Balkan dillerindeki ortak Türkizmalar sözlüğü

887  Download (0)

Tam metin

(1)

A

ABA

1.Yünün dövülmesiyle yapılan kalın ve kaba kumaş. 2. Bu kumaştan yapılmış yakasız ve uzun üstlük. 3. sf. Bu kumaştan yapılan. 4. esk. Bu kumaştan yapılan ve dervişlerce giyilen hırka. 5. Kepenek (I).

(GTS)

Arn. ab/ë-a (Diz. 1; Kara. 1) Boş. aba, -e (Škal. 1)

Bul. aba (DTB. 7; Gab. 13; Mik.5; Diz. 2; Lok. 2; Kak. 22; Kara. 1) Hrv. aba (Es. 13)

Mak. aba (Nas. 34)

Rom. abagiu, abagerie, abagerec (Mik. 1; Kak. 22; Sai. 46; Lok. 2; Diz. 2; Kara. 1) Srp. aba, abadžija, abadžinka (Škal. 65; Diz. 2; Bak. 11; Mik. 5; Kak. 22; Diz. 2; Kara. 1) Yun. abas (Kuk. 17; Gia. 16; Mik. 5; Diz. 2; Kara. 1)

ABANİ

1.Genellikle sarık, bohça, kundak ve yorgan yüzü yapımında kullanılan, zemini beyaz, üzerinde safran renginde nakışlar bulunan ipek kumaş: Bursa abanisi. 2. sf. Bu kumaştan yapılmış: “Yalnız sarı cübbeli, abani sarıklı, peykede bağdaş kurmuş bir cüce vardı ki onu tanımadı.” -H. E. Adıvar.

(GTS)

Boş. abanija (Škal. 2) Hrv. abanija (Es. 13)

Srp. abanija (Škal. 65; Kara. 1) Yun. abanis (Gia. 21; Kara. 1) ABANOZ

1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı. 2.Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası. 3. sf. Bu tahtadan yapılmış: “Tunç işlemeli küçücük bir abanoz masa üzerinde açık bırakılmış bir kitap gördü.” -H. R. Gürpınar. 4. mec. Koyu, parlak siyah. 5. sf. Bu renkte olan.

(GTS)

Arn. abanoz-i (Diz. 1; Bor. 13; Kara. 2) Boş. abanos, abanoz, abonos (Škal. 6)

Bul. abanos (DTB. 1; Gab. 13; Mik. 5; Kara. 2) Hrv. abonos(Es. 14)

Rom. abanos (Sai. 46; Lok. 3; Diz. 1; Kara. 1) Srp. abonos (Škal. 68; Mik. 5; Kara. 2) ABACI

1. Aba yapan veya satan kimse. 2. Abadan giyecek yapan veya satan kimse. 3. sf. mec. Asalak. 4. hlk. Bedavacı.

(GTS)

Boş. abadžija (Škal. 1) Hrv. abadžija (Es. 13)

(2)

Srp. abadžija (Škal. 65; Mik. 5; Kak. 22) ABDAL

1. Gezgin derviş: “Varıp yaslanayım Hacı Bektaş'a / Abdalın olayım çullar içinde” -Gevheri. 2. Dilenci kılıklı, üstü başı perişan kimse.

(GTS)

Arn. abdall-e (Diz. 1; Lat. 125; Kara. 2) Boş. abdal, ebdal (Škal. 2)

Hrv. abdal (Es. 13)

Srp. abdal (Škal. 66; Diz. 1)

Yun. aptalis (Georg. 180; Diz. 1; Kara. 2) ABDEST

Müslümanların, belli ibadetleri yapabilmek için bir düzen içerisinde bazı organları yıkayıp bazılarını mesh etme yoluyla yaptıkları arınma.

(GTS)

Arn. abdes-i (Diz. 1; Bor. 13; Mik. 5; Mey. 1; Kak. 23; Lat. 125; Kara. 2) Boş. abdes (Škal. 2)

Bul. abdest, abdeslija (DTB. 1; Gab. 13; Mik. 5; Diz. 1; Kak. 23; Kara. 2) Hrv. abdest (Es. 13)

Mak. abdes (Nas. 36; Diz. 1; Kara. 2)

Rom. abdes (Kak. 23; Sai. 135; Mey. 1; Diz. 1; Kara. 2) Srp. abdes, abdest (Škal. 66; Diz. 1; Mik. 5; Kak. 23; Kara. 2) Yun. abdesti (Kuk. 18; Kak. 23; Kara. 2)

ABDESTHANE

Tuvalet: “Koridorda kimselerin bulunmamasına sevindim ve süratle abdesthaneye yürüdüm.” -K. Bilbaşar.

(GTS)

Arn. abdesanë-a, avdeshane-ja (Diz. 1) Boş. abdeshana, avdeshana (Škal. 2)

Srp. abdeshana, avdeshana (Škal. 66; Diz. 1) ABIHAYAT

Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağladığına inanılan bir su, bengi su, dirim suyu. (GTS)

Arn. buhajati (Diz. 119; Bor. 28; Kara. 3) Boş. abu-hajat (Škal. 6)

Hrv. abuhajat (Es. 14)

Srp. abu-hajat, Abu-hajat, Abi-hajat (Škal. 68; Diz. 119; Kara. 3)

ABLA

1. Bir kimsenin kendisinden büyük olan kız kardeşi. 2. Büyük kız kardeş gibi saygı ve sevgi gösterilen kız veya kadın: “Hatırda kalan şey değişmez zamanla / Ne vefalı komşumuzdun sen

(3)

Fahriye abla!” -A. M. Dranas. 3. argo Genelev veya randevuevi işletmecisi kadın, çaça, mama (II): “Bir akşam gel benimle, gidelim bir sarhoşluk edelim, ablaları şöyle bir dolaşalım.” -M. Ş. Esendal. 4. tkz. Erkeklerin kız veya kadınlara seslenirken söyledikleri söz.

(GTS)

Arn. bullë-a (Diz. 120; Bor. 29; Mik. 32; Mey. 52; Kara. 3) Boş. bula (Škal. 119)

Bul. abla (DTB. 1; Gab. 111; Diz. 120; Kak. 81; Kara. 3) Hrv. bula (Es. 29)

Mak. bula (Kak. 20; Diz. 120; Kara. 3)

Srp. bula (Škal. 153; Diz. 120; Mik. 32; Lok. 349; Kara. 3)

Yun. abla, bula, abula (Georg. 151; Kuk. 18; Mik. 32; Diz. 120; Kara. 3) ABRAŞ

1.Alaca benekli: Abraş at. 2. Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan (bitki yaprağı). 3. Çarpık, eğri, düzgün olmayan. 4. Ters, kaba, görgüsüz (kimse). 5. hlk. Çilli, çopur yüzlü, gözleri açık renk olan (kimse). 6. a. hlk. Atın tüysüz yerlerinde görülen uyuza benzer bir hastalık. 7. a. Cildin rengini bozup beyaz benekler ve lekeler yapan hastalık. 8. a. Deseni ve atkısı bozuk halı.

(GTS)

Arn. abrash-e (Diz. 2, Bor. 13; Mik. 5; Mey. 2; Kara. 3) Boş. abraš (Škal. 6)

Bul. abraš, abrašlija (Mik. 5; Mey. 2; Diz. 2; Kara. 3) Mak. abraš (Nas. 34; Diz. 2; Kara. 3)

Rom. abras, jabras (Mik. 5; Lok. 9; Diz. 2; Kara. 3) Srp. abraš, abreš (Škal. 68; Diz. 2; Mik. 5; Kara. 3) ACABA

1.Şüphe, kuşku: Aklınızda bir acaba kalmasın diye söyledim. 2. zf. (a'caba:) Merak, kararsızlık veya kuşku anlatan bir söz, acep: “Peki, yazarların, sanatçıların da ayrı bir cins olduğu ne zaman kabul edilecek acaba?” -A. Ağaoğlu.

(GTS)

Arn. axheba (Diz. 47; Kara. 4) Boş. adžeba (Škal. 9)

Bul. aceba (DTB. 3; Mik. 5; Diz. 47; Kara. 4) Hrv. adžeba (Es. 14)

Mak. acaba (Nas. 34; Kara. 4)

Srp. adžeba (Škal. 70; Diz. 47; Kara. 4)

Yun. acapas (Georg. 178; Kuk. 20; Gia. 27; Mik. 5; Diz. 47; Kara. 4) ACAYİP

1.Sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı: “Dişlerinin arasından ıslık gibi acayip sesler çıkarmaya başladılar.” -R. N. Güntekin. 2. ünl.Şaşma anlatan bir söz: Öyle dedi ha? Acayip!

(GTS)

Arn. axhaip (Bor. 18; Kara. 4) Boş. adžaip, adžajip (Škal. 8) Bul. acaip (DTB. 3; Kara. 4) Mak. acaip (Nas. 193; Kara. 4)

(4)

Srp. adžaip (Škal. 70; Kara. 4) Yun. açaipis (Kuk. 20; Kara. 4) ACELE

1.Hızlı yapılan, çabuk, tez, ivedi: “Adam, acele adımlarla tekrar geri dönüyor, süratle merdivenlerden iniyor.” -E. M. Karakurt. 2. zf. Vakit geçirmeden, tez olarak: “Acele, bir karar vermek ihtiyacındayım.” -P. Safa. 3. a. Tez davranma gerekliliği.

(GTS)

Arn. axhele-ja (Diz. 47; Bor. 18; Lat. 126; Kara. 4) Boş. adžela (Škal. 9)

Bul. acile (DTB. 3; Mik. 5; Diz. 47; Kara. 4) Mak. acele (Nas. 119; Kara. 4)

Srp. adžela (Škal. 70; Diz. 47; Kara. 4) Yun. açeles (Kuk. 20; Diz. 47; Kara. 4) ACEM

Klasik Türk müziğinde mi notasına yakın bir perde. (GTS)

Arn. axhem-i (Diz. 48; Bor. 19; Mey. 2; Kara. 4) Boş. adžem (Škal. 9)

Bul. acem (DTB. 3; Gab. 28; Mey. 2; Diz. 48; Kara. 4) Hrv. adžem (Es. 14)

Rom. agem, hagem (Kak. 26; Sai. 2; Diz. 48; Kara. 4)

Srp. adžem, adžemkinja (Škal. 71; Diz. 48; Mik. 6; Kak. 26; Kara. 4) Yun. açem (Kuk. 20; Gia. 27; Diz. 48; Kara. 4)

ACEM

1. Bir işin yabancısı olan, eli işe alışmamış, bir işi beceremeyen: “Belli ki her şey, hem de en acemi tarafından, işlerin nihayetinde uydurulmuş, zekâsız mizansenlerden ibaret.” -N. F. Kısakürek. 2. İşinde, mesleğinde yeni olan, toy: “Acemi balıkçının ağından balıklar nasıl kaçarsa sen de zamanları öyle kaçırdın.” -N. Hikmet. 3. Bir yere, bir şeye yabancı olan:“Anlaşılan sen İstanbul'un acemisi olmalısın.” -O. C. Kaygılı. 4. a. tar. Saraya yeni alınmış cariye.

