• Sonuç bulunamadı

Toksikoloji ve Kemiatrinin Babası: Paracelsus

Ortaçağın büyük hekimi Paracelsus’un (1493-1541) gerçek adı, Philippus Aureolus Theophrastus Bombastus von Hohenheim’dır. Philippus, ona verilen Hıristiyan adıdır. Hohenheim, ailesinin uzun yıllar yaşadığı, Stuttgart’ın güneyindeki bir yerin adıdır. Onun vaftiz adındaki “Theophrastus”

sözcüğü antikçağın Yunanlı botanikçisi Theophrastos’tan alınma olup genç Paracelsus, eczacıların bilimsel ilaç ve onların hazırlanma bilgisini babasından öğrenmiştir. “Para-” ön ekini, kendisini Romalı tıp eserleri derleyicisi Aulus Cornelius Celsus’tan daha üstün olduğu anlamında kendi seçtiği söylenirse de başka bir açıklamaya göre aile adı olan “Hohenheim” sözcüğünün Latinceleştirilmiş şekli olduğu savı daha ciddî görünmektedir (Alm. “hoch”: “yüksek” + “Heim”: “ev, yurt” > Lat.

“para”: “yanında, yakınında, ötesinde” + “celsus”: “yüksek”). “Altından yapılmış” anlamına gelen

“Aureolus” terimi altın renkli saçlarından; “Bombastus” adı ise “abartılı konuşan”dan gelmektedir.

Paracelsus Zürih yakınlarında doğmuş, kendisini halk hekimi olarak yetiştirmiş ve simya ile uğraşan babasından bu alanda etkiler almıştır. Başta Tirol Dağları bölgesi olmak üzere madencilikle uğraşan kentlerde metalürji pratiğini gözlemlemiş ve madencilerin hedef olduğu hastalıkları incelemiştir. 14 yaşında iken tüm Avrupa’yı gezmeye çıkmış, bir dizi üniversiteyi gezmiştir. Erişkin döneminde pratik tıbbî bilgilerini paralı asker olarak katıldığı bir dizi orduda cerrah olarak değerlendirmiş, 1517-1524 yılları arasında Orta-, Kuzey- ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunu [İskoçya, İrlanda, Cornwall, Danimarka, Baltık ülkeleri, Hollanda, Prusya, Macaristan ve Slav ülkeleri, Tataristan, İstanbul, Girit, Mısır (İskenderiye’de büyü hakkında bilgi toplamıştır), Etiyopya ve Arabistan’ı] gezmiş, daha sonra Avrupa’ya geri dönmüştür. 1522’de Venedik Cumhuriyeti’nin hizmetinde askerî cerrah olarak çalışmış, 1527’de Basel’e gelerek Basel Üniversitesi’nde tıp profesörü olmuştur. O sırada Avrupa’da salgın olan vebanın tedavisinde bitkisel ilaçların yanı sıra yeni bir yaklaşımla mineral kökenli kimyasal ilaç kullanımına geçmiştir. Eski tıp yetkelerinin görüşlerini bir kenara attığı için yaşamı boyunca “Tıbbın Luther’i” diye anılan Paracelsus, 1527 yılında hümanist klasiklerinin ünlü yayıncısı Johannes Frobenius’un (1470-1527) ayağındaki rahatsızlığın tedavisi için çağrılmıştır.

