• Sonuç bulunamadı

Büyük kantocu Amelya'nın annesi ve Naşit Bey'in kayınvalidesi nam-ı diğer ''Muhteşem Kaynana'':Verjin Hanım

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Büyük kantocu Amelya'nın annesi ve Naşit Bey'in kayınvalidesi nam-ı diğer ''Muhteşem Kaynana'':Verjin Hanım"

Copied!
3
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Büyük kantocu Amelya’nı

annesi ve Naşit Bey’in

kayınvalidesi nam-ı diğer

“MUHTEŞEM KAYNANA”

ir çiçek tarlasına dö­ nüverirdi şano... Ön sıralardan, localar­ dan yağan çiçek yağmuru, alkışlar ve

“bis bis” seslerinin ardından

sanki bir fırtına çıkar ve bugün tarife muktedir olamadığımız emsalsiz bir güzelliğin finali ya­ şanırdı.

Ruhu eski zaman çiçekleri ile bezenmiş, kulakları bu tem­ po ile aşınmış fi tarihinin insan­ ları için “geçmiş”, eskimiyen bir

“yeni”dir.

Kilitli bir hatıra defterinin solgun ve ürkek bakan sayfala­

rından çıkıp gelen birkaç satır ya da özenle kurutulmuş yap­ raklar, aslında bu hep yeşil kal­ mış bir hayatın ifadesi değil mi? 6 yapraklar hayat sayfalarının solgun yüzlü de olsa birer yapra­ ğı değil mi?

Bizler gibi Hicri ile Miladi arasında sıkışıp kalanlar, geçmi­ şin bu büyük tiyatrosunda çok önemli bazı sahneleri bir nebze olsun yaşamışlardır.

Sesindeki “kadayıf’ tadını ardı ardına içilecek üç bardak su ile bastıramayacağımız Nemzur Hanım’ın ilk çocuğunun doğdu­ ğu günde bile sahneye çıkması

zorunlu iktisadın eseri değildi. Tiyatro ve kanto hayatının bir parçası olduğu için, hayatının diğer parçasını da komşusuna emanet etmişti...

Analığına saatlerle değer biçmeyen, hem yavrusunu hem de seyircisini kucaklayan müt­ hiş bir anlayış... “Niçin?” diye sorunuz lütfen.

Nemzur Hanım ne bulun­

maz bir “Ofelya”dır ne de Leble­

bici Horhor’dan ilahi bir güzel­

lik. Ama sanatçıdır. Saatlere va­ ran “sıradan” bir oyunun sani­ yelik rolüne sahip “sıradışı” bir

sanatçı.

Koştura koştura evden gelir ve ayağının tozu ile sahneye fır­ layıp rolünü şu cümle ile takdim eder: “Bu sandığı şuraya ko­

yun,”

İşte hepsi hepsi tek bir cüm­ le olmasına rağmen emzirilen yavruyu evde bırakmaya değe­ cek kadar efsunlu büyülü bir hayat. Kelimelerin kifayetsiz kaldığını “hadi anlat” dediği­ nizde çok normalmiş gibi “Nesi­

ni anlatayım birader? Ne bile­ yim işte..” deyişinden anlayabi­

lirsiniz. Çok üstüne gittiğinizde

(2)

klasik bir cüm­ le ile o anlatıl­ ması zor haya­ ta noktayı ko­ yuverirler: “Tiyatroyu çok seviyor­ dum. Vesaire vesaire...” “İlk çocu­ ğum yeni doğ­ muştu. Na- şit’le çalışor- dum. Oyunda bir cümlelik rolüm var idi. Bir gün öğle üzeri Naşit’in adamı eve koşturdu; ’Na- şit Bey sizi is- toor, prova ed ecek sin iz’ dediğinde çok şaşırmışımdır. Bendeniz bir cümleyle pro­ va olur mu­ dur? Naşit Bey’e selamı­ mı naklediniz. Görmoor mu­ sunuz çocu­

ğum ağlıyor demiş isem de fay­ da etm emiştir... Naşit Bey Nemzur Hanım’ı almadan gel­ me diye tembihlediğinden ça­ resiz gitmiş ve o cümleyi yüz­ lerce defa prova etmişimdir. Prova yaptıktan sonra, o gece dördüncü perdenin sonunda sahneye girip, ’Bu sandığı bu­ raya getirin’ diyeceğime ne de­ mişimdir bilior musunuz: “Ço­ cuğumu buraya getirin zoo.”

