• Sonuç bulunamadı

14. SAYININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ.

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "14. SAYININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ."

Copied!
208
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

MODERN TURKISH LITERATURE

A BIANNUAL PEER REVIEWED JOURNAL OF RESEARCH

14

EKİM 2016

(2)

Yurtiçi öğretim üyesi ve öğrenciler için abonelik bedeli

Yıllık 2 sayı, 26 TL Kurumlar abonelik bedeli

Yıllık 2 sayı, 60 TL Yurtdışı abonelik bedeli Yıllık 2 sayı, 35 ABD Doları Abonelik için hesap numarası Ziraat Bankası (Cağaloğlu Şubesi) IBAN: TR 91 0001 0008 8929 0448 1950 01

Posta Çeki Hesabı: 6115869 Satış, Abone

Ana Basım Yayın Molla Fenari Sokak Yıldız Han No.: 28 - 34110 Cağaloğlu / İstanbul Tel: (212) 526 99 41 (3 hat) Faks: (212) 519 04 21

Baskı

Ana Basın Yayın Gıda İnş. Tic. A. Ş. B.O.S.B. Mermerciler Sanayi Sitesi

10. Cad. No: 15 Beylikdüzü / İstanbul Tel: (212) 422 79 29

Hakem Kurulu Prof. Dr. YAVUZ AKPINAR

Prof. Dr. M. FATİH ANDI Prof. Dr. HÜLYA ARGUNŞAH

Prof. Dr. YUNUS BALCI Dr. SABAHATTİN ÇAĞIN

Doç. Dr. ŞERİFE ÇAĞIN Prof. Dr. NURULLAH ÇETİN

Prof. Dr. RECEP DUYMAZ Prof. Dr. İNCİ ENGİNÜN Prof. Dr. BİLGE ERCİLASUN

Prof. Dr. NÜKET ESEN Prof. Dr. RIZA FİLİZOK Prof. Dr. FAZIL GÖKÇEK Prof. Dr. VİLAYET GULİYEV

Prof. Dr. OSMAN GÜNDÜZ Prof. Dr. ÖMER FARUK HUYUGÜZEL

Prof. Dr. ŞUAYİP KARAKAŞ Prof. Dr. TURAN KARATAŞ Prof. Dr. EMEL KEFELİ Prof. Dr. NAİM KERİMOV Prof. Dr. ZEYNEP KERMAN

Prof. Dr. MURAT KOÇ Prof. Dr. MEHMET NARLI

Prof. Dr. ORHAN OKAY Prof. Dr. NAZIM HİKMET POLAT

Doç. Dr. CAFER ŞEN Prof. Dr. MEHMET TEKİN Prof. Dr. ABDULLAH UÇMAN

Prof. Dr. SEMA UĞURCAN Prof. Dr. ALEV SINAR UĞURLU Yayım Kurulu

Prof. Dr. İnci Enginün Prof. Dr. Yavuz Akpınar

Prof. Dr. Fazıl Gökçek Prof. Dr. Abdullah Uçman Prof. Dr. Alev Sınar Uğurlu

Dr. Sabahattin Çağın Yayın Koordinatörü

Mustafa Sökmen Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü

Dergâh Yayınları A.Ş. adına Asım Onur Erverdi İngilizce Editörü Doç. Dr. Atalay Gündüz Doç. Dr. Bahar Dervişcemaloğlu

Yazışma Adresi

Klodfarer Caddesi Altan İş Merkezi No.: 3/20 34112 Sultanahmet / İstanbul Tel: (212) 518 95 79-80 Faks: (212) 518 95 81 e-posta [email protected] Sayı: 14, Ekim 2016 ISSN: 1309-565X

Yeni Türk Edebiyatı, ULAKBİM Sosyal ve Beşeri Bilimler Veri Tabanı (SBVT)

(3)

GİZEM AKYOL

“Yüz: 1981” Romanında “Darbe” İzleri 7

ŞERİFE ÇAĞIN

Halit Ziya Uşaklıgil’in Eserlerinde Esaret 25

H. HARİKA DURGUN

Ahmet Mithat Efendi’nin “Gülme”ye Dair Görüşleri 43

NÜKET ESEN

Bir Osmanlı Kadınının Yazarlığı: Fatma Aliye 59

OSMAN GÜNDÜZ

Türk Romanının Gelişim Süreci İçinde Gözden Kaçan Sosyo-Politik Bir Roman: “Katırcıoğlu”

71 YASEMİN KOÇ

Sabahattin Ali’nin Hikâyelerinde Güzel Sanatlar 83

ÖZLEM NEMUTLU

Ahmet Mithat Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Mizah

105 DEMET SUSTAM

Mektup-Roman Geleneği Çerçevesinde “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde”

123 TUBA YILMAZ

Hüsrev Hatemi’nin “Dağıtmış Gazel” Şiirinde Metinlerarasılık Bağlamında Modern Hayat Eleştirisi

(4)

Hüseyin Siret Özsever Hakkında Bir Vesika Ömer Özcan 181 “Beş Şehir” Hatice Aybay 193

“Nasıl İyi Bir Okur Olunur?” Sorusuna ve Daha Pek Çoğuna Yanıt Olarak “Edebiyat Nasıl Okunur”

Yasemin Koç 197 “Bir Başka Paris” Ummahan Nerkiz

200

YENİ TÜRK EDEBİYATI DERGİSİNİN YAYIN İLKELERİ / 207

KİTAPLAR

BELGELER

(5)
(6)
(7)

Gizem Akyol

COUP EFFECTS IN THE NOVEL “FACE: 1981”

ÖZ: Bu yazıda Mehmet Eroğlu’nun Yüz: 1981 adlı romanında 12 Eylül darbesi-nin toplumsal ve bireysel etkileri üzerinde durulmuştur. 80 sonrası Türk romanı muhteva ve anlatım teknikleri bakımından kendinden önceki roman geleneğinden farklılık gösterir. Bu değişimde dünya genelinde baş gösteren bireysel yönelimlerin etkisi olduğu kadar, darbeyle birlikte edebiyatın sesinin kısılması da etkilidir. Bu-nunla birlikte dönemin sosyal ve siyasal gelişmeleri sanatla ve biçimsel arayışlarla harmanlanarak aktarılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Roman, Cumhuriyet romanı, Mehmet Eroğlu.

ABSTRACT: In this paper, Mehmet Eroglu’s novel named Face: 1981, 12 Sep-tember coup’s social and individual effects are emphasized. Post 80’s Turkish novel differs from the previous novel tradition in both content and narrative techniques. In this change, not only the individual trends throughout the world, but also muting sound of the Turkish literature along with the coup are effective. On the other hand, social and politicial developments of the period have been transferred by blending narrative and formal search.

Keywords: Novel, Republic Era Novel, Mehmet Eroğlu. ...

Yeni Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 14, Ekim 2016, s. 7-23.

(8)

Giriş

Bazı tarihler; meydana getirdikleri sosyal, kültürel ve siyasal sonuçlarla bir kı-rılmayı ifade eder. 12 Eylül 1980’de Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biridir. 12 Eylül bireysel, toplumsal, kültürel, siyasal alanların tümüne yönelik bir müdaha-le; bir dönüştürme çabasıdır. Darbeyle birlikte siyasal partiler kapatılmış, 1980’den önce başlayan sıkıyönetim artarak devam etmiş, örgütler etkisiz kılınmıştır. Nurdan Gürbilek, 1980’li yılları 1960 ve 1971 darbelerine kıyasla bir toplumun kendi devleti eliyle yaşayabileceği en sert ve şiddetli, baskıcı dönemi olarak tanımlar.1 1980’li yıllar, kendi içinde bir paradoks barındırır: Bir yandan ifade etme ve yazma özgürlü-ğüne kısıtlama getirilirken, diğer yandan bir söz patlamasının da bilinçli bir şekilde önü açılır. O zamana kadar konuşulmasında sakınca görülen, mahrem kabul edilen cinsellik gibi özel hayata ait mevzular basın ve televizyon aracılığıyla kamuoyunun gündeminde yer alır. Toplumsal hafızayı egemenlik altına almak ve biçimlendirmek, geçmişle şimdi arasına ciddi bir mesafe koymak, halkı istenildiği gibi mobilize etmek 80 sonrası egemen sınıf açısından elzem görülür.

1. 1980’li Yılların Edebiyat Atmosferi

Bizde roman Batı’da olduğu gibi sınıfsal çatışmalardan, bireyin kendini ifade etme ihtiyacından doğmamış, 19. yüzyılda devlet eliyle başlatılan bir Batılılaşma projesinin parçası olarak Batı’dan ithal edilmiştir. Bu yeni edebî tür Osmanlı aydınlarının birtakım değerleri, kavramları duyurmasında önemli bir görev üstlenmiş ve âdeta sosyal bir kurum gibi iş görmüştür. 1980 sonrası Türk romanı, yeni temalar ve teknikler açısın-dan eski roman geleneğinden bir kırılmayı ifade eder. Berna Moran’a göre Tanzimat döneminden başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte gerçekçi ve toplumcu bir yapıda seyreden Türk romanı, 1980’lerde yeni temalara yönelir ve postmodernizm akımının da etkisiyle Türk romanında köktenci bir değişikliğe zemin hazırlanmış olur.2 Necip Tosun’a göre, “ideolojilere olan inancın sarsılması ve beraberinde kimlik bunalımı ve arayışlar” Türk roman tarzının değişmesinde etkilidir.3 Dar gelirli işçi sorunlarını, köy ve köylüyü, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri vurgulayan romanların yerini, tarihsel kişiler ve olaylar, erotik/pornografik konular, suç ve suçluluk, homoseksüellik gibi temalar alır. Bu sayede sınıfsal olgular ve siyasi konular dışlanmış gibidir.4 Politikadan

1 Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, s. 101

2 Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, s. 53.

3 Tosun, “Seksen Sonrası Türk Öyküsünde Yüzleşme, Yalnızlık, İçe Dönüş”, s. 59. 4 Oktay, “1980 Sonrası Türk Romanı Üzerine Birkaç Önvarsayım”, s. 447.

(9)

uzaklaşan edebiyat da tarih konularına yönelerek bir nevi romanın zaman ve mekân öğeleri geçmişe yerleştirilmiş ve güncel konulardan uzak kalınabilmiştir. 1980’le birlikte, romanda ne yazıldığı sorusundan çok nasıl yazıldığına yönelik kaygılar ön plandadır. Biçim kaygıları ve kuramsal tartışmalar ön planda tutulmuş, yapısalcılık ve postmodernizm gibi yeni teknik ve anlatım türleri belirmiştir.

