Z VERİLİR
I I ustafa Kemal’in doğumundan ölümüne ka il /I dar geçen zaman, aslında bir neslin destan
' dolu dramıdır. Ve o, öylesine bir dramdır ki, onlar çökmekte olan bir yüce İmparatorluğun sı zısını yüreklerinin ta derinlerinde duyarak, O’na canverebilmek, O’ndan bir parçayı kurtarabilmek için yedi cephede ölümle dövüşmüşlerdi. Ve o öyle bir nesildi ki, ölümü gülerek karşılayabilmişti. Bi risi Galiçya’ya giderken, öbürü Kafkasya’ya koş muş, kimisi Balkanlarda dövüşürken kimisi sıcak çöllerde canvermişti. Yemen, Kanal savaşlarında destanlar yazmışlardı. Ve onların dövüştükleri yer lerde hâlâ o destanlar söylenmektedir. Destan do lu bir imparatorluk'tan, destan dolu bir savaşa atıl mışlardı. Ve bir sabah siperlerinde, uykusuz göz lerini ellerinin tersi ile silerlerken “ Mütareke” de diğimiz yürekler parçalayıcı "Andlaşma" ile karşı laşmışlardı. İşte o zaman öylesine kahretmişler ve dünyaya öylesine öfkelenmişlerdi ki, daha o gün kendilerini yeni bir savaşın içine atmışlar ve o yeni savaştan son Türk Devleti’nl yaratmışlardı., işte o nesilden, bu destanları yaratanların içinden Mus tafa Kemal “batmayan bir güneş” gibi ışıldamıştı.
DESTANLARIN YERİNİ
YENİLGİ
HİKAYELERİ ALMIŞTI
m
k i akedonya, Osmanlı ordularının fetih deşil fj tanları içinde yaşayan bir dünya olmuştu.
—İULJ
Makedonya’da yerleşmiş Türklerin OsmanlI içindeki isimleri “ Eviad-ı Fatihan” dır. Yâni “ Fatih lerin çocukları” ... Orta Avrupa içlerine akıp giden yüce İmparatorluğun atlıları, atlarını orada sula mışlar, nesilden nesile çocuklar onların destanları içinde büyütülmüşlerdi. Ancak ne talihsizliktir ki, Mustafa Kemal dünyaya gözlerini açtığı vakit, artjk o destanların yerine yenilgi haberleri, yenilgi hikâ yeleri başlanmıştı.Avrupa içlerine akanların yerine, savunmada kalanların destanları söylenmiş, ve bir nesil Yüce İmparatorluğun satvet destanları ile yenilgi hikâ yeleri arasında garip bir ruh hali içinde büyümüştü. Bu kızgın ve öfkeli bir nesildir. Bu, talihine kah reden bir nesildir. Ve bu geleceği bütün haşmeti ile kucaklamak isteyen bir nesildir.
Kendi aralarında kavga etmişler, kendi ara-, larında yeni yeni kurtuluş çareleri düşünmüşler,
sonra dövüşmüşlerdi. Ve Mustafa Kemal Atatürk İşte o Makedonya’da doğmuş*orada büyümüştür. Yâni, ruh hali o ortamda şekillenmişti.
GÖZLERİNE
UYKU GİRMİYORDU
I i ustafa Kemal’in doğduğu yıl yâni 1880-II ıj 1881’lerde Tunus Fransızlarca işgal edilmiş, - İ U L J 1882'de İngilizler Mısır’a çıkmışlardı. 1896’-da Mustafa Kemal 15 yaşın1896’-daydı. Ve o onbeş yaş içindeki Mustafa Kemal, iç ihtilâlleri duyduğu vakit sarsılmıştı. Yine 1896-1897’lerde Girit Destanı ya şanmıştı. Öylesine bir dövüştü ki o, ihanet dolu idi. Dünyanın Osmanlı İmparatorluğuma hıncı vardı. O dövüşte imparatorluğun, her zaman olduğu gibi arkadan hançerlenişi vardı. Tarih 1897'ye geldi ğinde Girit, imparatorluğun elinden bir daha gel memek üzere çıkıp gitmişti. Oysa Girit'in fethi için çocukluğunda ne tür haşmet dolu hikâyeler din lemişti. O hikâyelerle büyümekte olan insan, Girit elden çıktığında Manastır Askeri idadi’sinde ateşli bir talebeydi.
Bu kaos içinde Manastır Askeri Idadisi’ni biti rip İstanbul’a gelmiş ve Harb Okulu’na başlamıştı. 1902’de Harb Okulu’nu bitirdiği vakit pırıl, pırıl, zarif ve 21 yaşında bir Osmanlı Subayı idi. Hemen ardından Erkan-ı Harbiye yılları gelmişti ve işte Mustafa Kemal o tarihlerde Osmanlı İmparatorlu ğumun kaderini düşünüyordu. Yüreği ateş ateş ya nıyordu. Gençlik yıllarının en heyecanlı döneminin içindeydi artık. Ve yıl 1905'di. Genç bir Erkan-ı Harb olarak ordunun saflarına katılmış, hemen ardından “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” içinde gö rülmüştü... Bu gizli bir teşkilattı.
İstanbul Pangaltı’daki Harb Okulu yıllarında Mustafa Kemal’in geceleri karman-çormandı. içi isyanlarla doluydu. Yatar ama uyuyamazdı. Sabaha karşı ancak dalardı. Ve sabahlan kalk borusunu du yamazdı. Birgün arkadaşlarından birisi:
“-Sen kalk borusuna hiç uyanmıyorsun. Nö betçi subay karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun. Nen var senin?” diye sorduğunda şu cevabı al mıştı:
“-Yatağa girdikten sonra uykuya
daiamı-önd er Mustafa Kemal.
'
S E L A N İK :
Selanik ve Manastır Osmanlı İmoaratorlueunun son döneminde yakın tarikimizde önemli bir yer işgal etti, "im paratorluğun Batı'ya açılan penceresi" olarak nitelendirilen bueski Osmanlı şeh
rinde, imparatorluğun son subayları durmadan geleceğin münakaşasını yaptılar.
yorum. Gözlerim sabahlara kadar açık. Tam uyuya cağım zaman da kalk borusu çalıyor..”
işte O’nun ruhundaki fırtına.
Aklı fikri savaşmaktaydı. Kafasını “ Komita” savaşlarına takmıştı. Kendi başına gerilla taktikleri hazırlıyordu. Çünkü 1875’lerdeki Bosna-Hersek is yanlarını 1876’lardaki Bulgaristan isyanını 1896’lar- daki iç ihtilalleri unutamıyordu. Balkanlarda ko mitacılık uç vermişti. Ve bu komitacılar OsmanlI’yı devirmek için dövüşüyorlardı.
Birgün sınıfta hocalarından birisi öğrencile rine bir mesele vermişti:
“-Sâvaş nedir artık biliyorsunuz. Fakat bir de gerilla vardır. Bu kolay bir iş değildir. Gerillayı yapmak da bastırmak da güçtür.”
Sonra bu misal üzerine öğrencileri imtihana çekmişti.
Bu soruya en yerinde cevabı Mustafa Kemal vermişti. Çünkü akiı-fikri Balkanlardaki komitacı ların faaliyetlerine saplanmıştı.
«ASIL MESELE, YIKILM AK
ÜZERE OLAN
İMPARATORLUKTAN
BİR TÜRK
DEVLETİ ÇIKARMAKTIR»
H enç Erkan-ı Harb Mustafa Kemal sonraki yıllarda kendisini o ateşli mizacı ile ittihat ve Terakki Cemiyeti içinde buldu. Bu gizli teşkilatta herkesin fikri "Hürriyet’in ilâm” idi. So rulduğunda hepsi “Önce hürriyeti ilân edelim, son rası kolay” diyorlardı. Ne var ki, her yerde, herkesten ayrı düşünen Mustafa Kemal burada da İçinde bulunduğu topluluktan ayrı düşüncede idi. Beyrut'taki bir toplantıda arkadaşlarına:
“ Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan İmpa ratorluktan bir Türk Devleti çıkarmaktır...” diyerek görüşlerini açıklamıştı.
