• Sonuç bulunamadı

“YENİ DÜNYA”DAN “ESKİ DÜNYA”YA ULAŞAN ECZALAR

Keşifler çağı, Batı’lı hekimlerin tedavi yöntem ve araçlarını hem nicel (fazla miktarlarda kâfur, zencefil ve ravent gibi egzotik eczalar) hem de nitel (o zamana dek bilinmeyen eczalar) açıdan zenginleştirdi. 16. yüzyılda bunlara, Orta Amerika’dan getirilip İspanya’dan Avrupa’ya sevk edilen

“Guajaco” (guayak), “Jalapa” (calapa, “Exogonium purga”) ya da “Radix mechocannae” gibi yenileri eklendi; yanı sıra balsamlar, “Sarsaparilla” (“Smilax”, saparna, gıcırotu) Sevilla’ya sevk edildi. Kuzey Amerika’nın güneydoğusunda İspanyollar ve Fransızlar tarafından keşfedilen

“Sassafras” da en iyi bilinen ve en çok talep edilen yeni eczalar arasındaydı. Sasafra ağacı Güney Amerika yerlilerince ilaç yapımında kullanılıyordu. Sonradan ünü tüm Avrupa’ya yayılan sasafra çayı, saç dökülmesinden bedensel rahatsızlıklara dek çeşitli amaçlar için her derde deva olarak kullanılır oldu. Ünlü İngiliz matematikçisi ve gezgini Thomas Harriot (1560-1621) Admiranda narratio fida tamen, de commodis et incolarum ritibus Virginiae (Virginia Sakinlerinin Sorunları ve Gelenekleri) (1588) [→ İngilizce’de: A Briefe and True Report of the New Found Land of Virginia (Yeni Bulunan Virginia Ülkesi Üzerine Kısa ve Doğru Rapor) adlı ünlü eserinde sasafradan şöyle söz eder: “Tatlı bir tada sahip odunu var. Guayak denilen odundan daha etkili bir frengi ilacı olduğu deneylerle saptanmıştır”. Sasafra yağı ise kanı güçlendirici olarak çokça kullanıldı.

Aromaterapi amacıyla kullanımı kesinlikle sakıncalı olan bu drogu insanlar yüzyıllar boyu antibakteriyel ve antiviral araç olarak, ayrıca romatizma tedavisinde, sigara alışkanlığını bırakmada, sivilce ve cilt lekelerine karşı ve frengi tedavisinde rasgele kullanmışlardır. Sir Walter Raleigh (1552-1618), sasafra kökü ve odununun ticaretinden çok büyük bir servet kazanmıştır. Guayak odunu ticareti ise, Avrupa’nın ünlü tüccar ailesi Fugger’lerin tekelinde idi. Başka bir Amerikan ecza maddesi olan koka yaprakları, tıpta ilk olarak 19. yüzyılda kullanıma girdi ve onun yapraklarından 19. yüzyılda elde edilen kokain, günümüzde zararlı bir keyif maddesi halini aldı. Yerlilerin koka yaprağı çiğnemesi, onları Tanrı’dan uzaklaştırdığı ve koka bitkisinin “cinlerin zevk maddesi” olduğu gerekçesiyle Lima’lı yöneticiler tarafından 1563 yılında yasaklanmıştı. Farmasötik olarak en önemli keşif ise kınakına bitkisi idi. Kınakına kabuğunun sıtma karşıtı etkisi, Avrupalılarca Cizvitler tarafından 17. yüzyılda Peru’da tanınmıştır.34

Bernardino de Sahagún (1499-1550), Codex Florentine (Floransa Kodeksi) adı ile tanınan 20 ciltlik Historia general de las cosas de Nueva España (1558-1577) adlı eserinde, Meksika’da kullanılan sanrı oluşturucu (halüsinojenik) bitkilerden söz etmekte olup bunlar arasında örneğin Güney Amerika’da ve Karayipler’de “coca”, “yopo / cohoba”, “ayahuasca” ve “San Pedro kaktüsü”

gibiler bulunmaktadır. Benzer özellikte bir bitki olan kenevir (“Cannabis sativa”) ise Amerika’ya Avrupa’dan götürülmüştür.

