman, bu ulu insanın “ Visâl” e ve “ Huzur” a götüren yol­ daki çırpınışlarını, çilesini daha iyi sezer gibi ol­ dum. Bu çile, aynı yolda yürümeye çabalayan her insanın, huzura susamış, ama bağlı g öz­ lerle ne yola gideceğini bin yıllar boyu şaşır­ mış. uçuruma sürükleyen taşkın sularda han­ gi dala sarılacağını bilememiş, görem em iş bü­ tün insanlığın çilesi idi. Yunus Emre’nin:

A şk gelicek cüm le eksikler biter

mısraıyla ne engin bir özlemi dile getirdiğini, ne sözlü bir varışın kapılarını ardına kadar açıp huzurun nur dolu âlemini gözler önüne seri- verdiğini artık içimde duyuyordum. O zaman bu aranışı, sürçmeleri, çileyi ve varışı kendime

özgü bir oratoryo anlayışı içinde verebileceği­ mi düşündüm. Artık Yunus benim için bir sem­ bol olmuştu. Bu anlayışıma uygun şiirleri Y u ­ nus Divanı adı verilen şiirler dergisinden seç­ tim. Kiminden birkaç dörtlük, kiminden birkaç mısra aldım . Bazen mısraların yerlerini değiş­ tirdim. Aldığım şiirlerden bazısı Yunus’un da­ hi olmayabilirdi. Bunların benim için bir ö n e­ mi yoktu. Ben bir edebiyat tarihçisi değildim; zira, dediğim gibi, yazıma adını vermiş olan Y u ­ nus, benim için insan’ın, insanlığın sembolü ol­ muştu. Oratoryo böylece m eydana geldi, ve onu bir çırpıda yazdım, tamamladım.

Sanat hayatımın en büyük tecrübelerinden birinin bu oratoryo olduğunu söylemiştim. Onüçüncü ve ondördüncü yüzyıllarda yaşamış olduğu anlaşılan Yunus Emre’nin şiirlerini O ’na aykırı düşmeyecek bir hava içinde musikiye yansıtabilmek kolay bir iş değildi. Solistler, koro ve orkestra için çok seslilik tekniği ile yazaca­ ğım bu eserde en küçük bir sürçmeyi Yunus affedem ezdi. Tam amiyle makamî bir anlayışın hâkim olduğu, içinde yer yer kendime göre şe­ killendirdiğim İlâhîlerin bulunduğu bu yazı, bu yüzden geleneklerimize dayanıyor demektir. Geleneğim ize ait unsurları geleneğimizin dışın­ da kalan bir çok seslilik ile bağdaştırmak... Bu hiç de kolay bir iş değildi. A m a Oratoryo’nun 1946’daki ilk icrasından sonra Türk ve yabancı aydınlar bir yana, Anadolu’nun küçük şehir ve kasabalarında yaşayan türlü meslek ve yönler­ deki kimseler ile, bana kendi gönüllerince mek­ tuplar yazan, belki de köylerinden hiç ayrılma­ mış Türk köylüsünde gördüğüm, beni son de­ rece heyecanlandırmış olan olumlu ilgi, göz­ lerimi Yunus’a huzurla kaldırabileceğim ve ona “ İşte şimdi an lıyoru m ki sana ihanet etmemişim” diyebileceğim kanısını bana verdi.

Bu olaydan şu dersi çıkardım: Dem ek ki “ gelen ek” dediğimiz şeyi katı bir anlam içinde bize sunmak isteyenler haklı değildirler. G er­ çekten, toprağa kök salmış ağaçlar gibi gönül­ lerimize kök salmış olan geleneklerimizi d on ­ muş kalıplar gibi alma eğiliminde olanlar ne ka­ dar yanlış yoldadırlar. Çağlar gelir geçer, çağ­ larla beraber insanlar da gelir geçer, ama e v ­ rim, yaşayışta evrim, ruhlarda evrim sonsuz'- luğa doğru yürür gider. Bu sonsuzluk yolun­ da sanat ancak bu evrim havası içinde oluşa­ cak. sanat adamı eserlerini bu hava içinde v e ­ recektir.

(4)

A. ADNAN

SAYGUN ve

YUNUS EMRE

ORATORYOSU

Prof. H ikm et ŞİMŞEK

A . Adnan Saygun, Atatürk müzik devrimi sayesinde varolan çağdaş Türk müzik ekolü­ nün en başta gelen bestecilerinden biridir. 1907 yılında İzmir’de doğdu. G enç yaşlarından beri kendini müziğe adadı. 1928’de devlet sınavı­ nı kazanarak gittiği Paris’te Vincent d’lndy ile çalıştı. Yurda dönüşünde Ankara Müzik ö ğ ­ retmen Okuluna öğretmen atandı. 1934 yılın­ da bir süre için Cumhurbaşkanlığı Senfoni O r­ kestrasının şefliğini yaptı. Daha sonra İstanbul ve Ankara Konservatuvarlan'nda kompozisyon öğretmenliğini sürdürdü.

Saygun, yalnız eserleri ile değil, halk müzi­ ği konusunda yaptığı araştırmaları ile de Türk müzik yaşantısında çok önemli bir yer almak­ tadır. 5 senfoni, 2 opera, konser parçalan, oda müziği ve koro eserleri ile yalnız yurt içinde d e­ ğil, yurt dışında da büyük isim yaptı.

Bartok’un Türkiye’yi ziyaretinde birlikte yap­ tıkları folklor araştırmaları ile Türk halk müzi­ ğini daha yakından tanıyan Saygun, bu mü­ ziklerden çok esinlenerek ve stilize ederek yep­ yeni bir çağdaş müzik stili yarattı.

Gençliğinden beri Yunus Emre’nin kişiliği­ ne ve şiirlerine büyük ilgi besleyen besteci uzun süren hazırlıklardan sonra, O ’nun şu dizesi ile tasarladığı oratoryoya esin buldu:

Aşk gelicek cüm le eksikler biter.

Bu esinle şiirlerinden bir dem et oluşturdu. Bu demetin ana temalan yaşam ve ölümle, ya­ ni insanlığın değişmez kaderi ile ilgili olarak örülüdür.

Çağdaş Türk müzik yaşamının her bakım­ dan en önemli eserlerinden biri olan Yunus Emre Oratoryosu, yalnız yurt içinde değil, yurt dışında da en büyük ilgiyi gören eserlerden bi­

ridir. Am erika’da, Birleşmiş Milletler’ de çalın­ dığı zaman büyük olay olmuş ve bütün tem ­ silciler nezdinde Türk imajının olumlu yönde değişmesini sağlamıştır. Fransa ve Macaristan’­ dan sonra geçen yıl Viyana’da kuşatmanın 300. yıl Şenlikleri ve Viyana Festivali çerçeve­ sinde yapılan seslendirme programın en önemli eserlerinden biri olarak radyo ile de yayınlan­ mıştır. B eethoven’in 9. Senfoniside yer alan Schiller’in şiirindeki insancıl düşünceye para­ lel olan Yunus Emre Oratoryosundaki bir mü­ zikal benzerlik de müzik tarihinin önemli olgu­ larından birini oluşturmaktadır. B eethoven’in “ neş’e teması” ile Saygun’un “ aşk teması” mo- tifsel yapı bakımından büyük bir akrabalık gös­ termektedir. Ancak Saygun’un teması çok eski bir ilahiden stilize edilmiştir. Bu yönden ben­ zerlik kökenleri daha çok bize bağlıdır. Eğer benzem e çok nadir bir tesadüf değilse, müzi­ kologları ve etno - müzikologları - kökenleri araştırmak üzere - çok ilginç bir görev bekli­ yor demektir.

(5)

YUNUS EMRE

Prof. Dr. Birol EMİL

Anadolu’nun Türkleşme ve İslâmlaşma tarihin­ de “ Horasan Erenleri” denen velilerin büyük ro­ lü vardır. Anadolu’da açılan yeni vatanda yeni bir milliyet, yeni bir kültür ve medeniyet maddî kuvvet ile manevî kuvvetin birleşmesinden doğ­ muştur. Türk milletinin akmcılığa dayanan atlı- göçebe medeniyetinden toprağa ve şehirleşme­ ye bağlı yerleşik medeniyete geçişi bu sayede ger­ çekleşmiştir. Maddî kuvveti temsil eden kahra­ manların savaşçı ruhu kadar manevî kuvveti ta­ şıyan velilerin banşçı ruhunun da gerek tarihî, ge­ rekse dinî ve edebî bakımdan büyük önemi var­ dır. Yahya Kemal’in “ Horasan illlerinden.... diyar ı Rum’a (Anadolu’ya) gelmiş evliyâ” dedi­ ği yeni insan tipleri, Türk kültürüne yeni bir şekil vermiştir.

Bunlar savaş erleri değil, ruh ve gönül erleriy­ di. “ Eren” kelimesinin kökünde “ er” kelimesinin bulunması tesadüf değildir. Zira erenler de savaş kahramanları gibi, ancak onlardan farklı şekilde mücadele adamlarıydı ye Anadolu Türk’ünün manevî cihazlanmasında büyük rol oynamışlardı.

Bunların başında Yunus Emre gelir. Yunus Emre 1240-1322 yılları arasında yaşa­ mıştır. Bu devir korkunç Moğol istilâsının Ana­ dolu’yu kasıp kavurduğu, Selçuklu devletinin çök­

tüğü, halkın büyük bir ıztırap ve ümitsizliğe düş­ tüğü dönemdir, işte böyle bir devirdedir ki, Y u ­ nus halkın anlayacağı en saf ve duru bir türkçey- le en güzel iman, ümit, sevgi ve barış şiirleri yaz­ dı. Böylece Türk insanının maddî yapısına en gü­ zel, en ince, en derin ve mânâlı şekli veren bü­ yük ruh ve maneviyat mimarlarından biri oldu. Orta-Asya bozkırlarına sığmayan akıncı Türk’- ü toprağa bağlayan ve yerleşik medeniyete ge­ çiren İslâmiyet bir taraftan şeriatla medreselerde devam ederken, öte yandan bir sevgi ve banş dini olarak tarikatlarda yeni bir inanç sistemine dönü­ şüyordu. Bu yeni sistem Yunus’un da ilham kay­ nağı olan Islâm tasavvufuydu. Tann’nın birliği ve “ tecellî” fikrine dayanan tasavvufa göre kâinatta her şey Tanrı’nın bir başka şekilde görünüşüdür. Bütün ruhlar O ’ndan gelir, hayatta ve kâinatta hep O ’nu arar ve yine O ’na dönerler. Bunun için­ dir ki insan dünyada bir gurbette gibi yaşar.Yu­ nus işte bu fikirden hareketle asıl “ teceltTyi insa­ nın gönlünde bulur. Onun şiirlerinde “ aşk” ve “ gönül” kelimelerinin bir “ leit-motif” gibi tekrar­ lanması bundandır. “Tecellî” insanın gönlünde olunca insanı sevmek Tann’yı sevmek, yahut tam tersi, insandan nefret Tanrı yolundan sapmaktır.