Hegel roman için “modern burjuva destanı” tanımlamasını kullanır. Hegel burada romanı, insanı siyasal ve toplumsal boyutlarıyla ele alan destanın devamı gibi görür. Romanı sosyal ve tarihsel boyutlarıyla ele alır. Romanın, “bilinçli olarak kaçmaya ve reddetmeye çalıştığında bile dolaylı veya doğrudan zamansallığın tümüyle” dışına çıkmadığını ifade eder.5 Eagleton’a göre ise edebiyat ve toplum arasında mekanik bir ilişki vardır. Buna göre edebiyat gerçeği olduğu gibi yansıtmayan “kırık bir ayna”dır. Bu aynada yansıtılanlar kadar yansıtılmayanların da bir değeri vardır. Keza bu bağ-lamda, 12 Eylül darbesinin ardından yazılan romanlardaki biçimsel yenilikler veya üzerinde durulan konular kadar durulmayanlar da bir mesaj olarak okunabilir. Berna Moran da 12 Eylül sonrasında bir grup romancının, bütün sosyal ve siyasal baskılara ve kültürel açıdan postmodernizm anlayışına rağmen toplumsal baskıyı ve şiddeti dile getirebildiklerinin altını çizer.6 12 Eylül darbesi, sadece ideolojik eksenli kavgalara darbe vurmakla kalmamış, Türk romanının yön değiştirmesine sebep olmuş; dolayısıyla edebiyata da darbe vurmuştur. Doğrudan gösterme veya yansıtma anlayışı, bu dönemde yerini dolaylı olana, üstü kapalılığa bırakır. 80 sonrası Türk romanı söz konusu biçimsel etkinin yarattığı bir “üstü kapalılık”ı bir avantaj olarak kullanmış, başka bir ifade ile teknik, içeriğin etkisini artırmada araçsallaştırılmıştır. Örneğin Bilge Karasu’nun Gece romanı biçimin yani roman tekniğinin içeriğe hizmet ettiği belirgin örneklerden biridir.

1980 sonrası Türk edebiyatındaki biçimsel arayışları bir tür direniş olarak de-ğerlendirmek mümkündür. 12 Eylül romanları yalnızca kurgusal metinler olmakla kalmayarak, dönemin siyasal ve sosyal gelişmelerini sanatla harmanlayarak aktarmış-lardır. Darbeyle birlikte siyasi söylemlerin ve ideolojilerin baskılanmasıyla bir kaçış edebiyatı kendiliğinden doğmuştur. Gerçeklerden uzaklaşmayı çağrıştıran “kaçış” bazı romancıların kaleminde bir başkaldırı niteliğinde ve netliğindedir. Ancak bu başkal-dırı, toplumsal değişim ve dönüşüme yönelik etkin bir başkaldırı değil, edilgen bir başkaldırıdır. Yüzlerce 12 Eylül romanı bulunmasına rağmen, bu romanların sesinin gür çıkmaması söz konusu başkaldırının tıpkı o dönem romanının genel atmosferi için söylendiği üzere “bireysel” kalmış olmasıdır.

Gürsel Aytaç, Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler adlı eserinde 1980’lerde Türk romanındaki eğilimleri iki başlıkta toplamıştır: Hesaplaşma ve tarihe yönelme.

5 Ertem, Romanlarda 12 Eylül Askerî Müdahalesi, s. 13. 6 Moran, a.g.e., s. 56.

(10)

Ahmet Altan, Adalet Ağaoğlu ve Mehmet Eroğlu’nun 1980 öncesindeki döneme ait politik eylemlerin eleştirildiği, ironik bir üslupla eleştirel bir yaklaşımın tercih edildiği bazı romanlarını hesaplaşma başlığıyla değerlendirmiştir. Ayla Kutlu, Attilâ İlhan, Tarık Buğra ve Sevinç Çokum’un bazı romanlarını ise tarihe yönelen romanlar olarak gös-termiştir. Ömer Türkeş, 80 sonrası romanını “bireyselleşme”, “hesaplaşma” ve “haz” eksenlerinde değerlendirir.7 Bu dönemi konu alan yüzün üzerinde roman olmasına rağmen Ömer Türkeş, bir 12 Eylül romanı külliyatından bahsedilemeyeceğini söyler. Benzer bir biçimde 12 Eylül’ün diğer darbelerdeki gibi romanda politik, ideolojik bir iz bırakmadığı kanaati de söz konusudur.8

Mehmet Özger, 12 Eylül Romanlarında Bellek, Özne ve İktidar Kavramlarının İncelenmesi adlı doktora tezinde 12 Eylül sürecinin bir şekilde devam ettiğini ve bu bakımdan roman açısından meseleye bitmiş gözüyle bakmanın yanıltıcı olabileceğini söylemektedir.9 Bu bağlamda hâlihazırda bir 12 Eylül romanının var olduğunu belirten Özger, 12 Eylül romanlarıyla ilgili yapılan eleştirileri yazılan romanların ideolojileri doğrudan sahiplenmeyişlerine; buna karşılık acıları, işkenceleri, bir anlamda insani duyarlılığı anlatıyor oluşlarına bağlar. Ona göre bu durumun nedeni ideolojilerin za-manla zeminlerini ve tutarlılığını kaybetmeleridir. Özger, 12 Eylül roza-manlarında öne çıkan konuları şöyle sıralar: İşkence, hapis hayatı, devlet, örgütlerin yapısı, geçmişe yönelik eleştiri, sağ veya solun karalanması, darbecilerin çirkin yüzü, toplumsal bellek yitimi, bireysel bellek yitimi, değer değişimi veya yitimi, ideoloji, birey, psikolojik ve fizyolojik sakatlanmalar, kaçış, cinsellik, umutsuzluk, bunalım, yozlaşma, aydın, sansür, sıkıyönetim ve tecavüz.

2. “Yüz: 1981”de Darbe İzlekleri

2.1. Birey

Birey, Osmanlı’dan günümüze siyasi ve toplumsal olarak tam anlamıyla idrak edilememiş bir kavramdır. Bu durum, kişisel kabullerden önce toplumsal olarak “biz” duygusunun “ben”den önce gelmesiyle ilgilidir. Osmanlı’da âdeta bir “baba” kont-rolünde yaşayan “birey”in varoluşu iktidarın sınırlarını çizdiği dünyevi ve uhrevi yaşam alanlarına göre tanımlanır. “Baba” veya “Oedipus metaforu” olarak da bilinen bu durumu Foucault, pastoral gelenek veya çoban metaforu şeklinde ifade eder.10

Hü-7 Türkeş, “Darbeler, Sözün Bittiği Zamanlar,” s. 432. 8 Narlı, Roman Ne Anlatır?, s. 184.

9 Özger, 12 Eylül Romanlarında Bellek, Özne ve İktidar Kavramlarının İncelenmesi, s. 18. 10 Foucault, Özne ve İktidar, s. 25-40.

(11)

kümdarın her şeyin hâkimi olduğu ve kutsal kabul edilen gelenekle de desteklendiği bu toplumsal yapı, bireylerin hayat algılarının veya felsefelerinin şekillenmesinde etkilidir. Foucault’nun sözünü ettiği “çoban metaforu” ifadesine benzer bir karşılığı Tanpınar da Osmanlı için “saray istiaresi” olarak ifade etmiştir.11

Cumhuriyet, bireyin kendini yeniden tanımlamasına imkân sağlayan ilerici bir adımdır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde âdeta bir “bilinç yarılması” ile sarsılan bireyler, pozitivist sisteme çarçabuk uyum sağlayamamıştır. Bu bağlamda uzunca bir süre boşlukta kalma duygusu hâkimdir. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yılla-rında yazılan romanlara bakıldığında siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin birey üzerinde ne şekilde iz bıraktığına tanık olunabilir. Örneğin Cumhuriyet yıllarının en üretken yazarlarından biri olan Enis Avni Akagündüz’ün Zekeriya Sofrası (1938) adlı romanının kahramanı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde bireylerde yaşanan zihinsel karmaşayı belki de bütün çağdaşları adına özetlemiş ve kendisini üç parçaya bölünmüş gibi hissettiğini vurgulamıştır. Bunlardan biri “Osmanlı”, biri “kozmopolit” ve diğeri de “boşluk”tur. Daryush Shayegan, medeniyet değişmesine muhatap olan bilinçlerin “yaralı bilinç” olduğunu söyler.12 Ona göre yaralı bilinç, geleneksel düşünme ve davranma kodlarıyla modernite arasında kalmış, ne modern ne de geleneksel olana bağlanabilmiş olan bireylerin bilincidir. Esasında Türkiye’de Doğu-Batı ikileminin ve arada kalmışlık duygusunun şu an bile aşıldığını iddia etmek oldukça güçtür. Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri adlı eserinde bunalım dönemlerinde başat olan kültür tipiyle, o kültürde egemen olan toplum felsefesi tipinin paralel olduğunu; duyumcul bir kültürde duyumcul kuram felsefelerinin egemen olduğunu; düşünsel kül-türlerde düşünsel ideolojilerin görüldüğünü belirterek çökmekte olan kültür tipiyle ilişkili olanların gerileyip yükselen kültür tipiyle uyum hâlinde olanlarınsa kök saldığını ifade etmektedir.13 Cumhuriyet’le birlikte Osmanlı veya “Doğu” medeniyeti dairesinden Batı medeniyetine geçişte “Batı” galip olmuş ve toplumda kök salmıştır. Söz konusu oluşum birey açısından çok olumlu getirilerle sonuçlanmıştır. Başta kadın hakları olmak üzere kişisel hak ve özgürlükler artmış, bireysel olarak eskisinden çok daha farklı bir yaşam önermesine imkân tanınmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki bütün bunlar toplumun içinden çıkan bizzat bireyler tarafından aktif bir mücadele ruhuyla talep edilmemiştir. Bizde bireyin uç verememesi bugün de var olan bir gerçekliktir. Asırlar boyunca kendisi için “iyi olan”ın ne olacağı bir başkası tarafından takdir edilmiş olan bir toplumda bireyin uç verememesi normal bir durumdur. Her siyasi sistem, toplum ve dolayısıyla bireyler adına karar vermiş, bireyin kendisinden ziyade toplumsal bir proje hedeflenmiş ve bu koşullarda birey kendi benliğini, varoluşunu bir “günah” gibi ötelemiştir.

11 Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, s. 1-33. 12 Shayegan, Yaralı Bilinç, s. 7.