Paracelsus’un ünü, ünlü hümanist yazar Rotterdam’lı Desiderius Erasmus’u (1467-1536) ve güçlü Amerbach Kardeşler’i tedavi ettikten sonra iyice artmıştır. Köylülerin hastalıklarını ücretsiz olarak tedavi eden Paracelsus, zenginlerden çok yüksek ücretler alarak durumu dengelemiştir. Sansasyonel bir hareketle İbn Sina’nın Tıp Kanunu adlı ünlü eserini, değersiz olduğu savıyla, kent meydanında odun yığını üzerine fırlatarak ve “Eskinin ölümü, yeninin doğuşu!” diye haykırarak yakmıştır. Ancak hastası Frobenius’un ölmesi üzerine, kusurlu olduğu savıyla hakkında dava açılmış ve acele ile, elyazmalarını bile geride bırakarak Basel’i terk etmiştir. İçtiği meyhanede çıkardığı kavgada aldığı yaradan, başka bir sava göre ise düşmanları tarafından zehirlenerek, kırk sekiz yaşında Salzburg’da ölmüştür.51, 52

Paracelsus’un ilaçları öncelikle, Antikçağ’ın büyük hekimi Hippokrates’inkilerin yanı sıra Galenos’un adıyla adlandırılan “galenik preparatlar”, yani bitkisel ilaçlardır (ŞEKİL 26).

Paracelsus, tedavide kimyasal ilaçları da kullanmış, bu amaçla arsenik, kükürt, kurşun, bakır, demir, gümüş, altın ve antimon gibi metal bileşiklerinden ve minerallerden çeşitli içecekler, iksirler hazırlamış, ilaç olarak küçük dozlarda civa bile kullanmıştır. Paracelsus’un “Tüm dünya bir eczanedir” sözü önemlidir. Buna göre Tanrı, her derdin bir devasını yaratmıştır ve nerede bir hastalık varsa, onun bir devası da vardır ve o devanın dışsal özellikleri, hastalık belirtilerine uygun düşer.37

ŞEKİL 26. Ünlü hekim ve simyacı Paracelsus’un tıbbî-simyasal yönergelerinin yer aldığı, Balthasar Jenichen tarafından hazırlanmış bir el ilânı (yukarıda sihirli kareler yer almaktadır) (1565 öncesi).53

Paracelsus tıbbı, hem simya karşıtı hem de Galenos ve Arap tıbbı karşıtı idi. Paracelsus eski bilgilere kuşkuyla yaklaşırken yeni bilgileri araştırmıştır. Olduğu gibi kullanılan bitkilerin yanı sıra özsuyunu ya da tentürünü (alkol içindeki çözeltisini) çıkararak kullandığı, merhem ya da yakısını hazırladığı bitkiler de vardır. Paracelsus’a göre bir bitkinin sıcaklık ya da soğukluk, kuruluk ya da nemlilik nitelikleri, Galenos’un öğrettiğinin tersine, onun terapötik (sağaltıcı) yararını sağlamaz;

aksine her bir aracın sahip olduğu “erdem” ya da günümüz deyişiyle sağaltıcı nitelik, onu tedavi

açısından yararlı kılar. Ona göre bitkilerde dört ilksel elementin dışında, Tanrı’nın iradesiyle türeyen ve “quinta essentia” diye adlandırılan bir beşinci öz de bulunmaktadır ve bitkisel ilaç hazırlamada damıtma ve arıtma gibi kimyasal yöntemler uygulayarak bitkinin bu etkin bileşeni (“yaşam gücü”), onun posasından çekip alınarak kullanılmalıdır. Bu bağlamda Paracelsus ve yandaşları bitkilerin etkili kısımlarını, “ruhunu” özütleyip ayrı olarak ele geçirmeye çalışmışlardır ve bu nedenle Paracelsus, gerçek farmasötik kimyanın kurucusu sayılmaktadır.2

Paracelsus, günümüzde “Geriatricum” olarak adlandırılabilecek şekilde “uzun ömür bahşedecek bir eliksir” hazırlamaya da çalışmıştır. Zehirli maddelerin uygun ve düşük dozlarda ilaç olarak kullanılabileceğini de savunan Paracelsus, bu bağlamda zehirli olduğunu bildiği çöpleme (“Helleborus niger” / “Christrose”) bitkisini kullanmış ve bu konuda şunları yazmıştır:

“Çöplemeden 6 daneden fazlasını kullanmayın”. Ona göre “Tüm maddeler birer zehirdir, zehirli olmayan madde yoktur. Onu zehirsiz kılan şey, yalnızca düşük dozudur ” [“Dosis facit venemum“:

“Zehiri, miktar doğurur!”].