Şu mısralar hem İlâhî, hem de beşerî bakım­ dan ayni derin mânâyı ifade eder:

Gönül çalabın tahtı Çalab gönüle baktı iki cihan bedbahtı Kim gönül yıkar ise...

Bu fikir, insan sevgisi kadar evrensel sevgi ve barışın da kaynağıdır. Yunus’un misyonu, hat­ ta, felsefedeki mânâsıyla, varlık şartı bu sevgi ve barışı sürekli olarak yaymaktan ibarettir:

Ben gelmedim davi için Benim işim sevi için S

Gönüller dost evi için Gönüller yapmaya geldim.

İnsan ile kâinat ve Tann arasında, varlığın özünden hareketle derin bir münasebet kuran bu büyük Türk mistiği, kendi içine dönünce iki “Ben” keşfeder: Dış ben ki vücuttur, maddeye bağlıdır; iç ben ki ruhtur, yahut gönül.... Bu bakımdan onun

“ Bir ben vardır bende benden içeri” mısraı insanın büyük hakikatini ifade eder. Batı düşüncesinde “ mistik tecrübe” ve derinlik yahut şuur-altı psikolojisinin ortaya koyduğu gerçekler­ den biri de budur. Yunus “ lç-Ben” e, yani ruha değer verir. Ebedî olan ruhtur. Toprakta çürü­ yen vücut, bu maddî varlık her kötülüğün kay­

(6)

nağıdır,her çeşit dünya ihtiraslarıyla doludur. Onun bir adı da “ Nefs” dir. Tasavvufta “ cihad-ı ekber” denen en büyük savaş, insanı kendi nef­ sine köle yapan, bu mânâda, onu mutlak hürri­ yetinden yoksun kılan ihtiraslara karşı verilir. İn­ sanın asıl zaferi nefsine karşı kazandığı zaferdir. Ebedî huzur ve saadet nefsinin kölesi değil, efen­ disi olabilmektedir. Necip Fazıl’ın o harikulâde mısraında söylediği gibi:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! diyebilmektir. Çünkü “ nefs” insanı hırsa, kıskanç­ lığa, gurura, hiddete, kine, şehvete sürükler. Bun­ lar en kötü beşerî ihtiraslar ve zaaflardır. İnsanı yüceltmez, düşürür, alçaltır. Halbuki “iç-ben” yani ruh veya gönül bunların tam tersi duyguların kay­ nağıdır. Bunun bir başka mânâsı insana, hayata ve kâinata ruh gözüyle bakmak demektir. A n ­ cak böyle bakabilenlerdir ki büyük ve dost ruh­ lardır. Yunus’un ifadesiyle “ ulu nazar” sahipleri­ dir. V e başkaları için trajik bir hadise olan ölüm, onlar için, maddenin kanunlarına tabi olmayan ruhun bu “cihan cehenneminden kurtulması, ebe­ dîliğe ve Tanrı’ya kavuşmasıdır.

Ölümden ne korkarsın Korkma, ebedî varsın. ..

Varoluşun, bir başka planda mânâsı da budur. Bu, bir kelimeyle, ruhun ebedîliği k'adar yüceli­ ğini de ifade eder. Böylece insan maddî varlığıy­ la değil, manevî varlığıyla değer kazanır.

Yunus Emre’nin şiirlerinde ve “ Risaletü’n- nushiyye” adlı mesnevisinde ortaya koyduğu te­ mel fikirler bunlardır. İnsana dönmek, insanda başka insanlarla, kâinatla ve Tann ile birleşen bir “ iç-ben” keşfetmek, ruhun yüceliğine ve ebedîli­ ğine yükselmek fikirleri Sokrat’tan Pascal ve Berg- son’a, Heidegger, Kirgegaard, Jaspers, Freud ve Jung’a kadar ruhçu ve varoluşçu bütün Batılı fi­ lozof ve psikologların temel düşünceleridir. Türk kültür ve edebiyatında Yunus Emre’nin en bü­ yük yorumcusu olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan’- ın derin fikir ve tahlillere dayanan eserlerini oku­ yanlar bunun böyle olduğunu göreceklerdir. Bu bakımdan Yunus’u dikkatle okumak ve üzerin­ de düşünmek bizi sadece insanın büyük hakikat­ lerine götürmeyecek, onun modem felsefe ve psi­ kolojinin temel fikirlerine yüzyıllarca önce vardı­ ğını da gösterecektir.

Kendinde insanlığı ve insanlıkta kendini bul­ mak. ... Yunus’un eseri bu mânâda bir ahlâk de­ ğerleri sistemi ortaya koyar. Bilhassa Risaletü’n- nushiyyede sembolik bir şekilde görünen bu ahlâk, en geniş mânâsıyla, sevgi, müsamaha, barış ah­

lâkıdır. Islâmiyetten kaynaklanan geniş bir “ aşk ahlâkı”dır. Kötü ihtiraslardan temizlenmiş bu ah­ lâka sahip insanlar başkalarını de böyle gördük­ leri takdirde dünya cennete dönecektir.

Dahası var:

Her dem yeni doğarız Bizden kim usanası

diyen Yunus, insanın kendi kendisini yenileme­ si, aşması demek olan aksiyon felsefesinin da yüz­ yıllar önceki Türk mistik şâiridir. İnsanın, hatta sosyal planda, toplumun kabuğunu kırması, g e ­ lişmesi, yenileşmesi bu demektir. Bunun bir mâ­ nâsı da bütün insanlığı ve kâinatı kucaklayan bir

ruh olgunluğuna erişmek, insanı ve başkalarını anlamak, onların her türlü davranış ve ruh hal­ lerini kendinde yaşamaktır. Yunus’un

Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hay­ ran olur

Bir dem gelir şâdi olur, bir dem gelir giryan olur...

mısralarıyla başlayan şiirinde bu geniş ve zengin insanı ve insanlık tecrübesini buluruz. İnsan dav- ranışlannm en asîli olan tevazu, “ miskin” Yunus’a şu mısraları söyletmiştir:

Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin....

Kendisini böyle gören insanın varlığa, kendi toplumuna, başka insanlara ve başka toplumla- ra nefret gözüyle bakması mümkün değildir. Göz, güzeli ve güzelliği görmek içindir. Sevgi daima gü­ zeldir ve güzellikler arar. İnsana ve kâinata ruh ve gönül gözüyle bakabilenlerdir ki etraflarında harikulâde güzellikler görürler. Yunus’un gül ve gö nül bahçesi işte bu güzelliklerle doludur. Bu bah­ çede dolaşan insan

Bunca varlık var iken Gitmez gönül darlığı

dediği ve böyle düşündüğü takdirde, her türlü iç sıkıntısından, varlık ve toplum azabından uzak, huzur, sükûn ve saadet duygusu içinde “ Ebedî Yunus” gibi yaşar. V e o da, o kadar aşkla dolar ki, tıpkı Yunus gibi:

Sevdiğimi demez isem Sevmek derdi boğar beni,

diyerek kendisi, başkalan, kendi toplumu ve hatta bütün insanlık üzerinde harikulâde bir “aşk ahlâki” kurar. Bu ahlâka giden yol sanıldığı kadar çetin değildir. Yeter ki yine Yunus gibi

Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyelim, diyebilelim.

(7)

SAYGUN’UN

SANATINDA

“ YUNUS”

ORATORYOSU­

NUN YERİ VE

DEĞERİ

Prof. Dr. Bülent TARC A N

Tarihe adını bırakan büyük kompozitörlerden hiç biri 'şaheser'lerini belirli bir süre sonunda o! - gunlaşmadan, ya da gerçek kişiliklerine varma­ dan yaratamamışlardır. Richard Wagner’in fırtı­ nalı yaşamının başlangıcında “ Die Hochzeit ” (1832-33) “ Die Feen,” ( 1833-34),“ Das Liebesver-

bot” (1835-36)gibi opera denemeleri yazdıktan sonra ilk büyük eseri olan“ Rîenzfyi '1830-40'ta yazabilmiştir. Ancak bu eserinde de Wagner, Me- yerbeer stilini devam ettirir. Her ne denli bu ope­ rada, hatta öncekilerde,geleceğin dahisi yine de kendini duyurur ama, asıl gerçek yüzü 1841’ de yazdığı ’’Uçan Hollandalı” ile belirir. Wagner hak­ kında popüler fakat gerçek değerde bir biyografi

yazan G.de Pourtales Wagner’in“ Uçan Hollan­ dalIyı yazdığı aşamaya kadar geçen hayatını (Po- ete san visage) başlıklı bir bölümde açıklıyor. Dahi o zamana kadar kendini arayan ve geliştiren bir durumda belirsizdir sanatçıdır. Ondaki cevheri ancak seçkin ve değerbilir kişiler görebilir. Schu- mann’m Brahms tarafından farkedilişi gibi. Bu ör­ nekleri çoğaltabiliriz, ama yerimiz elvermeyecek. Biz burada A.Saygun’un “ Yunus''u yaratacağı devreye kadar neler verdiğini kısaca gözden g e ­ çirirsek onda da bir arayış devrinin bulunduğu­ nu görürüz.