“Yeni Dünya”nın keşfinin Avrupa’ya kazandırdığı şifalı bitkiler şunlardır:2

• “Angostura” kabuğu (Venezuela, 1759),

• “Kaskarilla” kabuğu (amber kabuğu) (Güney Amerika, 1670),

• “Kondurango” (Ekvator ve Peru),

• “Quassia” (acıağaç, kavasya) odunu ve “Quassia” çiçekleri (Surinam / Guyana, 1714),

• “Ratanhia” (ratanya) kökü (Peru, 1779),

• “Sassafras” odunu (Meksika, 1538),

• “Serpentaria” kökü (yılan kökü, zeravent) (Virginia, 1633),

• “Simarube” (Cayenne, 1713).

Bunların hepsi de tropik ülkelerin sorunlu tipik hastalıkları için kullanılan şifalı bitkilerdi. Bunlar çoğunlukla yüksek oranda “tanen” maddesi içeren bitkiler olup hazımsızlık ve onun uzantısında sıklıkla çeşitli nedenlerden kaynaklanan kronik ishallerde, akciğer iltihaplanmasında ve ateşlenmelerde etkili idi. Bunların dışında özelde şu bitkiler de Amerika’dan getirilmiştir:2, 70

Amaranth (horozibiği çiçeği / yabani kadife çiçeği): Meksika’da kuraklığa dirençli ve besleyici olması nedeniyle değer veriliyor ve dinsel ayinlerde kullanılıyordu.

Chenopodium bitkisi: Ak kazayağı bitkisi, ak pazı (“Chenopodium album”). Askarit ve kancalı kurtçuklara karşı etkin olan “ascaridol” adlı monoterpen içerir.

Copaiva balsamı: Reçine, bitkilerin özel salgı dokularında üretilip depolanan kıvamlı bir maddedir; balsam ise bitkinin yaralanması sonucu açığa çıkan ve suda çözünmeyen yoğun ve kıvamlı bir maddedir. Yerliler tarafından bir ağaçtan elde edilen yumuşak bir malzeme olan Copaiva balsamı, yumurta sarısı ile karıştırılarak belsoğukluğuna karşı kullanılmıştır. Avrupa’da ilk kullanıldığı tarih 1648 yılıdır.

Guayak odunu (“Guaiacum sanctum” / “Lignum sanctum”: kutsal odun / “Lignum vitae”: yaşam odunu / “Indian pockwood”): Kristof Kolomb’un (Christopher Columbus) (1451-1506) Amerika’yı keşfinden önce tropik mide ve bağırsak hastalıklarının yanı sıra ora yerlilerinin önemli bir sorunu, frengi ya da başkaca zührevî hastalıkların yaygınlığı idi. Yeni Dünya’nın fatihleri Avrupa’ya dönerlerken yalnızca salgın hastalıklar değil, onların ilaçlarını da getirmişlerdir. Guayak odunu 1508 yılında, kendisi de bizzat frengi hastası olan Consalvus Ferrand tarafından St. Domingo’dan Avrupa’ya getirilmiştir. Paracelsus 1529 yılında bu şifalı bitkiye dikkat çekmiştir.

“İpekakuanha” kökü (ipeka, altınkökü): İpeka’nın elde edildiği “Cephalaelis ipecacuanha” ve

“Cephalaelis acumina” adlı bitkiler Güney Amerika’nın nemli ve karanlık ormanlarında yetişir.

Kanlı basur (dizanteri) ve ishallerde etkili olan ve kusturucu olarak kullanılan Amerikan yerlilerinin ipekası, genelde Brezilya’da kullanılmakta iken 1672 yılında Brezilya’dan Paris’e getirilmiştir.

Günümüz bilgilerine göre bu bitki, tekhücreli hastalık öğesi olan amipler için bir zehir olan

“emetine” adlı alkaloidi içermektedir.

“Ipomoea violacea” / “Turbina corymbosa”: Gündüzsefası ya da kahkahaçiçeği sarmaşığının boruya benzer mor ve beyaz çiçekleri, sanrı oluşturucu ”ololiuhqui” maddesi içeriyordu.