Paracelsus, yöntem olarak başkalarına uygulamayı düşündüğü tedavi işlemlerini kendi üzerinde de denemiştir. Paracelsus’a göre beden, hekimlik biliminin gerçeklerinin sınandığı bir laboratuvardır.

Paracelsus’un kullandığı ilaçlardan kimileri şunlardı:

→ “Castoreum“ (Alm. “Bibergeil”) [kastoryum, kunduz hayası yağı / kunduz taşağı yağı]:

Paracelsus’un örneğin sara hastalığına karşı kullandığı ilaçlardan biri bu idi.

→ “Lapis lyncis / Lyncurion / Dactylus idaeus / Lapis belemnites” (Alm. “Luchsstein”: “vaşak taşı”): Jura ve tebeşir çağında yaşamış sepya türü mürekkepbalığının fosil kalıntılarından ibarettir.

Kireçtaşı içerikli olup o dönemlerde ecza maddesi olarak satılırdı.

→ “Lapis Judaicus” (“Yahudi taşı”) / “ Lapis syriacus“ (Türk. “Beni İsrail zeytini“, Ar., “ hacer el-Yehud / hacer el-zeytun “): Bir deniz kestanesi ya da deniz kirpisi türünün fosil kalıntısı olup kalsiyum karbonat bileşimlidir.

→ “Lapis spongiae” (“süngertaşı”) (Alm. “Nierenstein”: “böbrektaşı”): 10. yüzyılda hekim Serapion (Yuhanna ibn Sarâbiyûn) (870-939), 13. yüzyılda ise Abdullah ibn el-Baytar (“ Albeithar“) (1197-1248) tarafından taş düşürücü özellikte olduğu belirtilmiştir. İnce toz halinde kullanılırdı.

→ “Oculi cancrorum / Lapis cancrorum” (Alm. “Krebsaugen / Krebsstein ”) (“yengeç gözü” /

“yengeç taşı”): Yengecin her yıl yenilediği kabuğundan hazırlanan ya da tatlısu yengecinin (“ Astacus fluviatilis Fabr.”) midesinde çökelmiş, kalsiyum karbonat-kalsiyum fosfat-magnezyum fosfat bileşimli mercimek biçimli beyaz cisimcik şeklinde elde edilen ve idrar kesesi taşlarına ve kolik’e (müzmin karın ağrısı) karşı kullanılan eski tür bir ilaç.

→ “Semen saxifragae”: “Taşkıran” olarak adlandırılır ve taş düşürme ilacı olarak kullanılırdı.

Paracelsus şarap fıçılarında şaraptaşı oluşumuna benzer şekilde insan bedeninin çeşitli organlarında taş oluşumundan söz etmiş, bu tür metabolizma hastalıklarına “tartar hastalıkları” adını vermişti.

→ “Lavandula angustifolia / Lavandula spica / Lavandula vera“ (lavanta bitkisi): Paracelsus’a göre gut hastalığına karşı en iyi ilaçtır ve ayda bir kez kullanılmalıdır. Zengin eterik yağ içerdiğinden gerilim (stres) giderici ve dinlendirici ilaç karışımlarında yer almıştır. Güzel koku, ruha hitap ettiği için tarih boyunca önemli rol oynamış ve büyü ve sihirde, dinsel törenlerde yer almıştır. Cinlerin

varlığına inanma ve çeşitli hastalıkların nedenlerinin bilinmezliği durumlarında yeğin kokulu bitki ve tütsülerin, hastalık yapıcı kötü ruh ve cinleri defettiğine inanılırdı. Veba salgınlarında hekimler, burunlarını kapatan ve içi aromatik baharatla dolu olan gaga şeklinde maskeler kullanırlardı. Eterik yağların bakterilere karşı anti-mikrobiyel etkileri bilinmektedir. Paracelsus’a göre “Quintessenz”

(beşinci öz), altın yapıcılığa ilişkin bir madde değil, çoğu zaman damıtma yöntemiyle iksirlerin üretimine yönelikti. Günümüzde bu bağlamlı uğraş, “aromaterapi” diye adlandırılmaktadır.