Saygun’un gençlik eserleri arasında benim ta­ nıdıklarım şunlardır: Divertimento, çello-piyano ve keman-piyano sonatları, Bir Orman Masalı, Manastır Türküsü, Geçen Dakikalarım, piyano için spnatine,klarnet için parça ve kantat..daha başka eserleri de var. Saygun daha bu ilk adım­ larda çizgisel bir polifoni peşindedir. Armonisin­ de ise cesur bir 'heterophonie' kullanır. İlginç olan özelliği çizgisel yazısını her zaman geliştirme­ ye olan eğilimidir. İlk operası olan'Taşbebek’ ten son operası olan ve ne yazık ki icrası hala yapıl­ mayan "Gılgameş” e kadar Saygun, kendine öz­ gü ve devamlı olarak ilerleyen bir polifoni’ usta­ lığını sürdürmüştür.

Saygun’un bu gençlik ürünleri, gerçeği söyle­ mek gerekirse onun sadece müziksever sınırlı bir kitle tarafından tanınmasını sağlamıştır. Bu kitle bir *A.Saygun” varlığını farketmiştir. V e modern Türk müziğinin 1 N alu kişisi olacağını söyleyen­ ler de vardır aralarında. Hatta bu seziş ona karşı meslektaşları arasında da bir tür gocunma yarat­ mıştır. Güçlü ve orjinal bir sanatçının bu gibi duy­ gularla karşılaşması zaten bir kuraldır.

1943 te bir gün rahmetli H.B.Yönetkenle onu ziyaret etmiştik. Adnan Yunus*Vyazmaya baş­ lamış ve eserin dördüncü parçası olan -bas, ko­ ro ve orkestra- aryayı tamamlamıştı. Devamlı bir ilham çağlayışı ve heyecanı içindeydi. Yazdığı şe­ yin ne denli bir şaheser olacağının farkında idi ve bize “ ileride benden bir şey kalırsa bir bu kalır!” diyecek kadar inançla dolu bir ruh haleti içindey­ di.

V e bu şaheser tamamlandıktan sonra Adnan Saygun, gölgelerden ve sislerden birdenbire or­ taya çıkıverdi. Karşımızda gerçek bir dahi belir­ mişti. Öyle bir sanatçı ki, kişisel dilini üstün

bir güç ve samimiyetle vç o zamana kadar hiç bir Türk kompozitörünün bu çapta bir eser­ de elde edemediği bir ustalıkla yazabilmiştir “Yu- nus’un hazırlanıp çalınmasına kadar karşılaştığı güçlükler, engellemeler ve uyandırdığı olumsuz

(8)

davranışlar, eski deyimle bir ‘vak’ anüvis’ e, Fran- sızdeyimi ile bir ‘chroniquer’ e konu olacak ka­ dar çeşitlidir, ama biz onları müzik yazarlarına bı­ rakalım da eserin kendisine dönelim:

Süresi 1 saat 15 dakika olan oratoryo “ Yunus’ un üç ayrı içerikli şiirlerine göre düzenlenen üç bölümden oluşur: Birinci bölüm beş parçalıdır. (Koro ve orkestra ile, tenor için recitativo alto solo, bas aryası, koral). Bunların dördüncüsü olan bas aryası geleneksel makamlardan Bestenigâr’dan faydalanan nefis bir parçadır. Birinci bölümün ka­ ramsar havası, hayatı sevmesine rağmen, ölümü düşünen,ama hayatın ötesi için birşey bilmeyişi- ne ağlayan mistik şairi derin bir içtenlikle yansıtır.

İkinci bölüm (Bas aria’sı, sololar, koro ve or­ kestra arioso, Tenor ve Orkestra için Recitati­ v o , Koral, Bas ve Orkestra için Recitativo) ha­ linde altı parçadan yapılı olup oratoryonun eri geniş kısmıdır. Yunus bu bölümde isyancı bir ruh haleti içindedir. A m a Tann sevgisi içinde olan gerçek benliği onu sarsar; bilinmeyen el­ lerden gelen sesler onu dosta giden yola çağı­ rır. O yolu bulmak için Tanrıya sığınmak g e ­ rektir. Bölümün sonundaki Recitativoda şai­ rin sonsuz aşkı bulmakla beraber hala huzura kavuşmadığı hissedilir.

Üçüncü bölümde Saygun, oratoryoyu du­ ruğuna ulaştırır. Eserin atmosferine ilk bölümde derhal giriveren kompozitör sanki bu son du­ rağa gittikçe artan bir crescendo ile ulaşmıştır. Şair üstün bir coşku içinde aşkı ve huzuru bu­ lur. Bu son bölümün ilk kısmı olan sololar, koro ve orkestra parçası muazzam bir heyecan için­ de sonlandığı zam an‘artık her şey tamamlan­ dı’ sanırız. İşte Saygun burda bize benzeri ol­ m ayan bir sürpriz yaratır. Ulu Tanrı’ya (Şen­ sin Kerim, Şensin Râhim) sözleriyle kavuşan Yunus’u ebediyyen yücelten bu son koral ese­ rin doruğunda parlayan kutsal bir ışık gibidir.

Adnan Saygun eserini tamamıyla modal bir polifoni içinde yaratır ve yer yer eski Türk ma­ kamlarını sanatçı kişiliğinin transformatörün­ den süzer. Yazıdaki ‘m odal’ çalışma gayet saf ve en müşkülpesent nazariyecileri doyuracak bir mükemmelliktedir. Sonraki eserlerinde duy­ duğumuz modal yapıların karmaşık ve ezote- rik müziğinin kökeni de işte bu âbidedir. Ç a ­ ğımızda, müziğin samimi ve insâni yönlerini ka­ rartan sözüm ona ‘orijinal eğilimlerin yarattı­ ğı kaos içinde' Yunus Emre" oratoryosu Türki­

ye ve Dünya literatürünün en güzel ve başa­ rılı örneklerinden biri olarak kalacaktır.

(9)

YUNUS EMRE ve

O’NUN BÜYÜK

HÜMANİZMİ

Prof. H ikm et ŞİMŞEK

Kesin doğum tarihi belli olmayan ve 1320 yılları etrafında öldüğü tahmin edilen Yunus Emre, yalnız büyük bir halk şairi değil, fikirleri ile de Türk düşünce yaşamına damgasını vur­ muş ulu bir filozoftur. Bütün yaşam içeriği Tan­ rıya inanç ve insanlık sevgisi ile örülmüş eşsiz bir hümanizmi yansıtır.

Ona göre gerçeğe giden yol tek değildir; ya- radana eriştiren her inanç kutsaldır. Bunun için şöyle seslenir:

G ökyü zünd e Isa ile / Tur dağında Musa ile E lim d e ki asa ile / Çağırayım M evlâm seni D e rd i Öküş E yyub ile / Gözü yaşlı Yakub ile O l Muham m ed-i mahbub ile / Çağırayım Mevlâm seni

Yunus Emre yalnız inançları değil, bütün fi­ kirleri ve insanlığı da aynı hoşğörü içinde be­ nimser,

Y e tm lş ik i m ille te b ir g ö z ile b a k m ıy a rı Ş e r 'in e v liy a s ıy s a h a k ik a tte a s id ir

der. Bağnazlığın her çeşit özgür düşünceyi ve inancı kara pençesi ile boğduğu Batı dünyası­ nın aynı çağında Yunus Emre’nin yukardaki sözleri hümanizmin aydınlığa açılan en büyük pencerelerinden birini oluşturmaktadır.

Tanrı aşkı ve insan sevgisi Yunus Emre’de aynı anlamı taşır. Onun için geçici dünyada tek kalıcı varlık her çeşit dostluktur. Yukardaki söz­ lerden anlaşıldığı gibi, Yunus Emre’ye göre bü­ tün insanların kardeş olmaları gerekir.

Viyana kuşatmasının 300. yıldönümünde Yunus Emre Oratoryosu, şiirleri ve müziği ile, büyük bir anlam kazanmaktadır, fiti yönde Y u ­ nus Emre ve Schiller insan sevgisinde birleşi- yorlar. Schiller’in “ Neşeye Şarkı” şiirinde “ Bü­ tün insanlığın kardeş olacağı” istemine karşı Yunus Emre şöyle^diyor ta 14. yüzyılın derin­ liklerinden:

D üşm anım ız k in d ir bizim B iz kim seye kin tutmayız K a m u alem bird ir bize

V e şöyle sesleniyor bütün insanlığa:

G elin tanış olalım / İşi ko la y kılalım

(10)

YUNUS EMRE

Y U N U S EMRE Oratoryosu, üç ana bölümle ikinci ve üçüncü bölümler arasındaki bir ara parçadan m eydana gelmiştir. Konusu, Yunus Emre’nin hayat, ölüm, Tanrı ve insanlığın alın yazısı sorunlarına ilişkin türlü çalışmaları ve ni­ hayet “ Dost vaslma” erişmesidir.

Oratoryodaki şiirlerin hepsi Yunus Emre’nin- dir ve konuyu canlandıracak şekilde seçilmiş­ lerdir.

B İR İN C İ BÖ LÜ M

Beş parçadan oluşan birinci bölümde, hayatı seven, ölümü düşünen ve hayatın ötesi hak­ kında hiç bir şey bilmediği ve bilemediği için ağlayan Yunus Emre’yi görüyoruz (N o. 1, 2, 3). Niçin ağlıyor? (N o. 4). Çünkü alın yazısını değiştirmek mümkün değildir ve ona boyun eğm ekten başka yapacak bir şey yoktur (N o. 5).

No. 1 Grave[Koro ve orkestra)

Teferrüç eyleyû vardım sabahın sinleri g ö rdüm Karışmış kara toprağa şu nazik tenleri gördüm

Y aylalar yaylam az olm uş kışlalar kışlamaz olm uş B a r tutm uş söylem ez olm uş ağızda d ille ri gördüm S oğulm uş ş o l elâ gözler belürsüz olm uş ay yüzler K ara toprağın altında g ü l deren elleri gördüm .

No. 2 Recitativo

(Tenor solo, teníbal ve yaylı sazlar için)

Yalancı dünyaya k o n u p göçenler N e söylerler ne bir haber verirler Ü zerinde türlü o tla r bitenler N e söylerler ne bir haber verirler. K im isin in üstünde biter otlar K im in in başında sıra serviler

K im i m asum k im i gü zel yiğ itle r N e söylerler ne bir haber verirler.