Bu düşüncesinde sonuna kadar ısrarlı olmuş, teşkilatla ters düşmüş, İttihat ve Terakki’nin kong relerinde Enver Paşa ile çekişmişti. Hep aynı şeyi savunmuştu. O’na göre İmparatorluk yıkılmıştı yapılacak iş bir “Andlaşmalar Manzumesi” ile İmparatorluğu yavaş yavaş ve zararsız bir biçimde tasfiye etmekti. Ama bu düşüncesini kabul ettire- memişti. Ve fakat gene imparatorluk İçin cephe den cepheye koşmaktan da kendisini altkoyama- mıştı. Zamanın bütün genç Osmanlı subayları itti hat ve Terakki'nin içinde idiler. Sonraları bunlar yeni Türk Devleti’nin birer yıldızı olarak görüldüler. Hatta ve hatta aralarındaki siviller bile yeni Türk Devleti’nin kaderine hükmettiler..
Mustafa Kemal bu tasfiye hareketi hakkındaki düşüncelerini arkadaşlarına şöyle anlatmıştı:
“-Türkten gayrı unsurlar dünyada gittikçe kuvvetlenen milliyetçilik, hürriyet ve hakimiyet ce reyanlarının cazibesine kapılmışlardır. Emperyalist gayeler peşinde koşan uzak-yakın büyük devletler her biri kendi hesaplarına bu unsurları kışkırt makta idiler. Bilhassa Rumeli dağları isyancılarla dolmuştu. Orta-Doğu, Yemen, Hicaz, Suriye’de yerli halk içinde İmparatorluğa karşı kımıldanışlar, isyan hareketleri başgöstermişti. Türk milletine gelince bu sabırlı ve cefakeş millet imparatorluğu ayakta tutmak gayretleriyle verilen emirlere uyarak kıtadan kıtaya koşuyor, içteki ve dıştaki düş manları ile boğuşuyor, mütemadiyen zayıf ve fakir kalıyordu.”
Belli idi ki, o şanlı ve muazzam Osmanlı İm paratorluğu ta temelinden sarsılmıştı. Genç ve ger çekçi Mustafa Kemal bu akıbeti yüreği sızlayarak görmüştü. O zamana kadar yapılan şekilde müca deleye devam etmenin, yalnız Türk milletini hergün biraz daha yıpratmaktan başka bir sonuç verme
yeceğine inanmış bulunuyordu. Bunun için dü şündüğü çare şu idi:
“Yerinde ve icabında Türk milletinin yüksek menfaatleriyle öz yurdunu en iyi ve en geniş ölçüde temin edecek siyasi uzlaşmalar yolunu tut mak, bu esas düşünce ile zaten dağılmak üzere bu lunan İmparatorluğun yavaş, yavaş tasfiyesini göze almak suretiyle siyasetimizi ona göre dü zenlemek...”
Mustafa Kemal’in bu düşünceleri sert tar tışmalar çıkarmıştı. Genç Osmanlı subayları bir çıkış yolu arıyorlardı. Hepsinin yüreği dağlanmıştı. Ama işte Mustafa Kemal “O yeni Osmanlı subay neslinin” kesin disiplini içinde ateş cephelerine koşmuştu... O Suriye’de vardı. Ö Çanakkale’de var dı... Doğu cephesinde vardı. O bütün cephelerde vardı... Ve ilerde yeni Türk Devleti’nin Kurtuluş Savaşını veren bütün kadro onunla beraber idi. Bu bir kader birliği idi bir yerde...
«MEMLEKETÇE VE MİLLETÇE
KURTULMAK
ÇARESİ ARANMALIDIR»
anzimatçılarla, genç Osmanlı subayları, yâni Mustafa Kemal nesli arasında derin bir ayrılık görülmüştü. O dönemleri yaşamış ünlü bir yazarımız şöyle anlatmıştı bunu:
“-Tanzimat’tan sonra iki çeşit adam yetiş miştir. Biri Garp taklitçisi ve Garp mahkûmu. Te peden tırnağa “alafranga“, cilalı adam. Milletinden de memleketinden de uzaklaşmıştır. Milletinden ümitsizdir. Bu milletin ona borcu ya içeride rahat ve refah içinde yaşatmaktır. Ya elçilikler kadrosun ümitsizdir. Bu milletin ona borcu ya içeride rahat ve refah içinde yaşatmaktır. Ya elçilikler kadrosun da ona yer, konak, araba ve altın vermektir. İkinci tip nasyonalisttir. Osmanlı nasyonalisti veya Türk nasyonalisti. O kurtuluşun garplılaşmakta, milletin ve memleketin Garp toplulukları içine katılmasında ve medenileşmesinde olduğuna inanmıştır. Şerefçe, gururca, zilletçe kendisini mil letinden ayırmaz. Memleketçe ve milletçe kur tulmak çaresi aranmalıdır.”
“-Niçin bunu yapacak bir milli kahraman çık mamalı?... Ve niçin o kahraman kendisi olmamalı. Mustafa Kemal’in ilk benliğine kavuştuğundan beri şuur altını ve üstünü “kıvrandıran mesele” budur. Sanatına ve askeri dehasına aüveniyordu. Manevradan manevraya, bu askeri harekattan, o askeri narekata Trablus çöllerine, Çanakkale si perlerine, Doğu dağlıklarına koştu. Tanınmalı, ara nılmak ve inanılmak idi...”
işte anlatıldığı gibi İlerideki düşüncelerini yerine getirebilmesi için Mustafa Kemal’in buna ih tiyacı vardı. Çünkü gelecekle ilgili düşünceleri ka fasının içinde berraklaşmış, yer etmişti. Çelik irade onda, kendi ismi gibi yapışmış kalmıştı.
MUSTAFA KEMAL:
«BEN SÎZLERİ
O M A K A M LA R A TAYİN
EDEN KİMSE O LA CAĞ IM »
mparatorluğun o güzelim şehri Selanik... Her zaman Mustafa Kemal’in gözlerindeki bir buğulanma olarak kalmıştı. İlk sevgisi orada olmuş ve orada kılıcını Arnavut kaldırımları üzerinde tıkırdatarak dolaşmıştı. Genç Osmanlı
r
M U S T A F A K E M A L Ç A N A K K A L E V E :
Çanakkale Savaşları sırasında politikacılar sık sık cepheye gelerek ordunun durumunu yakından takib etmişlerdi. Anafartalar savaşından sonra da bir grup politikacı cepheye gelmiş ve Mustafa Kemal'den savaş hakkında bilgi almışlardı.
subaylarının başka bir ruh haleti içinde yaşadıkları o şehirde bir kahraman kendini çevresine kabul ettirmeye başlamıştı.
Selanik’in “Beyazkule” denilen birahanesinin masaları o yıllarda ne sesler duymamıştı, ne kavgalara sahne olmamıştı ki... O devrin genç Os manlI subayları akşamları ya o ünlü “ Beyazkule” de toplanmışlar ya da O’nun karşısındaki “Askeri Mahfel”de... Konuştukları gençlik ateşi, çapkınlık ya da sevda değildir. Konuştukları bir vatan sev dası olarak o masalara, o camlara sinip kalacaktı... Tesbitlere göre o mahfelde 1908 yılının kış ayında Mustafa Kemal ile bir grup genç subay tartışmaya başlamışlardı. Ve o şöyle diyordu:
“-İnkılabı ikmal etmek lâzımdır. Biz bunu yapa biliriz. Ben bunu yapacağım.. Bugünkü Osmanlı imparatorluğunun yüksek sayılan kumandanları benim İçin yoktur. Ordu kumandan sicilleri için ben son limit olarak binbaşıyı kabul ediyorum. Ge leceğin büyük kumandanları bunlar olmak gerekir. Sicil defterlerinin binbaşıya kadar olanlarını mu hafaza edeceğim, üst tarafını yaktıracağım.”