(12)

12 Eylül dönemi, George Orwell’in 1984 adlı romanındaki gibi herkesin gözet-lendiği, mahremiyetin olmadığı, ülkenin açık bir hapishaneye döndüğü zamanlardır. Birey kavramı bu kez başka bir “darbeyle” bastırılmaya çalışılır. Susturulmaya çalışılan “bireyler” toplumsal değerlerin örselendiği, ahlâki normların sarsıldığı bir dönemde “şey”leşmiş durumdadır. Ancak bu dönemde paradoksal bir şekilde bireyi anlatan romanlar çoğalmaya başlar. Bireyin kendisine yabancılaşması, ötekileştirilmesi süreci siyasal bir eleştiri gibi romanlardaki yerini alır. Buradaki mesele “özgürlük” sorunudur. Kafkavari bir okumayla bireyin başkalaşması, kendinde kaybolması toplum tarafından yadırganır ve hücreye kapatılması gerekli bir unsur hâline gelir. Zaten bireysel dü-şünme alışkanlığı olmayan bir toplumda farklı sesler âdeta çatlak ses olarak algılanır, bu kişiler ya “tutunamayan” olur ya da “aylak adam.” Boşluk duygusu, 80 sonrası siyasal kırılmanın yaşandığı bir dönemde önemli bir kavrama dönüşür. Heidegger’in “dünyaya fırlatılmışlık” olarak ifade ettiği gibi insanın kendisini sürgünde hissetmesi durumu söz konusudur. Yaşanan çekişmeler, kavgalar, heyecanlar darbeyle birlikte bir anda kesilmiş ve sokaklar boşalmıştır. Sokağın boşalması, içe çekilişi getirir ve darbeli bireyler bireysel tarihini sorgulamaya başlar.

Romanlardaki bireyselleşme olgusu toplumsal kaygılar taşımayı bırakma veya birey-sel sorumluluklardan kaçma şeklinde görünür romanlarda. Benzer özelliklerle karşımıza çıkan bu bireyler, 12 Eylül sonrasında her taraftan kuşatılmışlık duygusuyla içlerine dö-nerler. Türk romanında filizlenen birey/karakterler bir Bulantı’daki gibi varoluşu, hiçliği sorgulamazlar ya da Camus’daki gibi bir isyan duygusunun izleri de yoktur benliklerinde. Mehmet Eroğlu’nun Yüz: 1981 romanını “bireyin romanı” olmaktan ziyade “birey eksenli” bir roman olarak değerlendirmek mümkündür. Mehmet Tekin, söz konusu romanın insanı ve insanlık durumunu anlattığı inancındadır.14 Romanda adı verilmeyen anlatıcının şahsında hayattaki her şeyi tüketime endeksleyen ”ben” merkezli bireyin izleri yer alır. Bir mirasyedi olan bu anlatıcı, bono ile hisse senedi alarak yaşamını sürdürür, toplumsal üretime hiçbir katkısı yoktur, kolay ve cazip yaşam tarzlarının kıyısında sadece temel ihtiyaçları olan yeme, içme, cinsellik, gezme, barınma gerek-sinimlerini karşılayan 80 sonrası sürecin prototipidir. Sadece maddi tüketimi ile değil, manevi değerler tüketimi ile de dönemin insan profiline yönelik bir eleştiri gibi durur. Duygularını ve bedenini de tıpkı para harcar gibi tüketmekte ve tükendikçe azalmak-tadır. Ancak bu günden güne azalmışlık da onu rahatsız etmez. 80 sonrası toplumsal değişim rüzgârına o kadar iyi adapte olmuştur ki yanı başında olup biten siyasal ve toplumsal olaylar ilgisini çekmediği gibi dümdüz akıp giden hayatına vurulmuş ra-hatsız edici darbe gibidir. Toplam sekiz günün anlatıldığı roman, geriye dönüşlerle 1970’lere dek uzanır. Zamanlar arasında geçişler yapılır. Zaman, iç monolog ve bilinç akışı teknikleriyle geçmiş, an, gelecek zincirinde kırılmalarla kurgulanır.

(13)

1981’i bir milat gibi taşıyan kahraman, “belleksiz sürgün”ünde oradan oraya sav-rulur.15 1981, iki olayla anlatıcının hayatında yer etmiştir. Bunlardan ilki askerdeyken şahit olduğu bir cinayet ve Prof. Tahir Hoca’nın sorgusu sırasında yapılan işkencelere tanıklık. İlk olayda öldürülen kişinin kardeşiyle yıllar sonra yüz yüze geldiği vakit kendisine utanıp utanmadığı sorulduğunda duyguları şöyledir: “Utanmış mıydım? Hatırlamıyorum, hatırladığım, herkesin kaybolan sağ bacağını unuttuğu o cesetti. Genç bir kadının bir terzi gibi dikmeye, tek bir bedene dönüştürmeye çalıştığı parçalanmış bir çocuk. Utanmış mıydım? Bilmiyorum.”16

80’li yıllar tüketimin bir ekonomi politikası olarak benimsendiği yıllardır. 24 Ocak Kararları adı verilen ve Türk ekonomisinde köklü değişimleri ihtiva eden uygu-lamalar, birçok kaynakta da belirtildiği gibi 12 Eylül’ün hazırlayıcılarındandır. Darbe sonrasında uygulamaya konulan bu ekonomik program, beraberinde birçok problemi gündeme getirmiştir. “Turgut Özal’ın 80’li yılların ilk yarısında kurduğu ve her türlü siyasal eğilime –buna sol da dâhildir– yeşil ışık yaktığı partisi, çıkış noktasındaki yak-laşımları açısından bu bağlamda değerlendirilebilir. Daha sonra “köşeyi dönmek”, “bir koyup üç almak”, “benim memurum işini bilir” gibi sözlerle dile getirilen yozlaşmış bir düşünce yapısı, etik ilkelerin hiçe sayıldığı ve tek ereğin maddesel kazanç olduğu vahşi/lümpen bir kapitalizmin vardığı uç noktayı simgelemek için kullanılabilir.”17 Mehmet Eroğlu, anlatıcı-kahramanına isim vermeyerek onu bir anlamda şeyleşmenin kendisi gibi gösterir. Diğer yandan da aslında “o” kişi ile okur arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmış olur. Romanın sonunda anlatıcının şu sözleri bu anlamda dikkate değer: “Adım? Adımın ne önemi var? Çok istiyorsanız beni kendi adınızla çağırın. Bütün sorunları çözer. Zaten birbirimizden ne farkımız var? Belki bilmek istersiniz, artık yüzümü merak etmiyorum. 1981’de her şey gibi o da değişmiş. Sadece benimki mi? Aslında hepimizinki değişti ama tek fark, bu değişikliğin benim yüzümde açığa çıkıyor olması. İsterseniz, bu sizi rahatlatacaksa ‘yüzsüz’ün biri diyebilirsiniz...”18

12 Eylül döneminde asteğmen olarak görev yapan anlatıcı bu süre zarfında çeşitli işkencelere ve cinayetlere tanık olur ve özellikle de 1981’de engelleyebileceği bir cinayette “susar” ve bu olay geleceğini belirler. Bencillik duygusu, birey olma bilin-cinin doruklarında yükselir ve ona şunu dedirtir: “Yaşamdan daha önemli hiçbir şey, hiç kimse yoktur benim için. Yaşam hiçbir şey için feda edilemez. Özgürlük, adalet, erdemler... Bu kavramlar yaşamdan daha önemli değillermiş. (...) 1981 bana bunu öğretti.”19 Anlatıcının bu hâli, iktidar tarafından olaylar karşısında sükûnetini sonsuza kadar korumayı başarması öngörülen insan tipini akla getirir.

15 Eroğlu, Yüz: 1981, s. 413. 16 Eroğlu, a.g.e., s. 344.

17 Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, s. 60. 18 Eroğlu, a.g.e., s. 455.

(14)

1980 askerî darbesiyle birlikte siyasi baskı, toplumsal baskıya evrilerek bireyi mahalle ölçeğinde de ezen bir yapıya dönüşür. Bireyin bilinçüstü düşünceleri eyleme dönüşemeden bastırılmaya çalışılır. Bunun en etkili yolu da bilinçaltını devreye sokup onu beslemektir. Bu bağlamda, özellikle medya kanalıyla toplumun değil, bireylerin bilinçaltı harekete geçirilmeye çalışılır. Bireyi toplumsal olandan kopararak, “ucuz” ve zamanı tüketmeye yarayan eğlence biçimleriyle renkli bir dünya sunulur. Bunun getirisiyle de başıboşluk ve âdeta bir başıbozukluk bireyden başlayarak kademe kademe tüm topluma yayılır. Birey ölçeğinde bu durum, kıstırılmışlık duygusunu ötelettiğinden, bir sorgulanmaza dönüşür: “Bilincim yarı kapalı ya da açık: Tam doğmanın eşiğindeki gibi. Şu anın bilincindeyim ama daha sonra her şeyi unutacağım. Bizim gibilerin bel-leği olmaz. (...) Belbel-leğim tıpkı vicdanım gibi 1981’de yer değiştirdi. Beynimden bana ne, beni ilgilendirmiyor dediğim boşluğa taşındı. Hepimizinki gibi, sizlerinki gibi.” diyen anlatıcı, “fikir sahibi olmaktan, hastalıktan kaçar gibi kaç”maktadır.20 Hiçbir şeye tutunamaz, tutkuyla yaklaşamaz.

Anlatıcının, çocukluk arkadaşı Nejat gençliğinde sıkı bir solcudur. Ancak geçen zaman onu bu tarafından uzaklaştırmıştır. Bir reklam ajansının sahibi olan Nejat, medya ile ilişkisi bağlamında darbenin toplumsal değişim ve dönüşüm aygıtlarından birine hizmet etmektedir artık. Medya, 80 askerî darbesinden sonra hızla gelişen bir mecradır. Özellikle kapitalist arenanın gelişmesi yolunda önemli bir araçtır. Hanife Özer’in 12 Eylül 1980 Darbesinin Türk Romanına Yansıması adlı doktora tezinde 1980’lerde Türk toplumun basın yoluyla dönüştürülmek istenmesini şu sözlerle ifade edilir:

1980’lerin sonlarından itibaren basın (özellikle İstanbul başta olmak üzere metropol kentler bağlamında) yüksek gelir gruplarına seslenen yaşam tarzı haberciliğini (lifest-yle journalism) benimsemiştir. Farklı mekân ve yemek çeşitlerinin tanıtıldığı gusto-stil köşeleri, sınıf ve statü belirten ürünlerin tanıtıldığı reklamlaşan haberler yazılı basında yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu dönemde gurme, lifestyle, trend gibi kavramlar da gaze-telerdeki köşe yazıları, magazin dergileri ve özellikle hafta sonu eklerinin içeriklerine yansımıştır. Türkiye’de tirajı yüksek popüler gazetelerin hafta sonlarında ilave olarak yayımladıkları magazin içerikli ekler, haftalık ve aylık magazin dergileri, yerli ve ya-bancı diziler, komedi programları, talk show’lar, reality show’lar, yarışma programları, Televoleler ve hatta magazinleşen haber bültenlerinin içeriklerinde küresel sağ değerlerin hâkim hâle geldiğinden söz edilebilir.21

Dönem, hem bireyselliği kışkırtmış hem de tektipleştirme ve aynileştirme yolunda bireyi kendisine yabancı kılmıştır. Romanda bu hâlin tarifi belki de anlatıcının hayatta kalmak için bir ilkeye dönüştürdüğü “bencillik” ve “sıradanlık” önermeleriyle netleşir.