No. 3 Arla (Alto, iki obua ve org için)

A ğ la m a k tır benüm işüm A ğ la gözüm şim den gerû Irm a ğ olan kanlu yaşum Ç ağla gözüm şim den gerû B ilm e yâ rin ne ydüğünü Ö m ü r gü lü solduğunu Gece g ü n d ü z olduğunu B ilm e gözüm şim den gerû. A ld a n m a dünya alına A ğ u d u r sunm a balına D üşüp D ünya hayalına D alm a gözüm şim den gerû.

No. 4 Arla (Bas solo, koro ve orkestra için)

Sen bunda garip m i geldin N içirı ağlarsın bülb ül he y

Y o ru lu p iz m i yanıldın N iç in ağlarsın bülb ül hey. H e y ne yavuz inilersin B e n im derdim yenilersin D ostu gö rm ek m i dilersin N için ağlarsın bülb ül hey.

No. 5 Koral (Koro ve orkestra için)

B e n im adım d e rtli dolap S u yu m akar yalap yalap B ö y le em reylem iş Çalap A n ın içün ben ağlarım D e rd im vardır inilerim . B e n i bir dağda buldular K o lu m kanadım kırdılar D olaba lâyık gö rd ü le r A n ın içün ben ağlarım D e rd im vardır inilerim . S u yu m alçaktan çekerim D ö n ü p yükseğe dökerim B en M evlâ'yı zikr ederim A n ın içün ben ağlarım D e rd im vardır inilerim .

İK İN C İ BÖ LÜM

Beş parçadan oluşan ikinçi bölümde, insanın, kâinatın ve onların alın yazılarının yaratıcısı olan Tanrı'ya Yunus Emre’nin isyanını görüyoruz. Fakat hayata bağlı gönlünü Yunus Emre’nin asıl benliği sarsıyor:

“Noldun hey gönül, noldun? Senin İşin yan­ maktır. N e yapıyorsun?"

Ve bilinmeyen ellerden gelen bir ses gibi Yunus Em­ re’yi dost ülkesine davet ediyor:

(11)

“G el gönül seninle D ost’a gidelim“... Fakat yol

nerede? Tanrıya sığınmaktan başka yol yoktur.

No. 6 Arla (Bas solo ve orkestra için)

Yâ İlâ h i ge r suâl ilsen bana E ydürem işbu cevabı ben sana G elm edin d e dün kakum a kem deyû D oğm adın dedün asi âdem deyû G ö rü m açup g ö rdüğ üm zindan içi N efs-ü hevâ d o p do lu şeytân içi H aps içinde ölm iye yin deyû aç M ısm ıl-u m u rd â r ye d ü m bir ik i kaç N esne eksilttüm m ü m ü lkü nde n senin N esne geçirdüm m ü hü km ü n d e n senin Rızkın alu p seni m u htaç mı kod um

Yâ öğ ünün yiyüben aç m ı kod um . B en bana zûlm eyledüm ettüm günah N e yle d ü m , nefttim sana ey Pâdişâh. G e çm edi m i intikam ın, öld ü rü p Ç ü rü d ü p , gözüm e top rak d o ld u ru p B ir avuç toprağa bunca kıyl-ü k â t..

No. 7 Agitato (Soli, koro ve orkestra için)

Y aktın beni, y a n d ırd ın ... N o ld u n hey g ö n ü l n o ld un A le m d e n {usandırdın, n o ld u n he y g ö n ü l no ldun U çtun he y g ö n ü l uçtun, y e d i deryâyı geçtin O l dost eline göçtün, n o ld un he y g ö n ü l n o ld un Yaktın beni y a n d ırd ın ... N o ld u n he y g ö n ü l n o ldun A lem de n usandırdın, n o ld u n hey g ö n ü l no ld un.

No. 8 Arioso (Soprano solo, koro ve orkestra için)

G e l g ö n ü l seninle D ost a gidelim D ost Y â d olm a bilişelim D o s ta gidelim D ost O eller, güzel eller anda olan bülbüller A n la rd a n gelen ye lle r D o st’a gide lim Dost. B ir garâip h a l oldu e lif k ad dim dâl oldu H a kka doğru y o l oldu D o s t’a gidelim D ost

No. 9 Recitativo (Tenor solo ve orkestra için)

B âd'ı sabâya sorsunlar C ânân elleri kan dedü r B ile n le r haber versünler C ânân elleri kandedür. H a y li zam andır sorarım bir d e rtli âşık ararım K alm adı sabr-u kararım C ânân elleri kandedür. F ikr ederdüm aklım ermez yürek yanar taşar durmaz N açâr o ldum gücüm yetm ez Cânân elleri kandedür.

No. 10 Koral (Koro ve orkestra için)

Yâ R abbf dilerim aşkın ver şevkin ver Fazlından um arım aşkın ver şevkin ver. M est eyle Sen beni bilm iyem ben beni Tâ bu cân S eni aşkın ver şevkin ver. Y o lu n d a âşıklar de rdind e yanıklar -h â n la rd a n geçtiler aşkın ver, şevkin ver.

K a lb im i pâ k eyle masivâ hubbünü sil H u b b ü n ü atâ k ıl aşkın ver şevkin ver.

A R A B Ö LÜ M

Bir recitativo’dan ibaret olan bu ara bölüm, Tann’nm aşkına ermiş, ancak “ Şevk” den uzak bulunan Yunus Emre’yi gösteriyor. Yunus Em­ re aşkı bulmuş, fakat sükûna henüz kavuşma­ mıştır.

No. 11 Recitativo (Bas solo ve orkestra için)

G ö n lü m düştü bu sevdâya G e l g ö r beni aşk ne yle di Başımı verdüm gavgâya G e l g ö r beni aşk neyledi. K âh eserim ye lle r gibi K âh tozarım y o lla r gibi K â h akarım seller gibi G e l g ö r beni aşk neyledi.

Ü Ç Ü N C Ü BÖ LÜ M

İki parçadan kurulan üçüncü bölümde aşk için­ de huzura kavuşmuş, Dost’a vâsıl olmuş ve son nefesini verm eğe hazırlanmış Yunus Emre’yi buluyoruz. Birinci parça Yunus Emre’nin şiir­ lerinden mısrağlar ve kıtalar almak suretiyle m eydana getirilmiştir.

No. 12 Vivo (Soli, koro ve orkestra için)

A şk gelicek cüm le eksikler biter. A şkın şarabın içeli kandalığım bilimezem Ş öyle yavu kıldım beni isteyüben bulumazam. Derya yı Ummân olmuşam gevherlere kân olmuşam H üsnünde hayrân olmuşam kendümüze gelimezem. A şkın aldı benden beni bana S eni gerek Seni B en yanarım dü nü gü n ü bana S eni gerek Seni A şkın şarabından içem M ecnûn o lu p dağa düşem Şensin dü nü gün endişem bana S eni gerek Seni. E fend im H û, Mevtam H û. ^ B en benliğim den geçtim gözüm hicâbın açtım D ost vaslına eriştim güm anım yağm a olsun V arlık çün sefer kıldı Dost andan bize geldi V iran g ö n ü l n u r oldu cihanım yağm a olsun. A şkın aldı benden beni bana Seni gerek Seni B en yanarım dünü gü nü bana Seni gerek Seni A şkın şarâbından içem M ecnûn olu p dağa düşem Şensin dü nü gün endişem bana S eni gerek Seni. E fendim H û, M evlâm H û.

No. 13 Koral (Koro ve orkestra için)

Şensin kerihi. Şensin rahim, A llâh sana sundum elim Senden artuk y o ktu r emim. Allâh sana sundum elim. E cel g e ld i vade erdi bu öm rü m kad ehi doldu K im d ir k i içm edin kaldı A llâ h sana sundum e lim .

(12)

Müdür ve Genel Sanat Yönetmeni: Doç. Yekta KARA

Leyla DEMİRİŞ Işın GÜYER Erol URAS Attila MANİZADE

A.Adnan Saygun

YUNUS EMRE

o ra to ryo

Orkestra Şefi Koro Şefi

Hikmet ŞİMŞEK (Devlet Sanatçısı) Gökçen K O R A Y Soprano Mezzo Soprano Tenor Bas Leyla DEMİRİŞ Işın GÜYER Erol URAS Attila MANİZADE K o n ze rtm e is te r K o r e p e titö r le r

Koro Şef Yardımcısı Sahne Müdürü

Ergun TEKİNSON Nurten Kolçak TEZMEN- Serdar Y A L Ç IN Yıldız KÜNUTKU

Ceyhun ÇİFÇİLİ

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu

Prof. HİKMET ŞİMŞEK

(Devlet Sanatçısı)

ORKESTRA ŞEFİ

1946 yılında Ankara Devlet Konservatuva- rı’na giren Hikmet Şimşek, birer yıl E. Zuck- m ayer ve Ferit Alnar’la çalıştıktan sonra, 1953’de A. Adnan Saygun’un sınıfından birin­ cilikle mezun olarak aynı okula öğretmen atan­ mıştır. Bakanlık tarafından iki kez Avrupa’ya gönderilmiş, birçok kurs ve festivallere katılmış, tanınmış şeflerle çalışmış ve konserler yönet­

me olanağını bulmuştur.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında­ ki şeflik görevinin yanısıra Ankara Devlet Kon- servatuvarı’ndaki öğretmenliğini de sürdüren Hikmet Şimşek, Türkiye’de ilk müzik festival­ lerini yönetmiş, Ankara Radyosu Oda Orkest­ rası ile Çoksesli Korosu’nun ve daha sonra te­ levizyon müzik bölümünün kurulmasında ça­ ba göstererek her kuruluşun ikişer yıl şefliğini yapmıştır. İzmir Devlet Senfoni Orkestrasının da kurucularından olan ve 8 yıl bu orkestra­ nın sanat sorumluluğunu yüklenmiş olan sa­ natçı, birçok “ ilk etkinlik” zincirine plâk yap­ mayı da katmıştır.