Kınakına ağacı: 16. yüzyıl Avrupa’sında sıtma, öldüreceği insanlarda köylü, kral, prens ve papa ayrımı yapmıyordu. Sıtma 17. yüzyılda Roma, Versailles ve Londra dâhil Avrupa’nın geniş kısmını etkiledi. Erken 17. yüzyılda sıtma hastalarına uygulanan başlıca tedavi, kan alma idi. Bunun etkili olmadığı görüldüğünde, ishal verdirmek ya da kusturucu kullanmak denenmiştir. Dahası sıtma hastalığının görülme sıklığının periyodik olduğu düşünülmüş, hastalık salgını ile gök cisimlerinin konumu arasında astrolojik koşutluklar kurularak çareler üretilmeye de çalışılmıştır.

Ecza olarak bu ağacın kabuğu (“Cortex peruvianus”: Peru kabuğu / “Cortex febrifugus”: “ateş

kabuğu” / “Cortex chinae”: kınakına kabuğu) kullanılır. Ünlü botanik bilgini Carolus Linnaeus (Carl von Linné) (1707-1778) bu ağaca, Peru genel valisi olan İspanyol Chinchón Kontu’nun (Don Luis Geronimo Fernandez de Cabrera Bobadilla y Mendoza) genç ve güzel karısı, Chinchón Kontesi Anna del Chinchónae’nin (Anna de Osorio) (doğ. 1599) onuruna “Cinchona” (çinkona) adını vermiştir.

Bunun öyküsüne göre, Peru’nun başkenti Lima’daki genel valinin eşi, Kontes Anna del Chinchónae, 1629 yılı dolayında, ateşli bir hastalığa (olasılıkla sıtmaya) yakalanarak yatağa düşüyor. Tedavide çaresiz kalınınca, Zuma adlı Peru’lu güzel bir kadın, İnkalar’ın geleneksel tedavisini uygulayarak genel valinin eşinin ateşini bu kabuğun şifalı gücü ile düşürüyor. Tarihsel olarak kınakına kabuğunun bir İspanyol’un tedavisinde ilk kullanılışı 1630’da gerçekleşmiştir. Peru’nun And Dağları’ndaki Lima kentinde İspanyol misyoner Augustin rahibi Antonio de la Calancha (1584-1654), 1633 yılında yazdığı Aziz Augustin’in Kroniği adlı eserinde, günümüzde Ekvator diye bilinen ülkede yerlilerin

“ateşlenme ağacı” diye adlandırdıkları, kabuğu tarçın renginde olan bir ağaç yetiştirdiklerini, oranın insanlarının ateş düşürme ve ateşli hastalıkları tedavide bu ağacın kabuğunu öğütüp sulandırarak içtiklerini ve sıtma nöbetinde mucizevî bir sonuç elde edildiğini bildirmiştir. İngiliz hekim Thomas Sydenham (1624-1689), tutucu galenik tedavi yöntemlerinin dogmatik önyargılarından kurtulan ilk hekim olmuştur. İlaç kullanımına karşı her zaman eleştiri ile yaklaşan biri olsa da, gelip giden ateşlenmelere ve sıtmaya (malarya) karşı etkili bir ilaç olarak kınakına kabuğu kullanımını önermiştir. Başarı kazanması üzerine kınakına kabuğunun İspanyol tüccarlar tarafından Avrupa’ya sevkıyatı artmış ve 1880 yılında örneğin yalnızca Almanya’daki kullanımı 28 125 kg’ı bulmuştur.

Kleve’li Dr. Justus Karl Hasskarl (1811-1894), 1854 yılında Hollanda hükümetine başvurarak 21 sandık dolusu kınakına fidanını Cava’ya götürmüş ve bitkiyi oranın iklimine uyarlamıştır.

“Kınakına” adı, İnka dilinde “kabukların kabuğu” anlamına gelen “Quina quina”dan gelmedir. 16.

yüzyıl sonları ile 17. yüzyıl başlarında Avrupa’ya “Cizvit kabuğu” (“ Jesuits bark”) ya da “Kontes Tozu” adı ile gelen kınakına kabukları, kimi tepkilere de yol açmış, İngiltere’de Katoliklere ve dolayısıyla Cizvitlere düşman kişiler, bu tozun kullanılmasını istememişlerdir. Çünkü Güney Amerika’dan Avrupa’ya sevk edilen kınakına ticaretini tekelleri altında bulunduran Cizvitler, bu işten çok büyük maddî kazanç sağlıyorlardı. Bu madde kullanılarak tedavi edilen hastalar, bu etkinin kilise ve ruhanilerin kutsal gücünden kaynaklandığı propagandası yapılarak ve Cizvit tarikatına yandaşlık sağlanarak sömürülmeye çalışılmaktaydı.71 Kontes Anna del Chinchónae’nin adından ötürü