Paracelsus gut hastalığına karşı kadınların, özelde ise genç kızların âdet kanının kullanılmasını da önermiş, saranın da insan kalıntılarıyla tedavi edilebileceğini düşünmüştür.

→ “Melissa officinalis“ (“bal yapan ot”, oğulotu, melisa): Kalp ve damar hastalıklarının şifalı bitkilerinden olup bilinen en eski şifalı bitkilerden biridir. Charlemagne’ın emirnamelerinde her manastırda bundan yetiştirilmesi buyruğu da yer almaktadır. Paracelsus tarafından nevralji, baş ağrısı, migren, uykusuzluk gibi rahatsızlıklara karşı yatmadan önce kullanılması önerilmiştir.

→ “Hypericum perforatum“ (kılıçotu) (Alm. “Johanniskraut”): Bedensel ağrılarda ve ruhsal rahatsızlıklarda kullanılırdı.

Hekim ve simyacı Oswald Croll (1560-1609), Tanrı tarafından yaratılmış her şeyin, sonuçta yetkin olduğundan yola çıkarak simyasal ilaçlar hazırlamayı hedeflemiştir. Evren’in “ay-altı bölgesinde”

tüm nesneler iyi ve kötü, yetkin ve yetkin olmayan şeklinde ikili bir doğada bulunmaktadır. “Beşinci öz”, onların posasından, karışımlarından, laboratuvardaki ateş (fırın) yardımıyla ayrılmalıdır. Bu durum hem bitkiler hem de mineraller, yani kimyasal maddeler için geçerliydi. Kimyagerler “En Yüce Madde”yi, ateş aracılığıyla özgürlüğüne kavuştururdu.2

Tedavi etkisinin taşıyıcıları bitki, hayvan ve minerallerin ölü bedenleri değil de onların ruhları (“spiritus”) ve onların alkol ya da eter gibi çözücülerde çözülerek hazırlanan tentürleri (“tinctura”) idi. Simya, söz konusu olan doğal kaynaklardan en etkin maddeyi elde etmeyi denemiştir. Kusturma işlemi (“vomitoria”), önceleri boğaza kuştüyü sokulup gıcık verilerek gerçekleştirilirken simyacılar mineral kimyasına dayalı olarak simyasal ilaç hazırlama çabaları sırasında “vomitiva” (kusturucu) olarak bakır sülfat ve çinko sülfatı, “cathartica” (müshil) olarak da kalomeli [tatlı süblime, tatlı sülimen, civa(I)klorür, Hg2Cl2] bulmuşlardır. Kalomel, daha 13. yüzyılda “ Mercurius praecipitatus” adı altında ünlü Katalan mistik Raimundus Lullus (1232-1316) tarafından betimlenmiş ve zehirli olmasına karşın simyacılar tarafından su sökücü, bağırsak boşaltıcı ve kusma önleyici bir madde olarak, geç dönemde ise Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresia’nın (1717-1780) saray hekimi Gerard van Swieten tarafından frengi tedavisinde dâhilî olarak kullanılmıştır. Nispeten düşük oranda zehirli olan kalomel ve 1920’lerden itibaren “Navasurolâ” ve “Salyrganâ” gibi organik civa bileşikleri, yakın zamanlara dek idrar söktürücü olarak kullanılmışlardır. Terletici ilaç (“diaphoretica”) olarak öncelikle antimon bileşikleri kullanılmıştır. İlk sırada da Oswald Croll tarafından terletici antimon (“Antimonium diaphoreticum”) diye adlandırılan ve antimonun güherçile ile güçlü etkileştirilmesi yoluyla kazanılan oksitlenmiş haldeki beyaz antimonit [antimonik asitin potasyum tuzu (KSbO3)] yer alır. “Tinctura ferri aceti” (asetik asitli demir tentürü), baş ve sinir ağrılarında kullanılmıştır. Altın metali Güneş’e, Güneş ise kalbe karşılık geldiğinden altın, kalbi güçlendirici olarak kullanılırken, gümüş de beyni güçlendirici bir araç olmuştur. Altın, sinirsel hastalıkların, özellikle de krampların ve “kutsal hastalık” (“morbus sacer”) diye bilinen saranın tedavisinde kullanılan preparatlarda yer almıştır. Enfeksiyon hastalıklarıyla mücadelede 16./17.