(GTS)

Arn. axhami (Diz. 47; Bor. 18; Kak. 26; Lat. 126; Kara. 4) Boş. adžamija, hadžamija (Škal. 9)

Bul. acemija (DTB. 3; Gab. 28; Mik. 6; Lok. 29; Diz. 47; Kara. 4) Hrv. adžamija (Es. 14)

Mak. acamija (Nas. 34; Kara. 4)

Rom. agemiu, ageamiu (Mik. 6; Lok. 29; Diz. 47; Kara. 4) Srp. adžamija (Škal. 70; Diz. 47; Mik. 6; Kara. 4)

Yun. açamis (Kuk. 20; Gia. 27; Mik. 6; Diz. 47; Kara. 4) ACI

1.Bazı maddelerin dilde bıraktığı yakıcı duyu, tatlı karşıtı: Acıyı sever. 2. sf. Tadı bu nitelikte olan: “Acı kahvesini yudumluyordu.” -T. Buğra. 3. Herhangi bir dış etken dolayısıyla duyulan rahatsızlık, ızdırap: “Omuzlarına kadar vücudun derisini haşlayan bayıltıcı yanma acısı ve dehşeti

(5)

çok sürmedi.” -P. Safa. 4. mec. Ölüm, yangın, deprem vb. olayların yarattığı üzüntü, keder, elem: “İnsan, ölümün acısını en çok günün iki uzak saatinde hissetmektedir.” -Y. Z. Ortaç. 5. sf. Çarpıcı, göz alıcı (renk): “Sıcak iklimlerde bu mevsim tek renktedir, sadece acı yeşildir.” -R. H. Karay. 6. sf. mec. Keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli: “Acı poyraz kuvvetle esiyordu.” -O. Kemal. 7. sf. mec. Kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, kötü.

(GTS)

Arn. axhdis, axhidis, axhtis, azhdis (Diz. 47; Mik. 6; Mey. 21; Kara. 5) Boş. adžija (Škal. 10)

Bul. acemak (DTB. 3; Diz. 47; Kara. 5) Mak. acija, hacija (Nas. 20; Kara. 5)

Srp. adžija, hadžija (Škal. 71; Diz. 47; Mik. 6; Kara. 5) ACIMAK

1.Merhamet etmek: “Yarını ne olacak dünyamızın / Biz yaşımızı başımızı aldık / Allah çocuklarımıza acısın” -C. S. Tarancı. 2. Başkasının uğradığı veya uğrayacağı kötü bir duruma üzülmek.

(GTS)

Arn. axhedis, hazdisur (Diz. 47; Bor. 19; Mik. 6; Kara. 5) Boş. adžiz (Škal. 10)

Bul. acadisvam (DTB. 3; Mik. 6; Diz. 47; Kara. 5) Srp. adžiz (Škal. 71; Diz. 47; Mik. 6)

Yun. acidu (Georg. 239; Mik. 6; Diz. 47; Kara. 5) ACUZE

Huysuz, yaşlı kadın: “Korkunç bir acuze onu kucaklamaya çalışıyordu.” -H. C. Yalçın. (GTS)

Arn. axhuze (Diz. 48; Bor. 19; Kara. 5) Boş. adžuzija (Škal. 10)

Srp. adžuzija (Škal. 71; Diz. 48; Kara. 5) AÇIK

,

-

ĞI

1. Bir gereksinimin karşılanamaması durumu: Bütçe açığı. Ülkenin doktor açığı. 2. Belli bir yerin biraz uzağı: Tren yolu nehrin açığından geçer. 3. Denizin kıyıdan uzakça olan yeri: “Limanda bilinen gemiler, oysa açıklardadır.” -B. Necatigil. 4. sf. Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı: “Açık pencerenin önünde denize karşı saatlerce dertleştik.” -R. N. Güntekin. 5. sf. Engelsiz, serbest: Açık yol. 6. sf. Örtüsüz, çıplak: “Yolcuların hepsi indikten sonra Mehmet Akif göründü, beni açık başıyla selamladı.” -A. Kabaklı. 7. sf.Boş: Kâğıtta açık yer kalmadı. 8. sf. Görevlisi olmayan, boş (iş, görev), münhal: Açık kadro. 9. sf. Aralığı çok: Açık adımlarla. 10. sf. Çalışır durumda olan: “Bazı dükkânları açık olan caddeden sola saptılar.” -Ö. Seyfettin. 11. sf. Kolay anlaşılır, vazıh: “Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim.” -R. N. Güntekin. 12. sf. Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen: Bu adamın her işi açıktır. 13.sf. Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen: “... her çeşit kafa ve gönül fırtınalarına açık bir adamdı o.” -T. Buğra. 14. sf. Rengi koyu olmayan, koyu karşıtı: “Açık sarı saçlı, zayıf bir kadın keman çalıyordu.” -Ö. Seyfettin. 15. sf. Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan (kitap, resim, film vb.). 16.zf. Belirgin bir biçimde: “İnsan mağlubiyetini bu kadar açık kabul eder mi?” -M. Yesari.

(GTS)

(6)

Bul. açik (DTB. 11; Gab. 72; Mik. 5; Kara. 6) Mak. açik (Nas. 57; Kara. 7)

Rom. acic (Kak. 27; Sai. 42; Kara. 6)

Srp. hačik (Škal. 295; Diz. 6; Mik. 5; Kara. 6)

Yun. açih (Georg. 91; Kuk. 20; Mik. 5; Diz. 6; Kara. 7) AÇIKGÖZ

Uyanık davranarak çıkar sağlayan, imkânlardan kurnazca yararlanmasını bilen, cingöz, uyanık, kurnaz (kimse).

(GTS)

Arn. açikgjoz-e (Diz. 3; Bor. 13; Kara. 7)

Bul. açigoz, açigozlija (DTB. 16; Gab. 72; Diz. 3; Kara. 7) Yun. açikiozis (Kuk. 20; Gia. 27; Diz. 3; Kara. 7)

AD

1.Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz, isim, nam: Çocuk, kedi, ağaç, düşünce, iyilik, Ahmet, Ertuğrul birer addır. 2. Herkesçe tanınmış veya işitilmiş olma durumu. 3. db. Canlı ve cansız varlıkları, duygu ve düşünceleri, çeşitli durumları bildiren kelime, isim.

(GTS)

Arn. adile (Diz. 7; Bor. 13; Kara. 7) Boş. adile-sadile (Škal. 8)

Hrv. adile (Es. 14)

Srp. adile-sadile (Škal. 69; Diz. 7; Kara. 7)

ADA

1. Deniz veya göl suları ile çevrilmiş küçük kara parçası, cezire: “İnziva yerim bazen limanda bir şileptir, bazen bir ada.” -R. H. Karay. 2. Tali yoldan ana yola güvenli çıkışı sağlamak için tali yolun sağ tarafına yapılan, çizgilerle ayrılmış bölüm. 3. Kavşaklarda trafiği düzenleyici, yönlendirici veya ayırıcı olmak üzere bordürle sınırlandırılmış veya yer çizgileriyle belirlenmiş alan. 4. Çevresi yollarla belirlenmiş olan arsa ve böyle bir arsayı kaplayan yapılar topluluğu.

(GTS)

Arn. adë-a (Diz. 4; Bor. 57; Mey. 144; Mik. 5; Kara. 7) Boş. ada (Škal. 7)

Bul. ada (DTB. 2; Gab. 26; Mik. 5; Diz. 4; Kara. 7) Hrv. ada (Es. 14)

Mak. ada (Nas. 58; Kara. 7)

Rom. adaliu (Mik. 2; Diz. 4; Wendt. 9; Kara. 7) Srp. ada (Škal. 69; Diz. 4; Mik. 2; Kara. 7) ADALET

1.Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe. 2. Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme: “Hiçbir kuvvet beni adaletin tecellisi için çalışmaktan menedemeyecektir.” -N. Hikmet. 3. Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları: Suçlular

(7)

adaletin pençesinden kurtulamazlar. 4. Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk: “Germiyan'da Süleyman Şahımız adaletle hüküm sürer.” -F. F. Tülbentçi.

(GTS)

Arn. adalet, me ba adalet (Diz. 3; Bor. 13; Kara. 7) Boş. adalet (Škal. 7)

Hrv. adalet (Es. 14)

Srp. adalet (Škal. 69; Diz. 3; Mik. 5; Kara. 7) ADAM

1. İnsan. 2. Erkek kişi, kadın karşıtı: “İyi bir adam isterse, babası da verirse varacak.” -M. Ş. Esendal. 3. Birinin yanında bulunan ve işini yapan kimse: “Kendisi gayet kibirli, öfkeli olduğu için hizmetçileri ve adamları korkarlar.” -K. Tahir. 4. Birinin yararlandığı, kullandığı kimse: “Hemen hepsi para çevrelerinin adamlarıydı.” -C. Meriç. 5. Nazını çeken kimse: O benim adamımdır, hiçbir ricamı geri çevirmez. 6. Görevli kimse: “Artık şunları toplatsak, dedi, kavasa söyleseniz de bir adam buluverse.” -R. H. Karay. 7. İyi huylu, güvenilir kimse. 8. Bir alanı benimseyen kimse. 9. hlk. Eş, koca.

(GTS)

Arn. adem-i (Diz. 3; Kara. 7) Boş. adem (Škal. 7)

Bul. adam (Gab. 17; Diz. 3; Kara. 8) Hrv. adem-alejhiselam (Es. 14) Srp. adam (Škal.69; Diz.3; Kara.8)

Yun. adamu, adamakilis (Georg. 153; Kuk. 18; Gia. 27; Diz. 3; Kara. 8) ADAŞ

Adları aynı olanlardan her biri: “Adaşının, neyin nesi olduğunu hiç bilmiyordu.” -H. R. Gürpınar.

(GTS)

Arn. adash-i (Diz. 3; Bor. 13; Lat. 112; Kara. 8) Boş. adeš (Škal. 7)

Bul. adas (DTB. 2; Gab. 27; Mik. 5; Kara. 8) Hrv. adaš (Es. 14)

Mak. adas (Nas. 36; Kara. 8)

Srp. adeš (Škal. 69; Diz. 3; Mik. 5; Kara. 8) Yun. adasis (Georg. 160; Mik. 5; Diz. 3; Kara. 8) ÂDET

1. Görenek: “Bayram tebriği bir güzel âdettir.” -B. Felek. 2. Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre. 3. Aybaşı.