Mesele “Komik” Fahri Bey,

“Kel” Haşan, ve Naşit’li devirle­

ri bazen tek cümle, bazen bit­ mez tiratlarla yaşamış, kumpan­ yalarda kantolar düettolar oku­ muş ve dram lara çıkmış bir oyuncunun hatası değildir.

Üzerinde durulması elzem olan, bir sanatçımn sadece yav­ rusunu değil, seyircisini de

“emzirmek” sorum luluğunu

duyuşudur... İkinci bir tarafı da başrol-rol tefriki yapmaksızın bu hayatı yaşayabilmektir.

Ama bir

üçüncü-Işlşı İstanbul’u ayağa kaldıran buyuk kadro. SoKfan itibaren malum şahıs Naşit Bey, Şamram Hanim, Küçük Verjin, Mari, Avantia, Naşit’in eşi ve Verjin’in kızı Ameiya ile Verjin Bardebanyan...

ten söylemek isterim. Bir cümle için aktristine yüzlerce defa pro­ va yaptıran ve bunu vazgeçil­ mez bir sorumluluk addeden adam -Evet hakikaten adam ol­ duğu için adam diyorum- Naşit Bey’dir.

Şimdi bu tiyatro ailesinin zengin dünyasında “replik” ka­ natları takıp biraz uçmak istiyo­ rum. Böylece iki dünya arasın­ daki hem seciye, hem de güzel­ lik farkına varmış olacağız.

MAESTRO BİR HAYAT ÇAL

Orhan Özmez Hayat Mec- muası’da yazmıştı:

“Yanağında var beni/Ağzı da şeker rengi/Bu dünyanın içinde/Yoktur yarimin dengi...”

Trombonlu, klametli, borulu ve davullu bir orkestra, işini çok ciddiye alan bir maestronun ida­ resinde bu parça ile ortalığı çın­ latm aktadır. Parça bir nebze

Polka’yı andırmakla ama zaman

zaman “usul” dışına çıkmakta­

dır. Ama herkes sadece “usul”den değil, çığrından da çıktığından vaziyet pek çakıl­ maz.

İşi çığrından çıkaran da

“geçmiş zaman anneanneleri­ miz” içinde her zaman şampi­

yonluk kürsüsüne çıkan Verjin

Hanım’dır. Onu geçmişin sanat

kürsüsünde telakki edişim, te- rüddüte mahal bırakmayan ve münakaşa kabul etmeyen güzel­ liğinden kaynaklanmaktadır.

Güzellik derken sanatla do­ natılmış bir çiçek buketinden laf ediyorum. Şanoya atılan ve ze­ mine “Bünyan” halısı zenginliği getiren çiçekler Verjin Hanım’la birleşti mi ortalığa bir “bahar” çıkmaktadır. Çamlıca eteklerin­ deki Allah vergisi çiçek bahçesi­ ni andıran bu şanonun buketi, gerdirilm iş ve doldurulm uş,

“Beyaz cam” ve “Beyaz Per­ de” nin montaj kadınlarından

değildir.

Kadife kıyafeti parlaktır ama

bu parlaklık, kadifenin oluşu­ mundan çok, yansıttığı güzellik­ ten ileri gelir. Şimdilerde bazı hatunlar üç silah birden taşıyor­ lar: Kıyafet, makyaj ve medya...

Eski kadınının “Rastık çek­

mek, göz süzmek” ve “Derinden bir ohh çekerek” gerdan kır­

m aktan başka nesi vardı ki? Aradaki bu “mühimmat” yani cephane farkına rağmen, eskiler her daim taze kalmışlardır. Baş­ ka silahlara ihtiyaç duymayan ve kendi anatomisi ile müceh­ hez “anadan doğma” bir güzel­ lik...

“Anadan doğma” güzelliğe

sahip olmakla, “anadan doğma” şıllık olmak arasındaki farkı 900’lü telefonlardan hemen an­ layabilirsiniz. “Herkesin kadı­

nı” olmakla “Milletin kadını”

olmak arasındaki fark sadece kelime farkı değil ki? Kimileri kadın olarak “millete mal ol­

mak” faziletini taşıyor, kimileri

► ► ► sü ki konumuz­ la yakın rabıta­ sı vardır. Naşit Bey’in tek cümleye “t i­ rat” kadar önem vermesi ve bu cümleye getirdiği tiyat­ ro ve sanat se­ ciyesini arayın bakalım bula­ bilecek m isi­ niz? M ü sa a d e buyrulursa bu Nemzur

Ha-mm'lar gibi sa­ nat antikaları­ nın kimlerden terbiye aldık­ larının üzerin­ de pek durul- madığını

hasse-B

ir devirden iki fotoğraf. Solda komik-i şehir Naşit Özcan, sağda ise Naşit Bey Heyeti Temsiliyesi'nin

tanınmış simalarından viyolonist Muallim Yorgi Efendi.