yüzyıldan beri kullanılmakta olan iki özgül ecza, frengiye karşı civa (ŞEKİL 27) ve sıtmaya

(“malaria”) karşı da kınakına kabuğu idi.2

ŞEKİL 27. Bir İspanyol askerindeki “Napoli hastalığı”nın (frengi) fıçı içinde civa buharı ile tedavisi (Dünya Sağlık Örgütü Arşivi, Cenevre).2

Roma çağında zehirlere karşı uzunca zaman boyunca sirke kullanılmıştır. Tiryak, Eskiçağ’ın tıbbî maddeleri (“materia medica”) arasında Batı’da en önem verileni idi. Tiryak hazırlanmadan önce, onun bileşenlerinden her biri, hekimler tarafından sınandıktan sonra, ancak eczacı tarafından karıştırılırdı. Gezici ilaç satıcıları ya da tiryakçılar, ciddî hastalıklara çare olacak ilaçların yanı sıra, Ortaçağ’ın önemli ve sevilen ezme türü evrensel ilacı olan tiryakı da hazırlayıp satıyordu (ŞEKİL 28). Bu madde, içinde zehire karşı dirençli eczaların da yer aldığı çeşitli maddelerden ince toz halinde hazırlanıp daha sonra demirhindi ezmesi, beyaz bal ya da şeker çözeltisi ile macun (Lat.

“electuarium”) haline getiriliyordu. 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da seyyar ilaç satıcılarının ticarî etkinlikleri cezalarla önlenmiştir. 1941 tarihli Alman ilaç kitabı Pharmacopoea germanica (Alman Farmakopesi) bile tiryak için şu bileşenleri veriyordu: Afyon, Jerez şarabı, melekotu kökü, zeravent kökü, baldıran, Seylan tarçını, adasoğanı, hintsafranı (zerdeçal) kökü, Malabar kakulesi, mür, demir vitriyolü ve süzme bal. Bunlardan Jerez şarabı, İngilizce’de “sherry” olarak bilinen beyaz İspanyol şarabının (İsp. “vino de Xeres”: Jerez şarabı) adı olup, İspanya’da eski adı “Xeres” (< Lat.

“Caesaris”, Ar. “ Şariş”) olan modern Jerez kentinin adından gelmedir. Kahverengi-siyah görünümlü ve baharat kokulu bir karışım olan bu tiryak, “harika bir ilaç, terletici bir araç, tüm zehirlere ve zehirleyici hastalıklara direnç kazandırıcı bir ilaç” olarak övülüyor, “özellikle zehirli hayvan ısırmalarına, beyinsel rahatsızlıklara, çarpıntılara, mide rahatsızlıklarına ve hazımsızlıklara iyi geldiği, dâhilî ve hâricî olarak kullanılabileceği” söyleniyordu.54

ŞEKİL 28. Sattığı tiryakın ne denli etkili olduğunu bir yılanla kanıtlamaya çalışan tiryak satıcısı [Giuseppe Maria Mitelli’nin (1634-1718) bir çizimi].3, 55