20 Eroğlu, a.g.e., s. 454, 341.

(15)

1981’de anlatıcının bundan sonraki hayatının akışını değiştiren olay, “ölümü bu-laştırmak” olarak tanımlanır. Cinayeti görmezden geldiği o olay sonrasında hayatına giren ve kendisine âşık olan üç kadın, kendilerine has özelliklerini kaybederek ölür. Bu kadınlar anlatıcının aksine bir işi, mesleği, yetenekleri olan, üreten kadınlardır. An-latıcının sıradanlığına teslim olduklarındaysa bütün özelliklerini kaybederler: Ressam olan Işık renklere ilgisini; Sevda sesini yitirir. Romanda geçen “ölümü bulaştırmak” ifadesi hem bireylere has özelliklerin yitirilip kendilerinden uzaklaşmalarını hem de darbeyle birlikte sessizleşen, silikleşen toplumun üzerine serpilen ölü toprağı biçiminde değerlendirilebilir. Sıradanlık, değdiği herkesi, her şeyi yok etmektedir: “(...) gerçeğe, duygularımıza, aşka ve geleceğe düşman olan nedir? Yaşam, gerçeklere arkasını döner, merhameti ve aşkı unutur, geleceğe gözünü kapar ve kendini aşmaya çalışmaz, sadece varlığını korumak hâline dönüşürse ölümcül bir zehirle çürür: Sıradanlıkla...”22

Yüz: 1981 romanında darbeyle gelen düzenin bireyin özü ile varlığı arasında nasıl derin bir uçurum yarattığı ortaya konur. Sadece ruh değil, beden üzerinde de iktidar kurulmak istenmiş gibidir. Kalbî duygular romandaki ifadesi ile “ucuzlaştırılırken”, düşünce ve fikirlerin yeşerdiği beynin de ortadan kaldırılması lazımdır. Romanda Tahir Hoca’nın sadece öldürülmesi bunun için yeterli görülmez. “Tahir Bey’in beynini(n), düşüncelerinin toprağa karışmasını engellemek için öğütü(lü)p” yok edilmesi gerek-mektedir.23

2.2. Mekân

Her mekân belli bir toplumsal durumun, bir kültürün göstergesidir. Bachelard’a göre mekânlar, “peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.”24 Bachelard mekânı bir “ruh durumu” olarak tarif eder. Mekân belleği oluşturan bir unsur olarak da değerlidir. Bu bağlamda romanlarda yer alan mekânların her biri yazarın niyetini ortaya koyar.

Yüz: 1981 romanı belli başlı mekânlarda geçer. Bu mekânların her birinin temsilî bir anlamı olduğu söylenebilir. Anlatıcının yaşadığı apartman romanın önemli mekânlarındandır. Apartmanın güney kanadı ile kuzey kanadı arasındaki derin “çat-laktan” kaynaklanan anlaşmazlıklar ekseninde ülkenin içinde bulunduğu çatışmalar ve anlaşmazlıklara atıf vardır. Her iki açıdan da kazanan bir taraf yoktur. Çatlak, mevcudiyetini korumaya devam eder. Binanın buz gibi soğuk koridorları, yöneticinin katılığı “korkunun kol gezip insanı yaktığı şiddet simgeleridir.”25

22 Eroğlu, a.g.e., s. 444. 23 Eroğlu, a.g.e., s. 296.

24 Bachelard, Mekânın Poetikası, s. 36. 25 Önet, “Belleğini Yitirmiş Ülke”, s. 11.

(16)

Romandaki ev tasvirlerinde bir “hiçlik” söz konusudur. Işık’ın defterinde anlatıcı-kahramanla ilgili alınan notlarda ruh durumu ile ev arasında ilgi kurulur: “Yine de bir kişiliği olduğunu itiraf etmeliyim ama bölük pörçük, saçma sapan, kısacası parçalara ayrılmış bir kişilik bu: Boş bir güven, sonradan görmelik, özentili, yapay bir şıklık... Eğer biraz tutkusu olsaydı, bu tutku tutkal gibi, parçalarını yapıştırıp onu bir arada tuta-bilirdi. Bu arada evinde hiç geçmiş yok: Köksüzlüğün başka bir kanıtı.”26 Ferda’nın evi ise “boşluğu” ile dikkat çekicidir: “Salonda hemen hemen hiç eşya yoktu. Ucuz, tahta bir yemek masası, etrafında ikisi yerine çekilmemiş üç sandalye, açık renkli çiçekli bir kumaşla kaplı divan, duvar dibinde minderler, ortada ucu kıvrık küçük bir halı ve iki koltuk. Sanki bir ev değil de arada bir uğranılan garsoniyerlere benziyordu yaşadığı bu yer. Telefon örtüsüz masanın ortasına rastgele konmuş gibi duruyordu. Böyle evlerde rastlanabilecek düzenden, küçük biblolar, resimler, bir iki küçük örtü gibi, iz yoktu.”27

Anlatıcının ev dışında en sık gittiği yer oteldir. Otel odaları ve lobileri günlük alışkanlıkları hakkında bir fikir verir. Hayatını tüketim üzerine inşa etmiş bir kişi için bu mekânlar anlamlıdır. Günübirlik hayat tarzına yönelik bir mekân olan otel odaları romandaki ifadesi ile “ilişkiyi aşka tercih eden” kahramanın hayat tarzının mekânsal karşılığıdır. Her toplumsal süreç, kendi mekânını tanımlar. 1980’li yıllarda birey olgusu-nun iktidar eliyle bilinçli olarak ortaya çıkarılması, kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda romandaki otel odaları ve otel lobileri değerler ve temsillerle yüklüdür. 1980’lerde bir yanda ihtilalin etkisi sürüp giderken diğer yandan da toplumsal bir canlanma hâli ortaya çıkar. Kapitalizmin körüklendiği bu dönemde yeni bir zengin sınıf kendi geleneğini, yaşam tarzını yaratma çabasında gibidir. Bu bağlamda lüks yerlerde yemek yemek, bar hayatının doğması, dans etmenin yargılanmaktan çıkması, gösterişli ev partileri hep bu döneme has modalardır.28 Lüks otellerde verilen davetleri veya eğlenceleri de bu kültürün uzantısı gibi görmek gerekir. Romanda ise anlatıcının hayatının vazgeçilmezi olan oteller, sonradan görme zengin lümpen kesimin –mış gibi yaşanan hayatlarının mekânsal karşılığı olması bakımından anlamlıdır. Toplumun her kesiminde gözlemlenen tüketim, lüks, gösteriş merakı devlet eliyle teşvik edilmiştir. Romanda sokakların önemli bir yeri vardır. İsimsiz anlatıcı sık sık kendini İstanbul sokaklarında bulur. 80 askerî darbesi bir anlamda sokağa darbe vurmuştur. Sokaklar özgürlük taleplerinin dile getirildiği mekânlardır. Sokağın boşalması bu özgürlükçü havanın ortadan kalkmasıdır. Romanda sokaklar işlevsizleşmiş, serbest piyasa ekono-misine hizmet eden kesime ait kılınmıştır. Darbenin yarattığı “boşluk” ve toplumsal dönüşümün etkileri âdeta yeni değerler sistemi inşa etmiştir ve bu sistemin insanı yalnızlıkla baş etmek zorunda kalan sıkıntılı bireylerdir.

26 Eroğlu, a.g.e., s. 436. 27 Eroğlu, a.g.e., s. 102.

(17)

2.3. Kadın-Erkek İlişkileri ve Cinsellik

Romandaki ilişkiler ve özellikle de sevişme sahneleri 80’li yılların şiddet atmosfe-rinden nasibini almış gibidir. Anlatıcı-kahramanın hayatına giren altı kadın ve bunların dışında yaşadığı ilişkiler ekseninde dönemin panoraması okura sezdirilir. Anlatıcı, geçmişte tanıştığı kişileri “şimdi”ye getirir ve bütün yaşadıklarını geleceğini belirle-yen etkenler olarak görür. Monotonluk ve can sıkıntısı, aşk oyunlarıyla oyalanmaya dönüşür. Bu sayede günün en can alıcı siyasi olayları, ekonomik çalkantılar, sosyal değişimler görmezden gelinebilir kılınır. Kahramanın hayatında iz bırakan üç kadının ölümü, isimlerinin taşıdığı anlamların ölümünü de simgeler: Duygu, sevda, ışık... Bu anlamlar, dönemin ilişki biçimlerine yönelik bir göndermeyi de içerir. Duygusuz, aşksız ve umutsuz bir ilişkiler ağı... Ancak romanın sonunda Ferda’nın ölmemesi ve adının anlamı göz önünde bulundurulduğunda yazarın gelecekle ilgili umudu saklı tuttuğu düşünülebilir.

1980, toplumsal boyutta birçok konunun konuşulması dahi yasaklanmışken bir zamanlar mahrem olarak kabul edilen ve ulu orta konuşulmasından çekinilen özel ha-yat, cinsellik gibi konuları özellikle medya aracılığıyla özgürleştirmiştir. Bu bağlamda 80’li yıllar karmaşanın hüküm sürdüğü bir yapıdadır. Bu durumu Nurdan Gürbilek şöyle açıklar:

Özgürlüklerin en çok kısıtlandığı dönemdi 80’ler, ama insanlar kendilerini belki de ilk kez bu kadar serbest hissedebildiler, kurumların dışında olmanın serbestliğini, tüketme özgür-lüğünü, kendilerini bu dünyaya teslim etmenin hazzını tattılar. Teni ve iştahı keşfettiler, ama cinsellik denen bölge de ilk kez bu kadar çok konuşulan, o kadar çok kışkırtılan, o kadar yakından kuşatılmış bir alana dönüştü.29

Cinselliğin daha önce hiç olmadığı kadar öne çıkartılması devletin toplumsal tabakaları daha çok kontrol altına almak istemesi şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca, halkın ilgi ve dikkatini mahremiyetin ifşasına çekerek sosyal ve siyasal konulardan uzak tutmak hedeflenmiş gibidir. Bu nedenle özellikle cinsellik bağlamındaki yükselişi kendiliğinden gelişen bir sosyal değişim olarak değil de tasarısı yapılmış bir insan modelinin eğilimi olarak görmek gerekir. Cinsellik, söz konusu dönemin “metalaşma”, “şeyleşme” söylemini tamamlayan bir aygıttır.