Masadaki arkadaşlarından birisi Mustafa Kemal’in bu inanılması zor düşüncesine itiraz ederek, böyle bir tasfiye hareketini nasıl yapabile ceğini öğrenmek istemişti. Mustafa Kemal’in ce vabı ise şöyle idi:
“-Evet binbaşıdan yüksek olanlar aybaşında benim teşkil edeceğim bürodan gelip maaşlarını alacaklar. Ama büro şefleri defterlere bakınca on ların isimlerini göremeyecekler ve kendilerine sizi tanımıyoruz diyecekler.”
Mustafa Kemal’in bir başka arkadaşı hemen sormuştu:
“•Peki bundan sonra ne olacaktır...?”
Ve işte orada tarihi cevap Mustafa Kemal’in dudaklarından dökülüvordu:
“-Bundan sonra ne olacağını yapacağımız inkîlap gösterecektir. Evet inkılap yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkîlap kâfi sayılamaz. Mem leketi binbir akılsızın eline bırakamam. Bu çok adamlann verine birkaç kafa ile iktifa edebilirim. Meselâ Kazım Köprülü’yü (Özalp) Harbiye Nazırı yapacağım... Nuri’yi (Conker) kumandan ve idare şefi yaparım... Fethi’yi (Okyar) yeni inkılapçı Tür kiye’nin rftümessili olarak Avrupa’ya gönderirim..."
Masada bulunan Kazım Özalp, Fethi Okyar, Nuri Conker birbirlerine bakarlar. Sofrada hazır bulunan öteki arkadaşları:
“■Ya bizleri efendim?...”
“-Sîzleri de göstereceğiniz diğer faaliyet nisbetinde birer vazifeye veririz..”
Nuri Conker Mustafa Kemal’in istikbali kucak layan bu sözlerinden duygulanmış ahenkli bir şekilde gülmeye başlamıştı. Mustafa Kemal:
“•Niçin gülüyorsun..”
“ Seni düşünüyorum onun için. Bütün işler içinde sen ne olacaksın...”
Bu sefer Mustafa Kemal tebessüm etmiş ve: “-Ben mi? Ben de sîzleri o makamlara getiren olacağım...” cevabını vermişti.
Ve aradan yirmi dokuz yıl geçmiş, 1937 yılında Mustafa Kemal Atatürk Çankaya’daki masada ge ne “ Beyazkule” nln karşısındaki “ Mahfelde” bu lunanların önünde yukarıdaki konuşmaları anlat mıştı.
O kendi misyonunu işte daha o Seianik gün lerinde yapmaya başlamıştı bile. O toplantıdaki arkadaşlannın hepsi Cumhuriyet yıllarında, Ata türk tarafından devletin en üst noktalarına geti rileceklerdir.
Ve işte bu duygular içindeki Mustafa Kemal diğer arkadaşları İle beraber cepheden cepheye koşmuş. Bütün son OsmanlI subayları gibi dur madan dövüşmüştü. Her gittiği cephede çok sev diği askerinin önünde olacaktı. Onları ölüme gözünü kırpmadan gönderecekti... Kendisi öteki "son usmanlı subayları” gibi ölümü hiçe saya caktı...
« BURADA ÖLMEYİ TERCİH
ETMEYECEK TEK KİŞİ
O L M A D IĞ IN A İN A N IY O R U M »
r a
M J anakkaie dediğimiz ve bugün tarih kitap- ''• z r - ' larında belki de çoğunun gelişigüzel oku-
L J duğu, belki de yeryüzünün en büyük des tanlarından birisi olan o “kutsal savaş” tan o ateş çemberi, o ateş cehennemi içinden gene herkesin
.y
arasından bir yıldız gibi sıyrılmıştı... Düşmanın saldırısı söz konusuydu. Saldırı durdurulmazsa cephe çökebilecekti. Mustafa Kemal askerine şu emri vermişti:
“-Size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zamanda yerimize başka kuvvetler gelebilir. Başka subaylar tayin edilebilir. Karşımızda bulunan düşmanı gerekirse hepimiz ölerek son ferdine kadar denize dökmek lâzımdır. Durumumuz düşmana kıyasla zayıf değildir. Düş manın morali yıkılmıştır. Siper kazarak kendisine sığınak aramaktadır. Balkan Savaşı’nın bir ben zerini görmektense burada ölmeyi tercih etme yecek tek kişi olmadığına inanıyorum. Bir adım geri gitmek yoktur. Uyku ve istirahat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil bütün milletin mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini hepi nize hatırlatırım...”
Mustafa Kemal’in bu emri sonraları askerlik stratejisinin önemli bir belgesi olarak kalmıştı. Çünkü askerlerine ölmeyi emreden bir kumandan onlara niçin ölmeleri gerektiğini açıkça anlatmıştı. Bu emirde, durumlarının düşmandan daha iyi olduğunu söylerken, neden daha iyi olduğunu an latmıştı. Ve o nesil bir Balkan faciasının netice lerini bildiğinden, onların duygularını ayaklan dırmış, burada ortaya çıkacak bir yenilginin neti cesini söylerken, o neticenin hangi noktalara vara bileceğini anlatmıştı. Bu kuru bir emir değil, ikna dolu bir emirdi. Yâni insanları ölmeye ikna ede bilmek... Nitekim o saldırıya kalkan askerler, son nefere kadar kırılmışlar, hemen ardından yetişen ihtiyatlar ise cepheyi kurtarabilmişlerdi. Ve Mus tafa Kemal gözleri dolu dolu onların ölümünü gör müştü. Bu savaş O’nu hep askerinin önünde saygı ile eğmiştir. Ve o askerliği hep değişik duygularla yaşamıştır.
Gene Conkbayırı’nda şiddetli bir savaş sıra sında cephanesi biten bir grup asker geri çeki liyordu. Cephe durumunu görmek üzere ilerleyen Mustafa Kemal bu askerlerle karşılaştığında, asker cephanesi bittiği için çekildiğini söylemişti. Cephe gedik vermek üzere idi. Mustafa Kemal onların inancına ve savaşçılığına öylesine inanmıştı kİ.
“-O halde süngülerinizi kullanın” emrini vermişti. Emir hemen uygulanmıştı. Askerin süngü takması ile düşmanın takipçi güç leri duraklamış ve yetişen ihtiyatlarla cephe gene kurtarılmıştı
Yorulmasız bir savaşın devameoegelen gün lerinde Mustafa Kemal Doğu cephesinde 2. Or duya gönderilmişti. Buradaki görevi Üçüncü Ordu ile beraber Ruslarla savaşmaktı. Savaşmaktan yıp ranmış olan ikinci Ordu ilkin başarı elde ede memiş, Mustafa Kemal stratejik bir çekilme ya parak kuvvetlerini toplamış ve bir karşı saldırı ile 6- 7 Ağustos 1916'da Bitlis ve Muş’u kurtarmıştı... Sonra diğer cephelerde savaşa devam etm işti.
«KAHROL ASICA
MÜTAREKE» YAPILMIŞTI
edi cephede durmadan dövüşen son Os manlI Ordusu ve son Osmanlı subayları o ateş cehennemi içinde kendilerini bir denbire “ Mütareke” dediğimiz silah bırakılmasının içinde bulmuşlardı. Sisli bir sabah ‘ölüm cephelerinde” uykulu gözlerle dövüşü- lürken onlara göre o “ Kahrolasıca Mütareke” -ki genç Osmanlı subaylarının sözleridir- gelip yaka larına yapışmıştı. Yıl 1918.
imparatorluk dağılmış ve bitmişti. Ama ne var ki, o öfkeli, o genç, o hırslı son “ Osmanlı nesline” yenilgiyi, kimse anlatamayacaktı. İşte bu noktada Mustafa Kemal’in tarihi misyonu ışıldamaya başla mıştı.