Ortaçağ İslâm dünyasında yeni bir formüle göre hazırlanan tiryakın etkinliğinin sınanması için bir yaban horozu avlanır, üzerine bir yılan salınarak zehirlenmesine çalışılır, sonra da denenecek tiryak bu hayvana içirilirdi. Eğer horoz yaşarsa, tiryakın etkili olduğuna hükmedilirdi.56

Avrupa’da bayılanlar, en keskininden karanfil yağı ya da kâfur ruhlu nışadırla ayıltılıyordu. Buğday unu, badem kepeği ve dövülmüş menekşe kökünden pudra; odun kömürü, güherçile, sandal ağacı talaşının yoğrulmasıyla ise kokulu mum hazırlanıyordu.47

Sarmısak (“Allium sativum“, İng. “garlic”), “theriaca pauperum” (“yoksulların tiryakı”) diye

nitelenmekte ve yoksul insanların tüm dertlerinin çaresi olarak kabul edilmekteydi (ŞEKİL 29).

Sarmısağın manevî değerine inanıldığı için nazarlık olarak da kullanılmaktadır. Bunun nedeni, taşıdığı kokusundan dolayıdır. Halk arasında, sarmısağın kokusunun, hastalıklara neden olan kötü ruhları uzaklaştırıcı olduğuna inanılır. Eğer bir eve nazar değmemesi istenirse, evin içine, kapı üstlerine sarmısak asılır. Adam Lonitzer’in (Lonicerus) (1528-1586) Kreuterbüch, New Zügericht...

(Gözden Geçirilmiş Bitkiler Kitabı...) (Frankfurt a. M, 1557) adlı eserinde sarmısak, ilaç olarak önerilmiştir. Sarmısak özsuyu, başa sürülecek olursa bitleri öldürür, içsel kullanıldığında ise zehirlere ve kurtçuklara karşı etkili olurdu. Sarmısağın bulaşıcı hastalıklara karşı etkili bir ilaç olduğu da düşünülmekteydi. İsviçre’nin Basel kentinde veba salgınları döneminde, düzenli olarak sarmısak yiyen Yahudilerin, bu hastalığa diğer insanlardan daha az yakalandıkları ve ölüm oranının çok düşük olduğu söylenmekteydi. Polonya’da Yahudiler, şeytandan korumak üzere hasta çocukların boyunlarına sarmısak takarlardı. Sirke eskiden nefes açıcı olarak, deri hastalıklarında, ateş düşürme ve susuzluğu giderme gibi amaçlarla kullanılırdı. Halk arasında sirkeli ve şaraplı sarmısak terkipleri kullanılır ve Fransa’da “vinaigre des quatres voleurs” (“dört hırsız sirkesi”) adıyla bilinirdi.49, 57

ŞEKİL 29. ”Havan, daima sarmısak kokar!”: Resimlerle sunulan atasözleri dizisinden 16. yüzyıla ait bir çizim (Recueil de 131 tableaux et figures adlı eserden; Bibliothèque de l’Arsenal, Paris).45