Yüz: 1981, görünüş itibarıyla cinselliğin hüküm sürdüğü bir yapıdadır. Anlatıcı kahraman, hayatına giren kadınları cinsellik üzerinden tanımlar. Romanda cinsellik yozlaşmışlık ve yönsüzlük duygularıyla birlikte okura geçer. Mehmet Eroğlu, kendi-siyle yapılan bir söyleşide romandaki cinsellikle ilgili olarak şunları söyler: “Cinsellik

(18)

bireyselliğimizin önemli ve yadsınamaz bir parçası. Romanda cinselliğin güçlü bir şekilde akışı ise kahramanımızın yaşam biçimi ve kişiliğinden kaynaklanıyor. Birey-selliğinin öyle fazla katmanları yok: Özetle yaşıyor ve sevişiyor, belki de cinselliğin kadınları ele geçirmenin en kestirme yolu olduğunu düşünüyor.”30

Romanda, insan ilişkilerinden aşk ilişkilerine kadar bir yozlaşma hâkimdir. Anla-tıcının Ferda’yla olan ilişkisinde söylediği “ucuzlamak” tabiri, yozlaşan tüm ilişkilerin sebebini açıklar bir anlamda. “Ucuzladıkça yakınlaşmak ve birbirine yakışmak” birçok sorunun cevabı gibi durur.31 Romanda hiçlik ve belirsizlik cinsellikle bastırılmaya çalışılır. Arkadaşlık ilişkileri de dâhil olmak üzere bütün ilişkilerde yüzeysellik söz konusudur. Başka bir ifade ile “ruhsal temas” içermeyen ilişkiler yaşanmaktadır. Anlatıcı-kahraman birlikte yaşadığı kadınların kendisi haricindeki hayatlarıyla ilgili fazla bir şey bilmez. “Ara... Birbirimizden gizleyip söylemediğimiz şeyleri yatmadığımız sürenin içine atıp sorumluluktan kurtulduğumuz sürenin adıydı bu...”;32 romandaki ifadesi ile beden ruha tercih edilerek karşı taraf tamamen “beden” üzerinden tanımlanır: “Güzellik, kontrol etmekte zorlandığı bir içgüdüsü, arsız ve doyumsuz bir cinsellik, sınırsız bir ufka yaslan-mış denizleri andıran fırtınalı özgürlük duygusu... Nazan onu tanıdığımda bu ayakların üstünde yükseliyordu. (...) Hükmetme, cinsellik ve özgürlük... Bu tepe noktalarının arasında kalanlar ise Nazan’ın kişiliğinin az bilinen, gölgeli ve pek merak uyandırmayan yönleriydi: Yükselme ve para biriktirme hırsı, ölüm korkusundan kaynaklanan şaşırtıcı, sahtekârlık kokan dindarlığı, hastalık hastası denebilecek aşırı bir evhamlılık, yalnızlıktan bir çocuk gibi ürkmesi, hep üşümesi ve salıların uğursuz olduğuna inanması gibi...”33

Romanın genelinde hiçbir ilişkinin sağlıklı olmadığı söylenebilir. Kırık döküklük, belirsizlik ve umutsuzluk her şeyin üstündedir ve sonuçta herkes yalnızdır: “... hiçbir sevgi ne denli büyük olursa olsun varoluşumuzun yalnızlığını yok edemez. Hep duy-duğun o büyük, gerçek yalnızlık, bilinmezlik sanırım buydu.”34

2.4. Kültür ve Eğlence

Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı’nda Türkiye’nin 80’lerde yalnızca baskı dönemi olarak açıklanamayacak ölçüde bir değişim geçirdiğini ifade eder.35 “Kâr duygusunun, ar duygusunu kovduğu bir düzen”de36 kültürel alanlar da araçsallaşır. Kültür ilk kez

30 http://arsiv.ntv.com.tr/news/35571.asp 31 Eroğlu, a.g.e., s. 286.

32 Eroğlu, a.g.e., s. 340. 33 Eroğlu, a.g.e., s. 17. 34 Eroğlu, a.g.e., s. 444. 35 Gürbilek, Sessizin Payı, s. 30. 36 Gürbilek, Sessizin Payı, s. 73.

(19)

bu kadar önem kazanır, bir bakıma günlük hayatın kendisi kültürleşir, öte yandan da kültür denen alan özerkliğini kaybeder. Kültürel belleğin taşıyıcısı olan şairler, ya-zarlar, sanatçılar ve entelektüeller sıkı bir denetime tabi tutulur, itaate zorlanır, aksini iddia eden hapse atılır. Aynı şekilde gazete, dergi ve kitap gibi yine kültürel belleğin taşıyıcıları olan çeşitli kanalların da önü kesilir. Bu sayede gelecek nesillere bellek aktarımının akışına ket vurulur. Siyasetten uzak bir nesil yaratmak için âdeta “‘anything goes’ formülüyle dile getirilen ilkesiz/ülküsüz, her şeyin maddesel çıkar/güç sağlamak amacıyla kullanılabildiği bir eğilime de ‘çanak’” tutulur.37

Siyasetin kaçınılması gereken bir hastalık olduğunun düşünüldüğü bir dönemde düşünsel boşluğu dolduracak yeni uğraşlar, yeni “entertainment”lar oluşturulmuştur. Yüz: 1981’in kahramanı da darbe sonrası siyasetten uzak bu yeni insan tipinin örneğidir. “Parayı, belki de sahip olmaktan çok kazanmayı seviyorduk” diyen anlatıcı paranın kendisine “âdeta çelikten, kimsenin kırıp bükemeyeceği kadar sağlam bir iskelet” sağladığı inancındadır ve para kazanmanın değişik yollarını bir eğlence hâline getirir.38 “Para harcamanın seçkin yolları”nı keşif bu eğlencenin adı gibidir.39 Öyle ki para ve onun vasıta olduğu bir yaşam, hayatının en büyük sırrını ve gerçeğini unutmasına da vesiledir: “On beş yirmi gün içinde yetmiş beş bin dolara yakın para kazanacağım. Bu düşünce aynadaki yüzün ayaklandırdığı tedirginliği unutturdu. Yatağa uzandım, bilincim berrak bir su gibi akarak düşüncelerime karışan kuşkuyu temizledi. Parayı seviyor, yüzümü, insanları keşfetmektense nefret ediyordum. İnsanlar gizi, giz anlaşılmaz olanı, anlaşılmayan ise hüznü sürüklüyordu peşinden. Paraya gelince: Bilinendi, neşeydi.”40 Romanda “garip, iri, ruhsuz bir bedeni andıran” topluluklar “ülkenin değil, çok para kazandıkları kentin vatandaşları” olarak sunulur.41 Davetler bu toplulukları birleştiren önemli zamanlardır. İstanbul’un ileri gelenlerinden birinin evinde verilen davet şöyle tasvir edilir: “(...) davetlilerin yarısı reklamcı, öteki yarısı ise iki dakikada bir cep telefonlarıyla konuşan borsacılardı. Kalabalığın içinde birkaç magazin gazetecisi, iki de televizyoncu vardı. Erkeklerin çoğu neredeyse bir örnek giyinmiş, kısa saç tıraşlı genç adamlardan oluşuyordu. Koyu takımlar, daha koyu gömlekler ve koyu kıravatlar: Ülkenin değil, çok para kazandıkları kentin vatandaşları.”42 Paranın bir amaca dönüş-tüğü bu toplumsal yapıda, “değer” ihtiva eden bilgiler “çöp” sayılmaktadır.

Romanda siyasi konulara değinilmez. Dönemin güncel meseleleri geçmişe dönük hatırlamalar yoluyla veya ikili ilişkileri tanımlamada çok geride bir fon olarak durur.

37 Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, s. 60. 38 Eroğlu, a.g.e., s. 386, 323.

39 Eroğlu, a.g.e., s. 20. 40 Eroğlu, a.g.e., s. 279. 41 Eroğlu, a.g.e., s. 410, 66. 42 Eroğlu, a.g.e., s. 66.

(20)

Burada toplumsal bir duyarsızlık söz konusudur ve bu bir sessizlik olarak tarif edilir: “Zamk gibi yapışkan, lastik gibi esnek değildi bu sessizlik; ama taş gibi ağırdı, ha-reketsizdi de.”43 Siyasi olayların bir diğer fonksiyonu anlatıcının borsadaki parasının değer kaybedip kaybetmeyeceğini belirleyen bir unsur olmasıdır.

Anlatıcının hayatı bir tür bekleyiş zemininde geçer. Zaman bu bekleyişte âdeta genişlemekte ve yoğunlaşmaktadır. Bekleme anlarında içki en büyük dayanağıdır: “İçiyor ve bekliyorum. Beklerken derin düşüncelere kapıldığımı sanmayın. İçip tele-vizyon seyrediyorum.”44 Gazete, kitap gibi kültür ürünleriyle bağı ise oldukça zayıftır. Yazılı metinlere yoğunlaşamadığını sık sık tekrarlar. Gazete haberlerini on dakika sonra unutulacak yazılar olarak algılama eğilimindedir. 80’li yıllarda kültürel faaliyetler kısıt-lanırken, kitap yakmak dönemin etkilerinden biridir. Darbenin ardından binlerce kitap ya devlet ya da kitap sahipleri tarafından yakılarak imha edilir. Bu duruma romanda yatılı okul yıllarında anlatıcının şahit olduğu şu olayla temas edilir: “Söylentilere göre Ziynet, Eğitim Bakanlığı’nda etkili olan bir partinin yöneticilerinden birinin yakın akrabasıydı. Aslında bu söylenti Ziynet’in tutucu, kötümser ve şiddete eğimli kişili-ğiyle de örtüşmüyor değildi: Sık sık kütüphaneyi tarayıp zararlı olduğunu söylediği kitapları ayıklaması, topladıklarını yakması, bazı yazarları ve gazeteleri okumamızı yasaklaması, içinde iki cinsin seviştiğine ilişkin küçücük bir ima bile bulunan her şeyi yok etmesi gibi...”45

Romanda kitap veya entelektüel bir faaliyetin olmaması da olması kadar anlamlıdır. Yazı, bellek aktarımının temel unsurlarındandır. 12 Eylül’den sonra yazıya düşmanlık, iktidarın yazıyı bir tehdit olarak algılamasının sonucudur. Kitap bir suç unsuru olarak görülür. Yazılı basına getirilen onlarca yasak okumayan nesillerin oluşmasında etkili olmuştur. Okumayan nesil zamanla tek tipleşir ve sıradanlık baş gösterir. Eroğlu anlatıcının kendisiyle ilgili şu tespitinde robotlaşan, mekanikleşen bireye işaret eder: “Ne zaman uzun uzun düşünmeye kalkışsam, kendimi insanı hemen ele geçiren o uçsuz bucaksız, yapışkan sıkıntıyla karşı karşıya kalmış buluyordum. Sıkıntı ise beni alıp, dolaştırmadan, doğruca hep aynı iki sözcüğe götürüyordu. Bana ne... ya da, beni ilgilendirmez, boş ver gibi deyişlere...”46

Romanda müzayedeler, davetler, kokteyller eğlence kültürünün bir parçası ola-rak sunulur. Anlatıcının sinema gibi görsel sanatlarla olan bağı da zayıftır. 1980’den sonra Türk sinemasında Yeşilçam dönemi sona ermiş ve arabesk film furyası gündeme gelmiştir. Bunun yanı sıra seks filmlerinin de artışıyla sinema salonları boşalır. Aynı yıllarda terör ve anarşi Türkiye’yi sarmış, sokaklar çatışma yerine dönmüştür. Bunun

43 Eroğlu, a.g.e., s. 425. 44 Eroğlu, a.g.e., s. 128. 45 Eroğlu, a.g.e., s. 50. 46 Eroğlu, a.g.e., s. 53.

(21)

getirisiyle filmler sokaktaki lümpen seyirciye hitap etmeye başlar.47 Romanda da an-latıcının gittiği filmlerin niteliği ile bu durum yansıtılır.