MUSTAFA KEMAL,
HÜKÜMETİ UYARIYOR
— \
Ekim 1918 günü ilân edilen “ Mü- tareke” nin şartları ordularımıza sü ratle tebliğ edilmişti. O sıralarda “ Yıldırım Orduları” grubunun kumandanlığı göre
vini almış bulunan MUSTAFA KEMAL PAŞA 2 Ka sım 1918 günü Adana’da idi. Mütareke’nin şart larını orada öğrenmişti. Mütareke metnini Adana Musul Palas Otelinde tetkik ederken yanında son Osmanlı Kumandanlarından olan Fahreddin Bey (Orgeneral Fahreddin Altay) bulunuyordu. Altay’ın hatıralarına göre Mustafa Kemal Mütareke metnini büyük bir üzüntü ile karşılamış ve zamanın İstan bul hükümetine uyarıcı mahiyette bir telgraf çek mişti. Bu telgrafta Mustafa Kemal Mütareke met nine göre çok ağır şartlar altında kalınacağını bil dirmişti. Nitekim bu görüşünde haklı çıkmıştı. İn- gilizler Mütareke metnindeki kaypak cümlelerden yararlanarak 4 Kasım 1918 günü Musul’u işgale başlamışlardı... Ve artık Musul bir daha geri gel meyecekti...
MUSTAFA KEMAL VE
SON O SM ANLI SUBAYLARI
MÜCADELEYİ BIRAKMAK
NİYETİNDE DEĞİLDİLER
D
] u arada Talat Paşa hükümeti görevden I çekilmiş, 14 Ekim 1918’de vatansever çev relerde iyi bir isim yapmış olan Ahmet izzet Paşa yeni kabineyi kurmuştu. Ünlü Maliye Nazırı Cavit Bey de bu kabinede görev almış ve fakat Ca- vit Bey’in bu kabinede bulunuşu muhalifler tara fından Padişah üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştı.Hemen ardından, 7 Kasım 1918 günü Yıldırım Orduları grubu lağvedilmiş Mustafa Kemal İs tanbul’a çağrılmıştı. Bunun ardından iki gün sonra ise Ahmet İzzet Paşa, Padişah’a yazacağı şu yazı ile istifa etmişti.
“Atebe-i Senniye Hazret! Padişahiye,
....Zatı Hümayunları ile hükümet arasında ortaya çıkmış hiçbir anlaşmazlık olmamasına rağ men Kabine Reisine ait yetkileri kısıtlamaya ça lışmanız, muhafazası için yemin ettiğimiz Kanuni Esasi ile baödasamamaktadır. Devlet ve vatana hizmet için istifamızı takdime karar verdim...”
Buradan sonra Mustafa Kemal ve şon Osmanlı subaylarının mücadeleyi bırakmaya pek niyeti olmadıkları bir kere daha görülecektir. Nite kim ileride kullanılmak üzere ünlü Yenibahçeli Şükrü Bey’in Hücum Taburu İstanbul’da Nadir Ağa Çiftliğine nakledilmişti. Vurucu gücü çok üstün olan bu birliğin subayları sonraları Ankara yollarına düşmüşlerdi. Gittikleri yer Mustafa Kemal’in ya nıydı.
Yenibahçeli Şükrü Bey bu konuyu hatıraların da şöyle anlatmıştır:
“-Elimde hücum taburu gibi bir kuvvet vardı ki, bununla çok şeyler yapılabilirdi. Sapancalı Hakkı Bey’in Osmanbey’deki evinde Lazistan Mebusu Suudi Bey, merhum Mahmut Şevket Paşa’nın yaveri Balıkesir Mebusu Hüseyin Kadri Bey’le buluştuk. Baki Bey’in izzet Paşa ile yakın dostluğu vardı, izzet Paşa’ya giderek şu teklifte bulunmaya karar verdik. Saraya gidilecek, Padişah’tan İzzet Paşa’nın istifası geri istenilecek, bunu kabul et mediği takdirde saray Hücum Taburu ile kuşatı larak istenilen zorla yaptırılacaktır. Baki Bey hemen izzet Paşa’yı görmeye gitti ve fakat mese leleri karşılıklı görüşmelerle halletmek yolunda olan izzet Paşa, maalesef bu teklifimizi kabul etmedi, izzet Paşa’nın bu teklifi kabul etmesi ha linde bir Damat Ferit hadisesi ile karşılaşma yacaktık.”
FAHREDDİN ALTAY:
KUVVETLİ BİR ELİN ALTINDA
BİRLEŞMEK GEREKİR
tfl
Kasım 1918’de 40 savaş gemisi İs tanbul Limanına girerek “ Payitaht” İstanbul’u selamlamak lüzumunu bile duymadan limanda demirlemiş ve toplarını şehrin üzerine çevirmişti.
A N K A R A G Ü N L E R İN D E
-Bozkır Ankara'sında Atatürk o eski o to m o b ili içinde Meclis'ten çıkıp bir başka yere giderken Ankara lıların ünıit dolu bakışları üzerinde toplanırdı. Ve o günlerde hep, ama hep düşünceli görür lerdi OYıu..
O kendi insanlarına inanmıştır. Kendisine inanmıştır.
Buhranlı günlerde O’na sormuşlardı: “ Ya başaramazsak ne olacak...”
Mustafa Kemal ise kendi savaşçı karakterini ortaya koyan şu cevabı vermişti:
“-Anadolu’nun içlerinde bir tepeye çekile ceğiz. Ve ölene kadar orada dövüşeceğiz...”
Bu, o neslin bir parolasıdır..
Ve sonra Mustafa Kemal Anadolu’nun içlerine doğru yürümeye başlamıştır.
O günler uzun uzadıya yazılmış ve incelen miştir. O’nun ve yakın arkadaşlarının boyunlarında idam fermanları vardı. Ne var ki, bu yola çıkanları ne ölüm, ne başka birşey, durduramamıştı.
ANADOLU İN SA N I
A K IN A K IN MUSTAFA
KEMAL'E KATILIYORDU
aha gençlik yıllarında “ Milli Hakimiyet” prensiplerine inanmış olan Mustafa Kemal Ankara’da bunu tatbik alanına koymuştu. Mustafa Kemal Fransız tarihini incelemiş ve Sof ya’da parlamento toplantılarını takib ederek, ileri de yararlanacağı bilgiler edinmişti. Fransız ihtilal meclisindeki hatipferin davranışları, taktik ve ku lisleri Mustafa Kemal’e çok şey vermişti. Ama o bir kopyacı değildi. Öğrendiklerini kendi benliğinde yoğurmasını bilen ve kendisi yeni tezler ortaya çı karabilen bir misyon adamıydı.. Meclis çalışma larında milletvekillerine serinkanlı, zeki ve basiretli bir dev görüntüsü sergiler, dilediği sonuca, genel kurulu yanına alarak varırdı. Gündemde aldıracağı meseleleri öncelikle ileri gelen arkadaşları ile görüşmek ve sonra kulise indirerek “ikna yolu ile” sonuca ulaşmak O'nun Üslûbuydu.
1920 zorluklarla dolu bir yıldı. Yabancı ajanlar ve Damat Ferit’in çalışmaları “Kuvayı Milliye” de diğimiz Milli Kuvvetleri zaman zaman zor durum larda bırakmaktaydı. İstanbul’da Ali Kemal ve diğer kalem sahipleri Kuvayı Milliye aleyhinde durmadan yayın yapıyor, kamuoyunu karşı yönde oluştur maya çalışıyorlardı.