(GTS)

Arn. adet-i (Diz. 4; Bor. 13; Mey. 2; Mik. 5; Lat. 112; Kara. 8) Boş. adet, adeta, adetosun (Škal. 7)

Bul. adet, hadet (DTB. 2; Gab. 28; Mik. 5; Diz. 4; Kara. 8) Hrv. adet (Es. 14)

Mak. adet (Nas. 22; Kara. 8)

Rom. adetiu (Mik. 5; Sai. 46; Lok. 16; Diz. 4; Mey. 2; Kara. 8) Srp. adet, hadet (Škal. 69; Diz. 4; Mik. 5; Kara. 8)

(8)

ÂDETA

Hemen hemen, sanki: “Yüzümü âdeta cama yapıştırarak her hareketini ilgiyle izliyorum.” -A. Ümit.

(GTS)

Arn. adeta (Diz. 4; Bor. 13; Kara. 8) Boş. adeta (Škal. 8)

Srp. adeta (Škal. 69; Diz. 4; Kara. 8) ADİ

1.Değersiz, kötü, sıradan, hiçbir özelliği olmayan: “Sonra redingot devri geldi ve redingot içinden yarı uşak, yarı kapı kulu, riyakâr, adi bir nesil türedi.” -Y. K. Karaosmanoğlu. 2. mec. Aşağılık, alçak: “Bunlar çok adi ve fena insanlardı.” -R. N. Güntekin. 3. mec. Bayağı: “Büyük bir nefretle bu adi yalanı reddederim.” -A. H. Çelebi.

(GTS)

Arn. adile (Diz. 4) Boş. adil (Škal. 8) Hrv. adile (Es. 14)

Srp. adil (Škal. 69; Diz. 4) Yun. adis (Gia. 11; Kara. 8) ADLİYE

1. Hukuk ve adalet işlerini gören devlet kuruluşları. 2. Hukuk ve adalet işlerinin görüldüğü resmî yapı: “Onun telaşlı adımlarla binadan çıkıp karşıdaki adliyeye girdiğini gördüler.” -R. Enis.

(GTS)

Arn. adilije-a (Diz. 5)

Bul. adlijika (DTB. 3; Kara. 8) Mak. adilija (Nas. 76; Kara. 8) Srp. adila (Škal. 69; Diz. 5) AFACAN

Zeki ve yaramaz (çocuk): “Güneş ise afacan bir çocuk gibi bulutlarla saklambaç oynuyor, bir kaybolup bir gözüküyordu.” -A. Kulin

(GTS)

Arn. afaxhan-e (Diz. 5)

Bul. afacan (DTB. 15; Diz. 5; Kara. 9) Srp. afadžan (Diz. 5)

AFERİN

1. Övme, takdir, beğenme vb. duyguları belirtmek için söylenen söz, bravo: “Aferin İsmail, söyle, daha bağırarak söyle!” -R. N. Güntekin. 2. a. esk. Öğrencilere verilen beğenme ve takdir kâğıdı.

(GTS)

Arn. aferim (Diz. 5; Bor. 13; Mey. 3; Mik. 6; Kak. 28. Lat. 112; Kara. 9) Boş. aferim (Škal. 11)

(9)

Bul. aferim, aferin (DTB. 15; Mik. 6; Kak. 28; Diz. 5; Kara. 9) Hrv. aferim (Es. 14)

Mak. eferim, aferin (Nas. 30; Kara. 9)

Rom. aferim (Mik. 6; Kak. 28; Sai. 9; Lok. 23; Diz. 5; Kara. 9)

Srp. aferim (Škal. 72; Diz. 5; Mik. 6; Kak. 28; Bak. 34; Vuk. 8; Kara. 9)

Yun. aferim, aferum (Georg. 120; Kuk. 20; Gia. 28; Mik. 6; Kak. 28; Diz. 5; Kara. 9) AFET

1. Çeşitli doğa olaylarının sebep olduğu yıkım: O yıl su baskınları bir afet gibiydi. 2. Kıran. 3. sf. mec. Çok kötü: “Şöhret gibi servetin de afet olduğunu yeni anlıyordum.” -R. N. Güntekin. 4. mec. Güzelliği ile insanı şaşkına çeviren, aklını başından alan kadın: “Gül yüzlü bir afetti ki her busesi lale.” -Y. K. Beyatlı. 5. tıp Hastalıkların dokularda yaptığı bozukluk.

(GTS)

Boş. afet (Škal.11) Hrv. afet (Es. 14)

Srp. afet (Škal. 72; Kara. 9) AFİYET

Hasta olmama durumu, sağlık, esenlik: “Allah daha ziyade afiyet versin.” -N. Cumalı. (GTS) Boş. afijetola (Škal. 11)

Srp. afijetola, afijet ola (Škal. 72; Kara. 9) AFİ

1. Silen. 2. Silinmiş. 3. Affeden, bağışlayan. 4. Affedilmiş, bağışlanmış. 5. Yalvaran. (KAS)

Boş. af (Škal. 11)

Bul. af (DTB. 15; Kara. 9) Srp. af (Škal. 72; Kara. 9)

Yun. afin (Kuk. 20; Gia. 28; Kara. 9) AFYON

Olgunlaşmamış haşhaş kapsüllerine yapılan çiziklerden sızan, güçlü bir zehir olmakla birlikte içinde morfin, kodein vb. uyuşturucular bulunan madde. (GTS)

Arn. afjon-i (Diz. 5; Bor. 13; Mey. 3; Mik. 6; Kak. 28. Kara. 9) Boş. afijun (Škal. 11)

Bul. afion, afionlia (DTB. 15; Gab. 71; Mik. 6; Lok. 25; Kak. 28; Diz. 5; Kara. 9) Hrv. afijun (Es. 14)

Mak. afion, afionarka (Nas. 31; Kara. 9)

Rom. afion (Mik. 6; Kak. 28; Sai. II; Lok. 25; Diz. 5; Kara. 9)

Srp. afijon, afijun (Škal. 72; Diz. 5; Mik. 6; Kak. 28; Lok. 25; Kara. 9) Yun. afion, afkionin (Kuk. 21; Gia. 28; Diz. 5; Kak. 28; Kara. 9)

(10)

AĞA

1. Geniş toprakları olan, sözü geçen, varlıklı kimse: “Sonra köy ağası hazretleri bizim de kıçımıza atacak tekmeyi.” -N. Hikmet. 2. Halk arasında sayılan ve sözü geçen erkeklere verilen unvan. 3. Büyük kardeş, ağabey: “Köye varınca ağamdan parasını muhakkak alır, sana veririm.” -E. İ. Benice. 4. Okuryazar olmayan yaşlı kimselerin adlarıyla birlikte kullanılan san. 5. sf. mec. Cömert, eli açık. 6. hlk. Koca. 7. tar. Osmanlı Devleti'nde bazı kuruluşların başında bulunanlara verilen resmî san: Yeniçeri ağası. Çarşı ağası.

(GTS)

Arn. aga-i (Diz. 5; Bor. 13; Mey. 4; Mik. 6; Kak. 29; Lat. 112; Kara. 10) Boş. aga, agabeg, agallari, agaluk, agovat (Škal. 11, 12)

Bul. aga (DTB. 2; Gab. 23; Mik. 6; Kak. 29; Diz. 5; Kara. 10) Hrv. aga (Es. 14)

Mak. aga, aginka (Nas. 82; Kara. 10)

Rom. aga, agia (Mik. 6; Kak. 29; Sai. 11; Lok. 28; Diz. 5; Kara. 10) Srp. aga, agaluk (Škal. 72; Diz. 5; Mik. 6; Kak. 29; Kara. 10) Yun. agas (Georg. 209; Kuk. 80; Gia. 10; Mik. 6; Diz. 5; Kara. 10) AĞALIK

,

-

ĞI

1.Ağa olma durumu. 2. mec. Cömertlik: “Ağalığını ve eşraflığını hiç unutmamıştı.” -F. R. Atay. (GTS)

Arn. agallëk (Lat. 112) Boş. agaluk (Škal. 12)

Bul. agalik (DTB. 2; Gab. 23; Mik. 6; Kak. 29; Kara. 11) Hrv. agaluk (Es. 14)

Srp. agaluk (Škal. 73; Mik. 6; Kak. 29) AĞDA

1. Kaynatılarak çok koyu ve yapışkan bir macun durumuna getirilen pekmez veya limonlu şeker eriyiği. 2. Şekerle yapılan ürünlerin hazırlanması veya beklemesi sırasında şekerin ulaştığı koyuluk.

(GTS)

Boş. agda (Škal. 12)

Bul. agda (DTB. 2; Kara. 11) Srp. agda (Škal. 73; Kara. 11)

Yun. agdas (Kuk. 15; Gia. 28; Kara. 11) AĞI

Zehir. (GTS)

Arn. ag-u (Diz. 5) Boş. ago (Škal. 12) Hrv. ago (Es. 15)

Srp. ago (Škal. 73; Diz. 5; Kara. 11) Yun. agu (Georg. 122; Diz. 5; Kara. 11)

(11)

AĞIR

1. Tartıda çok çeken, hafif karşıtı: Kurşun ağır bir madendir. Taş yerinde ağırdır. 2. Çapı, boyutu büyük: Ağır top. Ağır tank. 3. Yavaş: “Adam ağır adımlarla gelip masanın başına geçiyor.” -E. M. Karakurt. 4. Yoğun: “Evin sofasına girer girmez kendisini ağır bir duman karşıladı.” -A. Sayar. 5. Fiziksel sebeplerden dolayı güç işiten (kulak). 6. mec.Değeri çok olan, gösterişli: “Ağır kıyafeti ile muhite uymayan Canan'ın yanında, ne kadar rahat ve sadeydi.” -M. C. Kuntay. 7. mec. Çetin, güç: “Denizcilik tarihinin en ağır sorumluluklarından birini üzerine alıyordu.” -F. F. Tülbentçi. 8. mec. Tehlikeli, korkulu, vahim. 9. mec. Sıkıntı veren, bunaltan. 10. mec. Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı:“Kızmıştım, Keziban'a söylenecek şöyle ağır bir söz arıyordum.” -N. Ataç. 11. mec. Ağırbaşlı, ciddi: “Bu, on dokuz yaşında ufak tefek bir kızdı. Fakat otuz yaşındaki bir insandan daha ağırdı.” -H. E. Adıvar. 12. mec. Keskin, boğucu (koku): “Bu koku, en hafif rüzgârla burnu kuvvetli bir adama uzaktan kendini hissettirecek kadar ağırdır.” -F. R. Atay. 13. Kısık, alçak: “Ağaya pek duyurmak istemeyen ağır bir sesle kulağıma eğildi.” -O. C. Kaygılı. 14. mec. Davranışları yavaş olan. 15. mec. Sindirimi güç (yiyecek): Ağır bir yemek.16. a. sp. Ağır sıklet: Yıllarca ağırda güreşti. 17. zf. Yavaş bir biçimde: “Cüneyt Bey sözlerini tartıyormuş gibi ağır söylüyordu.” -E. İ. Benice.