“Cinchona” (çinkona) adını alan bu kabukları, kontun 1641’de İspanya’ya dönmesinden sonra özel hekimi Juan de Vega, bol miktarda Avrupa’ya getirmiştir. Daha sonra İspanya’nın Sevilla kenti, Güney Amerika’dan sağladığı bu maddenin ticaretinde tekel durumuna gelmiştir. Bu maddenin şifalı olduğunun deneyle kanıtlanması için Roma’daki tıp koleji eczanesine ve Roma’daki Sevilla Kardinali Joannes de Lugo’ya bitki örnekleri gönderilmiştir. Kınakına kabukları daha sonra Roma’dan Belçika ve Fransa’ya da gönderilmiş, Fransa’da Kardinal Mazarin (1602-1661) tarafından, hasta olan genç kral XIV. Louis’ye kınakına tozu içirilmiştir. İngiltere Kralı II. Charles’ın (1630-1685) hekimi Robert Talbor (1642-1681), bu ilaçla kralı tedavi etmiştir.45 Ancak o dönemlerde kınakına çok pahalı olduğundan, çoğu bilgili hekim, sıtma hastalığına daha kalıcı ve daha ucuz bir tedavi sağlamak üzere eski arsenikli preparatların kullanımını sürdürmüş ve bu tutum uzun yıllar devam etmiştir. Kınakına ağacı kabuğu, çeşitli alkaloitlerin yanı sıra sıtmaya karşı etkili olan kinin adlı alkaloidi içeriyordu. P.

Joseph Pelletier (1788-1842) ve Joseph Bienaimé (Jean Baptiste) Caventou (1795-1877), kokinelladan “carmin” (1818), ayrıca “strychnin” (1818), “brucin” (1819), “veratrin” (1819), Güney Amerika’da yetişen Rubiaceae familyasından kınakına (Cinchona) bitkisi kabuğundan 1820 yılında sıtma tedavisinin eşsiz ilacı kinin (“chinin”) ile çinkonin’i (“cinchonin”) yalıtmışlardır.

Bunun ardından Friedrich Koch (1786-1865) ise 1821 yılında Almanya’da ilk olarak kınakına kabuğundan fabrika ölçeğinde kinin üretirken, Pelletier, Paris yakınlarında kinin sülfat üreten bir fabrika kurmuştur. Caventou, Paris’te “École de Pharmacie”de toksikoloji profesörü ve eczacı idi.

Caventou, klorofil üzerine araştırmalar da yapmış ve Traité élémentaire de pharmacie théorique (Kuramsal Eczacılığa Giriş) adlı bir kitap yazmıştır. Bursalı hekim Ali Münşî Efendi (ölm. 1733) ise 1718 yılı sonlarında Bursa’da sıtmalı bir hastayı, o sıralar “hayat ağacı” da denmekte olan kınakına kabuğu ile tedavi etmiş, kınakına adının kimi zaman başka bir ecza olan kına ile karıştırıldığını belirtmiştir.

Koka bitkisi: Koka (“Erythroxylum coca”) ağacının anavatanı Amazon bölgesi olup İÖ 2500’lerde kültüre alınmıştı. Yaprakları Güney Amerika’da yerliler tarafından tedavi ve keyif maddesi olarak yaygın bir kullanım bulmuştu ve halen de bu bağlamda kullanılmaktadır. 1499’da Rahip Thomas Ortiz, Güney Amerika’nın kuzey kıyılarındaki yerlilerin, keyif verici bir madde olarak kurutulmuş koka yapraklarını ağızlarında çiğneyerek kullandıklarını üst makamlarına bildirmiştir. Kolomb-öncesi dönemde koka bitkisi Güney Amerika’daki And Dağları uygarlıklarında ibadet törenlerinde tanrılara sunulan en önemli armağanlardan biri idi. 1450’lerde İnka’ların Peru’sunda koka bitkisinin Güneş Tanrısı’na armağan olarak sunulmadığı bir tören yoktu. Büyük bayramlarda koka yaprakları tüttürülüyor ve koka dallarından yapılma çelengiyle rahip, dumana bakarak gelecek konusunda kehanette bulunuyordu. Rahipler kendilerini Tanrı’ya yaklaştırmak için ağızlarına birer koka yaprağı alıp çiğniyorlardı. Bunun yetiştirilmesi ve kullanımı, egemen ailelerin ayrıcalığındaydı ve onların dışında yalnızca rahipler koka yaprağı çiğneyebiliyordu. Bir İspanyol soylusu koka yaprağını,