Nitekim bu tahrikler sonuç vermekte gecik memiş, 13 Nisan’da Bolu ve Düzce, 19 Nisan’da Beypazarı, 14 Mayıs’ta Yenihan, 28 Mayıs’ta Tokat, 14 Haziran’da Yozgat isyanları patlak vermişti. Konya’da ise 20 Mayıs ve 3 Ekim’de çalkanmıştı. Ne var ki, buralarda yurtsever Anadolu insanının çoğunluğu isyancılara karşı koymuş, daha sonra ları da akın akın Mustafa Kemal ordusuna ka tılmışlardı. Ama o safhaya varıncaya kadar is yanları çıkartanlar Mustafa Kemal’e ve Ankara’ya öylesine zor günler yaşatmışlardır ki, zaman zaman Mustafa Kemal bizzat elde silah, geceleri, sabah lara kadar nöbet tutmak zorunda kalmıştı.
Çünkü İhanet Ankara’nın içine kadar girmiş ve çöreklenmişti.
İLK A N A YA SA
KABUL EDİLİYOR
nn
I J ustafa Kemal gerçekçiydi. Yapmayacağı, n n yapamayacağı şeyleri söylemeyenlerdendi. —JLm—10 üstün lider, başından beri düşündüğü “ Milli Hakimiyet” i bir Anayasa ile gerçekleştirmiş
ve ilk Anayasa’yı 20 Ocak 1921’de Büyük Millet Meclisi’nden geçirmişti, ama bu öyle pek kolay olmamıştı. Herkes konuşmuş ve fakat Mustafa Ke mal en güzel hitabet örneklerinden birisini vererek şöyle demişti:
“-Hakikati halde teşrii kuvvet kanun yapar. Fakat yine teşrii kuvvet kanunları bizzat tatbik et mez. Bilakis herşey o kanunları tatbik etmekten ve ettirmekten ibarettir. Fazla tafsilat vermiyeyim. Tatbik eden, icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir.”
Mustafa Kemal bu konuşmasıyla İktidarın bö lünmez bir bütün olarak Meclisin elinde kalması icap ettiğini anlatmıştır.
Artık, Kurtuluş Savaşının en kızgın günleri başlamıştı. Türkiye kader çizgisine doğru hızlı adımlarla yürümekteydi. Bu aynı zamanda Mustafa Kemal’in de kader çizgisiydi. O çok kritik dönemde Büyük Millet Meclisi, milletin kaderi ile Büyük Önderin kaderini birleştirecek tarihi bir karar verdi. Mustafa Kemal’i Başkumandanlığa getirdi. Başku mandan olduğu gün şunları söylemişti:
“-Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek iste yen düşmanları mutlaka mağlup edeceğimize olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsıl mamıştır. Bu dakika bu tam inancımı size karşı, bütün millete karşı, bütün âleme karşı Mân ede rim...”
Artık vur-kaç sistemi içindeki mücadele döne mi kapanmakta, düzenli ordu aşamasına geçil mekteydi. Ordu, Mustafa Kemal’in emri ile büyük bir taarruzun hazırlıkları içine sokulacaktı.
Hazırlıklar ilerlerken geçen ilgi çekici bir anek toda yer vermekte yarar var.
1.4.1922 günü Mustafa Kemal, ligın’da Süvari Kolordusunun hazırlıklarını teftişe gidecektir. Yanında Sovyet Rusya Büyükelçisi Aralof ile Azer baycan Cumhuriyeti Elçisi vardır. Bu bir devlet pro tokolüdür. Ama Mustafa Kemal o çevredeki ku mandanlara gizlice şu emri gördermişti: “Yanımda
misafirler bulunduğundan cephe kuvvetleri tam olarak gösterilmeyecektir.”.
O milletinin kaderi için hiç kimseye tam bir güven beslememiştir. Çünkü yıllar savaş yıllarıdır. Ve mutlak zafere ulaşmak için herşeyden, herkes ten şüphe etmiştir.
M . KEMAL «15. GÜN
İZMİRDE'YİZ» DİYORDU
m
I 1 ustafa Kemal 23 Ağustos’ta Ankara’daII il bulunan bütün kordiplomatik temsilcilerini
—İU L J 2 4 Ağustos gecesi verilecek bir kokteyle
davet etmişti. Ama davete gelenler O’nu bulama yacaklardı, çünkü O cepheye hareket etmişti. Bu da, büyük taarruzu gizlemek için başvurulan bir taktikti. Artık yaşamakla, ölmek arası olan günlere girilmişti. 25-26 Ağustos gecesi Kocatepe’nin hemen güneyinde dere içindeki Başkomutanlık Karargâhındaydı. Ankara’dan ayrılırken Mustafa Kemal çok yakın birkaç arkadaşına şunları söy lemişti:
“ Taarruz haberini alınca hesab ediniz. Onbe- şinci gün İzmir’deyiz...”
Nitekim Taarruzdan 14 gün sonra İzmir’e varıl mıştı. Ve bu herşeyi önceden hesaplanmış öldü rücü bir darbe, müthiş bir harekât idi. Böylece Mustafa Kemal çağının dahi bir kurmayı olarak bir defa daha temayüz etmişti.
CUMHURİYETE DOĞRU
İLK A D IM ATILIYOR
D
İ üyük zaferden sonra Mustafa Kemal artık | amacına yaklaşmıştı. Genç ve yeni Türk Devleti’nin artık adını koyabilecekti: Cum huriyet... 1071’de Anadolu’nun kapısını açan Türk- lerin son nesilleri Mustafa Kemal’in elinde yeni bir devlet şeklini bulmuşlardı. Bu içinde bulunulan yüzyılın şeklidir: Cumhuriyet..O’nun için Cumhuriyet bir demokrasi ve hür riyetler rejimi idi ve en insani devlet idaresiydi. 1921’de zaten Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda rejimin adını koymuştu. O’nun kaleminden çıkan ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa) en önemli maddeleri şöyleydi:
a Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir, idare v usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi temeline dayanır.
O
İcra kuvveti ve teşrii selahiyet milletin biricik ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Mecli sinde temerküz eder.©
Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tara fından idare olunur, Hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti ünvanını taşır.Ve artık sıra şimdi bu Anayasaya “ Cumhuri yet” sözünün ilâve edilmesine gelmişti.
Y A B A N C IL A R L A :
Mustafa Kemal Ankara'daki çalışma günlerinde daha başlangıçla dış politikayı usta elleri arası na almış ue yabancılara kendi çizd iği politikayı istediği gibi kabul ettirm işti. Yabancı devletlerin temsilcileri ile görüşürken hep ihtiyatlı davranmış ve sonuna kadar öyle kalmıştı, işte bir cephe g e zisinde Sovyet ve Azerbeycan temsilcileri ile..
S Ö N T E L G R A F :
Mustafa Kemal Atatürk Un yaşadığı son Cumhuriyet Bayramı'nda kendi el yazısı ile bir teşekkür telgrafı. Bu telgrafı. Fahrettin Altay kendisinden rica ederek el yazısı ile yazdırmış ve sonra Ankara Postanesinde o günün (29.10.1938) tarihi ile mühürlenmişti. Bu O'nun belki de son elyazısı olacaktı.
MUSTAFA KEMAL:
«MİLLETİN SALTANATI
VE HAKİMİYETİ
Y A L N IZ TBMM'DEDİR»
-y~
I İ akedonya’da büyüyüp yetişen Mustafa Ke li /] mal’in ruhunda o yüce imparatorluk bir acı
J U U
olarak kalmıştı. O, zaman zaman son padişahlara kızacak onları en acı bir şekilde tenkid edecekti. Ama, öfkesi bir yüce İmparatorluğa karşı bir öfke değildi. O öfke, imparatorluğun çöküşüne sebep olan yanlış politikalara ve bu politikaları uy gulayanlara idi. Nitekim 1 Kasım 1922’de Meciis’te yaptığı konuşmada duygularını ve düşüncelerini en güzel bir biçimde anlatmıştı:
“-Efendiler, cihan tarihinde bir Cengiz, bir Sel çuk,bir Osman devleti tesis eden ve bunlann hep sini hadiselerle tecrübe eden Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi adına bir devlet kurarak elinde bulundurduğu kabiliyet ve kuvvetine bir yenisini ilâve etti. Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı. Saltanat ve hakimiyeti bir şahısta değil bütün millet tarafından seçilen vekil lerden meydana gelen bir yüksek mecliste temsil etti, işte o meclis, yüksek meclisinizdir. Milletin saltanat ve hakimiyeti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Bundan başka bir makam.
bundan başka bir heyet-i hükümet yoktur ve ola maz...”