(GTS)

Boş. agir (Škal. 13)

Bul. agir (DTB. 2; Gab. 26; Kara. 12) Hrv. agr (Es. 15)

Mak. agir (Nas. 35; Kara. 12) Srp. agr, agar (Škal. 73; Kara. 12) AĞIRLIK

,

-

ĞI

1. Ağır olma durumu: Taşın ağırlığı. Yükün ağırlığı. 2. Terazilerde tartma işi yapılırken bir kefeye konulan nesne. 3. Değerlendirmelerde herhangi bir konu veya evreye, olağanın üzerinde ve belli oranda tanınan değer. 4. Sıkıcı, bunaltıcı, iç karartıcı durum: Havanın ağırlığı. 5. Uykudayken gelen ve insana boğulur gibi bir duygu veren durum. 6. Yük, külfet:Bütün ailenin ağırlığı omuzlarındadır. 7. Takı: Kadın bütün ağırlığını takıp düğüne gitti. 8. Sorumluluk: Bu işin ağırlığını tek başıma yüklendim. 9. Etki, baskı, güçlük. 10. Dikkati ve önemi bir şey üzerinde yoğunlaştırmak: “Şimdi bütün ağırlığı reklama vermeli.” -A. İlhan. 11. hlk. Çeyizini düzmek için damadın geline verdiği para, kalın (II). 12. mec. Sıkıntı. 13. mec. Ağırbaşlılık: Çocuğa yıllar geçtikçe bir ağırlık geldi. 14. mec. Değerli olma durumu: Hediyenin ağırlığı. 15. mec. Uyuşukluk ve gevşeklik durumu: “Beynime bir ağırlık peyda olmuştu.” -A. Gündüz. 16. ask. Orduda bir birliğin cephane, yiyecek ve eşya yükleri: “Akşama doğru, ağırlığın başında bezgin neferlere iş gördürmeye uğraşıyordum.” -F. R. Atay. 17. fiz. Yer çekiminin, bir cismin molekülleri üzerindeki etkisinin oluşturduğu bileşke, gravite. 18. sp. Güreş, boks, halter, judo vb. spor dallarında, sporcuların kilolarına göre girdikleri kategori.

(GTS)

Arn. agësllëk (Diz. 7; Kak. 29; Kara. 12) Boş. agrluk (Škal. 13)

Bul. agirlik (DTB. 2; Gab. 26; Kak. 29; Diz. 7; Kara. 12) Rom. agarlic (Mik. 6; Kak. 29; Lok. 31; Diz. 7; Kara. 12) Srp. agrluk (Škal. 73; Diz. 7; Mik. 6; Kak. 29; Kara. 12) Yun. agriliki (Georg. 251; Diz. 7; Kara. 12)

AĞIRŞAK

,

-

ĞI

(12)

delik ağaç veya kemik parça. 2. Teker biçiminde yassı nesne, kurs (I): Kandil ağırşağı. Emzik ağırşağı. Diz ağırşağı.

(GTS)

Arn. ogërshak (Bor. 100; Kara. 12) Bul. aršak (DTB. 13; Kara. 12) Hrv. agršak (Es. 15)

Srp. agršak (Škal. 73; Mik. 6; Kara. 12) AĞIZLIK

,

-

ĞI

1. Bir ucuna sigara takılan, öbür ucundan nefes çekilen çubuk biçimindeki araç: “Kiraz, bilir miydi ki günün birinde tütün diye bir ot çıkacak ve insanlar bunu içmek için dallarını kesip kesip ağızlık yapacak?” -R. H. Karay. 2. Nefesli çalgılarda ağza gelen yer. 3. Hayvanın ısırmasına, zararlı bir şey yemesine engel olmak için ağzına takılan tel, deri vb. kafes. 4. Telefon vb. cihazlarda ağza yaklaştırılan bölüm. 5. Kuyu bileziği. 6. Su tesisatında su alıp vermeye yarayan vanalı uç. 7. hlk. Yemiş küfelerinin üzerine yapraklı dallarla yapılan kapak. 8. hlk. Dokumacılıkta çözgünün açılıp kapandığı ve içinde mekiğin geçtiği yer. 9. hlk. Bir şeyin başladığı yer. 10. hlk. Huni.

(GTS)

Arn. agëzllëk-u, agëzllekë (Diz. 7) Boş. azluk (Škal. 63)

Bul. azlik (DTB. 4; Mik. 6; Diz. 7; Kara. 13) Hrv. azluk (Es. 20)

Mak. agazlak (Nas. 79; Kara. 13)

Srp. azluk (Škal. 107; Diz. 7; Mik. 6; Kara. 13) AĞIZ OTU

1. Ağız ağrısı için kullanılan ilâç. 2. Tüfeğin ağzına konulan barut. (GTS)

Arn. agzot-i (Diz. 7; Bor. 13; Mey. 4; Mik. 6; Lat. 113; Kara. 13) Bul. agiz-otu (DTB. 2; Mik. 6; Diz. 7; Kara. 13)

Yun. agizoti (Georg. 91; Kuk. 15; Mik. 6; Diz. 7; Kara. 13) AĞLAMA

Ağlamak işi: “Çocuk haykırarak ağlamaya başlamıştı.” -A. Kulin. (GTS)

Boş. galama (Škal. 293) Hrv. galama (Es. 57)

Srp. galama (Škal. 289; Kara. 13) AHALİ

Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk: “Mevsim daha Boğaz'ın bütün ahalisini toplayamamıştır.” -A. Ş. Hisar. 2. Bir yerde toplanan kalabalık: “Ahaliden kimsenin kendisini tanımaması için bir siyah mantoya bürünmüştü.” -R. N. Güntekin.

(GTS)

Arn. ehali (Bor. 47; Kara. 13) Boş. ehalija (Škal. 257)

(13)

Bul. ehalija (DTB. 91; Kara. 13) Rom. ehaliu (Wendt. 10; Kara. 13) Srp. ehalija (Škal. 264; Kara. 13) AHBAP

,

-

BI

1. Kendisiyle yakın ilişki kurulup sevilen, sayılan kimse: “Ben yeni tanıdım ama, kızın eski ahbapları imişler!” -O. C. Kaygılı. 2. ünl. tkz. Samimiyet, içtenlik bildiren bir seslenme sözü: Baksana ahbap!

(GTS)

Boş. ahbap (Škal. 14)

Bul. apap (DTB. 11; Kara. 13) Hrv. ahbab (Es. 15)

Srp. ahbab (Škal. 74; Kara. 13) AHENK

,

-

1.Uyum: “Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı.” -M. C. Kuntay.

2. mec. Uzlaşma: “Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız.” -H. Taner.

3. esk. Ezgi:“Tamtamların yeni ahengiyle raks başladı.” -N. F. Kısakürek. (GTS)

Arn. ahenk-u, ahengje (Diz. 8; Bor. 14; Mey. 4; Mik. 7; Lat. 113; Kara. 13) Boş. ahinjak (Škal. 14)

Bul. ajink, aink, kaing (DTB. 4; Mik. 7; Diz. 8; Kara. 13) Mak. aheng (Nas. 100; Kara. 13)

Srp. ahinjak (Škal. 74; Diz. 8; Mik. 7; Kara. 13)

Yun. ahenk, ahengkia (Kuk. 21; Gia. 28; Mik. 7; Diz. 8; Kara. 13) AHIR

Evcil büyükbaş hayvanların barındığı kapalı yer, hayvan damı: “Sağda, duvar kıyısında ahır, arabacı, uşak odaları var.” -Y. Atılgan.

(GTS)

Arn. ahër-i, ahur (Diz. 8; Bor. 14; Mey. 5; Mik. 7; Kak. 32; Kara. 14) Boş. ahar, ahur odasi, ahar-odaja (Škal. 13)

Bul. jahar, ahir (DTB. 304; Gab. 92; Mik. 7; Mey. 5; Lok. 36; Diz. 8; Kara. 14) Hrv. ahar (Es. 15)

Mak. ar (MTS. 25; Kara. 14)

Srp. ahar, ahar-odaja (Škal. 74; Diz. 8; Mik. 7; Kak. 32; Kara. 14) Yun. ahuri (Georg. 51; Kuk. 21; Mik. 7; Diz. 8; Mey. 5; Kara. 14) AHİR

1. Son, sonraki. 2. zf. Sonra, en sonra, sonunda. (GTS)

Boş. ahir-zeman (Škal. 14) Hrv. ahir (Es. 15)

(14)

AHİRET

Dinî inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı'ya hesap vereceği yer, öbür dünya, öteki dünya.

(GTS)

Arn. ahiret-i (Diz. 8) Boş. ahiret (Škal. 14)

Bul. ahretlik (DTB. 12; Kara. 14) Hrv. ahiret (Es. 15)

Mak. aretlik (Nas. 89; Kara. 14) Srp. ahiret (Škal. 74; Diz. 9; Kara. 14) AHLAK

1. Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları, aktöre, sağtöre: “Ahlak düzelmeden hiçbir şey düzelmez.” -Ç. Altan. 2. Huylar: “Bu şoförler hepinizin ahlakını bozdu.” -M. Ş. Esendal.

(GTS)

Arn. ahlaksiz (Bor. 38; Kara. 14) Boş. ahlak (Škal. 14)

Hrv. ahlak (Es. 15)

Srp. ahlak (Škal. 74; Kara. 14) AHMAK

Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal: “En doğru, en yüksek fikir, bir cahil veya ahmağın elinde gülünç, değersiz bir hâle gelebilir.” -M. Kaplan.

(GTS)

Arn. ahmak-e, ahmakluk (Diz. 9; Kara. 14) Boş. ahmak (Škal. 15)

Bul. ahmak (DTB. 16; Gab. 72; Mik. 7; Diz. 9; Kara. 14) Hrv. ahmak (Es. 15)

Mak. akmak (Nas. 107; Kara. 14) Rom. acmac (Mik. 7; Lok. 35; Kara. 14)

Srp. ahmak, hakmak, hakman, akmak (Škal. 75; Diz. 9; Mik. 7; Kara. 14) Yun. ahmakis (Georg. 151; Kuk. 21; Gia. 28; Mik. 7; Diz. 9; Kara. 14) AHVAL

,

-

1. Durumlar, hâller, vaziyetler: “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır.” -Atatürk. 2. Davranışlar. 3. Olaylar: “Agâh Bey dünya ahvalinden habersiz.” -R. H. Karay.

(GTS)

Boş. ahval (Škal. 16) Hrv. ahval (Es. 15)

(15)

AK

1. Kar, süt vb.nin rengi, beyaz,kara ve siyah karşıtı. 2. sf. Bu renkte olan: “Ablak yüzlü, kısa kesilmiş ak sakallı bir adamdı.” -M. Ş. Esendal. 3. Beyaz leke: Bir gözünde ak var.4. sf. mec. Temiz. 5. sf. mec. Dürüst. 6. sf. mec. Sıkıntısız, rahat: Ak günler göresin.