1984-1985 sezonunda kutladığı 30. sanat yılını ülkesine karşı bir “ hesap verm e” vesilesi sayan Hikmet Şimşek’in sanat yaşantısının mu­ hasebesi şu sayılarla özetlenmektedir:

Yurt içindeki etkinlikler: Altmıştan fazla ken­ timizi kapsayan 1000’i aşkın konser, bant, rad­ y o ve T V yayınları.

Yurt dışındaki etkinlikler: Am erika’dan Ja­ p on ya ’ya kadar 31 ülkenin 77 kentinde 86 orkestra ile 200'den fazla konser, radyo ve T V

yayını.

Türk eserleri: Atatürk müzik devriminin en önem li yönü olan ve çağdaş müzik yaşantımı­ zın kalıcı göstergesini oluşturan Türk eserleri­ ne hemen her konserinde yer veren sanatçı, 29 bestecimizin 15 senfonik eserinin yanısıra, 25 bestecimizin 200’e yakın öteki tüm eserle­ rini de yönetmiştir. (Koro parçaları, çocuk ve gençlik şarkıları, çocuk oyunları, marşlar vs.) Hikmet Şimşek 11 bestecimizin 41 eserini ya­ bancı orkestralarla konserler, bant ve plâk ya­ pımı olarak 113 kez değerlendirmiştir.

Plâk yapımı: Son yıllarda eri etkin ve en çok yaygın müzik aracı olan plâk yapımına kendi gayretleri ile yönelen sanatçı, dış ülkelerde çı­ kan 7 plâkta 17 Türk eseri ile 10 yabancı eseri seslendirmiştir. Macaristan’da tamamladığı Y u ­ nus Emre plağı yakında çıkacaktır.

Hikmet Şimsek'in Macaristan’da Budapeş­ te Filarmoni Orkestrası ile yapmış olduğu “ 4 Türk Orkestra Eseri” ve “ Orkestra Eşliğinde Türk Halk Türküleri” adlı plâkları, Avrupa Mü­ zik Yılı’nm kapanışı nedeni ile Fransız Plâk Aka­ demisi tarafından yapılan değerlendirmede ödül kazanmıştır.

Uluslararası Plâk Kataloğu’na giren ilk ve tek Türk eserleri plâğı olan bu yapım, şimdiye ka­ dar dünyanın çeşitli yörelerinde 70’den fazla radyoda çalınmış ve bütün ülkelerde satışa çı­ karılmıştır. Bu ödülle daha da yaygınlaşacak olan plâk, Atatürk müzik devriminin dünya ça­ pında zaferinin de simgesi olmuştur.

(13)

GÖKÇEN KORAY

KORO ŞEFİ

Bulgaristan’ın Kırcalı kentinde doğdu. 1972 yılında Sofya Yüksek Müzik Akademisi’nin müzik teorisi, bestecilik, koro ve orkestra şef­ liği bölümünden mezun oldu. Aynı yıl “ Sofya Madrigal Korosu” şefliğine atanarak, yurt için­ de ve yurtdışmda (Fransa, Avusturya) çeşitli konserler idare etti. 1976 yılında Sofya D ev­ let Operası’nda koro şefliği ihtisası yaptı. Bu­ nun dışında çocuk ve gençlik korolan idare etti. 1972’de ise İrlanda’nın Kork kentinde yapılan koro konkurlarında katıldığı koro ile birincilik ve altın madalya ödülü, 1974 yılında Bulga­ ristan’ın ulusal koro konkurunda da birincilik ödülü aldı. 1976’da Sovyetler Birliği’ne kon­ ser turnesine çıktı. 1983 yılından beri idare et­ tiği T R T Gençlik Korosu ile pekçok bant kay­ dı, T V çekimi ve konserler yaptı.

1977-1978 sezonundan bu yana İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin koro şefliğini yap­ makta olan Gökçen Koray, aynı zamanda İs­ tanbul Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesidir.

(14)

YUNUS EMRE

ORATORYOSU

VE

“BEN”

Prof. Hikm et ŞİMŞEK

Bazı eserler vardır ki bazı seslendiricilerin ya­ şantısında özel ve önemli yer alırlar, hatta o n ­ ların kişilikleriyle özdeşleşirler. Yunus Emre Oratoryosu’nun benim meslek yaşantımdaki buna benzer yeri nedeniyle yukardaki başlığı koymuş bulunuyorum. Buradaki “ ben” sözcü­ ğü, aşağıda görüleceği üzere, benlik duygusu­ nun dışında bir olguyu yansıtmaktadır.

25 Mayıs 1946 akşamı Ankara’daki Dil T a ­ rih ve Coğrafya Fakültesi salonunda olağanüs­ tü bir olay yaşanıyordu. Saygun, yönettiği ora­ toryosunun sonunda, şiir ve müzik diliyle “Tan­ rıya sunduğu” ellerini, gerçekte de yukarıya uzatıp ruhları yıkayan sessizliği adeta heykel- lestirmişti. Bin yılmış gibi süren o bir anlık ses­

sizliği patlayan alkış salvosu parçaladığı zaman dinleyicilerin büyük bölümünde olduğu gibi be­ nim de gözlerimden yaşlar fışkırmaktaydı. Bü­ yük bir gücün itmesiyle kulise koşup ellerine de sarıldığımda gözyaşlarını artık çağlayandı. Büyülenmiş gibiydim. Konservatuvara döndü­ ğüm de uzun 2aman uyuyamadım. Bütün ç o ­ cukluğu Anadolu’da geçmiş kişi olarak yurdu­ mun sesini o zamana kadar duymadığım ahenklerle yansıtan Saygun’u yakından tanı­ mak ve onunla çalışmak isteğiyle ertesi günü erkenden kapısını çalıyor, bir yandan da Jü­ piter huzuruna giren fani gibi korkuyordum. A m a korktuğuma uğramadım ve ilk derse er­ tesi gün başladık, özel olarak.

Adnan Saygun o zamanlar Türk müzik ya­ şantısından tamamen dışlanmıştı. Çok gerek olduğu halde konservatuvarda hocalık verilmi­ yor ve eserleri çalınmıyordu. Oratoryo 4 yıl ön­ ce bittiği halde nasıl büyük uğraşılarla çalındı­ ğının öyküsü sayfalar tutar. Rahmetli Ferit Al- nar’ın ayrılmasından sonra sınıfımız hocasız kal­ mıştı. Konuyu ilettiğimiz müdür Tevfik Ararat’ın uğraşılarıyla konservatuvara geldi ve bizi y e ­ ni baştan tezgahına alarak bütün müzik varlı­ ğımızın mimarı oldu.

Oratoryoyu yönetm ek arzusu içimi yakıyor, ama bir türlü cesaret edememiştim bu ulu eseri seslendirmeye, ta 1978 yılında İstanbul A ta­

türk Kültür Merkezi’nin yeniden açılışına kadar. İşte bu andan itibaren oratoryo ile talihsizlik­ ler, terslikler birbirini kovaladı, durdu? Yazımın asıl amacı bunları yansıtmaktır. Zira talihsizlik dediğimiz olayların birçoğunda yurdumuz mü­ zik yaşantısındaki düzensizlikler d e önemli rol oynamıştır. Bazı insanlar gibi, bazı esertfer de talihsiz doğmaktadırlar. Yunus Emre Orator­ yosu da bunlardan biri olmuştur. Yazıldığından ancak 4 yıl sonra binbir güçlükle çalınmış, Türkiye’deki her seslendirilmesinde problem ­ ler birbirini kovalamış, 1947’de Fransa’da, 1953’te Amerika’daki seslendirilmeleri için dev- sel savaşlar verilmiştir.

Ben burada benimle ilgili zorluklar zincirinden bazı halkalar açıklıyacağım. İstanbul Devlet Operasının kurucusu ve o zamanki müdürü Aydın Gün, Saygun’un da nzası ile yangından sonraki açılışta yer alacak oratoryonun y ö n e­

(15)

timini bana vermişti. Ancak araya giren “ bazı güçler” başkasının yönetmesini em poze etmiş­ ler ve büyük güçlükler çıkarmışlardı. Bereket 'Saygun’un ve Gün’ün direnmesi ile olay rayı­ na oturmuştu, ama müzik yaşantımızın şu utanç belgesi kara yazı olarak tarihimize geçi­ yordu: Törenler için basılan büyük plakatta açı­ lışa katılan 16 kişinin arasında örneğin henüz kurulmamış bir orkestra şefinin resmi dahi yer aldığı halde bizim resimlerimize yer verilmiyor, yok sayılarak basın bülteninde de ayni olgu tek­ rarlanıyordu. Bereket ki, orkestra ve koro sa­ natçılarımız etki altında kalmayarak görevleri­ ni olağanüstü bir şekilde yerine getirdiler.

Ancak benim asıl gayem bu müstesna ese­ rin kalıcılığını sağlamak üzere bant ve plak yap­ maktı. N e acıdır ki, yazılalı neredeyse yarım yüzyılı bulan oratoryonun henüz bir stüdyo kaydı yoktu. Bunun için ilk girişimim 1976 yı­ lında başlamıştı. İstanbul seslertdirilmesinden sonra hem bu olanak belirmiş, hem de P olon ­ ya’daki uluslararası oratoryolar şenliğine katıl­ mak için davet gelmiş, hatta yıllık programa ba­ sılmıştı. Ancak nasıl olduğu “ bilinmez ?” ne­ denlerle her iki proje de kadük oldu. A m a ben yılmayarak çabalara devam ettim. İstanbul ma­ cerası kapanmış, Ankara macerası başlamıştı. Seslendirilmesi 1984 yılında programa alınmış, T R T ile yapılan anlaşmaya göre de stüdyo kay­ dı yapılması kararlaştırılmıştı. Tarihler önceden saptandığı halde esrarengiz el araya girmiş, opera çalışmaları ile stüdyo alımlarının koor­ dinasyonu bozulduğundan proje gene kadük olmuştu. 10 yılı bulan uğraşılarımın bürokra­ tik yazışma meyveleri 2 0 0 .sayfayı geçen bir dosya oluşturmuş, ancak sonuç alınamamış­ tı. Bu arada dış ükelerde seslendirmek üzere yaptığım girişimler olumlu sonuçlar vermişti.