J d f c f JL*

T *

ı»ıw *«*«*»$ H,}, MUT BU MIKhffilK KAP® ««t*«¿**4^ M--- * l * , . . İ hjt tACR®«f0IM u m m “— w top

O

smanlıca, Fransızca, Rumca ve Ermenice bir tiyatro kartelası. Ön yüzde Naşit arka yüzde ise kantocular yer alıyor.

(3)

i

Geçmiş Zaman Olur ki

de “MAL” olup yaşıyor. Bir tarih ve seciye farkı olarak ufaktan söylemek lüzumunu duydum. Yoksa kimsenin endamını tak­ dim edişine ve hususi hayatına karışmak gibi bir kast-ı mahsu­ sa içinde değilim.

Kemani Yorgi Efendi dev­

rin hayat güzelliklerden nasibi­ ni almış, takdirkarlığım “bozuk

para” gibi harcamamıştır. Ka­

mil ve dörtbaşı mamur bir beye­ fendi olup, aynı zamanda mü­ zisyendir.

Yakışıklıdır ve kemanının her teline o zamanlar bir “ser­

çe” konmaktadır. “Gıy gıy”dan

çok makamı olan bu kemaninin yayı, bazı akşamlar gelir gelir de işte Verjin Hanım’a uzanır. Ön­ ce do, sonra re mi fa derken

Verjin...

Verjin Hanım hatıralarında Yorgi Efendi’nin hayli alakaya

mucip yakışıklı biri olduğunu ifade etmiştir. Hatunlar ona sa­ dece göz atmaz. Çiçek ve laf da atar. Verjin Hanım da “Kıskanç

Kadın” sadece oynamakla kal­

mayan ve yaşayan biridir. Ne yapmıştır biliyor musunuz? Ku­ lis perdesinde bir delik açıp,

Yorgi Efendi’yi, yani kocasını “tarassut” altında tutm uş ve “aşnafişne”ye mukayyet olmuş­

tur. Aşka müebbet bir esire... Vay be...

“Bülbül”ü okudu mu, etraf­ taki hakiki bülbüller ufak ufak

“tüyer” ve o eğlence gecelerinde

büyük aşklar filizlenir. Büyü­ dükçe büyür ve sevda sanatımı­ za tükenmez tükenmez bir mi­ ras bırakır... Niko’lar, Amel-

ya’lar Andre’ler gibi..

“Gözetleme huyum 6-7 ya­ şındayken başlamıştı. Evimiz Galata’daydı. Rum Mektebi’ne giderdim. Mektep dönüşlerin­ de balozların önünde dolaşır­ dım. O zamanlar Galata baloz­ lar ve gazinolar semtiydi. Açı­ lıp kapanan baloz kapıların­ dan şanoyu seyreder, kantoları ezberlerdim.”

Buyrun işte nasıl sanatçılığa adım atıldığının enteresan bir misaü. Adım böyle atılıyor da, nasıl yürünüp koşuluyor onu görelim:

“Bir gün okuldan eve geli­ yordum. Komşularımızdan biri Verjin diye bağırdı. Gittim eli­ me bir paket tutuşturdu. ’Şunu iki sokak ötede komşuya götü­ rür müsün’ dedi.”

Küçük Verjin paketi alıp hoplaya zıplaya eve gidecektir. Gayet iyi karşılanmış hatta da­ ha sonra kendisinde bir tutku haline gelecek olan “muhallebi” bile ikram edilecektir.

Kadın paketi alıp yukarı çık­ tığında pek keyiflenen Verjin günün moda kantolarından biri­ ni söylemeye başlar. Merdiven başında dinlendiğinin farkında değildir.

“ A benim dilber kızım, se­

sin de güzelmiş. Hadi gel seni kantocu yapalım.”

Verjin’in sesini dinleyip,

onu elinden tuttuğu gibi sahne­ ye çıkaran kimdir biliyor musu­ nuz? Anlı şanlı benim güzel Pe-

ruz’um...