Lonitzer’in sözü edilen eserinde adı geçen ilaçlardan biri, kireç ve magnezyum fosfattan yapılı olan ve geviş getiren hayvanlardan keçi ve geyiklerin mide ve bağırsaklarında oluşan bezoar taşı (“bezoar orientalis”, “lapis bezoar”, panzehir taşı) idi (ŞEKİL 30). En iyi ve gerçek bezoarın (< Fars. “pâd-zehr”: panzehir, zehir-karşıtı) “Capra aegagrus Gmel. / “Capra bezoartica L.” türü oryantal keçiden (bezoar keçisi) elde edildiği söylenmektedir. Bu taşların zehirlere karşı mucizevî bir panzehir olduğuna inanılıyor ve sıklıkla da şarapla zehirlemeye karşı kullanılmak üzere kadehler içine toz halinde konuyordu. Bezoar kullanımı, 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’da moda olmuştu. Fransa Kralı XIV. Louis (yön. 1643-1715) döneminde iyi bir pazar bulmuş ve aynı büyüklükteki elmasın 50 katına varan fiyatlarla satılır olmuştu. İngiltere’de bunu satın alamayan fakir hastalar, Kraliçe I. Elizabeth (1533-1603) döneminde onu kiralamanın yollarını bularak bir altın yuva içine yerleştirilmiş panzehir taşı bulunduran kolyeleri geçici olarak taşır olmuşlardır. İran şahı, pek çok hastalığını iyileştirmesi niyetiyle İmparator I. Napoléon’a (Bonaparte) (İmp. 1804-1814) dört adet panzehir taşı armağan etmiştir. Lonitzer’in bu eseri çok satmış ve 250 yıl boyu “bestseller”lerden biri olmuştur.49

ŞEKİL 30. Bezoar keçisi ve bezoar taşı (1704).58

“Bezoar” (panzehirtaşı) keçi ve antilop gibi geviş getiren hayvanların midelerinde, onların yuttuğu kılların birikmesi ve başkaca çözünmez katı maddelerle birlikte kompozit malzeme oluşturacak biçimde birbirine yapışarak taşlaşması ile oluşmaktadır. Ortaçağın kimi yazarlarına göre bu taşlar, bu hayvanların kalbinde ya da safra keselerinde oluşuyordu. 10. yüzyıl yazarlarından Ebu Mansur Muvaffak, derlediği eserinde bezoar taşından söz eder. İbn Zühr’e (“Avenzoar”) (1091-1161) göre bir tür alageyik, yılan yiyerek beslenmekteydi ve panzehirtaşı da bu beslenme sonucu oluşmaktaydı.

Erkek geyikler yılanları yerken gözlerinden yaşlar akıyor, bu kıvamlı madde gözyaşı pınarlarında taş halinde katılaşıyor ve yeterince irileştikten sonra da geyiğin gözlerini ağaç dallarına sürtmesi sonucu yere düşüyordu. “Lacryma cervorum” adı verilen bu madde, Eski çağlardan beri bilinmekte olup bezoar taşına benzer uygulamalarda kullanılmıştır. Ceylanların, yaşadıkları bölgeyi işaretlemek için uzun ince dal ve otlara gözlerinin hemen altındaki bezlerden salgılanan ve katran gibi kokan bir madde bıraktıkları bilinmektedir (ŞEKİL 31). Avrupa’da bezoar üzerine değerli bir monograf, 1625’te Gaspar Bauhin (Caspar Bauhinus) (1560-1624) tarafından kaleme alınmıştır. Panzehirtaşının kalp üzerinde taşınacak olursa, melankoliyi defedeceğine inanılırdı. Panzehir taşlarının veba gibi çok bulaşıcı hastalıklara bile şifa getirdiği sanıldığından bunlar 18. yüzyıl ortalarına kadar Londra farmakopelerinde yer almıştır. Literatürde değişik türde bezoar adlarına rastlanmaktadır. Bunlardan biri “maymun bezoarı” (“bezoar simiae”) ya da “maymun taşı” (“lapis simiae”) olup Brezilya ya da Doğu Hindistan’da yaşayan belirli maymunların bedenlerinden elde edildiği söylenmektedir.

ŞEKİL 31. Bir Avrupa Ortaçağ inanışına göre, erkek geyikler, kuvvetlenmek için zehirli yılanları yerler ve hastalanırlardı. Kısa süren bu hastalık sırasında gözlerinden akan yaşlar donarak katılaşıp yere dökülür ve bu taşlar panzehir olarak kullanılırdı.