(GTS)

Arn. ak (Diz. 12; Bor. 14; Kara. 15) Boş. ak (Škal. 20)

Bul. ahçak (DTB. 5; Kara. 15) Mak. ak (Nas. 34; Kara. 15) Srp. ak (Škal. 79; Kara. 15) AKAR

Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân, tarla, bağ vb. mülk, akaret. (GTS)

Arn. akarate-t (Diz. 12) Boş. akar (Škal. 20)

Bul. akaret (DTB. 5; Kara. 15)

Rom. acaret (Mik. 8; Kak. 43; Lok. 43; Diz. 12; Kara. 15) Yun. akaret (Kuk. 16; Kara. 15)

AKÇE

1. Küçük gümüş para. 2. Her tür madenî para, akça. (GTS)

Arn. akçe-ja (Diz. 12) Boş. akča (Škal. 20)

Bul. akçe (DTB. 5; Gab. 38; Diz. 12; Kara. 15) Hrv. akč (Es. 16)

Mak. akça (Nas. 75; Kara. 16)

Rom. acea (Kak. 33; Sai. 1; Diz. 12; Kara. 15)

Srp. akča, akče (Škal. 78; Diz. 12; Mik. 8; Kak. 32; Kara. 16) AKIBET

1. Bir iş veya durumun sonu, sonuç: “Diğerlerinin akıbetlerini bilmiyorum.” -İ. O. Anar. 2. zf. Sonunda, önünde sonunda: Akıbet, iş düzelecek.

(GTS)

Arn. akibet (Diz. 13; Bor. 14; Kara. 16) Boş. akibetihajr (Škal. 20)

Bul. akabet (DTB. 5; Kara. 16)

Srp. akibetihajr (Škal. 78; Diz. 13; Kara. 16)

Yun. akipeti (Georg. 114; Gia. 13; Diz. 13; Kara. 16) AKIL

,

-

KLI

1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol: Bu aklı size kim verdi. 3. Düşünce, kanı: “Şimdiki aklım olsaydı bu dükkânın yerine aç bir kahve!” -A. K. Tecer. 4. ruh b. Bellek: “Hâlâ aklımda o tufan yağmuru.” -C. S. Tarancı.

(16)

(GTS)

Arn. akllëk-u (Diz. 14; Kara. 16) Boş. akla, aklaja, aklli (Škal. 21)

Bul. akil (DTB. 6; Gab. 39; Mik. 8; Kara. 16) Mak. akal (Nas. 34; Kara. 16)

Srp. akla, hakla, aklaja, haklaja (Škal. 79; Diz. 14; Mik. 8; Kara. 16) Yun. akil (Georg. 124; Kuk. 16; Mik. 8; Diz. 14; Kara. 16)

AKINCI

1. Düşman ülkesine akın yapan savaşçı: “Pencap vadilerine yerleşen akıncılar ana yurtlarını unutuverdiler.” -H. C. Yalçın. 2. sp. İleri uç oyuncusu.

(GTS)

Arn. akinxhi-t (Diz. 13; Lat. 113) Boş. akindžije (Škal. 21)

Bul. akincija (DTB. 5; Diz. 13; Kara. 16)

Rom. acinqiu (Kak. 33; Sai. 135; Diz. 13; Kara. 16)

Srp. akindžije (Škal. 79; Diz. 13; Mik. 3; Kak. 33; Kara. 16) AKİDE

Şekerin kaynatılarak katılaşması yolu ile yapılan, renkli ve kokulu, ağızda güç eriyen şeker, akide şekeri: “Ağızları ve elleri yaladıkları akideden kıpkırmızı bir hâlde geçiyorlardı.” -Y. K. Beyatlı.

(GTS)

Bul. akide (Mik. 8; Kara. 17)

Rom. acadea (Mik. 8; Lok. 44; Kara. 17) Yun. akides (Kuk. 16; Kara. 17)

(GTS) AKRABA

1. Kan bağıyla birbirine bağlı olan kimseler: “Geceleyin, babam, amcam, akrabamız, hepsi istasyonda idiler.” -Y. K. Beyatlı. 2. Oluşma yönünden aynı kaynağa dayanan şeyler. 3. mec. Biri, diğerinin doğurduğu sonuç veya olgular: Zulüm zorbalıkla akrabadır.

(GTS)

Arn. akreba-ja (Diz. 15; Bor. 14; Lat. 114; Kara. 17) Boş. akreba (Škal. 22)

Bul. akraba (DTB. 5; Diz. 15; Kara. 17) Hrv. akreba (Es. 16)

Srp. akreba (Škal. 79; Diz. 15; Kara. 17) AKRABALIK

,

-

ĞI

Akraba olma durumu. (GTS)

Arn. akreballëk-u,akreballëqe (Diz. 15; Lat. 114) Boş. akrebaluk (Škal. 22)

(17)

AKRAN

Yaş, meslek, toplumsal durum vb. bakımından birbirine eşit olanlardan her biri, boydaş, taydaş, öğür: “Babası silik, adsız bir berberken çocuk bütün akranlarını çekerek dükkânını canlandırdı.” -N. Cumalı.

(GTS)

Arn. ankran-i (Diz. 14; Bor. 16; Kara. 17) Boş. akran (Škal. 21)

Bul. akran, jekran (DTB. 5; Gab. 34; Kara. 17) Hrv. akran (Es. 16)

Srp. akran, akram (Škal. 79; Diz. 14; Mik. 8; Kara. 17) Yun. akranis (Kuk. 16; Mik. 8; Diz. 14; Kara. 17) AKREP

,

-

(I) Akreplerden, sıcak ve nemli yerlerde yaSaian, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehirli iğnesi olan bir tür böcek (Scorpio).

(II) Saatin iki ibresinden küçüğü: “Rengi kararmış bir saat; ne yelkovanı var ne akrebi.” -S. M. Alus.

(GTS)

Arn. akrep-i (Diz. 15; Bor. 14; Mik. 8; Kara. 17) Boş. akrep, jakrep (Škal. 22)

Bul. jakrap (DTB. 111; Kara. 17) Hrv. akrep (Es. 16)

Mak. akrep (Nas. 34; Kara. 17)

Srp. akrep, jakrep (Škal. 79; Diz. 15; Bak. 372; Vuk. 255; Kara. 17) Yun. akrapi (Georg. 69; Diz. 15; Kara. 17)

AKSİ

Ters, zıt, karşıt, olumsuz, menfi: “Salıncağın ipini sallandığı istikametin aksine çekti.” -O. C. Kaygılı. 2. Uygun olmayan: “Kusura bakma abla! Aksi zamana rastladı. Gazozları yetiştiremedik.” -A. K. Tecer. 3. İnatçı, hırçın, huysuz: “Ben bu aşçı kadar çılgın ve aksi insan görmedim.” -R. N. Güntekin.

(GTS)

Boş. aksi (Škal. 22)

Bul. aksija (DTB. 5; Kara. 17) Srp. aksi (Škal. 79; Kara. 17) Yun. aksis (Kuk. 18; Kara. 17) AKŞAM

Gündüzün son ve gecenin ilk saatleri, akşam vakti, akşamleyin. 2. Gece: “Dün akşam karşılıklı içerken, çoktan bayatlamış itirafımı ağzımdan kaçırma gafletinde bulundum.” -E. Şafak. 3. Akşam ezanı. 4. Akşam namazı.

(GTS)

Arn. aksham-i (Diz. 16; Bor. 14; Mey. 7; Lat. 114; Kara. 18) Boş. akšam, ahšam (Škal. 22)

Bul. akšam, akšama (DTB. 5; Mik. 7; Mey. 7; Diz. 16; Kara. 18) Hrv. akšam (Es. 16)

(18)

Mak. akšam (Nas. 46; Kara. 18)

Srp. akšam, ahšam (Škal. 79; Diz. 16; Bak. 19; Vuk. 3; Mik. 7; Kara. 18) Yun. aksami, ahsami (Kuk. 18; Gia. 21; Mik. 7; Diz. 16; Kara. 18) AKŞAM PAZARI

Pazarlarda, işportalarda akşama doğru tezgâhta kalmış malların ucuz fiyatla satılışı. (GTS)

Arn. akshampazar (Diz. 16; Bor. 14) Boş. akšam-pazari (Škal. 24)

Srp. akšam-pazari (Škal. 80; Diz. 16) AKTAR

1. Baharat veya güzel kokular satan kimse veya dükkân. 2. İğne, iplik, baharat, zarf, kâğıt, tütün vb. satılan dükkân.

(GTS)

Boş. atar, atariti (Škal. 58)

Bul. ahtar, ahtarlik (DTB. 16; Gab. 72; Kara. 18) Mak. aktar (Nas. 54; Kara. 18)

Srp. atar (Škal. 104; Kara. 18)

Yun. aktaris, ahtaris (Georg. 246; Kuk. 21; Kara. 18) AL

1. Kanın rengi, kızıl, kırmızı. 2. sf. Bu renkte olan: Al bayrak. Al çuha. 3. Dorunun açığı, kızıla çalan at donu. 4. sf. Bu renkte olan (at). 5. Yüze sürülen pembe düzgün, allık.

Aldatma, düzen, tuzak, hile. (GTS)

Arn. lalë (Diz. 578; Bor. 14; Mey. 7; Mik. 8; Lat. 115; Kara. 19) Boş. al (Škal. 24)

Bul. al (DTB. 6; Mik. 8; Lok. 48; Diz. 578; Kara. 19) Hrv. al (Es. 16)

Mak. al (Nas. 30; Kara. 19)

Srp. al, alali (Škal. 80; Diz. 578; Mik. 8; Kara. 19) Yun. alin (Georg. 14; Gia. 14; Mik. 8; Diz. 578; Kara. 19) ALMAK

,

-

IR

1. Bir şeyi elle veya başka bir araçla tutarak bulunduğu yerden ayırmak, kaldırmak: “Sağ elinin çevik bir hareketiyle başındaki tülbendi çekip aldı.” -N. Cumalı. 2. (-i, -den) Bir şeyi veya kimseyi bulunduğu yerden ayırmak: Çocuğu okuldan aldı. 3. Birlikte götürmek. 4. (nsz) Satın almak. 5. (nsz) Ele geçirmek, fethetmek: “Fakat aldıkları yerlerin ahalisini Türkleştiremediklerinden bu büyüklük onların zayıf düşmelerine sebep olmuş.” -Ö. Seyfettin. 6. (nsz) İçine sığmak: Bu kavanoz iki kilo bal alır. Bu salon bin kişi alır. 7. (-e, nsz)Kabul etmek. 8. (nsz) Kendine ulaştırılmak, iletilmek: Mektup almak. Haber almak. 9. (nsz) İçeri sızmak, içine çekmek: Gemi su alıyor. Fotoğraf makinesi ışık almış, film yanmış.10. (nsz) Erkek, kadınla evlenmek: “O sırada aldığı kadının babasının birçok yardımını görmüştü.” -M. Ş. Esendal. 11. (-i, nsz) Sürükleyip götürmek: Öküzü sel aldı, harmanı yel aldı. 12. (nsz) Kazanmak, elde etmek. 13. (nsz) Zararlı,

(19)

tehlikeli bir şeye uğramak: Soğuk almak. Ceza almak. 14. (-i, nsz) Bürümek, sarmak, kaplamak: Burayı kötü bir koku aldı, durulamaz hâle geldi. 15. (-den) Kısaltmak,

eksiltmek: Ceketin boyundan almak. 16. (nsz) Yolmak, koparmak: Kaş almak. 17.