Romanda değerlerin yitirilişi 12 Eylül’le ilişkilendirilir. Anlatıcı-kahraman vitrine bakar gibi yaşamaktadır hayatı. Taksim’de Cumartesi Anneleri’nin eylemini “beni ilgilendirmez” diye düşünür. “Her cumartesi dayak yemeyi bir yazgı hâline getiren” bu kadınların, başlarına ne geleceğini bilerek toplandığına inanır ve mağaza vitrinin-deki ayakkabılar dikkatini çeker.48 Sonra yine kendine döner ve şöyle söyler: “Birinci, ikinci ve üçüncü olarak ben gelirim, sonra başka hiçbir şey... Sonra gene ben ve sonra öteki insanlar...”49

12 Eylül darbesi ile düşüncenin her türlüsü tasfiye sürecine girmiştir. Toplum siyasetten arındırılmak istenirken, yeni dünya düzenin uyum sağlaması için de özel bir çaba sarf edilir. Kendisinden önceki neslin yenilgisini omuzlarında hisseden bu kuşak, gelecekten umutsuzdur. Gelecek nesillere yön veren aydınların büyük zorluk-larla karşılaşmaları gelecek umudunu köreltmiştir. 12 Eylül’den sonra üniversiteler üzerinde de yoğun bir baskı hâkimdir. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanılarak ideolojik eğilimleri nedeniyle sakıncalı görülen öğretim üyeleri sürgün edilmiş veya görevden uzaklaştırılmıştır. Romanda Tahir Hoca, ünü dünya çapında bir akademisyen olmasına rağmen düşünceleri nedeniyle işkencelere maruz kalır. Sonunda kendini evine hapseder ve isyanı pasifize olur. Tahir Bey’in dünya haritasında işaretlediği ve anlatıcının “özgürlük isteği” olarak yorumladığı bir rota vardır. Tahir Bey, okyanus-lara açılmayı hayal eder. Ancak açılan sadece ruhudur. Yanına alamadığı bedeni ise “özgürlük tutkusuyla, şeytani bir ateşin içinde alev alev” yanmaktadır.50 Anlatıcıya göre Tahir Bey, kendini dışarının tehlikeli, güvenli olmayan ortamından soyutlamış ve evine kapatmıştır. Çünkü bu ev, ruhunu özgürce okyanuslara açabildiği tek yerdir.

Sonuç

12 Eylül, Türkiye tarihinde bir milattır. Bir toplumun yeniden inşası, düşünce ve davranış kalıplarının değiştirilmesi yolunda atılmış önemli bir eşiktir. 80 sonrasında uy-gulamaya konan hemen hemen bütün programların temelinde siyasetten arındırılmış bir nesil yaratma çabası hâkimdir. Yeni dönemin ihtiyaç duyduğu yeni insan tipi yaratılarak bu programların kalıcı olması hedeflenir. “Her değişim, dönüşüm döneminde olduğu

47 Yağız, 1950-1975 Dönemi Türk Sinemasında Karakter ve Tipler: Türk Sinemasının Türk Toplumuna

Bakışı, s. 103.

48 Eroğlu, a.g.e., s. 198. 49 Eroğlu, a.g.e., s. 419. 50 Eroğlu, a.g.e., s. 288.

(22)

gibi 80’li yıllar Türkiye’sinde de ‘olumlu ile olumsuz’ daima yan yana durur. Ekonomi canlanır ama enflasyon çok yüksek rakamlara ulaşır, ihracatın yanında hayali ihracat, özel sektörün ve yabancı sermayenin teşvikine karşılık KİT’lerin yüksek zararları, serbest faiz politikasıyla birlikte faize dayanan bir yaşam seçimi ve sonrasında birçok kişinin iflası; ulaştırma, haberleşme ve iletişim alanlarındaki ciddi projelerin yanında bunların hayata geçirilmesinde görülen yasa ihlalleri vb. söz konusu ikiliğe örnek teşkil etmektedir.”51

Yüz: 1981 romanında ülkenin hoyratça tahrip edilişi ile toplumsal cinsiyet arasında ilgi kurulur: “Ülkemiz katıksız bir erkekliğin, iri fallus gibi dimdik ayakta duruşlarından ibaret. Bakan ne görüyor? Asık suratlı, hiç gülmeyen, yeteneksiz erkekler ve bu erkeklerin yazacağı onların sorumlu olduğu bir tarih. Bizim sevdiğimiz vatan bu mu? Ruhu, dokusu, sezgileri ve öfkesi hep erkeksi, adından başka hiçbir kadınsı öz taşımayan vatanımız...”52 İnceliklerin yok edildiği 80 sonrası Türkiyesi’nde hayal kurmak bile ağırdır. Çünkü kök-lerinden kopan birey için gelecek umudu yoktur. Geçmişten kopukluk ve geleceksizlik ise “şimdi”de donma noktasına getirir bireyi. Romanda Ferda’nın sürekli düş kurmasına karşın anlatıcının bunu bir türlü başaramaması, ümitsizlikle ilişkilendirilir.53

Şükrü Argın, 12 Eylül’ün ardından geçen onca yıla rağmen Türk edebiyatının bu dönemi yeterinde anlatmadığı inancındadır. Argına’a göre, anlatılanlara kulak verecek bir kamu kalmadığı gibi edebiyat da kendini felaketin dışında tutmuştur.54 Darbeyle ilgili romanlar darbenin etkileri görece geçtikten sonra yazılmıştır ve bu romanlarda darbe kavramının kendisi sorgulanmaz. Darbenin toplum ve birey üzerindeki etkilerine değinilir. Mehmet Eroğlu’nun romanında da “hayatının kalıcı bir özü olmayan, erdemlerle arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş; aşk, bağlılık, tutku gibi kavramların, üzerinde acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi eğreti durduğu, kendini, âşık olmaktan kaçındığı, sadece ilişki kurmayı yeğlediği kadınların terazisinde tartan; kişiliği hiç hayal gücü içermeyen bir anti-kahraman”nın şahsında “yüzsüzleşen” toplumun kendisi eleştirilir.

Anlatıcının evindeki aynayla yüzleştiği yerde kendisiyle konuştuğu şu sözlerle darbenin zihinlerde gerçekleştiği açıkça görülür: “Birini tanımadığım, üst üste, birbirine paralel –belki de iç içe– iki yüz mü taşıyordum, yoksa aynı yüzün iki farklı biçimi miydi ortaya çıkan? Sonunda yüzümü aynaya ilk bakışımda yeniden hatırlayacağıma aldırmadan, eski bir sevgili gibi unutmaya karar vererek, geleceğe attım.”55 Eroğlu, okura bir çıkış yolu sunmaktan ziyade; ufuksuz, felsefesiz ve ekseni kaymış bir top-lumu modern romanın imkânlarıyla göstermeyi, sergilemeyi ve sorgulatmayı amaçlar.

51 Özer, 12 Eylül 1980 Darbesinin Türk Romanına Yansıması, s. 17. 52 Eroğlu, a.g.e., s. 447.

53 Eroğlu, a.g.e., s. 412.

54

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/242/sukru-argin-ile-soylesi-edebiyat-12-eylul-u-kalben-destekledi#.V5X53_mLTcs

(23)

KAYNAKLAR

Bachelard, Gaston, Mekânın Poetikası, çev. Aykut Derman, İstanbul: Kesit Yayınları, 1996. Ecevit, Yıldız, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009. Eroğlu, Mehmet, Yüz: 1981, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2005.

Ertem, Ece Cihan, Romanlarda 12 Eylül Askerî Müdahalesi, İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2011.

Foucault, Michel, Özne ve İktidar, çev. Işık Ergüden-Osman Akınhay, İstanbul: Ayrıntı Ya-yınları, 2005.

Gürbilek, Nurdan, Vitrinde Yaşamak, İstanbul: Metis Yayınları, 2007. , Sessizin Payı, İstanbul: Metis Yayınları, 2015.

Mert, Nuray, “Beyaz Türk Dünyasında Eğlence”, İstanbul’da Eğlence, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2010.

Moran, Berna, “12 Eylül ve Yenilikçi Roman”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

Narlı, Mehmet, Roman Ne Anlatır-Cumhuriyet Dönemi (1920-2000), Ankara: Akçağ Yayınları, 2007.

Oktay, Ahmet, “1980 Sonrası Romanı Üzerine Birkaç Önvarsayım”, Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, 2004, S. 90/91/92.

Önet, Gül, “Belleğini Yitirmiş Ülke”, Yeni Binyıl Kitap, 13 Ekim 2000.

Özer, Hanife, 12 Eylül 1980 Darbesinin Türk Romanına Yansıması, İstanbul: İstanbul Üniver-sitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2011. Özger, Mehmet, 12 Eylül Romanlarında Bellek, Özne, İktidar Kavramlarının İncelenmesi, Muğla

Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Doktora Tezi, 2010. Tanpınar, Ahmet Hamdi, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Çağlayan Kitabevi, 1997. Tekin, Mehmet, “Toplumsal Yozlaşmanın Romanı: Yüz: 1981”, Türklük Bilgisi Araştırmaları,

2006, Volume 30/III.

Tosun, Necip, “80 Sonrası Türk Öyküsünde Yüzleşme, Yalnızlık, İçe Dönüş”, Hece Öykü, 2005, S. 9.

Türkeş, Ömer, “Darbeler; Sözün Bittiği Zamanlar...”, Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, 2004, S. 90/91/92.

Shayegan, Daryush, Yaralı Bilinç, çev. Haldun Bayrı, İstanbul, 2002.

Sorokin, Pitirim A., Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Göçebe Yayınları, 1997.

Yağız, Nebihat (2006), 1950-1975 Dönemi Türk Sinemasında Karakter ve Tipler: Türk Sinema-sının Türk Toplumuna Bakışı, Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sinema Televizyon Anasanat Dalı, Sanatta Yeterlik Tezi, İstanbul.