“yerlilerin tümüyle yıkımına yol açan şeytan icadı bir bitki” olarak tanımlamıştı. Bu bitkinin yetiştirilmesi Peru’daki İspanyol yöneticilerce çok kârlı bulunmuş ve koka yapraklarını madenlerde çalışan işçilere çokça satmışlardır. Madenlerde civa aracılığıyla gümüşün özütlendiği çok çetin çalışma koşullarının üstesinden gelebilmek için bir uyarıcı olarak o işçileri çok cezbetmiştir.

Günümüzde kurutulmuş ya da aynı zamanda kavrulmuş koka yaprağı tozu, kireç tozu ya da yerlilerin çiğnedikleri bitkilerin külleri ile birlikte, açlık ve yorgunluğu baskılamak ve zihni açmak için keyif verici ve başarım (performans) artırıcı olarak kullanılmaktadır. Çağdaş tıpta koka bitkisinin tarihi, İtalyan hekim ve kültür filozofu Paolo Mantegazza’nın (1831-1910), 1859 yılında Sulle virtù igieniche e medicinali della Coca (Kokanın Hijyenik ve Tıbbî Yararları Üzerine) başlıklı bir monografi yayımlamasıyla başlar. Ondan kısa bir süre sonra, Göttingen’de ünlü kimyacı Friedrich Wöhler’in (1800-1882) eskiden çalıştığı laboratuvarında Albert Niemann adlı bir kimyacı tarafından koka bitkisi (“Erythroxylon coca”) yapraklarından kokain bileşeninin saf olarak elde edildiği haberi gelmiş, 1884 yılında ise Viyana’da göz cerrahı Dr. Carl Koller (1857-1944) tarafından kokain, yerel anestezide ilk kez kullanılmıştır. Kokain günümüzde, beyaz kristalsi bir toz olan hidroksiklorür tuzu şeklinde ve enfiye şeklinde (buruna çekilerek) kullanılmaktadır. Kokainin kaderini belirleyen başka bir yol ise, psikoterapinin kurucusu Viyana’lı ünlü nörolog Sigmund Freud’un (1856-1939) çalışmaları olmuştur. Freud, melankolilerde ve ağır bedensel ve psikolojik bitkinliklerde ilaç olarak onu önermiştir. Ancak kokainin nörolojide kullanımı, zehirlenme olaylarının görülmesi nedeniyle daha sonra sınırlanmıştır.

Kokain katkısıyla hazırlanan Coca-şarabı, çok çeşitli diğer şarap türlerinin yanı sıra pazara sürülmüş, aynı zamanda tıbbî malzeme niyetiyle de kullanılmıştır. Papa XIII. Leo (Gioacchino Pecci) (yön. 1878-1903), 1870’lerde piyasaya çıkan ve üreticisi Angelo Mariani’den (1821-1872) ad alan

“Mariani Şarabı”nı gittiği her yerde sürekli olarak yanında taşıyordu. 1900’lerde aktörler, şarkıcılar, öğretmenler ve vaizlerin kullanımı için “ses düzeltici” bir araç olarak kokain tabletleri

pazarlanıyordu. Ayrıca diş ağrıları için de kokain damlaları kullanımda idi.

Sarsaparilla (saparna, gıcırotu) kökü: Frengi hastalığında kullanılan sarsaparilla kökü, 1530’da

“Eski Dünya”ya getirilmiştir. Sarsaparilla kökü ve guayak odunu, Amerika’dan Avrupa’ya getirilen ilk eczalardır.

Senega kökü (çıngıraklıyılankökü): Bu bitki, Pennsylvania ormanlarında yaşayan yerliler için çıngıraklı yılan ısırmasında kullanılan özgül bir bitkisel araç idi.