Temizlemek: Karyolanın altını süpürge ile al. 18. (-i, -e) İçeri girmesini sağlamak: “Sevdiği delikanlıyı gece evine almış.” -N. Cumalı. 19. (nsz) Tat veya koku duymak: Sigaradan hiç tat alamaz oldum. Burnu iyi koku alır. 20. (i, e)Örtmek, koymak: Paltosunu sırtına aldı. 21. (i, -de) Yol gitmek, mesafe katetmek: O yolu bir saatte alırsınız. 22. (-i, -den) Çalmak: Cebimden saatimi almışlar. 23. Soldurmak:Güneş perdelerin rengini aldı. 24. Vücuttaki hasta bir organı ameliyatla çıkarmak: Dalağını aldılar. 25. (nsz) Motor çalışması için gerekli olan elektrik veya yakıttan yararlanır duruma gelmek: “Savcı yardımcısı gaza bastı, motor almadı. Bir daha bastı, yine almadı.” -H. Taner. 26. (nsz) Göreve, işe başlatmak: Yeni bir kapıcı aldı. 27. (-den) Görevden, işten çekmek. 28. (nsz) Başlamak: “Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur” -Halk türküsü. 29. (nsz) İçecek veya sigara içmek: Tadına bakmak için bir yudum aldım. 30. (nsz)Yutmak, kullanmak: İlaç almak. 31. (-den, nsz) Kazanç sağlamak: Bir pantolondan beş yüz lira alıyorlar. 32. Gidermek, yok etmek: İçine biraz su koy, tuzunu alır. 33. Yer değiştirmek.

(GTS)

Boş. almadi (Škal. 38)

Bul. almacina (DTB. 8; Kara. 20) Srp. almadi (Škal. 90; Kara. 20)

Yun. aldiza (Kuk. 17; Gia. 14; Kara. 20) ALA

1. Karışık renkli, çok renkli, alaca: Ala kilim eskimiş. 2. a. Alabalık. 3. hlk. Açık kestane renginde olan, ela (göz). 4. a. hlk. Kekliğin boynundaki siyah halka.

(GTS)

Arn. ala (Diz. 17; Lat. 115) Boş. ala (Škal. 24)

Bul. ala (DTB. 6; Mik. 9; Diz. 17; Kara. 20) Hrv. ala (Es. 16)

Srp. ala (Škal. 81; Diz. 17; Mik. 9; Kara. 20) ALACA

1. Birkaç rengin karışımından oluşan renk, ala. 2. sf. İki veya daha çok renkli. 3. Birkaç renkli iplikten yapılmış dokuma. 4. Keklik, bıldırcın vb. kuşları avlamak için kullanılan iki renkli bez. 5. bit. b. Ağaçta ilk olgunlaşan meyve: Bu incirin alacasını ben yedim. 6. bit. b. Meyvelere, genellikle üzüme düşen ben.

(GTS)

Arn. allaxha (Diz. 23; Bor. 15; Kak. 34; Lat. 116; Kara. 20) Boş. aladža (Škal. 25)

Bul. alaca (DTB. 6; Gab. 39; Mik. 9; Diz. 23; Kara. 20) Mak. alaca (Nas. 78; Kara. 21)

Rom. alaci (Mik. 9; Kak. 34; Sai. 14; Lok. 50; Diz. 23; Kara. 20) Srp. aladža (Škal. 81; Diz. 23; Mik. 9; Kak. 34; Kara. 20)

Yun. alaças (Georg. 52; Kuk. 17; Gia. 14; Kak. 34; Mik. 9; Diz. 23; Kara. 21) ALAŞA

1. Zayıf ve çelimsiz at. 2. Ağzı ve burnu beyaz olan at. 3. Beygir, erkek at, iğdiş olmıyan huysuz at. 4. Semere alışmış hayvan. 5. Her kuzuyu emziren koyun. 6. Azgın köpek, boğa, at v.b. 7. Leş.

(20)

(TTAS)

Boş. alabadžakast (Škal. 25) Bul. alaša (DTB. 7; Kara. 21)

Srp. alabadžakast (Škal. 81; Kara. 21) ALACAK

,

-

ĞI

Bir hesap gereğince daha alınmamış olan para, mal vb. şey,

matlup, verecek karşıtı: Bütün alacaklarımı topladım. 2. Alınması gerekli şey: Çarşıdan alacaklarım için bir liste yaptım.

(GTS)

Arn. allaxhak-verexhek (Diz. 23; Bor. 15; Kara. 21) Boş. aladžak (Škal. 25)

Bul. alacak (DTB. 6; Gab. 39; Diz. 23; Kara. 21) Mak. alacak-verecek (Nas. 71; Kara. 21)

Srp. aladžak (Škal. 81; Diz. 23; Kara. 21) ALAFRANGA

1. Frenklerin töre, âdet ve hayatına uygun, Frenklerle ilgili, Batılıca, alaturka karşıtı: Alafranga yemek. 2. Avrupa kültürüne özgü olan. 3. Avrupa uygarlığını benimsemiş, Avrupa eğitimiyle yetişmiş (kimse).

(GTS)

Arn. allafrënga (Bor. 15; Kara. 21) Boş. alafranga (Škal. 25)

Mak. alafranga (Nas. 38; Kara. 21) Srp. alafranga (Škal. 82; Kara. 21) ALAKA

1. İlgi: “Sporla alakası var, dedimse öyle sıkı fıkı bir alaka değil.” -N. Hikmet. 2. Gönül bağı. (GTS)

Arn. alaka (Bor. 14; Mey. 8; Mik. 9; Kara. 21) Boş. alaka (Škal. 30)

Bul. ilaka (DTB. 102; Mik. 9; Mey. 8; Kara. 21) Srp. alaka (Škal. 84; Mik. 9; Kara. 21)

ALAMET

1. Belirti, işaret, iz, nişan: “İnsanlığın belli bir sonuca yöneldiğini gösterir hiçbir alamet yok.” -C. Meriç. 2. mec. Büyüklük, irilik bakımından şaşılacak durumda olan nesne.

(GTS)

Arn. alamet (Diz. 17; Bor. 14; Mey. 8; Lat. 114; Kara. 21) Boş. alamet (Škal. 30)

Bul. alimet (DTB. 7; Diz. 17; Kara. 21) Hrv. alamet (Es. 17)

Srp. alamet (Škal. 85; Diz. 17; Kara. 21) ALATURKA

(21)

eski tahta kapısının dışarıdan da içeriden de çengelleri var.” -A. Kutlu. 2. Bu töre ve hayatı benimsemiş (kimse). 3. a. Alaturka saat: “Biz, alaturka 10 sularında mektepten çıkardık.” -F. R. Atay. 4. mec. Düzensiz, yöntemsiz: Alaturka çalışma.

(GTS)

Arn. allaturka (Bor. 15; Lat. 116; Kara. 22) Boş. alaturka (Škal. 32)

Mak. alaturka (Nas. 38; Kara. 22) Srp. alaturka (Škal. 86; Kara. 22) ALAY

(I) 1. Herhangi bir törende veya gösteride yer alan topluluk: Düğün alayı. Fener alayı. 2. Bayram, cenaze vb. törenlerde sıralı olarak giden insan topluluğu, kortej. 3. ask.Genellikle üç tabur ve bunlara bağlı birliklerden oluşan asker topluluğu: Topçu alayı.

(II) Bir kimsenin, bir şeyin, bir durumun, gülünç, kusurlu, eksik vb. yönlerini küçümseyerek eğlence konusu yapma.

(GTS)

Arn. allaj-i (Diz. 22; Bor. 15; Kak. 34; Kara. 22) Boş. alaj (Škal. 29)

Bul. alaj (DTB. 6; Gab. 39; Mik. 9; Lok. 51; Diz. 22; Kara. 22) Hrv. alaj (Es. 17)

Mak. alajlem (Nas. 118; Kara. 23)

Rom. alaiu, halaiu (Mik. 9; Kak. 34; Sai. 14; Diz. 22; Kara. 22) Srp. alaj (Škal. 83; Diz. 22; Mik. 9; Kak. 35; Lok. 51; Kara. 22) Yun. alain (Kuk. 16; Gia. 13; Mik. 9; Diz. 22; Kara. 23)

ALAY BEYİ

Albay rütbesinde jandarma alay komutanı, çeribaşı. (GTS)

Arn. allajbeg-u (Diz. 22; Bor. 15; Lat. 137) Boş. alajbeg (Škal. 29)

Hrv. alajbeg (Es. 17)

Srp. alajbeg (Škal. 84; Diz. 22) ALMAN

1. Cermen soyundan olan halk. 2. Bu halktan olan kimse. (GTS)

Arn. allaman-i (Diz. 23; Bor. 15) Boş. alaman, aleman (Škal. 30) Hrv. alamanka (Es. 17)

Srp. alaman, aleman, alamanka (Škal. 85; Diz. 23) ALÇAK

1. Yerden uzaklığı az olan, yüksek karşıtı: “Kaşlarını çatarak bakakaldı dairenin alçak balkonuna.” -E. Şafak. 2. Aşağıda olan, yüksek olmayan (yer). 3. Kısa (boy): Alçak boylu bir adam. 4. mec. Bile bile en kötü, en ahlaksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, soysuz, namert, rezil, hain: Vatan hizmetinden kaçanlar alçaktır.

(22)

(GTS)

Arn. allçak-e (Diz. 24; Bor. 15; Kara. 23) Boş. alčak, alčakluk (Škal. 33)

Bul. alçak, alçek (DTB. 269; Diz. 24; Kara. 23) Hrv. alčak (Es. 17)

Mak. alçak (Nas. 107; Kara. 23) Srp. alčak (Škal. 86; Diz. 24; Kara. 23)

Yun. alçak, alçakis (Kuk.17; Gia.15; Diz.24; Kara.23) ALÇI

Alçı taşının pişirilip toz durumuna getirilmesinden elde edilerek yapılarda, sanatta, mimarlıkta ve dişçilikte kullanılan madde.