1981 Atatürk yılı nedeniyle Viyana Radyo O r­ kestrası ile yapmış olduğum konserin başarısı ve Saygun’un 4. senfonisinin etkisi sonucu 1983’te yapılacak Viyana kuşatmasının 300. yılı programına Oratoryo da alınarak Viyana Festivali çerçevesine sokulmuştu. Avusturya Radyo Senfoni Orkestrası’na, Akademi Korosu katılacak, solistler Türkiye’den gidecekti. Talih­ sizlik burada da baş gösterdi: Konserden ö n ­ ce provasına gittiğim 100 küsur kişilik koroda ancak 35 kişi vardı, paskalya tatili nedeni ile birçokları Viyana’ya dönmemişlerdi. Tabii g e ­ reken prova yapılamadı. Umut ertesi gündey­

di. A m a o gün ancak yarısı sağlanabildi ve şu gerçek ortaya çıktı: O sırada koro şefi değiş­ miş. Eski şef yenisine bırakmış, yenisi ise ese­ rin çalışıldığını sanmış. Konsere iki gün vardı ve eser tam olarak deşifre dahi edilmemişti. O gün bana nasıl inme inmediğine hayret ediyo­ rum. Tam olarak şoke olmuştum ve bunun so­ nucu dilim tutuldu, sabaha kadar uyuyama­ dım, Viyana sokaklarında dolaştım durdum. Kelimenin tam anlamı ile bir skandalla karşı karşıyaydık. İşin AvusturyalIlar yönü onları il­ gilendirirdi. A m a bir de Türkiye yönü vardı ki, tamamen benim sorumluluğumdaydı. Konse­ rin ilkin AvusturyalI solistlerle yapılması karar­ laştırılmıştı. Am a ben bizden de katkı olsun di­ ye, binbir zorlukla Türk solistlerini kabul ettir­ dikten başka onların yol paraları ile yollukları­ nın çıkması için bakanlıklarımız nezdinde ade­ ta savaş vermiştim. İş saati başlayınca radyo müzik yayınları şefine giderek durumu anlatın­ ca o da şoke oldu ve bana şöyle dedi: “ Şimdi herkesi seferber edip koro üyelerine haber gön ­ dereceğim ve partilerini çalışıp akşam genel provaya gelmelerini sağlayacağım. Bir den e­ m e yapacağız. Sonuç olumlu çıkarsa konseri yapar, aksi halde iptal ederiz” . Ben limitsiz pro­ va süresi koşulu ile kabul ettim ve o akşam ke­ limenin tam anlamı ile bir mucize yaşadım. K o ­ ro üyeleri partilerini çalışmışlardı. Bu sayede 4 saatlik bir prova ile eseri çıkardık ve ertesi gün önemli bir aksaklık olmadan seslendirdik. Tabiidir ki, eğer normal provalar yapılsaydı çok daha iyi sonuçlar alınacaktı. Ancak etkilerinin yeni kapılar açması seslendirmenin o koşullar­ daki başarısının kanıtı oldu.

1985 yılında yaşanan Avrupa Müzik Yılı programları içinde Yunus Emre Oratoryosu’- nun da seslendirilmesi önerim üzerine Bremen Radyosu’nca kararlaştırıldı ve ilk kez olarak bir “ Alman-Türk Konseri” düzenlendi. İlk beş ça­ lışmada eserin stüdyo kaydını yapacak, sonra konserde seslendirecektik. Kayıt istediğimiz so­ nucu verirse plak yapma yoluna gidilecekti. Burada da aksilik kendini gösterdi. İşbirliğini simgelemek üzere iki Alman solistle iki Türk solist yer .alıyordu. Ancak solistlerimizden bi­

rinin ihtiyatsız, tedbirsiz davranarak kendini üşütmesi nedeni ile bant alımlarında gereken sonuç alınamadı. Bereket ki konsere kadar dü­ zelerek işi yürütebildi. Bremen konserinin çok geniş yankıları üzerine Berlin’ in 750. kuruluş

(16)

program ına uzun uğraşılardan sonra aldırma­ ya muvaffak oldum, ama orada da talihsizlik başka şekilde ortaya çıktı. Eserin 7 Haziran 1987’de Berlin Filarmoni salonunda İstanbul Operası sanatçıları tarafından seslendirilmesi keşinleşmiş, bu husus 1986 İstanbul Festivali açılışında Berlin Kültür Senatörü tarafından res­ m en açıklanmışken Türk tarafının müdahalesi ile proje iptal edilerek yerine Yıldırım Gürses ekibi gönderilmiştir.

Oratoryonun plağını ilk kez kendi dilimizde yapmak için 10 yılı aşkın çabalarım sonuç ver­ m eyince dışa yönelm ek zorunda kaldım. Kül­ tür Bakanlığımızın bu seferki büyük anlayışı ve Döner Sermaye Müdürlüğü’nün gayreti ile g e ­ çen şubat ayında Macaristan’da Macar Radyo orkestrası, korosu ve solistleriyle yapıma giriş­ tik, ama orada da aksilik bizi kovaladı durdu. İlk öngörülen tanınmış bas hastalanınca elde olan tek olanakla genç bir sanatçı bulundu ve işe devam edildi. Tam son bölüm e gelmişken de alto hastalandı ve proje mayıs ayına kaldı. O sırada da ben rahatsızlandım, ama ölümüm pahasına da olsa bitirmeye ahdederek sonu­ ca eriştik ve plak bitti. Şu anda kapak hazır- lanmaktadır.

G eçen yaz İzmir’de yapılan Kültür ve Sanat Festivali’nin açılışına konan oratoryo bu kez başka bir azizliğe uğradı. Fuar açıkhava tiyat­ rosunda yapılması kararlaştırılan 3 prova etraf­ tan gelen sesler yüzünden yapılamayınca kon­ ser tehlikeye düştü. Zira geriye bir tek prova kalıyordu. Organizasyon komitesinin büyük gayretleri ile son gün sükûnet sağlandı. İzmir D evlet Senfoni Orkestrası, İstanbul Devlet O pera Korosu ile değerli solisitlerimizin insan üstü gayretleriyle başarılı bir seslendirme çıktı.

Ancak bir Türk oratoryosunun ilk plağının almanca olması beni tatmin etmediği için İs­ tanbul’daki bu seslendirme vesilesiyle radyo­ da stüdyo kaydının yapılması, sonra da plak çıkarılması kararlaşmışken gene son dakikada bir aksilik çıktı: Radyo stüdyosundaki teknik re­ vizyon nedeni ile ses alma olanaksızlaşmıştı. Bittiği zaman-eğer başka aksilikler çıkmazsa- yarım yüzyıla yakın bir süre sonra yurdumuz­ da da kaydetme kıvancını duyabileceğiz.

Yazım ın başındaki Yunus Emre Oratoryo­ su ve “ Ben” deyimine tekrar değinerek asıl an­ lamını şu şekilde vurgulayacağım:

Ben bu oratoryoyu bütün dünyada tanıtmayı meslek yaşantımın şu aşamasında en büyük gaye edindim. Bunun nedeni müzik değerinin yanısıra Yunus Emre’nin kişiliğidir. Bundan 600 yıl önce Anadolu’nun bağrından bir “ koca” çıkıyor ve o zamanın bağnaz dünyası­ na en hümanist deyimlerle insanların, dinle­ rin, mezheplerin ve inançların eşit olduğunu haykırıyor. Yunus Emre eski uygarlığımızın en büyük kanıtı, en yüce sembolüdür. Bu orator­ y o ise eski uygarlığımızla müzikte en yüce zir­ velerinden birine ulaşan Atatürk Devrimlerinin eşsiz bir sentezidir. Ben bu sentezi naçiz d eğ ­ neğim le bir kaldıraç gibi kallanarak dünyaya seslenmek istiyorum. Ancak buna benzer ha­ reketlerdir ki bize “ çağdaş uygarlığın hemşeri- si olm a” vasfını kazandırabilecektir..

(17)

“YUNUS EMRE”

SESLENDİRMELERİ

İSTANBUL DEVLET OPERA ve

BALESİ’NİN “YUNUS EMRE”

SESLENDİRMELERİ

-25 Mayıs 1946 -30 Mart 1947 -1 Nisan 1947 -25 Kasım 1953 -14 Aralık 1958 -27 Mayıs 1972 -11 Şubat 1980 -20 Mayıs 1983 -13 Nisan 1985

Ankara; şef: A.Adnan Saygun Paris Radyo Orkestra ve Koro­ su; şef A. Adnan Saygun Paris Salle Pleyel de Saint Eus-

tacne Korosu ve L'amoureux Orkestrası; şef: A.Adnan Saygun

New Work Symphony of the air orkestras. Crane Chorus. Bir­ leşmiş Milletler’de; şef: L.Sto- kowsky

Potsam Devlet Üniversitesi yıl­ başı konseri; şef: A ,A dnan Saygun

Budapeşte Devlet Senfoni Or­ kestrası ve Kodaly Korosu; şef: M. Erdely

Amerika’da Lake Placid’de Uluslararası Kış Olimpiyatları’- nın açılış töreninde bir bölüm “ açılış korosu” adı ile çalınmış ve televizyonla dünyaya yayıl­ mıştır.

Viyana, Avusturya Radyo Senfoni Orkestrası ve Akade­ mi Korosu; şef: H.Şimşek Bremen Radyosu, Nord west­ deutsche Filarmoni Orkestrası ve Hamburg Radyo korosu; şef:, H.Şimşek

Ankara’da çeşitli zamanlarda icra edilmiştir; şefler: A.Adnan Saygun, Niyazi Takizade, R o­ bert Wagner, Hikmet Şimşek. Önümüzdeki yaz Berlin’in A v ­ rupa kültür şehri ilan edilmesi törenlerinde Hikmet Şimşek yönetiminde çalınacaktır. Ma­ car Radyo Orkestrası ve Koro­ su tarafından Hikmet Şimşek yönetiminde plağı yapılmış olup halen hazırlanmakta olan kapak tamamlandıktan sonra çıkacaktır.