Ve O büyük insan kendi tarihine her zaman en önde gelen önemi vermiş ve o tarihin yarattığı büyük insanlara her zaman saygı göstermişti. Ni tekim, Mimar Sinan’ın heykelinin yapılması için O emir vermiş, bir Barbaros anıtı, O’nun isteği ile ger çekleşmişti. Ve gene O, bir Fatih heykelinin di kilmesini isteyerek kendi tarihine bağlılığın bir diğer örneğini vermişti.
Yıllar geçtikten sonra Mustafa Kemal’in tari hine olan yakın ilgisini Afet İnan şöyle anlattı:
“ Geçmişte Türk varlığını araştırdığı zamanlaı O’nun en yakın şahidi bendim. Ve beraber çalışanı olmuştum. -Büyük devletler kuran ecdadımız bü yük ve şumüllü medeniyetlere sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek Türklüğe ve cihana bil dirmek bizler için borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.- demiştir. Atatürk, Osmanlı Dev- ieti’nin çökme sebeblerini bilmekteydi, iyi dersler almıştı. Fakat yine Osmanlı Devleti’nin yükseliş devri için hayranlık ve muhabbet beslemiştir. O’nun için Fatih sadece Türk büyüğü değil, cihan tarihinde en büyük adamdır. Osmanlı Oevleti’ni kuran Osman ve Orhan Gazi'lerin karakterleri üze rinde bizzat durmuştur. -Türk öğün, çalış, güven- sözlerini Ankara’daki Güven Anıtı için yazdırırken yanında bulunmuş ve açıklamasını dinlemiştim. O diyordu ki: -Türklük esastır. Bu varlığı tarih içinde araştırmak, tesbit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur. Fakat bu övünmeye lâyık olmak için büyük çalışmak lâzımdır. Her sahada, bilhassa medeniyet âlemine eser vermek için çalış kan olmak hedef tutulmalıdır.”
.-'l^ 2 4 ^ C u m h uHyetimiz'^henüz ilk yıllarında. Ordunun savaşı bilm işti ama Mustafa Kemal A ta türk ö büyük gücün talim ve ihtiyacı ile her zaman yakından ilgilenm işti. 1924 yüında izmvr de ya trılan Harp Oyunlarında Kurtuluş Savaşıhm kumanda hey c in le b^ b e r : S o l^ n s a g a d o ^ u -^ u k r u N aili- Kazım Karabekir- köşede Fahrettin A lta y -A sım G ündüz-Ah fu a t C eb esoy -tevzi Çakmak- Atatürk- Kazım Özalp.
A T A T Ü R K : «S Ö Z
K O N U S U O L A N HÜRRİYET
SOSYAL VE MEDENİ
İN S A N HÜRRİYETİDİR»
m
I J ustafa Kemal için Cumhuriyet, Demokrasi¡1/1 ve Hürriyet birbirinden ayrılmayan, biri
JULJ
diğerini tamamlayan esaslardır ki, bunların da kökü medeniyete dayanmaktadır. Ve Mustafa Kemal Atatürk “ Hürriyet” için şöyle yazmıştır:“ Asri demokraside ferdi hürriyetler hususi bir kıymet ve ehemmiyet almıştır. Artık ferdi hür riyetlere devletin ve hiç kimsenin müdahalesi mevzuubahis değildir. Ancak bu kadar yüksek ve kıymetli olan ferdi hürriyetin, medeni ve demok ratik bir millette, neyi ifade ettiği hürriyet kelime sinin mutlak surette düşünülebilen manâsıyla an laşılamaz. Mevzuubahis olan hürriyet içtimai ve medeni insan hürriyetidir. Bu sebeble ferdi hür riyeti düşünürken her ferdin ve nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti gözönünde bulundurmak lâzımdır. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin müşterek menfaati ferdi hürriyeti tahdld eder. Ferdi hürriyeti temin eden bir teşkilat olmakla beraber, aynı zamanda, bütün hususi faaliyetleri, umumi ve milli maksatlar için birleştirmekle mükelleftir.”
Cumhuriyet, Demokrasi ve Hürriyeti bir bütün halinde gören ve öyle olması icap ettiğini bildiren Atatürk’ün demokrasi için söylediği şu sözler yakın tarihimizin en önemli belgelerinden birisi olmak vasfını korurken gelecek günlere de O’nun düşüncelerini açıklayan bir işaret olarak kalacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk şöyle sesle niyordu:
“ Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet teşkilatında esas prensibimizi teşkil eden demokrasinin esa sım tarif ettik. Demokrasinin bu mefhumu bazı na- zariyelerin hücumuna maruz bulunmaktadır
Bolşeviklik nazariyesi. İhtilalci sendikalizm nazariyesi. Menfaatlerin temsili nazariyesi.
Bolşeviklik nazariyesinin Rusya’da tatbik edil miş şekline bakalım. Bütün Rus milleti içinden amele, deniz, kara kuvvetlerinden ibaret bir ekal liyet iktisadi esaslara dayanan Komünist Partisi namı altında birleşerek bir diktatörlük vücuda getirmişlerdir. Gayelerinde milli değildirler. Şahsi hürriyet ve eşitlik tanımazlar. Halk hakimiyetlerine riayetleri de yoktur. Dahilde ekseriyeti cebir ve tazyik ile kendi görüşlerine itaate mecbur tutarlar. Hariçte propaganda ve ihtilal teşkilatı ile bütün dünya milletlerine kendi prensiplerini yaymaya ça lışırlar.”
«TÜRKİYE D İN VE ŞERİAT
O Y U N L A R IN A SAHNE
O L M A K T A N ÇOK U Z A K T IR »
i I ustafa Kemal Atatürk’ün Hilafeti kaldırması İl fl zaman zaman bazı değişik düşüncedeki
JULJ
insanlarca yanlış yorumlara kaydırılmak is tenmiştir. Ancak çocukluğunda ve gençliğinde “dini etkileri kuvvetli” bir dünyada büyüyen bîr insanın dini duygulardan yoksun olabileceği düşünülemez. Nitekim Atatürk’ün 1 Mart 1922’de Millet Meclisinde yeni yasama yılını açarken yap tığı şu konuşma, düşüncelerinin hangi noktada ol duğunu göstermeye yetmektedir:“-Efendiler, camilerin mukaddes minberleri halkın ruhani, ahlâki gıdalarına en büyük ve en parlak menbalardır. Binaenaleyh camilerin, meesit- Terin, minberlerinden halkı aydınlatmak Şer’lye vekâletinin vazifesidir. Minberlerden halkın anla yabileceği lisanla ruh ve dimağa hitab edilmekle ehil Islamın vücudu canlanır, dimağı saflanır, imam kuvvetlerin kalbi cesaret bulur...”
Ve gene Atatürk 1924’de şöyle demiştir: “■Türkiye’de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı. Vesvese vardır. Cumhuriyet’in ilânı ve onun zaruri icabı olan bazı müesseselerin lağvı üzerine herkesin açıkça gördüğü manzara o mü- vesvisler için kalb huzuru olmuştur. Bundan sonra artık ancak birşey olabilir. O da bazı adi politi kacıların, hasis menfaatperestlerin o vehim ve hayali uyandırmaya çalışmasından, hırslarını tat min ederek menfaat düşüncesinden ibarettir. Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok uzaktır.”