(GTS)

Arn. allçi-ja (Diz. 24; Bor. 15; Mey. 8; Kara. 23) Boş. alčija (Škal. 33)

Bul. alçija (DTB. 8; Mey. 8; Diz. 24; Kara. 23) Hrv. alčija (Es. 17)

Srp. alčija (Škal. 87; Diz. 24; Mik. 8; Kara. 23) ÂLEM

1. Evren. 2. Dünya, cihan: “İnsan âlemde, hayal ettiği müddetçe yaşar.” -Y. K. Beyatlı. 3. Aynı konu ile ilgili kimseler. 4. Bu kimselerin uğraşlarının bütünü:“Geçen kışın tiyatro, cambazhane âlemlerini uzun uzun tasvir ediyordu.” -O. C. Kaygılı. 5. Belli bir grupraki canlıların bütünü: Hayvanlar âlemi. 6. Durum ve şartlar: Evlilik âlemi. 7. zm. Herkes, başkaları: Bu yaptığından dolayı âleme rezil oldun. 8. Ortam, çevre: “Fakat onun Türk ve Müslüman dostları hep alafranga ve zengin bir âlemde yaşarlardı.” -H. E. Adıvar. 9. Kendine özgü birçok niteliği bulunan şey. 10. Farklı davranış içinde bulunan kimse. 11. mec. Eğlence: “O gün evde iki gün önceki araba âlemlerini düşünüyordu.” -O. C. Kaygılı.

(GTS)

Arn. alem-i (Diz. 18; ; Bor. 14. Mey. 8; Lat. 114; Kara. 24) Boş. alem (Škal. 34)

Bul. alem (DTB. 7; Diz. 18; Kara. 24) Hrv. alem (Es. 17)

Srp. alem (Škal. 88; Diz. 18; Kara. 24) ALEMDAR

1. Bayrağı veya sancağı taşıyan kimse. 2. mec. Önder. (GTS)

Boş. alemdar (Škal. 35)

Bul. ilindar (DTB. 102; Kara. 25)

Srp. alemdar (Škal. 88; Kak. 35; Kara. 24) ALET

1. Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için özel olarak yapılmış nesne. 2. Bir sanatı yapmaya, uygulamaya yarayan özel araç: “Hafif sesli bütün aletleri susturup davulu sabaha kadar vurdurmak istiyorum.” -F. R. Atay. 3. tek. Bir makineyi oluşturan ve işlemesine yardım eden

(23)

parçalardan her biri. 4. mec. Hoş görülmeyen bir işe yardımcı veya aracı olmayı kabul eden kimse, maşa: “Birtakım teşebbüslerini gerçekleştirmesi yolunda onu bir alet gibi kullanıyor.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(GTS)

Arn. alet-i (Diz. 18; Bor. 15, Mey. 8; Lat. 115; Kara. 24) Boş. alet (Škal. 35)

Bul. alat (DTB. 7; Diz. 18; Kara. 24) Hrv. alet (Es. 17)

Mak. alet (Nas. 74; Kara. 24)

Rom. alat, olat, halat (Mik. 10;Mey. 8; Diz. 18; Kara. 24) Srp. alat, halat (Škal. 85;Diz. 18; Mik. 10; Kara. 24) ALEV

1. Yanan maddelerin veya gazların türlü biçimlerdeki ışıklı uzantısı, yalım, yalaz, alaz, şule: “Alevi ve bağrışmaları gören kadın erkek herkes evimizin bahçesine doldu.” -E. İ. Benice. 2. Sıcaklık: “İşte şimdi damarlarımda bu iksirin alevleri dolaşıyor.” -H. R. Gürpınar. 3. Kıvılcım. 4. Mızrak uçlarına takılan küçük bayrak, flama. 5. mec. Aşk ateşi.

(GTS)

Boş. alev (Škal. 35)

Bul. alev (DTB. 7; Kara. 24) Srp. alev, alen (Škal. 88; Kara. 24) Yun. alafi (Georg. 95; Kara. 24) ALICI

1. Kendisine bir şey gönderilen (kimse). 2. a. Satın almak isteyen kimse, müşteri: “Sonra, mal satışı her şeyden önce bir organizasyon, bir alıcı ve pazar yerleri bulma işidir.” -N. Hikmet. 3. a. fiz. Almaç. 4. a. sin. ve TV Kamera. 5. a. hlk. Azrail.

(GTS)

Arn. allaxhakli-u (Diz. 24) Boş. alidžija (Škal. 35)

Bul. alacija (DTB. 6; Diz. 24; Kara. 25) Srp. alidžija (Škal. 88; Diz. 24; Kara. 25) ALIÇ

,

-

CI

1. Hünnapgillerden, kırlarda kendiliğinden yetişen, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan, sert odunlu bir ağaç, gövem eriği, geyik dikeni, akdiken (Crataegus monogyna): “Sık pırnallıklar, erguvan, defne, alıç kümeleri yer yer yolu boğuyor.” -N. Cumalı. 2. Bu ağacın mayhoş yemişi.

(GTS)

Arn. allaxhir (Diz. 24) Boş. alica (Škal. 35)

Srp. alica (Škal. 88; Diz. 24; Kara. 25) Yun. aluç (Georg. 61; Diz. 24; Kara. 25) ALIŞ

Alma işi. (GTS)

(24)

Arn. allështis (Diz. 25; Bor. 15; Mey. 9; Kara. 26) Boş. alištisati (Škal. 37)

Bul. alašma (DTB. 7; Gab. 39; Mik. 10; Mey. 9; Diz. 25; Kara. 25) Srp. alištisati (Škal. 89; Diz. 25; Mik. 10; Kara. 25)

ALIŞVERİŞ

1. Satın alma ve satma işi, alım satım, muamele. 2. mec. İlişki, münasebet: “O bir defa bile görmemişti bu adamı. Bir alışverişi yoktu onunla.” -T. Buğra.

(GTS)

Arn. allishverish-i (Diz. 25; Bor. 15; Mey. 8; Lat. 117; Kara. 26) Boş. ališ-veriš (Škal. 37)

Bul. ališ-veriš (DTB. 8; Gab. 43; Diz. 25; Kara. 26) Hrv. ališ-veriš (Es. 17)

Mak. alaš-veriš (Nas. 71; Kara. 26)

Rom. alisveriš (Mik. 10; Lok. 63; Diz. 25; Kara. 26) Srp. ališ-veriš (Škal. 89; Diz. 25; Mik. 10; Kara. 26)

Yun. alisi-verisi (Georg. 91; Kuk. 17; Gia. 14; Mik. 10; Mey. 37; Diz. 25; Kara. 26) ALİM

Bilen. (GTS)

Arn. alim-i (Diz. 20) Boş. alim (Škal. 36) Hrv. alim (Es. 17)

Rom. alim (Diz. 20; Wendt. 100; Kara. 26) Srp. alim (Škal. 89; Diz. 20; Kara. 26) ALLAH

Kâinatta var olan her şeyi yaratan, koruyan, tek ve yüce varlık, Tanrı. (GTS)

Arn. allah-u (Diz. 21; Bor. 15; Lat. 116) Boş. alah, allah (Škal. 26)

Bul. alah, halah, jalah (Mik. 9; Diz. 21) Hrv. alah (Es. 16)

Rom. halah (Mik. 9; Diz. 21)

Srp. alah, allah (Škal. 82; Diz. 21; Mik. 9; Vuk. 229; Lok. 5) ALLAH BELASINI VERSİN

birinin kötü bir duruma düşmesi istenildiğinde söylenen ilenme sözü. (GTS)

Arn. allahbelavers (Diz. 21; Lat. 116) Boş. allah belasuni versun (Škal. 26)

(25)

ALLAH BİLİR

1) “belli değil” anlamında kullanılan bir söz: Yağmur yağar mı dersin? -Allah bilir! 2) “bana öyle geliyor ki” anlamında kullanılan bir söz: “Allah bilir, bu kadarcık kestirdiği için bile bir araba dolusu laf edecekti.” -E. Şafak.

(GTS)

Arn. allahbiler (Diz. 21; Lat. 116) Boş. allah bilur (Škal. 26)

Srp. alahbilur, alahbirum (Škal. 82; Diz. 21) ALLAH KERİM

“Tanrı büyüktür, Tanrı'ya güvenmeli” anlamında kullanılan bir söz. (GTS)

Arn. allahqerim (Diz. 22) Boş. alah kerim (Škal. 27)

Srp. alahcerim, alahkerim, alacerim (Škal. 82; Diz. 22) ALLAH SELAMET VERSİN

1) yola çıkanlara “Tanrı kazadan, beladan korusun” anlamında söylenen bir esenleme sözü; 2) uzaktaki tanıdıklar anılırken kullanılan bir söz; 3) birinden pek yana olmayan bir söz söyleneceği zaman onun adından önce getirilen giriş sözü: Allah selamet versin, Ahmet'in bu işe aklı ermez. 4) “keyfin bilir, gidersen git” anlamında kullanılan bir söz.

(GTS)

Arn. allah selamet (Diz. 22) Boş. allah selamet (Škal. 28) Srp. alahselamet (Škal. 83; Diz. 22) ALLAHUEKBER

Allahuekber; Allahuekber dağları (TTAS)

Arn. allahu ekber (Diz. 22) Boş. allahu ekber (Škal. 28)

Srp. alahu-ekber (Škal. 83; Diz. 22) ALLAH VERSİN

1) iyi bir şey ele geçirenlere memnunluk bildirmek için söylenen bir söz: Allah versin, bugünlerde işler pek yolunda görünüyor. 2) dilenciyi savmak için söylenen bir söz.

(GTS)

Arn. allahversyn (Diz. 22) Boş. allah versun (Škal. 28) Srp. alahversun (Škal. 83; Diz. 22) ALLAK BULLAK

Altüst, karmakarışık: “Memleket zaten ayol, baksana allak bullak / Sen de hissinle yürürsen batarsın mutlak” -M. A. Ersoy.

(26)

(GTS)

Boş. alakača (Škal. 30)

Bul. lag-bulak (DTB. 169; Kara. 27)

Rom. alabal, alababula (Mik. 9; Lok. 59; Kara. 27) Srp. alakaca (Škal. 84; Mik. 9; Kara. 27)

ALTI

1. Beşten sonra gelen sayının adı. 2. Bu sayıyı gösteren 6 ve VI rakamlarının adı. 3. sf. Beşten bir artık.

(GTS)

Arn. allti-ja (Diz. 25; Bor. 15; Lat. 117; Kara. 28) Boş. alti, altiluk (Škal. 39)

Bul. altilik (DTB. 8; Diz. 25; Kara. 28) Mak. altipatlak (Nas. 114; Kara. 28)

Srp. alti, altiluk (Škal. 90; Diz. 25; Mik. 10; Kara. 28) ALTIN

1. Atom sayısı 79, atom ağırlığı 196,9 olan, 1064 °C'de eriyen, kolay işlenen, yüksek değerli, paslanmaz element, zer (simgesi Au): Altın çok eski zamanlardan beri para basımında kullanılmaktadır. 2. sf. Bu elementten yapılmış: “Kolundaki altın künye, okuduğu kâğıdın üzerine sürtünüyor.” -A. Ümit. 3. Altından yapılmış sikke: Çocuğa bir altın taktı. 4. sf. mec. Üstün nitelikli, değerli: Altın ses.