(24)
(25)

Şerife Çağın

ENSLAVEMENT IN THE WORKS OF HALİT ZİYA UŞAKLIGİL ÖZ: Halit Ziya’nın eserlerinde esir ticaretinin yansımalarından ziyade zengin ko-naklarında dadı, lala, uşak, halayık şeklinde bu kurumun bakiyesi olarak hayatını devam ettiren kişilerin aile içindeki konumları, geçmişlerinden kopamayışları derinlemesine psikolojik tahlillerle ele alınır. Yazar özellikle Cumhuriyet’ten sonra kaleme aldığı hatıralarında, İstanbul ve daha çok da İzmir’de geçirdiği çocukluk ve gençlik dönemini çok canlı tablolarla anlatır. Diğer konularda olduğu gibi “esaret” mevzusunda da onun hayat tecrübelerinin roman ve hikâyelerine büyük ölçüde ilham verdiğini söyleyebiliriz. Tanzimat Dönemi yazarlarından farklı olarak Halit Ziya esareti, fikrî bir tez olarak değil; yargılamaktan uzak, bizzat gözlemlediği yakın çevresinden hareketle hissî bir atmosfer içerisinde ortaya koymuştur. Ayrıca onun eserlerinde Çerkez kölelerden ziyade zenci, daha çok da melez köleler ve onların kendilerine has özellikleri dikkat çekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Halit Ziya Uşaklıgil, esaret, İzmir, konak hayatı

ABSTRACT: People who live as remains of rich mansion tradition such as nanny, lala, butler, female servant and their position in the family along with their clinging to past is handled in the works of Halit Ziya with deep psychological analysis. The author narrates very vividly his period of childhood and youth spent in İstanbul and mostly in İzmir especially in his memoirs written after Republic. We can argue that as in other issues, he also inspired from his own life experiences in his novels and stories on the issue of “enslavement”. Unlike the writers of the Tanzi-mat period, Halit Ziya did not discuss the issue of enslavement as an intellectual

Yeni Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 14, Ekim 2016, s. 25-42.

(26)

thesis and with a judgemental attitude but within a sentimental atmosphere based on his own observations. Moreover, in his works, black slaves but mostly hybrid slaves and their specific qualities attracts attention, rather than Circassian slaves. Keywords: Halit Ziya Uşaklıgil, enslavement, İzmir, mansion life.

...

Yüzyıllarca gerek Batı gerekse Doğu toplumlarında yerleşmiş olan kölelik kuru-munun ortadan kalkması, zamana yayılan yasal düzenlemeler gerektirdiği gibi sosyal hayattan çekilip gitmesi de sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Osmanlı toplumunda köle ticareti yasaklandıktan sonra eskinin kalıntıları olarak zengin konaklarında görülen köle ve cariyeler bu hayata alıştıklarından yaşadıkları çevreden birdenbire kopamazlar. O hayat içinde dadı, lala, uşak, olarak ya da ayak işlerinde hizmet görerek ömürle-rini geçirirler.1 Tanzimat dönemi yazarlarından Emin Nihat, Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım esaret konusunu çeşitli roman ve hikâyelerinde ele almışlardır. Bu dönemde yazarların böyle bir konuyu ele alma sebepleri arasında büyük ölçüde İstibdat yönetimine karşı hürriyet fikrini öne çıkarma düşüncesi bulunmaktadır. Ayrıca Samipaşazade Sezai, Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit gibi bazı yazarların annelerinin Kafkasya kökenli olmaları da bu konunun ön plana çıkmasında önemli bir faktördür.2

Genel itibarıyla Kafkasya kökenli kölelerden hareketle bu meseleyi ele alan Tan-zimat dönemi yazarlarından Ahmet Mithat ve Emin Nihat kölelik kurumunu olumlu ve olumsuz yönleriyle ortaya koyarken Samipaşazade Sezai kurumu tamamen kötü yönleriyle ortaya koymuş ve Sergüzeşt’te Dilber’i Nil’in sularına bırakarak âdeta bu kuruma son vermek istemiştir. Yine Nabizade Nazım ve Namık Kemal’in kanaatleri de olumsuz yöndedir.3 Özellikle Ahmet Mithat esaret müessesesini onaylamasa da diğer yazarlar gibi konuyu trajik boyutuyla işleyen ilk devir eserleri hariç belli bir dönemden sonra –Felatun Bey’le Rakım Efendi, Ölüm Allah’ın Emri, Dünyaya İkinci

Geliş, Jön Türk gibi romanlarında– Batı ile mukayeseye giderek Osmanlı’da kölelere

tanınan imkânlar üzerinde durmuş ve onların mutlu sonla biten hikâyelerini yazmıştır.4 Tanzimat dönemi sanatçılarının asli mevzularından olan “esaret”in, Servet-i Fünun ve daha sonraki dönemlerde arka planda kalsa da, nasıl bir süreç takip ettiğini

1 Köleliğin tarihi seyri hakkında bk. Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890; Erdem, Osmanlı’da

Köleliğin Sonu 1800-1909; Parlatır, Tanzimat Edebiyatında Kölelik, s. 1-20.

2 Bu konunun Tanzimat dönemi romanlarına yansımaları hakkında bk. Parlatır, Tanzimat Edebiyatında

Kölelik; Çağın, “Tanzimat Dönemi Türk Romanında Kafkasyalı Köleler”, s. 117-124.

3 Bk. Çağın, “Tanzimat Dönemi Türk Romanında Kafkasyalı Köleler”, s. 124.

(27)

bilemiyoruz. Ancak bu konunun izini sürecek araştırmacılar daha sağlıklı hükümlere varacaklardır. Yalnız Halit Ziya’nıın eserlerinde Tanzimat dönemi yazarlarıyla bitmiş gibi görünen bu mevzuun hatıralarda, roman ve hikâyelerde birinci elden bir gözlem-cinin ağzından derinlemesine tahlillerle, öncekilere göre daha sanatkârâne olarak ele alındığı görülmektedir. Bunları bir araya getirdiğimizde Halit Ziya’nın özellikle çocuk-luğu ve gençliğine, daha çok da İzmir dönemine dair hatıralarında esaretin bir başka boyutuyla karşılaşırız. Özellikle Orta Afrika’daki Çad Gölü civarından getirilmiş Arap/ zenci köleler ve İzmir’in Kadifekalesinde zencilerin düzenledikleri “dana şenlikleri” adı verilen bayramlar, yine İzmir’in sayfiye yerlerinde, konaklarda dadı, lala, uşak ve halayıkların konumları ve onlara dair hikâyeler çoğu zaman küçük Halit’in intibaları olarak Halit Ziya’nın yargılamaktan uzak kalemiyle anlatılır.5

Halit Ziya kölelik kurumundan artakalan kişilerin, özellikle de kadın ve çocukla-rın ev halkıyla eşit olmayan pozisyonlaçocukla-rını, dışa vuramadıkları aşklaçocukla-rını, çocuk yaşta koparıldıkları coğrafya ve ailelerine duydukları gurbet duygusunu ayrıntılı psikolojik tahlillerle ortaya koyar. Cumhuriyet’ten sonra hatıra, hatırat-hikâye tarzında kaleme aldığı eserler yazarın hayatına dair biyografik malzeme sunduğu ve bu yaşantıların hikâye ve romanlarda yansımaları açık bir şekilde görüldüğü için biz de öncelikle yazarın yaşantısına yöneleceğiz. Kırk Yıl’ın başında çocukluğunun dört beş yaşlarına tekabül eden günlerini anlattığı bölümde 1870 yıllarının İstanbul’unu anlatırken “O zamanlarda oldukça müreffeh her evin kalabalığını teşkil eden irili ufaklı, siyah beyaz halayıklar –esaret zinciri bu boyunlara o kadar ucuz takılırdı ki–” şeklinde bir tespitte bulunur.6

Dilhoş Dadı’dan önceki asıl dadısı Gülfidan Dadı’nın, yine evin hizmetlilerinden Nazmıdil’in “Hacca gidecek.”,“Hacca gitti.” diyerek yumuşatılan ölümlerine şahit olur. (s. 63-64).

Yedi ile on iki yaş arası intibalarına yer verdiği kısımda ise İzmir’den gelen ak-rabalarıyla, İstanbul’daki ev ahalisinden şöyle bahseder:

İzmir’den birçok gelenler vardı: Bir büyükanne yanında bir hala, bir amca, birçok kızlar ve ezcümle bütün aile çocuklarının en korkunç siması olan Lala Refik Ağa... Büyükpederimin pek mutemedi olan bu harem ağasının bütün ev halkı üzerinde öyle bir nüfuzu vardı ki, bunu kısmen haiz olduğu itimada medyun olmakla beraber asıl hiç gülmeyen yüzünün daima tehditkâr çirkinliğine borçluydu. Buna mukabil babamın ince, uzun, ötekinin kuzguni 5 Afrikalı kölelerin ticareti, toplanma yerleri, zorlu yolculukları, esir pazarları, âdetleri ve azat edilmeleriyle

ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Şaul, “Geçmişten Bugüne Siyah Afrika’dan Türkiye’ye Göçler: Kölelikten Küresel Girişimciliğe”. Ayrıca köle ticaretine getirilen yasaklar ve İzmir civarındaki kölelerin durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Martal, “Afrika’dan İzmir’e: İzmir’de Bir Köle Misafirhanesi”, s. 171-186.

(28)

siyahlığına mukabil koyu esmer denecek kadar açık renkte güzel çehresi daima baygın gözlerinin uzun kıvırcık kirpiklerinden akan tatlı bir nazarla insanı okşamaya davet eden bir Habeş kölesi vardı: Server. O, belki yirmi yaşlarında vardı, bu ikisine iltihak eden bir de, yine Habeş Ziver vardı ki enişteme aitti, daha doğrusu ben yaşta olan bu küçük haşarı eniştemden ziyade bana aitti. (s. 73-74)

Küçük Halit diğerleri gibi Server’i de ölüm yatağında ziyaret eder. Server “ya-tağının içinde kavrulmuş dudaklarla, kireçle sıvanmış zannolunan donuk” (s. 76) çehresiyle biraz da Aşk-ı Memnu’nun Beşir’ini hazırlamış olmalıdır.

Abdülaziz’in tahttan indirilip Sultan Murat’ın tahta çıkarıldığı olaylı günlerde küçük Halit’in evlerinde de işler ters gitmeye başlar. Anlattığı vakalardan birisi, ken-disinden üç dört yaş büyük olan Habeş köle Ziver’in evden kaçma hadisesidir. Güzel bulduğu bu Habeş gencini intikam almak isteyen bakışları, kuvvetli çenesiyle, keskin ve beyaz dişleriyle vahşi bir canavara benzetir. (s. 99-101).

Halit Ziya’nın çocukluk günlerine dayanan bir aşk hadisesi vardır ki daha sonra bu olay “Bir Yazın Tarihi” hikâyesine ilham vermiştir:7 Annesinin hususi hizmetinde bulunan cariye Gülter’in ancak son nefesinde ifşa ettiği sırrı. “Esmer, kara kuru, çatık kaşlı, mağmum çehreli bir Çerkez kızı” olan Gülter, Halit’in ağabeyi Ethem Bey’in evliliğinden sonra hastalanmış ve yatağa düşmüştür. Verem olduğu söylenen Gülter’in son arzusu küçük Halit kadar ailenin tüm bireylerini derinden etkilemiştir:

Bir gece eski dadılardan birinin vesateti ile Gülter’in bir ricası vukua geldi: – Ethem Bey’i görmek isterim! demiş.