1971- 72 Şef.Robert Wagner Koro Şefi:G.Kuhn

Solistler: Oya Atay, Melek Çeliktaş, Kevork Boyacı, Ayhan Baran 1972- 73 Şef. Robert Wagner

Koro Şefi:G.Kuhn

Solistler:Oya Atay, İşın Güyer, Kevork Boyacı, Ayhan Baran 1973- 74 Şef. Robert Wagner

Koro Şefi: G.Kuhn

Solistler:Oya Atay, İşın Güyer, Kevork Boyacı, Ayhan Baran 1978-79 Şef: Hikmet Şimşek

Koro Şefi: Gökçen Koray Solistler:Oya Atay, İşın Güyer, Kevork Boyacı, Ayhan Baran 1986-87 Şef. Hikmet Şimşek

Koro Şefi: Gökçen Koray

Solistler: Leyla Demiriş, Işın Güyer, Erol Uras, Attila Manizade

(18)

DIŞ BASINDAN

YANKILAR

... Duyduğumuz herşey çok asil.. orada hiç bir bayağılık görünmüyor.... Sayın Saygun'un eserini vucuda getiren asalet ve soyluluk onun ustalığının en iyi ispatlarıdır.

Louis Masson (Fransız Radyo Yayını 3 Nisan 1947)

...Yunus Emre’ de empoze eden ve birli­ ği sağlayan gayenin yüksekliği, tembelce çö­ zümlere iltifat etmemek,egzotizm, tarihsellik, sis­ tematik modernizm ve bunlar kolayca beğeni sağ­ ladı. Eser milli özellikleri ve küreselliği ile takdiri hak etmişti ve Paris kamuoyu bunu kuvvetle his­ setti ...

Marc Pincerle (Nouvelles Litteraires, 10 Nisan 1947)

... Hayat üzerine bu koyu ve derin dü­ şünmede herkes kendi problemlerini ve tasavvur- lannı bulacaktır, bu bile büyük minnet duymamıza yeter.

Marcel Beuafils (Dünyada Bir Hafta, 12 Nisan 1947)

... Adnan Saygun’un müziğinin bir asaleti var. Onda,kolay parlaklıklara itibar etmemek kesin ni­ yeti var.

Marc Pinerlee (La France au C om bat,l Mayıs 1947)

... Yunus Emrenin cephesi Batıya bakı­ yorsa da bu büyük eser Türk toprağı üzerinde in­ şa edildi. Köklerinde halka ait şeyler olduğu söy­ lenebilir. Bu temel saflık ile kültürel realizasyon çok lezzetlidir.

Maurice İmbert (İmages Musicales, 18 Nisan 1947)

... Büyük halk kitlesi tarafından tanınma­ yan bu kompozitör, ustalığını ve ilham kalitesini ispatlamıştır. Sayın A. A. Saygun kendini empoze etmekte ve modern müziğin temsilcileri arasın­ da yerini almakta gecikmeyecektir. 1 (Depeches Parisiennes,12 Nisan 1947)

... Sıcak bir ilgi gösterilen bu eserde, büyük ve orjinal güzellikler var.

M .T .(L e Guide De Concert), 18 Nisan 1947

... Bu eseri kavrayan olağanüstü lirizm onu büyük bir ustanın eseri yapıyor.

Gerard Michel (Paroles Françaises 11 Nisan 1947 ... Sayın Saygun büyük konuya cesareti ve tevazuyu birleştiren bir espri içinde yaklaşıyor. Kendi hislerini değişen müzik stillerinde ifade edi­ y o r... Orkestra ve insan sesi için zevk ve dikkatle yazıyor. Egzotik sistemlere gitmeden, şahsi renkler için bir kulağı var.Böylece solo flü­ tün alçak tonunu bir aryaya bas kontrastı olarak kullanıyor. Çarpıcı bir pasajda titreyen vokal hattı, sopranolarca koronun acil bas deklamasyonuna karşı kullanıyor.

Genellikle lirik olan şiirler basitliği ve folklo­ rik karakterinden dolay; kompozitöre kabiliyet­ lerini gösterme imkanı veriyor. Bu sıcak, renkli enstrümantasyonla belirtilmiştir.

Seyirciler Doğu ile Batı elementlerinin birle­ şiminden etkilenmişe benzemektedirler ve ese­ rin tümünden ziyadesiyle etkilenmişlerdir.

B.J.C. (Daily Mail,3 Nisan 1947) Bay Saygun; Bu büyük konuya cesaret ve korkaklığı birleştiren bir ruhla yaklaşmıştır. Ken­ di hislerini müzik stilindeki modayı

değiştirmeden yazmıştır. Orkestra ve insan sesi için zevk ve nezaketle yazmış. Her ne kadar ek- zotik aletlere müracaat etmemişse de, şahsi renkler için kulağa sahiptir. Böylece, Bas için aryaya kontrast olarak alçak tonda solo flüt kullanmış­ tır. Baslar tarafından acil konuşma hitabetine karşı, koronun sopranoları tarafından yükselen vokal sırasını çarpıcı bir pasaj içine koymuştur.

Howard Taubman (The New York Times, 26 Kasım 1958) Bu deklamasyon üzerinde durma,melodik ya­ ratmada bir fakirlik doğurmadı, tersine, eser gü­ zel melodiler ile dolu ve bunların çoğu penteto- nik bir şarm taşıyorlar,bu da şiire uyuyor.... Halk ethosu ile batı müzik konvansiyonlan oratoryonun dördüncü bölümünde en güzel etkileyici pasaj­ ları yaratıyor.

.... Yunus Emre’de yoğun milli müzik veya ye­ ni bir sentezi eskiyle birleştirme, Bartók müziği­ nin halk müziği ezgilerindeki gibi var. Daha Üni­ versel bir stil var.... Eserin şiiri ve dramatik he­ defindeki birlik, stil uyumsuzluklarını yeniyor ve dinleyiciyi bir genel asalet ve ruh yüksekliği hissi ile başbaşa bırakıyor.

(19)

Franklin B. Zimmerman (Musical Ouarterly , Ocak 1959) ... İnsanın ümide, insanın aşka inancının ezeli dramı, dünyanın çekilmez sıkıntılarının üze­ rine çıkıyor ve seslerin uyumu ve orkestra ile ta­ kip ediliyor, flütler ve yaylı aletler birbirine karı­ şıyor ve insanı yücelten ulvi bir işlemeye dö­ nüşüyor.

Joseph T. Shipley (Yeni Lider, 15 Aralık 1958)

... his ve müzik olarak şüphe edilmez bir değerde

Joseph Kaye (Kansas City Star, 30 Kasım 1958)

YUNUS EMRE

ORATORYOSUNUN

ALMANYA’DA İLK

YORUMLANIŞI

Artık biz de, Avrupa’da az tanınan, ancak lirik Türk şairleri üzerinde büyük etkisi olan or­ taçağ şair ve mutasavvıfı Yunus Emre’nin d e ­ rin felsefesi ve büyük dil gücü hakkında bilgi sahibi olmuş bulunuyoruz. Bremen Radyosu’- na borçlu olduğumuz bu ilk Alman-Türk kon­ serinde A . Adnan Saygun’ un “ Yunus Emre” oratoryosu Alm anya’da ilk kez olarak yorum ­ landı ve Glocke Salonu’nda unutulmayacak anılar bıraktı.

Yapıtın etkileyiciliği, 13. yüzyıl ortalarında doğan ve şiirlerinde insancıl düşünceyi derin bir Tanrı sevgisi ile özdeştiren şairin kendisin­ den başlıyor.

Saygun, Yunus Emre’nin zengin yapıtların­ dan, sevgiyi, Dünyanın faniliğini ve Tanrı’nın affediclliğini işleyen metinleri seçrfıiş. Yaklaşık 60 dakika süren yapıtın birinci bölümünde in­ sanın ölümü yorumlanıyor, üzerinde canlı kal­ mamış, soğuk ve karanlık bir Dünya teması iş­ leniyor. Bu karanlıktan yükselen insan, Tan- rı’ya sorular yöneltiyor. “ Niçin insan iyilikler­ den ve kötülüklerden aynı ölçüde nasibini al­ mak zorunda?” İnsanoğlu niçin ölümle ceza­ landırılıyor?", “ Öldürmesine, çürütmesine ve

gözüne toprak doldurmasına karşın, intikamı niçin geçm iyor” ve ekliyor. “ Bir avuç toprağa bunca kıyl-ü K a l....”

Fakat sonra insan yüreği, bu tür düşünce­ lerden uzaklaşıp dost ve sevgi aramaya y ö n e ­ lerek şöyle yakarıyor: “ Y a Rabbi; dilerim, aş­ kın ver, şevkin ver” . İçten yakarışlar sonuçsuz kalmıyor, fazlası ile gerçekleşiyor: “ Aşkın şa­ rabın içeli kandalığım bilimezem /Şöyle yavu kıldım beni, isteyüben bulumazam.” Bundan sonra insan sevgisi ilahi Tanrı sevgisine dönü­ şüyor, yeryüzünün acılarından uzaklaşılıyor. “ Viran gönül nur oldu, cihanım yağma olsun” diyen insan şükranla kadere boyun eğiyor.

1907 yılında doğan ve bugün Türk besteci­ lerinin üstadı olarak nitelenen Ahm ed Adnan Saygun, Max Meinecke’nin almancasmı dü­ zenlediği bu olağanüstü şiirleri bazı romantik çağ sonrası tınıları ile B eethoven, Brahms, Schmidt’i anımsatan Avrupai bir müzik dili ile donatmış. Bazı melodik hatlarda folklorik ö ğ e ­ lere raslamak mümkün olduğu halde ritmik öğelerde folklor daha az kullanılmış. Bununla birlikte Saygun, ustaca hakim olduğu orator­ y o formunu zengin değişimlerle değerlendir­ miş. Müzik birinci bölümde herşeyden önce- buruk flüt solosu ile de simgelenen-içe dönük hüznü ifade ediyor. İkinci bölümün özellikle uzun, sık ve çoşkun sıralamalarla yükselişi, in­ san gönlünün Tanrı sevgisiyle nasıl yanıp tu­ tuştuğunu gösteriyor, sevgi dolu bir çoşku ve ilahi yüceliş içerisinde yanan bu ateş, insanı Tanrı sevgisi ile birleştiriyor.