(GTS)

Arn. alltun-i (Diz. 26; Bor. 15; Mey. 8; Lat. 117; Kara. 28) Boş. altin, altun (Škal. 39)

Bul. altin, alten (DTB. 8; Gab. 43; Mey. 8; Kak. 38; Lok. 61; Diz. 26; Kara. 28) Hrv. altun (Es. 17)

Mak. altan, altin (Nas. 32; Kara. 28)

Rom. altingic, altingea (Kak. 38; Lok. 61; Mey. 8; Diz. 26; Kara. 28) Srp. altun, altin, aldum (Škal. 91; Diz. 26; Kak. 38; Kara. 28)

Yun. altin (Georg. 7; Diz. 26; Kara. 28) ALTINBAŞ

Genellikle Ege bölgesinde yetişen, yuvarlak, kalınca kabuklu güzel bir kavun türü. (GTS)

Arn. alltënbash-i (Diz. 25) Boş. altunbaš (Škal. 40)

Srp. altunbaš, altanbaš (Škal. 91; Diz. 25; Kara. 28) ALTMIŞALTI

Altmış altı sayı almakla kazanılan bir çeşit iskambil oyunu. (GTS)

Boş. altmiš (Škal. 39)

Srp. altmiš (Škal. 91; Kara. 28) Yun. atmish (Georg. 7; Kara. 28)

(27)

ALTÜST

Çok karışık ve dağınık (GTS)

Arn.alltiyst (Diz. 26) Boş. altust (Škal. 40)

Srp. altust učiniti (Škal. 91; Diz. 26; Kara. 28) AMA

1. Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarayan bir söz, amma, lakin: “Para kazanmayı hiç sevmiyordu ama hesapsız harcamaya bayılıyordu.” -N. Cumalı. 2. Uyarma veya şartlı bir ifade niteliğinde olan bir cümleyi, başka bir cümleye bağlamaya yarayan bir söz: “İnanmam ama fırsat bulursam baktırmadan da yapamam.” -K. Tahir. 3. Beklenmeyen bir sonucu anlatan iki cümleyi onun sebebi durumunda olan cümleye bağlayan bir söz: “Gerçi Miralay bey bu suretle tekrar hatıralarına dalıp derdini unutur ama onu gece yarılarına kadar dinlemek fedakârlığı da yine bize düşer.” -H. Taner. 4. Bir yargıyı veya bir buyruğu pekiştirmek için de kullanılan bir söz: Güzel ama güzel bir söz söyledi. 5. Bazen dikkati çekmek için cümlenin sonuna getirilen bir söz: “Gerçi, vekillerden bazıları yerli yerinde duruyordu ama!” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(GTS)

Arn. ama (Diz. 26; Bor. 15; Mey. 9; Lat. 118; Kara. 29) Boş. ama (Škal. 41)

Bul. ama, am, ami (DTB. 9; Gab. 43; Mik. 11; Mey. 9; Diz. 26; Lok. 64; Kara. 29) Hrv. ama (Es. 18)

Mak. ama (Nas. 21; Kara. 29)

Rom. ama, ma (Mik. 11; Lok. 64; Diz. 26; Kara. 29)

Srp. ama, ema (Škal. 91; Diz. 26; Mik. 11; Bak. 22; Vuk. 4; Lok. 64; Kara. 29) Yun. ma (Mik. 11; Diz. 26; Kara. 29)

AMAN

1. Yardım istenildiğini anlatan bir söz: Aman yakalayın. 2. Bir suçun bağışlanmasının istendiğini anlatan bir söz: Aman, bir daha yapmam! 3. (ama:n) Usanç ve öfke anlatan bir söz: Aman bırak beni! Aman, bu laflardan da bıktık! 4. Rica anlatan bir söz: “Aman, acele etmeli, vakit geçiyor.” -S. F. Abasıyanık. 5. Dikkat çekmek için kullanılan bir söz: Aman, çocuğa iyi bakın! 6. Çok beğenmeyi anlatan bir söz: Aman ne güzel şey! Bu anlamda kullanıldığında buna da edatı da getirilebilir: Aman da ne güzel şey! 7. Şaşma anlatan bir söz: Aman efendim, bana öyle şeyler söyledi ki donakaldım.

(GTS)

Arn. aman (Diz. 26; Bor. 15; Mey. 9; Mik. 11; Kak. 38; Lat. 118; Kara. 29) Boş. aman (Škal. 41)

Bul. aman (DTB. 9; Gab. 44; Mik. 10; Mey. 9; Diz. 26; Kara. 29) Hrv. aman (Es. 18)

Mak. aman (Nas. 34; Kara. 29)

Rom. aman (Mik. 11; Kak. 38; Sai. 18; Lok. 66; Diz. 26; Kara. 29) Srp. aman (Škal. 92; Diz. 26; Mik. 10; Kak. 38; Kara. 29)

(28)

AMBAR

1. Genellikle tahıl saklanan yer: “Asker ambarlarında buğday var.” -H. E. Adıvar. 2. Yiyecek ve bazı eşyanın saklandığı yer. 3. Geminin yük koymaya ayrılmış yeri:“Hakaretlerle bağırarak haşlıyor ve onlara ambarda ve güvertedeki yerlerini gösteriyordu.” -Y. K. Beyatlı. 4. mec. Genellikle tahılın çok üretildiği yer, bölge: Buğday ambarımız Konya. 5. mim. Kum, çakıl vb. yapı malzemesini ölçmekte kullanılan ve her yanı çoğunlukla 75 santimetre olan küp ölçek: “Şu dört yüz elli dört kuruş, iki ambar kum.” -H. F. Ozansoy. 6. tic. Eşya taşıma işleri yapan kurum veya ortaklık.

(GTS)

Arn. hambar-i (Diz. 345; Bor. 16; Mey. 9; Mik. 11; Kak. 39; Kara. 30) Boş. ambar (Škal. 42)

Bul. ambar (DTB. 9; Gab. 872; Mik. 11; Diz. 345; Lok. 77; Kak. 39; Kara. 30) Hrv. ambar, hambar (Es. 18)

Mak. ambar (Nas. 36; Kara. 30)

Rom. ambra (Mik. 11; Kak. 39; Lok. 77; Diz. 345; Kara. 30)

Srp. ambar, anbar, hambar, hanbar (Škal. 92; Diz. 345; Vuk. 5; Kara. 30) Yun. ampari (Mik. 11; Diz. 345; Kara. 30)

AMBER

1. Amber balığından çıkarılan güzel kokulu, kül renginde bir madde: “Dağıtır gülleri boşlukta hava / Ve buhurdanda tüter amberler” -A. N. Asya. 2. Güzel kokulu bazı maddelerin ortak adı.

(GTS)

Arn. amber-i (Diz. 28)

Boş. amber, anber, anberboj, amberboj (Škal. 42) Bul. amber (DTB. 9; Mik. 11; Diz. 28; Kara. 30) Hrv. ambra, amber (Es. 18)

Mak. amberi (Nas. 36; Kara. 30)

Rom. ambra, ambru (Lok. 78; Diz. 28; Kara. 30)

Srp. amber, amberija, anber (Škal. 93; Diz. 28; Vuk. 4; Bak. 14; Kara. 30) Yun. ampari (Mik. 11; Kara. 30)

AMCA

1. Babanın erkek kardeşi: “Yıllarca süren sığıntı ezikliğinin hatırlanışı da vardır amcasında.” -T. Buğra. 2. ünl. Yaşlı erkeklere saygı için kullanılan bir seslenme sözü.

(GTS)

Arn. axhë-a, xhaxha-j (Diz. 48; 1102; Bor. 16, 139; Mey. 2; Lat. 126; Kara. 30) Boş. amidža (Škal. 44)

Bul. amidžija, amicija (DTB. 9; Gab. 46; Mik. 11; Mey. 2; Diz. 48; Kara. 30) Hrv. amidža (Es. 18)

Mak. aco (Nas. 88; Kara. 30)

Srp. amidža, adžo, adža, midža, djadja (Škal. 94; Diz. 48; Mik. 11; Kara. 30) AMEL

1. Yapılan iş, edim, fiil. 2. din b. Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları. 3. mec. İshal.

(29)

Arn. amel-i (Diz. 28; Bor. 16; Kara. 30) Boş. amel (Škal. 43)

Bul. amel (DTB. 9; Diz. 28; Kara. 30) Srp. amel (Škal. 93; Diz. 28; Kara. 30) Yun. ameles (Kuk. 17; Diz. 28; Kara. 30) ÂMİN

“Öyle olsun, Allah kabul etsin” anlamlarında, duaların arasında ve sonunda kullanılan bir söz. (GTS)

Arn. amin (Diz. 28; Bor. 16; Kara. 30) Boş. amin (Škal. 44)

Bul. amin (Gab. 45; Diz. 28; Kara. 30) Hrv. amin, aminati (Es. 18)

Srp. amin (Škal. 94; Diz. 28; Kara. 30) AMİR

1. Bir işte emir verme yetkisi bulunan kimse: “Akıl öğrettiğim herif şimdi bana amir oldu.” -B. Felek. 2. tic. Satıcı veya ihracatçının gönderdiği malların bedelini almak üzere gerekli belgeleri

göstererek bankaya başvuran kimse. (GTS)

Arn. amir-i (Diz. 28)

Boş. amir, amira (Škal. 44, 45) Hrv. amir (Es. 18)

Srp. amir, amira (Škal. 94; Diz. 28; Kara. 31) ANMAK

,

-

AR

1. Birini veya bir şeyi akla getirerek sözünü etmek veya onu düşünmek, zikretmek, hatırlamak: “Onun bu fedakârlığını her yerde, her zaman minnetle anacağım.” P. Safa. 2.(i, -le) Bir armağanla birinin gönlünü almak. 3. Adlandırmak: Onu, başka Tahirlerden ayırt etmek için “Temiz Tahir” diye anarlardı.

(GTS)

Boş. andisati (Škal. 45)

Bul. anmak (DTB. 10; Kara. 31) Srp. andisati (Škal. 95; Kara. 31) Yun. ado (Georg. 267; Kara. 31) ANA

1. Anne: “Anası mutfakta bir tabağa marul doğruyor.” -Y. Atılgan. 2. Yavrusu olan dişi hayvan. 3. Dinî bakımdan aziz tanınan bazı kadınlara verilen saygı unvanı: Fatma Anamız. Meryem Ana. 4. ünl. Yaşlı kadınlara saygılı bir seslenme sözü. 5. Velinimet: Yoksullar anası. 6. Alacağın veya borcun, faizin dışında olan bölümü. 7. sf. Temel, asıl, esas:“Ana bina aradan geçen elli beş yıla karşın değişmemiş.” -A. Kutlu. 8. mat. Çizgilerden herhangi birini anlatan kelimeye sıfat olarak geldiğinde o çizginin, belirli bir kural altında hareket ederek bir yüzey oluşturmaya yaradığını anlatan bir söz.

(GTS)

Şekil

Updating...

Benzer konular :