Biraz hayretle, fakat derhâl muvafakatle telakki olunan bu rica üzerine biraderimi onun odasına götürdüler ve yalnız bıraktılar. Yarım saatten az süren bir zamandan sonra bira-derimin, hasta odasından, sapsarı çıktığına şahit olduk.

Titreyen bir sesle anlattı: Yatağın ucuna ilişerek oturmuş, Gülter bir kelime söylemeden uzun uzun ona bakmış, sonra iki elleriyle yüzünü kapamış, ağlamış ağlamış, nihayet ancak işitilen bir sesle:

– Ellerinizi bana verir misiniz?

demiş ve onları iki elleriyle tutarak dudaklarına götürmüş, öpmüş öpmüş, onu müteakip kendisini yastıklarına salıvererek:

– Şimdi gidiniz!.. demiş. (s. 111-112)

1950’de yayımlanan hikâye-hatırat tarzında düşünebileceğimiz İzmir Hikâyeleri kitabının “Uzak Hatıralar” kısmı kölelik konusunda önemli malzeme içermektedir. Halit on iki yaşındadır ve Rus Harbi’nin sonlarında babası, işlerini İstanbul’dan İzmir’e nakletmek zorunda kalmıştır. Aile Saraçhanebaşı’ndaki güzel evlerinden, şirin ve büyük

(29)

bahçelerinden koparılarak İzmir’de büyükbabanın Çorakkapı Konağı’nın müstakil bir dairesine sığınır. Daha sonra büyük konaktan bağımsız, yine aile evlerinden Yokuş Başı’ndaki güzel, şirin bir ev onlara verilir. Bu eve taşınma sırasında bir süreliğine Halit, annesi ve dadısıyla beraber Arapfırını Mahallesi’nde uzak akrabalarından Kevser Hanım’ın büyük evine misafir olur. Bu kısımda asıl üzerinde durulan, Kevser Hanım’ın küçük torunu Affan olmakla beraber halayıkları ve uşakları da tanıma fırsatı buluruz. Dilber, Nevber, Melekper, Fidan, Sünbül ve Ferah sözü geçen halayıklardır. Dilber yirmi beş yaşlarında, esmer güzeli, çatık kaşlı, düzgün vücutlu bir Çerkez kızıdır. Evin uşaklarından Arnavut Süleyman ile Dilber birbirine tutkundur, evin büyükleri de onların birleşmeleri için vaatte bulunmuşlardır. Affan’ın gözünden tanıtılan Nevber, Dilber’in aksine “asık suratlı, her vakit bir şeye hiddet ediyor zannını veren, çoban köpeği gibi ısırmaya hazır, dişlerini gösteren, çirkin bir Çerkez kızdır”. Kevser Hanım’ın büyük kızından kalan Salime Hanım’la eniştenin hizmetlerine bakan Melekper de Çerkez’dir. Affan, Salime ablasının, Melekper’i eniştesinden kıskandığını fakat kızın pek kurnaz, eniştenin de pek zeki olduğunu belirtir.

Bu Çerkez kızların dışında mutfakta Mecbur Bacı’nın nezareti altında evin hiz-metini gören Fidan, Sünbül ve Ferah isminde üç siyah kız daha vardır. Affan bu kızları cana yakın bulduğu gibi, ekmek yoğururken kendi dilleriyle söyledikleri bestelerden de etkilenir. Mümkün olsa onları notaya almak, kanunla icra etmek ister.

Kevser Hanım’ın konağında kadın kölelerin yanında erkek köleler de vardır. Bunlardan biri Halit’in İstanbul Saraçhanebaşı’ndaki evindeyken babasının on sekiz, yirmi yaşlarındaki kölesi Sürur’a benzettiği Zarif Ağa’dır. Güzel Habeş genci dediği Zarif Ağa’yı görünce erkekliği alınmış Sürur’u içi sızlayarak hatırlar. Sürur’un da sonu,

Kırk Yıl’da anlattığı Server ve Aşk-ı Memnu’daki Beşir’in sonuyla benzerlik gösterir:

Babamla beraber biz hepimiz ona meftun idik, açık Habeş renginde, uzun ve ince en-damlı, cıvıl cıvıl zekâ parıltılarıyla ışıldayan baygınca gözlü, kıvırcık ve gür kaşlı olan bu güzel oğlan affetmeyen bir hastalığa müptela olunca biz yaz için İhsaniye sayfiyesine naklederken o da Guraba Hastanesi’ne gönderilmişti. Bir aralık yaz sonuna doğru babam beni ağabeyimle beraber hastaneye göndererek bedbaht Sürur ile veda etmeye yollamıştı.8

“Uzak Hatıralar”da Halit’in dedesinin hizmetinde bulunan Refik Ağa’dan da bahsedilir ki bu kişi Zarif Ağa’nın tam zıddıdır:

Zarif hakkında hemen duyduğum sevginin iki sebebi vardı: İkincisi de dedemin hacdan dönüşünde beraberinde getirdiği harem ağasının, Refik Ağa’nın tamamıyla zıddı olması... Refik Ağa, hilkatin kendisini en kara bir renkle boyamakla iktifa etmeyerek ne kadar çirkin olmak mümkünse o kadar çirkin yarattığı ve bununla da kalmayarak çiçek bozukluğuyla 8 “Uzak Hatıralar”, İzmir Hikâyeleri, s. 59.

(30)

bütün çehresini kalbura çevirdiği bir zavallı idi. Zavallı demek doğru mu idi? Herkeste uyan-dırdığı bir ürpermenin öcünü herkese karşı hışım, hiddet, gazap, hatta kin ile almak için fırsat arayan Refik Ağa bütün konak halkının, hanımların, uşakların, kızların ve herkesten ziyade çocukların bir nevi düşmanı mesabesinde idi. Herkesle beraber onu ben de sevmezdim, vakıa sevmemekle beraber bunu ona karşı belli etmezdim. O da elbette kimseyi sevmediği gibi beni de sevmezdi, ama o da bunu bana sarahatle belli etmezdi. Bu Refik Ağa’nın dedemin konağında bıraktığı bir acı hatıra vardır ki onu da ayrıca hikâye etmelidir. (s. 60)

Burada sözü edilen acı hatıra “Abdi ile Karanfil” hikâyesinin konusunu oluştu-racaktır.

Kevser Hanım’ın büyük damadı, yani Affan’ın büyükbabası öldükten sonra ko-naktaki ilişkiler çözülür ve miras davalarıyla aile parçalanır. Bu arada koko-naktaki kölelerin birtakım gizli ilişkileri de ortaya çıkar. Sünbül ile evin uşaklarından Aydınlı Genç Osman’ın epeydir seviştikleri anlaşılır ve onların nikâhı kıyılır. Yine Rum de-likanlısı Pavli ile Habeş kızı Ferah’ın gizli buluşmaları sonucu kızın hamile kaldığı öğrenilir ve Mecbur Bacı kızı Kadifekalesi eteğinde azat edilmiş zenci bir kadının evine götürür. Kevser Hanım kıza acıyarak bütün eşyası ile birlikte oldukça mühim bir para da verir. Pavli ise arabası ve hayvanlarıyla birlikte ahırdan ayrılmıştır. Dilber de Arnavut Süleyman’la nikâhlanıp Manisa’da bir çiftliğe gidecektir. “Asık suratlı kız” Nevber’e de bir kısmet çıkar. Kevser Hanım ona da sandıklarından birçok eşya verir. Hanımın ve arkasından Mecbur Bacı’nın ölümünden sonra Zarif ile Fidan’a azat kâğıtları verilir. Kevser Hanım ölmeden önce onlara da bir şeyler ayırmıştır. Onları bir büyük aile yanlarına alır. Ayrıca Fidan’a talip de çıkmıştır.

Yine “İzmir Hikâyeleri”nde yer alan “Dilhoş Dadı”da bir masal kahramanı gibi anlatılan dadı, küçük Halit’in çocukluğunu zenginleştiren diğer bir önemli kişidir. Dilhoş Dadı’nın küçük Halit’le olan ilişkisini; dadının memleketinden, geçmişinden getirdiği esrarengiz esintileri okurken Tanpınar’ın “Kerkük Hatıraları” ile “Evin Sa-hibi” hikâyesindeki çocuğun büyülü dünyasına gitmiş gibi oluruz. “Evin SaSa-hibi”nde anneannenin anlattığı hikâyeler, dedenin ayak sesleri, evin sahibi olan yılanın yarattığı korku, çocuğun muhayyilesini besleyen konak, geçmişine dönüp baktığında hikâye kahramanına “Ben masalı olan bir çocuktum.” dedirtecektir.

Halit, dadısıyla dört yaşında olduğu sıralarda yaşamaya başlamış ve on dört yaşına kadar onun “sarıp sarmalayan şefkati arasında yetişmekten lezzet alarak” büyümüştür. Annesi, kardeşleri, hatta evin bütün halkıyla küçük Halit arasına giren dadının çocuk üzerindeki tahakkümü, etrafın saldırılarına karşı koruyucu tavrı o kadar ileri derecededir ki, bu bize, o dönemde esir de olsa bu kişilere verilen imtiyazın sınırlarını gösterme-si bakımından önemlidir. Damda Dilhoş Dadı bir taraftan uçurtma uçuran Halit’in çoraplarını örerken bir taraftan da ona kendi dilinden, memleketinden, geçmişinden getirdiği hüzünlü şarkılar mırıldanır. Annesiyle kardeşlerinden, memleketinin büyük

Referanslar

Benzer Belgeler

Sahaflık yaptığı için Sahaf Rüşdî adıyla da tanınan şairin asıl adı Ah- med'dir. Daha sonra İstanbul Sultan Ahmed Han Medresesi'nde müderris Mirza Mehmed Efendi ile

Utanç ve suçluluk aras ndaki ayr büyük ölçüde ihmal eden Freud (akt., Tangney ve Dearing, 2002) ilk çal malar nda utanc cinsel olarak te hirci dürtülere kar bir kar t

Der idi ben gideli kalmamış tehî meydân (Divan s. 39-40) Abdurrahman Paşa’nın hazinedarı Ali Paşa için ramazaniye, şair Rüşdi Efendi’ye “sühan” redifli kaside,

Semboller, sanat ve edebiyatta olduğu gibi teoloji alanında da nesnel, soğuk ve katı bir gerçekliğe dayanan veya en azından onu çağrıştıran bir dil yerine, sezgiye dayalı

According to another finding of the study; the comparison of anger state of the sedentary participants according to sex variable did not reveal any

1996 yılının Kasım ayında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’na asistan olduğumda başka

Aşağıya alınan diğer beyitte ise Emrî, sevgilinin gül kadar nazik bedenini kötü gözden sa- kınmak için saçını misk ile yazıp tomar olarak boynuna astığını dile

Böylelikle Fuzûlî’den sonra özellikle Vâkıf’a kadar ki dönemde Azerbaycan edebî dili hem sözlü hem de yazılı dil olarak geniş dairede kullanılmış; yazılı