Peruz Küçük Verjin’le ya­

kından alakadar olur ye ona ye­ ni kantolarını öğretir. Ayrıca sahne hakimiyetinin ne olduğu­ nu, seyircilerin nasıl etki altına alınacağını da...

Bundan sonrası Verjin’in yeteneği ile alakalıdır. Torpilsiz, arkasız ve desteksiz kpşmaya başlar istikbale doğru. İşte ke­ mani Yorgi ile bu sıralarda kaş- göz gynatmaya başlamıştır.

Özmez onunla konuştuğun­

da 83 yaşındaydı ve uzun yaşa­ masının sırrını “tatlı”ya bağlar­ dı. “Tatlı yiyip, tatlı konuşa­

lım” sözüne son derece yatkın

stte "Tatlıses" Hanım.. Naşit Bey ne de güzel bir "çaçaron" olmuş değil mi? (Yandaki fotoğraf)

bu hanımefendinin en çok bak­ lava ve tulumba tatlısı sevdiğini ve beherinden yarım okkayı ra­ hatlıkla götürdüğünü not etmiş bulunuyorum. Tatlıyı o kadar sever ki, Yorgi Bey’in vefatında da bu sefer “üzüntü”den koca tepsiyi götürmüştür. “İkinci” marka cigara tüttürmeyi seven neşeli hayat dolu, cıvıl cıvıl bir kadındır. Ama durun bakalım bir de aile sun verelim.

Takdirkar okurlarım hafıza­ larına nakşetmiştir. Daha önce

Naşit Bey ile alakalı bir vazı

yazmış ve bu büyük sanatçıyı

takdim etmiştim. Orada ifade et­ tiğim gibi Verjin Hanım’ın latif- kar kızı Amelya ile Naşit Bey arasındaki büyük aşk “deli-di-

vane” cinsindendir. Naşit Bey o

sırada tapuludur ve bu yüzden anasını pek andıran o küçümen

Amelya için az çile çekmemiştir.

Bunun sebebi de Verjin Ha- nım’dır. Bu “açıkgöz jandarma” derki:

“Çok severdim onu. Kızım Amelya’yı ilk istediğinde ka­ nım ısınmamıştı Naşit Bey’e.

İhtiyar demiştim, evli demiş­ tim. Amelya onu delicesine se­ viyordu. Sonunda Naşit karısı­ nı boşadı, Amelya ile evlendi.”

Verjin Hanım kızmakta pek

haksız değildir. Çünkü Naşit

Bey iki ayrı eve iki file taşıyıp

iki sofra kurmakla kaynanayı çıldırtır. Sonuç malumunuz:

“Kaynana zırıltısı...”

Naşit Bey “Medeni hal”ini

‘ yoluna koyduktan sonra aradaki buzlar eriyecek ve ortalık güllük gülüstanlik olacaktır.

Ama şöhretin doruğuna çı­ kıp, tiyatro sahibi ve sahnelerin hakimi olan Naşit Bey’in (Öz- can) intikamı acı olacaktır. Hem damat hem de patron sıfatı taşı­ maktadır. Verjin dedi mi akla ne gelir, “Bülbül” kantosu değil mi?

Ceza bir: Verjin’in için Bül- bül’ü değil sahnede, kafeste bi­ le görmek yasaktır.

Ceza iki: Öyle her role çık­ mak hava basmak yok. Bu yüz­ den oyunlarda daima Eyüp Sabri’nin karısı rolünde ola­ caksın. (Bu ceza çeyrek asır sürmüştür)

“Kaynana” hususuna bizde

her zaman “memleket mesele­

si” kadar önem taşıdığı için

böylece şaka yollu temas etmiş bulunuyorum.

Şimdi gelin de bu “muhte­

şem kaynana”ya öfke yapın ba­

kalım. Gelmiş geçmiş “en güzel

kaynana” ya da Anneanne’nin

sayfamızdaki boy fotoğrafisine lütfen dikkatle bakınız. Fotoğ­ rafta eski “Sebah Juallier”in fo­ toğraflarına şimdikilerin, tek­ nikle ekleyebilecekleri bir şey yok. Benim eski zaman fotoğra- filerini sanatıyla yeniden yara­ tan Metin Coşkun bile çalışması sırasında'bunu teyit etti. “Alen­

girli” objektif numaralarına lü­

zum hissetmeyen muhteşem bir güzellik... Hayır diyen ve kendi­ ne güvenen bir “gelin” varsa çıksın bu 1800 küsur tevellüttü

kaynananın karşısına. Hilafı ha­ kikat değil, boya küpüne düş­ müş, bütün montaj ve silikon bebeklerine benim bu eski za­ man güzellerim iki tur avans ve­ rir.