Ve görülmektedir ki, Atatürk kendisinin de mensubu olduğu dine temelinden bağlıdır. Ama O dinin istismarına her zaman karşı olmuştur.
Bu konuda O’nun yakın arkadaşlarından Or general Asım Gündüz hatıralarına şöyle yazmıştır:
“-Bu arada bir hakikati daha açıklayayım. Mus tafa Kemal birçoklarının zannının aksine olarak Allah’ın varlığına ve namütenahi kudretine, Lâyezal varlığına gönülden inanmış, maneviyata değer veren insandı. O sadece kör taassubun aleyhinde idi.”
Z A R İ F B İR İN S A N D I:
Büyük önder her zaman güzel ve şık giyinmesini sever, bununla çevresine örnek olurdu. Batıkların dediği gibi o zarifti ve centilmen bir devlet başkanıydı. Ama Vatanı ha karşı bir kötülük sezdiğinde
'Savaşçı Atatürk "olu y ord u .
« G Ü N Ü N A Ğ A R D IĞ IN I N A SIL
G Ö R Ü Y O R S A M BÜTÜN ŞARK
MİLLETLERİNİN DE U Y A N IŞ IN I
ÖYLE G Ö R Ü Y O R U M »
tatürk'ün başlattığı Kurtuluş Savaşı sadece ve sadece yeni bir Türk Devleti yaratmakla kalmamıştı. Kurtuluş Savaşı İle bütün esir milletlere örnek olmuştu. Büyük önder bunun böy le olacağını daha Milli Mücadele’nin ilk günle rinden itibaren biliyordu. Nitekim 1922 yılında bü tün dünyaya seslenirken şunları söylemişti:
“•Türkiye’nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye’ye ait olmadığını bütün arkadaşlarımız ifade etmişlerdir. Bunu bir defa daha teyid etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiye’nin bugünkü mü cadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa zamanda, daha az kanlı bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün Şark’ın davasıdır. Ve bunu nihayete erdi- rinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Tür kiye artık tarihin hakiki icabını takib edecektir...”
Atatürk Hareketi’nin bütün dünyayı etkilediği açık bir gerçektir, işte bu hareketler sırasında Mus tafa Kemal şunları söyleyerek ne kadar haklı oldu ğunu bir kere daha göstermiştir:
“ Günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum, istiklal ve hürriyetine kavuşacak çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu şüphesiz ki, terakkiye ve refaha müteveccih ola caktır.”
Atatürk’ün bu görüşlerinin nasıl doğrulan dığını Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir konfe
ransında şöyle anlatmıştır:
“•Ya istiklal - ya ölüm sadece Türkiye tari hinde değil, cihan tarihinde yeni bir devir açmış oluyor. Şimdi tahakkukunu gözlerimizle görmekte olduğumuz bu büyük beşeri hadisenin bizim Kur tuluş Savaşımız olduğunu kim inkâr edebilir. Yüz milyonlarca Hindli ve PakistanlInın hürriyetlerine
Atatürk’ün açtığı yoldan kavuştuğunu kim bilme- meziik edebilir. Bunların ard tnda EndonezyalIlara aynı yolda rehber Atatürk değil midir? Orta-Doğu milletleri istiklal hamlelerinin soluğunu Atatürk’ ten almamışlar mıdır? Ben Bern’de elçi olarak bu lunduğum sırada genç bir Hindli meslektaşım bi zim zafer bayramlarımızın ne büyük bir heyecanla kutlandığını anlatırdı. Çünkü Gandi’nin sağ kolu olan babası Desayi üç yıl boyunca O’nun kafasını
«VERSAILLES MUAHEDESİ
S A V A Ş IN
SEBEBİ O LA C A K TIR »
e
l üyük savaşların içinden geçmiş ve son Türk l Devleti’ni kurtarmış bu dâhi insanın dış politikasının esaslarını barış teşkil ediyor du. Atatürk, öylesine uzak görüşlü idi ki, 1932 yı lında ikinci Dünya Savaşı’nın hangi sebeplerden çıkacağını Amerikalı üntü General Mac Artur’a şöy le anlatmıştı:“ Versaiiles Muahedesi Birinci Dünya Harbine sebebiyet vermiş olan amillerin hiçbirini ortadan kaldırmamıştır. Bilakis dünün rakipleri arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Zira galip devletler mağluplara sulh şartlannı zorla kabul ettirirlerken, bu memleketin etnik, jeopolitik ve ik tisadi hususiyetlerini asla nazan itibare almamışlar ve sadece husumet hislerinden hareket etmişler dir. Böylelikle banş içinde yaşadığımız devre sa dece mütarekeden ibaret kalmıştır. Eğer siz Amerikalılar Avrupa işleriyle alâkadar olmaktan vazgeçmeyecek VVilson’un programını tatbikte ısrar etseydiniz, bu mütareke devresi uzar ve birgün devamlı bir sulha ulaşabilirdi. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın mukadderatı Al manya’nın alacağı vaziyete bağlı bulunmaktadır. Fevkalade bir dinamizme malik olan bu 70 mil yonluk çalışkan ve disiplinli millet, üstelik milli ihtiraslannı kamçılayabilecek bir cereyana kapı lırsa ergeç Versailles Muahadesinin tasfiyesine kalkışacaktır...”
Ve Atatürk’ün uzak görüşlülüğü ortaya çıkmış, Hitler bütün dünyayı kısa bir zaman içinde savaşa sürüklemişti...
Atatürk’ün dış politikası devamlı Batı dünya sına dönüktür. Ve bu içi boş bir prensip şuurlu bir taklitçilik değildir. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve toplum yapısına bütün sosyal, siyasi, ekonomik kurumlarıyla çağdaş Batı medeniyetleri modelini kazandırmaya çalışmış, bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Ama bunu gerçekleştirir ken asla bir Tanzimat tipi Batı taklitçiliği içinde ol mamıştır.
B Ü Y Ü K T A A R R U Z B A Ş L A R K E N •
Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşında bir köy evinde komutanlarla yaptığı toplantıda "Büyük Sa vaş in " son hazırlıklarını gözden geçirm iş ve em irlerini vermişti. O evden çıkarken artık geriye d ö nüş yoktu.
ve ruhunu durmadan Türkiye’deki Milli Mücadele menkıbeleriyle doldurmuştu. Windsor dükü 1922 yılında Hindistan’a gitmiş ve burada soğuk bir şe kilde karşılanmıştır. Genç Veliaht İngiltere’ye ba basına gönderdiği mektupta bunun sebebini sora cak ve şu cevabı alacaktın -Bunu anlamayacak ne var. Türk Generali Mustafa Kemal açtığı istiklal Savaşında büyük bir zafer kazanmıştır. Bu zafer Hintlilerin bize karşı olan direnme hislerini güç lendirmiştir.-”
Karaosmanoğlu daha sonra şu duygusal ha diseyi dile getirmiştir:
“-1938 Kasımında Saygon’da idim. Bu Uzak Doğu dünyasının bizimli hiçbir irtibatı yoktu. Şehre girdiğimde şehrin bomboş olduğunu ve herkesin mabetlere doluştuğunu öğrendim. Acaba onların dini bir günleri miydi? Bunu sorduğumda şu ce vabı aldım: “Mustafa Kemal ölmüş. Ruhunun se lameti için Saygonlular dua ediyorlar” Mustafa Kemal adının gönüllere bu derece yerleşmiş olması bizim için daha büyük manâlar ifade etme lidir.”
A T A T Ü R K - İ N Ö N Ü - B A Y A R :
Cumhuriyet Tarihimizin ilgi çeken bir görünüşü. Atatürk, İnönü ve Bayar.