Bunların dışında 1570 yılında Meksika’dan acı bir reçine içeren ve “kötü özsuları dışarı atan”

Jalapa kökü, ayrıca Şili ve Peru’dan Boldo yaprakları, 16. yüzyılda Peru’dan bahçe fasulyesi, 1580 yılında Meksika’dan Peru balsamı, 16. yüzyılda vanilya, 1717’de Avrupa’ya ulaşan Cajeput yağı ve hepsinden önemlisi tütün bitkisi de bulunmaktadır.

Güney Amerika yerlileri, ucuna öldürücü zehir sürülmüş oklar kullanıyordu. “Strychnos toxifera”

bitkisinde içerilen ve çok güçlü felç etkisi yaratan “kürar” adlı bu zehirin hazırlanması ile yalnızca yaşlı kadınlar uğraşıyordu. Bu amaçla yaşlı kadınlar bir kulübeye hapsediliyor, orada bitki özsuyunu, ok ucuna sürülebilecek kıvama gelinceye dek koyulaştıracak şekilde birkaç gün boyu kaynatıyorlar, daha sonra da kulübenin kilitli kapısı açılıyordu. Eğer bu zehiri hazırlayan yaşlı kadınlar yarı ölmüş halde zeminde uzanmış yatıyor görünüyorlarsa, hazırlanan zehirin etkili olacağı anlaşılıyordu. Kürar bileşiği, “Chondrodendron tomentosum” bitkisinden de hazırlanabiliyordu. Fransız Bilimler Akademisi tarafından 1735 yılında meridyen yayının ölçümü için Peru’da görevlendirilen keşif grubu içinde yer alan Fransız matematikçi ve astronom Charles Marie de la Condamine (1701-1774), Ekvator’daki Quito’ya gitmiş ve bu keşif gezisinde, oraya yerleşmiş bir İspanyol subayı olan Antonio de Ulloa (1716-1795)ona eşlik etmiştir. Ulloa’nın ok zehirlerine karşı özel ilgisi vardı. Condamine, keşif gezisinden kınakına bitkisi, kürar zehiri ve doğal kauçuk örnekleri ile Paris’e geri dönmüştür.

Kürar’ın kötürümleştirici etkisi çeşitli bilim adamları tarafından incelenmişse de kürar bilmecesi, ünlü fizyolog Claude Bernard (1813-1878) tarafından çözülmüştür.

Batı’lı tıp araştırmacıları, 1952 yılında, Amerikan yerlileri tarafından yüzyıllar boyu iç sıkıntısını (stres) gidermek amacıyla çiğnenerek kullandıkları Rauwolfia (“Rauwolfia serpentina” / “Rauwolfia vomitaria”) kökünün değerini anlamışlardır. Bunun etken maddesi, bitkinin kökünden özütlenmiş ve

“miltown” adı altında ilk müsekkin (yatıştırıcı) olarak satılmıştır. Uyarıcı alkaloit veren bitkilerden, Azteklerin “cocoa”sı kafeince zengin olup Avrupalılarca çok tutulmuş ve çikolata yapımında kullanılmıştır. Başka bir kafein kaynağı olarak kahve, Yakındoğu’dan gelmiştir. Tütün ise Avrupalılar tarafından, içerdiği nikotin bakımından başlangıçta ilaç olarak düşünülmüş; ardından da çay ve şeker modası yürürlüğe girmiştir. Aynı dönemde kokain içerikli koka yaprakları Avrupa’dan, afyon ve morfin alkaloitlerini içeren haşhaş bitkisi Uzakdoğu’dan, güçlü şekli marihuana olarak bilinen haşiş (hintkeneviri → etken maddesi “Cannabinol”) bitkisi ise Yakındoğu’dan gelmiştir. Günümüzün ünlü içeceği “Coca-cola”nın, başlangıçta az miktarda kokain katılan ve yatıştırıcı etkiye sahip olan bir tıbbî karışım olarak düşünüldüğü, ancak böyle ilaçlara imtiyaz hakkı verilmesi yasal olmadığından şirketin kokain yerine kafein katarak onun güçlendirici bir içecek olmasını sağladığı bilinmektedir.72

AVRUPA HALK KÜLTÜRÜNDE İLAÇ OLARAK KULLANILAN