Yıldönümü Münasebetiyle
r r
ç
'
v v h
A
Sairlerin Sultanı: Fuzuli...
B
ilmem, ne-d e n d i r ,
kahra manlık, edebiyat ve sanat alanın- ! da Un alanla*rın adlarını yalnız yıldönüm lerinde anıyoruz? Buysa tari he geçmiş herhangi bir şahsi yet için yetmez. Bu yazımızda bu hususu araştıracak deği lim. Yalnız ölümünün,^400 ün cü yılı münasebetiyle şairler sultanı Fuzuli’yi nasıl anladı ğımı, türbesini ne acıklı halde gördüğümü okuyucularıma an latacağım.
Yıl 1906, yer Kerbelâ... 12 yaşında bir «Rüşdiye» evet, or taokul talebesi idim. Bu tarih te rahmetli babam Kerbelâ’ da yrakıflar memuru idi. Bu yaş- / ta iken okul kitaplarında, ne
f şairlerimizin adını okumuş- V tum, ne de tek bir şiir gör-
Nmüştüm! Tuhafı, RUşdiyeye Başlamadan, İranlIların mek tebine verilmiş, bu okulda iki yıl içinde, arapça, farşça ki taplarında binlerce şiir oku muştum. Çünkü okuduğum ki taplar ve yazılar hep manzum du. Nesir olarak, hikemî cüm le olarak yazıları Şirazlı Sadi’ nin «Gülistan» ında görmüş tüm.
Bir gün babamla İmam Hü seyin’in merkadine gidiyorduk. Babam, nıerkadin tam «kıble» kapısı önüne gelirken; sebili kurumuş, penceresinin camla rı tozlu bir türbenin önünde durdu. Bir Fâtiha okudu. Ba bama: «Fâtihayı kime oku dun?» diye sordum. Babam: «Büyük şairimiz Fuzulî,nin ru huna» dedi, Sonra sözüne şu nu kattı: «Hani, evde kırmızı kaplı bir kitap var. İşte, o
kİ-/
tap burada yatanın divanıdır.» Babamın kırmızı kaplı dediği kitabı merak ettim, ama Fuzu lî deyişinden bir şeyaylaya-YAZAN:
Ali Yaver Altay
madım. Bir Fuzulî kelimesini duymuştum; bu da İranlIların mektebinde iken hocamız, ço cuklardan birine kızdı mı, ons «Fuzulî!» derdi. Eve gelince hemen kırmızı kaplı kitabı buldum. Sayfalarına göz gez dirmeye başladım. Türkçe, a- rapça, farsça beyitlerinden o- kudum. Hepsinin mânasını az, çok anladım. Dçfine bulmuş kadar sevindim.
Babamla, şairler sultanı «Fu zulî» nin türbesi önünde iken pencereden içeriye bakmış tım. Ortada bir sanduka var dı. Sandukaya sarılı yeşil «pu- şide = örtü» solmuş, şairler şairinin «Dili mecruh-u perişa nı...» gibi delik deşik olmuş tu. Sanki, türbenin her köşe sinden bir «Şikâyetname» yük seliyordu:
Bir diyar içreyim ki halkın dan, Eylemez hiç kim ki bunu perva, Kimse yok derdim eylcyim
izhâr, Eyleyim anda iltiması devâ.. İçli şair ıstırap, perişanlıkta biricik olduğu gibi, «Uzlet» e- vet yalnızlıkta da eşsizdir:
Âlemi uzletin yegânesiyim, Kaftan Kafa yok buna hem-ta... Türbenin önünde iken san dukadan kulaklarıma şu hitap çarptı:
Durma kabrim üzre ey âşık, içre ben tek olmayın, Ta, ne taşıdır sana sengi
mezarımdan sakın!... Pencereden bakanlar, şairin
gözlerinden a- kan yaşların me zar taşlarından sızdığını, bu taşların «Lâl» ' den olduğunu sanıyor:
Tereşşuh kabrimin taşından etmiş çeşmimin yaşı, Hayal eyler gören kim la’ l-
dendir, kabrimin taşı... Fuzuli, hiçbir isteğine var mamış, kafesteki bülbüller gi bi güllere, güllüklere içini çek miş, derin, derin inlenıiştir:
Bülbülü zârım, değil beyhu de cfgan ettiğim, Kalmışım nâlân, kafes kay dında gtilzar isterim... Gül, güllükten vazgeçtik, şairler sultanının başucunda, gölge salacak tek bir servi di- y ken olmadı! Mezarının kayıp olmaması için, belirti olmak üzere bir dikili taş istedi. O taşın da yükseldiği görülmedi:
YUceldin kabrimi, ey bi dert ler sengi melâmetten, Ki malûm ola derd ehline
kabrim ol alâmetten..-Fuzulî, ne «Kanuni» den bir lütuf, ihsan gördü, ne de Şah Ismailden... Kanuni, Bağdadı fethetti. Fakat; bir kültür, bir şiir ülkesi, Okyanusu olan Fu zuli’yi geride bıraktı! Acaba, Fuzulî, Kanun! devri şairlerin den Bâki, Hayatî, Zati‘ denv Bağdatlı Ruhi’din aşağı mıy-’ dı? Ve Şah İsmail’ in şairleri Habibî, Nesimi ile ölçülür müydü? Yazıma şairler sulta nının daima anlamını kayıp et meyen şu beytiyle son veriyo rum:
Ey Fuzulî, muttasıl devran muhaliftir, sana, Galiba erbabı istidadı dev-
ran istemez!..
D
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Ta ha Toros Arşivi