« O R D U M U Z V A T A N IN
VE REJİM İN
K O R U YU C U SU D U R »
, tatürk Cumhuriyeti gençliğe emanet eder- ıken, gençliğin de zaman zaman yaptığı ^ konuşmalar ve gösterdiği istikâmetler için de yetişmesini istemiştir:
Atatürk, 26 Mart 1937’de gençlere şöyle ses lenmişti:
“-Sizler yeni Türkiye’nin genç evlatları yorul sanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorul mazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek ideali mize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.”
Atatürk, 30 Ağustos 1924’de Dumlupınar’ın Çal tepesinde yapılan büyük ve muhteşem törende ise genç nesillere onlardan neler beklediğini sövle anlatmıştı:
‘‘-Gençler cesaretimizi kuvvetlendiren ve de vam ettiren sîzlersiniz. Siz almakta olduğunuz ter biye ve irfan ile insanlık ve uygarlığın, yurt sev gisinin fikir ve hürriyetinin en değerli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sîzsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik, O’nu yükseltecek ve devam ettirecek sîzsiniz..”
Büyük Atatürk bu sözlerinin hemen arka sından çok manâlı bir biçimde şunları söylemiştir:
“-Arkadaşlar bu gaza ve şehamet diyarını terk- ederken şehit askeri hep beraber hürmet ve tazim ile selamlayalım...”
O gençlere böyle seslenirken, onların neden yurt sevgisi ile dolu olarak yetişmelerinin icap ettiğini de en manâlı bir biçimde belirtmiş oluyor du.
Tabiidir ki. O’nun için ciltler dolusu kitaplar
Birinci, ikinci ve üçüncü Cumhurbaşkanları..
yazılmıştır, yazılacaktır. Ve tabiidir ki, O’nun ön derliğinde verilen savaş için ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır ve yazılacaktır. Ama o ömür öylesine bir ömürdür ki, her zaman yeni yanlarıyla yeniden an latılabilecektir.
Atatürk hayatının her döneminde Meclis fik rine en büyük önemi veren bir önder olarak anı lacaktır. Çünkü O, her zaman demokrasinin anıtı olarak gördüğü TBMM'ye, yaptıklarını, yapılanları anlatır, milletin temsil ettiği bu büyük foruma derin saygı duyardı.
Atatürk 1 Kasım 1938 günü Türkiye Büyük Mil let Meclisi’nin açılışına hasta olduğu için gi dememişti. Ve hazırladığı nutku zamanın Baş bakanı Celal Bayar okuyacaktı. Şimdi o günkü Meclis zabıtlarını açıp bakalım.
Tarih 1.11.1938 Saat 14
Gündemin Birinci Maddesi Reisicumhur Nut ku.
“-Sayın milletvekilleri hepinizi sevgi ve saygı ile selamlarım. Geçen sene arkadaşlarıma millet ve memleket için ne gibi feyizli işler başarmak iste diğimizi izah etmiştim. Bugün de bunlardan han gilerinin bu yıl içinde yapıldığını bildirmek isterim Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman hâd bir şekil alan Tunceli’ndeki toplu şekavet ha diseleri muayyen bir program dahilindeki çalışma larımız neticesi olarak kısa bir zamanda bertara edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha te kerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gib oradakiler de tamamiyle istifade edeceklerdir...”
Bayar tarşfından okunan bu son Meclis nut kunda Atatürk daha sonra imar, nüfus, sağlık işler üzerinde durarak şöyle devam etmişti:
“-İnkılabımızın istikrarını teyid için yeni ka nuni tedbirler alınmıştır. Bu maksatla Devletin şah siyetine ve Devlet kuvvetleri aleyhine işlenen cü rümlerdaha kuvvetli kanunlara bağlanmıştır.”
Atatürk’ün bu nutkunda dış ticaret, sanay plânlaması, Adana Ovasının sulanması, vergi ka nunları hakkındakl gelişmeler de anlatılmış ve gençlik için şunlar söylenmişti:
“-Yüksek tahsil gençlerini istediğimiz ve muh taç olduğumuz gibi milli şuurlu, modern kültürlü olarak yetiştirmek için İstanbul Universitesi’nin te
T A R İH İ A N K A R A P A L A S Ö N Ü N D E :
Cumhuriyet döneminde Ankara Palas politikanın en çok konuşulduğu yerlerden birisi olm uştu. Büyük önder zaman zanıan Ankara Palas ta görülür, resmi bayram günlerinde orada toplantılar dü zenlerdi. İşle bir Cumhuriyet Bayramı günü ve gene kendisine çok yakıştırılan bir başka kıyafeti içinde Atatürk...
kamülü. Ankara Üniversitesinin tamamlanması, Şark Universitesi’nin yapılan etütlerle tesbit edilmiş olan esaslar içinde Van Gölü civarında kurulması mesaisine hızla ve önemle devam edil mektedir.”
Ve nihayet Büyük Atatürk içinden yetiştiği ordu için şunları açıklıyordu:
“-Vatanın ve rejimin koruyucusu olmakla kal mayıp en geniş ve en hakiki manâsiyle bir sulh amili ve öğretim ocağı olan yenilmez ordumuzun geçen sene de işaret ettiğim gibi son sistem silah ve motorlü vasıtalarla cihazlandınlması yolundaki çalışmalara hız verilmiştir...”
“-Şimdiye kadar olduğu gibi bütün işlerinizde başarılar dilerim...”
Ne yazık ki, tabiat Atatürk için de hükmünü icra etmektedir. Günler artık sayılıdır. Ve o gün ge lip çatmıştır. Gün 11.11.1938’dir. Saat onbiri oniki dakika geçmektedir. Meclis Başkanı Abdülhalik Renda zamanın Başbakanı Bayar’ı kürsüye davet etmiştir. Gündem şöyledir
“-Ankara Mebusu Reisicumhur Atatürk’ün vefat ettiğine dair Başvekâlet tezkeresi okunacak tır.” Meclis’in boynu bükülmüş başı önüne eğil miştir. Bir huşu vardır. Duvarlardan sanki Ata türk’ün yıllardır süren konuşmaları yankılanmak tadır. Bayar gözleri dolu olarak beraberce müca dele verdiği insan için şu tezkereyi okuyacaktır:
“ Büyük Millet Meclisi’nin Yüksek Huzuruna, Ankara Mebusu Reisicumhur Atatürk’ün müdavi ve müşavir tabiblerinin verdikleri ilişik raporda gösterilen veçhile son teşrinin onuncu Perşembe günü saat 9 dakika 5’de terki hayat ettik lerini onulmaz bir acı ve teessürle arzederim...
Başvekil Celal Bayar”
Bir tarih bitmiştir. Ama bittiği yerden devam edecektir. Bir İmparatorluktan bir Cumhuriyete ge linmiştir. O ve o nesil, kâh kartal yuvalarının ku rulduğu dağ başlarında, kâh karların içinde, kâh susuz çöllerde, kâh yemyeşil Makedonya dağla rında, kâh çorak Anadolu topraklarında dövüşmüş ler, kazanmışlar... ölmüşlerdir...
Ama onlar milletin kalbine gömülmüşlerdir.
K A YN A K LA R .
TBMM Zabıt Ceridesi I. ciltV . devre, (72-81) 1936
Atatürk’ün Nükteleri, Hilmi Yüceler
M.K. Atatürk'ten Yazdıklarım, Prof. A. inan K. Atatürk, Prof. Dr. Feridun Ergun
Çankaya il. cilt, Falih Rıfkı Atay Atatürk Hakkında Belgeler, Prof A. inan Çeşitli Cepheleriyle Atatürk, Der. N. Kurosman.
hatıralarım, Asım Gündüz Komutan Atatürk, Celal Erikan Atatürk’e Saygı, TDK. haşan RızaSoyak
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi Prof A. inan
Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, Mazhar Müftü Kansu
hemşehrimiz Atatürk, Naşit Hakkı Uluğ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I ve V. haşan Rıza Soyak’ın Hatıratı
Fahreddin Altay’ın Hatıratı Falih Rıfkı Atay-Çankaya
Belleten