Osmanlı kadınının o bulun­

maz canlılığı vb has güzelliğini ilk olmasa da iyi farkedenlerden biri olan Pierre Loti’yi can evin­ den vuran bu sadelik ve duru güzelliktir. Bunu da günümüze kadar uzanan ve eskiyi yansıtan çalışmalardan anlıyoruz. Günü­ müzde eskiyi değerlendiren öy­ lesine güzel yayınlar var ki.

“Cornucopia” bu yönden olağa­

nüstü bir dergi. Geçen hafta tak­ dim ettiğim Pierre Loti fotoğra­ fını bu dergiden almıştım. Sırası gelmişken hem teşekkür ede­ yim hem de OsmanlI’mıza ve İs­

tanbul’umuza bizim kadar de­

ğer veren editör John Scott’ı tebrik edeyim.

HAYAT ZATEN BİR DRAMDIR

Yahu bir bakmışım ki ara­ dan yüzyıl geçmiş. Halbuki da­ ha dün 1893’tü. Hafit Fahri’le- rin, Fikret Adil’lerin Burhan Arpad’lann yanında biz ne yaşa­ dık ki? Ne gördük, ne duyduk ki? Bazen düşünüyorum da çıl­ dırasım geliyor. Bu Verjin gibi hanımefendiler olmasaydı, Bur­

han Arpad gibi bu beyfendiler

nakletmeseydi, ne yapacaktık bizler? Bu hususu “Beni Topra­

ğıma Gömün” kitabımda arzet-

miştim. Azınlıkların bizim per­ delerde sadece “replikleri uçuş­

maz”. Bir yerlere değil, her yere

tarih takılır.

Hayatın zaten bir dram oldu­ ğu fikrine eskilerden beri mey­ yal bulunuyorum. Ama bu dra­ mın içinden yaşanası güzellikler yeşertmek de mümkün. Düne sarılmayı ve eski bir İstanbul sabahında yarına doğmayı arzu etmek, tarifi imkansız bir duy­ gu. Anasım sattığımın, yarın ne yapıp yapıp Şehzadebaşı’na gi­ deceğim ve bütün parke taşları­ nı ezip, bütün sokakları mitral- yöz gözlerimle ev ev tarayaca­ ğım. Geri isteyeceğim, Ferah Ti-

yatrosu’nu, Turan Sineması’m, Verjin’i ve Peruz’u...

Süleymaniye’den yokuş yu­

karı çıkıp bir kafes arasın­ dan “G ö reb il­ mem için, bir gül atılm asını bekleyeceğim. “G ü l”m ek istiyorum, ya­ şadığımı hisset­ mek istiyorum.

Ergun HIÇYILM AZ

i

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Ta h a To ros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Nazan Ölçer, Ca­ louste Gulbenkian Müzesi Müdürü Joao Castel - Branco Pereira, Calo­ uste Gulbenkian Vakfı Mütevelli He­ yeti Başkanı Emilio Rui Vilar ve

Elimde Sermet Muhtar Alus’un İstanbul Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı yaymlanndan "İstanbul.. Yazıları" var, okurken nasıl sevdim,

O vesile, bana uydurma sanat eserlerinin baş­ ka bir misalini düşündürdü: Eski mühür kolleksiyonu yap­ tığımı bilen bir kuyumcu beş altı sene önce evime

Fethi Paşa Korusu, salı günü Beykoz Koru­ su, çarşamba günü Emirgân Korusu, cuma günü Yıldız Korusu, günlerden adı konulma­ mış Kortel

Aralarında kırkbirbuçuk yaş fark vardır Hâmit ona hayrandı... te'tijgvvtîr ett\_ cjLeıfirm/ Çeşmim kapanınca

Tam yansıma yüzünden gö- zümüze daha az miktarda ışık ulaştığı için ıslak yüzeyle- ri çevrelerindeki kuru yüzeylere göre daha

sanmakta idi. Demek ki burada bir tashih yap~lm~~t~ r. Fakat bu- rada da bu husustaki bilgisinin yine tam olmad~~~ n~ n fark~ ndad~ r ve buna aç~ kça i~aret etmektedir. Birüni'nin

Akif, labirentvari' yollardan bir hayli zahmet ve müşkilâtla geçdik- ten sonra firavnun yattığı odaya varır; lâhdin içindeki dağılmış mu­ myayı görünce