Resimde yukarıda geyik ve sol altta engerekler görülmektedir (Jacob Meydenbach, Hortus sanitatis, Mainz, 1491).45

Ortaçağ Avrupa’sında kolloitsel bir altın çözeltisi olan “ aurum potabile” (“içilebilir altın”), cüzama karşı geliştirilmiş olan ve eczacıların çok kullandığı bir ilaç olup zeytinyağı ile asidik altın klorür çözeltisi karışımından ibaretti. Ölümsüzlüğün simgesi olan metalik altın bile, günümüzde zengin Hintliler ya da petrol zengini Araplar tarafından, pişen yemek ve hamur tatlısı üzerine çok ince varak (yaprak) halinde konmuş olarak yemekle birlikte yenmektedir.

15. ve 16. yüzyıllarda baharat ile ecza arasında ayrım yapılmaya başlandı. Baharat, beslenme için vazgeçilmez nitelikli katkılar, eczalar ise ilaç yapımında kullanılan müstahzarlar ve hammaddelerdi.

Ancak benzer bir ayrım, baharatçı ile eczacı arasında yoktu. Bunların her ikisi de ayrım yapmadan baharat ve ecza satmakta ve birbirlerine mal sağlamaktaydılar. Ama bütün baharatçılar da ilaç satıcısı değildi. Basit müstahzarlar baharatçılar tarafından satılabilirken karışım halindeki ilaçlar yalnızca eczacıların alanına girmekteydi. Buna göre tıbbî bir amaçla yapılan karıştırma, dönüştürme ve hazırlama işleri, yalnızca eczacılar tarafından yapılmaktaydı.59

Paracelsus’un etkisi ölümünden sonra daha da artmış, izleyicileri 16. yüzyılın ikinci yarısı ve 17.

yüzyıl boyunca ilaç hazırlama konusunda etkili olmuşlardır. Bunlar arasında eczacı Adam von Bodenstein (1528-1577), simyacı Gerhard Dorn (Gerardus Dorneus) (~1530-1584), iyatrokimyacı Joseph Duchesne (Josephus Quercetanus) (1544-1609), botanikçi Petrus Severinus (1580-1656), hekim ve simyacı Andreas Libavius (Andreas Libau) (1540-1616) ve hekim ve eczacı Nicholas Culpeper (1616-1654) gibiler bulunmaktaydı.60

Joseph Duchesne’nin (1564-1609) farmasötik konulu eserine dayanarak Johannes Christian Schröder (1600-1664), 1641 yılında Ulm’da Latince olarak Pharmacopoeia medico-chymica (Tıbbî-Kimyasal Farmakope) adlı eserini yayımlamış ve eser, ülke içinde ve dışında son derece büyük bir başarı kazanmıştır. Schröder, o dönemin devrimci kişiliği olan İsviçreli hekim ve simyacı Paracelsus’un sadık bir izleyicisi idi. Bunu izleyen yüz yıl içinde eserin, 20’nin üzerinde Latince, Almanca, İngilizce ve Fransızca baskısı yapılmış, Almanca baskısı Vollständige und Nutzreiche Apotheke (Eksiksiz ve Yararlı Eczane) başlığı ile 1693 yılında Nürnberg’de yayımlanmıştır (ŞEKİL

32). Eser, hekim Yaşlı Friedrich Hoffmann (1626-1675) tarafından titiz bir şekilde yeniden değerlendirilmiştir. René Dèscartes’tan (1596-1650) ve Jan Baptista van Helmont’tan (1577-1644) eğitim almış olan Hoffmann, eserdeki “eskimiş” görüşleri ortadan kaldırmışsa da kimi boşinanca

32). Eser, hekim Yaşlı Friedrich Hoffmann (1626-1675) tarafından titiz bir şekilde yeniden değerlendirilmiştir. René Dèscartes’tan (1596-1650) ve Jan Baptista van Helmont’tan (1577-1644) eğitim almış olan Hoffmann, eserdeki “eskimiş” görüşleri ortadan kaldırmışsa da kimi boşinanca