Saygun, oratoryosunun bölümlerini, her öl­ çüsü içtenlikle dolu bir müzikle örülü ve sözle­ rin anlamını tamamlayan birer koralle bitiriyor.

işinin ustası şef Hikmet Şimşek, güçlü y ö ­ netimi, ateşli enerjisi ile, eserin derinliğini bü­ tün anlamıyla ortaya koyarak, hüzünlü timsal büyüleyiciliği, tutku ve çoşku yoğunluğunu la­ yık olduğu biçimde yorumladı.

Kuzeybatı Alm an Filarmoni Orkestrası şiir­ sel pasajlarda duyarlı, güçlü yükselişlerde renkli tınılardan oluşan bir müzik örgüsü oluşturdu. Kuzey Alman Radyosu Korosu (çalıştıran W er­ ner Hagen) görevini mükemmel tınılı bir dol­ gunlukla eksiksiz ve kusursuz olarak yerine ge­ tirdi. Soprano Gabriele Fontana özellikle tiz­ lerde parıldayan seslerle lirik partisini tu­ tuşturdu.

(20)

Türk solistler, İtalyan tınılı tenor Pekin Kır­ gız ile koyu renk etkili sesiyle bas Ayhan Ba­ ran sevgi hazzı içindeki dörtlünün vokal par­ laklığını tamamladılar.

Büyük mutluluk eseri olarak aralarında çok sayıda Türk’ün bulunduğu dinleyicilerin büyük gösterilerinde, biz Almanların Türk kültürü hakkında bildiklerimize yenilerin katılmasına şükran duygularımız da farkedilmekte idi. Tüm çabalara değdi.

YVeser Kurier ve Bremer Nachrichten Gazeteleri: 15 Nisan 1985

Gerek coğrafi, gerekse tarihi bakımdan yarı doğulu, yarı Avrupa’lı bir ülke olan Türkiye’­ de 20. yüzyılın akışı içinde yeni bir müzik türü gelişm eye başlamıştı. Orkestralar korolar ve müzikçi yetiştirmek üzere konservatuvarlar ku­ ruluyordu. Modern Türkiye’nin yaratıcısı K e ­ mal Atatürk “ Müzik uygarlığın en yüksek ölçüsüdür” demişti. Günümüz Türk müziğinin zirvesinde uluslararası üne sahip bir besteci bu­ lunuyor. 1907 doğumlu A h m ed Adnan Say- gun ötekileriyle birlikte Paris’te Vincent d İndi ile de çalıştı. Bugün yaratıcı bir sanatçı ve ö ğ ­ retmen olarak yaşantısını sürdürmekte.

1946’da bestelediği Yunus Emre Oratoryosu önemli eserleri arasında. Oratoryoya adını v e ­ ren Yunus Emre, 13. yüzyıldan 14. yüzyıla ge­ çiş dönem inde eserleri ile “ bütün dinler ara­ sında karşılıklı anlayış gösterilmesinin, bütün to p lu m la r arasında in san lığa d e ğ e r verilmesinin” savunuculuğunu yapan bir filo­ zof, bir şairdi.

Oratoryo, Saygun’un bizzat seçerek birara- ya getirdiği şiirleri kapsıyor. Bremen’deki Gloc- ke salonunda Alman dinleyiciler önünde ilk kez ve almanca olarak söylenen ve yaklaşık 75 da­ kika süren eserde 4 solist, karma koro ve sen­ fonik orkestra yer alıyor. Konserin bir özelliği Bremen Radyosu tarafından düzenlenen bu ilk Alm an-Türk müzik olayına iki Türk solistinin- Pekin Kırgız ve Ayhan Baran-yanısıra sopra­ no Gabriele Fontana ve alto Cornelia Bergen’in de katılmasıdır: İkinci özellik ise Kuzey Batı A l­ man Filarmoni Orkestrası ile Kuzey Alman Radyosu Korosu’nun Hikmet Şimşek tarafın­ dan yönetilmesidir. Başka bir özellik de, Nazi

Almanyası'ndan sürülen, başta Hindemith o l­ mak üzere, birçok Alm an müzikçi ile Alm an­ ya’da eğitimini yapan Türk müzikçilerinin sağ­ ladığı yoğun kültür-müzik ilişkilerinin bir hal­ kasını oluşturmasıdır. Solistler karma olduğu gibi, dinleyiciler de belirli bir ölçü içinde kar­ maydı. Zira bu tür müzik dinleyicisi Alm anya’­ da olduğu gibi, farklı müzik geleneğine sahip Türkiye’de de sınırlı düzeydedir.

Dinleyiciler yönünden yeni Türk müziğinin bu belgesini yakından tanımak çok ilginç ve te­ şekküre şayandır. Besteci Sâygun, Bela Bar- tok’la birlikte, Türk folklorunu incelemiş ve onun elemanlarını kullanmış. Müzik böylece doğu ile batı kültürü arasında adeta bir köprü oluyor. Bu gibi eserler yeni oluşan bir müzik kültüründe kişiliğini bulma fonksiyonunu da sağlarlar ve kendi müzik geleneğinin çok yön ­ lü olarak kurulmasına tem el oluştururlar. Bu konuda Japonya’dan, Kore’den ve Latin A m e ­ rika ülkelerinden yeteri derecede örnekler var. Eser, ülkesinin müzik elçisi Hikmet Şimşek’in usta yönetiminde nefis ve görkemli bir şekilde seslendirildi.

(21)

ISTANBUL

DEVLET OPERA

VE BALESİ

ORKESTRASI

1. KEMANLAR Ergun TE K İN S O N (Başkemancı) Süheyl P E T E K O Ğ L U (Başkemancı) Em esi P A T K O L O (Başkemancı) M ete Y E S Ü G E Y (Başkemancı Yrd) Arm ağan Y E S Ü G E Y Fatih E V C İL C engiz K Ü Ç Ü K Y ILD IR IM Meral BETİM EN Münir A K M A N Fikret B O Z K U R T Gülten T A N G Ü N E R Ali Enver Y A V R U Ülkü K O PE R 2. KEMANLAR

Giray R A S E N F O S (Gurup Şefi) Yılm az A K A O Ğ L U (Gurup Şef Yrd) Lam la İÇ G Ö R E N A yşe K Ü Ç Ü K Y IL D IR IM Emel ERGİN Ferdane A K P1N A R L! Süm er A T A K O ğuz Ö Z A N V ivian e A K K U Ş Pınar Ö Z U Y U N M A Z VİYOLALAR

Türkay T E K İN S O N (Gurup Şefi) A ni İN C İ (Gurup Ş ef Yrd) Ümit A S Y A L I G ökalp ŞİMŞEK Mustafa C A N O Ğ L U Berna T U N C E R Aysun ERKEK Çim en K A R A Ö M E R O Ğ U L L A R I Ç iğdem A L T AŞ ÇELLOLAR

Saim ER K U L (Gurup Şefi) Zafer K Ö K E (Gurup Ş ef Yrd) Ergün K U Ş Ç U Suzan Ç Ü L Ü K Cihangir K U T N A Y Arif Kem al S O Y A K Münif A K A L IN A y şe Pelin C O Ş K U N KONTRABASLAR Günnur PERİN (Gurup Şefi) Kerim S O Y S A L Volkan BİLEN ARP Ferda A R IK A N Dilek Ö Z G Ü N S Ü R FLÜTLER Yu su f B E R R A K (Gurup Ş ef Yrd) M ehm et PER VEZ

OBUALAR

Bilgehan A R K A N (Gurup Şefi) Hüsnü NEGİZ (Gurup Ş ef Yrd) Fuat ÇE LİK

KLARİNETLER Osman Nuri DİNÇER Tülay ÖRSER (Gurup Ş ef.Y rd ) FAGOTLAR Orhan Ş A L L IE L Yunus Emre A R K A N TROMPETLER Janos FİN T A Alfonz KISS Edip P O L A T KORNOLAR

Ertuğrul T U N A L I (Gurup Şefi) Haluk TÜ M ER (Gurup Şef. Yrd) Osman Kut D İN ÇER Ümit Y U R T L U K TROMBONLAR

Sezai T A R A K Ç I (Gurup Şefi) Neşet BETİMEN (Gurup Ş ef Yrd) BAS TROMBON

Murat D E M İR A L TUBA Mehmet SELEK VURMA SAZLAR Tülin TİTİZ (Gurup Şefi) Selçuk Y A R A R (Gurup Şef Yrd) Ç ığ T U R G A Y ORG Serdar Y A L Ç IN ÇELESTA Nurten TEZMEN ORKESTRA MÜDÜRÜ Osman Nuri D İN ÇER

Referanslar

Benzer Belgeler

Ateşli periyotlar sırasında karın ağrısı olan dört çocuğun ikisinde aynı zamanda ailesel akdeniz ateşi [familial Mediterranean fever (FMF)] geni pozitifliğinin de

Çok uluslu şirketlerin Avrupa kıtası içindeki yeniden yapılaşma süreçlerine yönelik yapılan analizler, düşük ücret seviyesine sahip Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa

O n bir yıllık beraberliklerini nikâh ile noktalayan çiftten A tıf Yılm az'm ta­ nıklığını sinema oyuncusu Türkân Şoray, TUrkali’ninkiniyse yakın ar­ kadaşı

Asırlardan beri klâsik edebiyatın muhterem dünyasına girmiş olan bu eseri, Vedad Ne­ dim, Burhan Asaî ve Sadri Ertem gibi arkadaşlarımızın idare ettik­ leri bir

Aziz naaşı 12 Mart 1987 perşembe günü (bugün) Bebek Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan aile kabristanında ebedi istirahate tevdi

aegyptiaca dressing showed significant diffence in the enhancement healing when compared to cotton gauge. In histological observations, we could see

Yeni Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Çankaya Köşkü ndeki tö­ renden sonra Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut'u Başbakan atayarak merak konusu olan yeni hükümetin Jet hızıyla

Çocuklar›n›n -az veya çok oranda- fliddet içeren video ya da bilgisayar oyunlar› oynamalar›nda sak›nca görmeyen, etkileri tüm uzmanlarca tekrarlan›p durdu¤u