Ortadoğu’da Temel Sorunlar

In document Küresel enerji güvenliği politikalarının Ortadoğu'ya yansıması (Page 120-125)

6. ORTADOĞU’NUN ENERJİ KAYNAKLARINDAN ZENGİN OLMASI:

6.1. Ortadoğu’da Temel Sorunlar

105

106 ve geliştirilmesine yönelik izlediği bazı politikalar, arasında Arap-İsrail sorunlarında İsrail’e askeri yardımlar yapması, İsrail’i izlediği politikalar ve yaptığı insan hakları ihlalinin içeren Filistin müdahalelerini desteklemektedir. Bu yüzden BM tarafından caydırıcı yaptırımlar hayata geçirilememiştir (Akbaş, 2011: 6).

İsrail’in, Filistin’in Kudüs’te dini hedeflerine yönelik saldırılarının yanı sıra son yıllarda Doğu Akdeniz’de Levant Baseni olarak adlandırılan İsrail-Filistin ve Ürdün’ün bir kısmında keşfedilen petrol ve doğal gaz yatakları ve stratejik konumu olmasından dolayı enerji kaynaklarının kontrolünde küresel güçler tarafından önem taşımaktadır.

Gazze Şeridinde keşfedilen doğal gaz yatakları için Göknel’e (2010: 39, 40) göre,

karasal paylaşıma eşit olarak Gazze kıyıları gaz rezervlerinin yüzde 60’ının Filistin’e ait olması gerekmektedir. Kasım 1999’da Filistin Yönetimi, BG Grup (British Gas) ve ortağı Atina merkezli Lübnanlı Sabbagh ve Koury ailelerine ait CCC (Consolidated Contractors International Company) ile imzalanan 25 yıllık bir anlaşma ile bu sahaların petrol ve doğalgaz arama haklarını bu şirketlere vermiştir. Offshore gaz alanında British Gas yüzde 60, CCC yüzde 30 ve Filistin Yatırım Fonu (PA) yüzde10 ortak olmuşlardır. Bu anlaşma Filistin boru hatlarının geliştirme ve yapımını da içermektedir.

Gazze offshore (açık deniz petrol/ doğalgaz sahaları) sahaları İsrail offshore gaz sahalarına bitişik olduğundan İsrail Gaz Sahaları için Gazze’yi işgal ederek, tek taraflı bu sahada egemenliğini ilan etmiş ve Yaser Arafat’ın ölümünden sonra Hamas Hükümetinin seçimi ve Filistin Yönetimi’nin zayıf düşmesi ile İsrail’in Gazze offshore gaz rezervlerini kontrol altına alması ile neticelenmiştir. Bu durum üzerine Filistin’nin itirazları olsa da sorun çözülememiş olup Filistin gazının üreten BG şirketi ile İsrail arasındaki sorunlara neden olmuştur. Bu yüzden diğer insani ve hukuki nedenler haricinde ayrıca Ortadoğu enerji güvenliği kapsamında Filistin-İsrail sorununun çözümü önemli bir konu olmakla birlikte kaynak çatışmasında küresel güçlerin izlediği sert politikalarla çatışmanın da yoğunlaşacağı yönünde bir durumu öngörmektedir (Göknel, 2010: 39, 40).

İran’ın Nükleer Tehdidi

İran, bölgenin en eski uygarlıklarından Pers ve Sasani İmparatorlukları ile bölgenin hâkim milletlerinden birisidir. İran eski bu hâkim gücüne erişme isteği içerisindedir. Avrasya ve Orta Doğu’nun ortasında stratejik bir coğrafyası ile aynı

107 zamanda bölgede dünya petrol rezervlerinin %11,5’ini ve doğal gaz rezervlerinin

%15’ini bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla sahip olduğu bu zenginlikleri de kullanarak bölgede hâkim güç olma yarışında İran’da söz sahibi olmaya çalışmaktadır.

Bunun için de izlediği politikalardan en önemli ve ağırlıkta olanı nükleer silah temin etme gayretleri ve uranyum zenginleştirme faaliyetleridir. Ahmedinejad döneminde Ortadoğu’da İran çok sert ve uzlaşmaz bir politika izlemiştir (Çetin, 2008: 6, 7).

İran’ın nükleer silah ve uranyum zenginleştirme çabalarına ABD, İsrail ve Avrupa ülkeleri kendi çıkarları için ciddi bir tehdit olarak görmekte ve bu durumun bu ülkeler ile İran arasındaki restleşmenin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi yıllar boyunca Ortadoğu için ayrıca bir kriz konusu olmuştur (Köse, 2007). Ancak, 2015’te İran ve BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya (5+1) arasındaki, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde anlaşmaya varılmış olup bu anlaşma ile İran nükleer alanda uranyum zenginleştirme çalışmalarını minumum seviyeye indirecek, İran üzerindeki ekonomik yaptırımlar ve ambargolar kaldırılmış olacaktır (Akhundzada ve Özkan, 2014: 4).13 Ancak İran, Ortadoğu’da şiiliği kullanarak son yıllardaki mezhep çatışmalarında önemli bir rol oynamaktadır.

Irak Sorunu

11 Eylül 2001 yılında ABD, ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında terörizmle mücadele politikası kapsamında 2003 yılında Irak’ı işgal etmiş ve Saddam Hüseyin yönetimi sona ermiştir. ABD’nin Irak’ı işgali her ne kadar gerekçesi Irak’taki kitle imha silahlarının varlığı ve teröre verdiği destek olsa da, enerji politikaları çerçevesinde düşünüldüğünde ülkedeki enerji kaynaklarına hakim olma ve kaynak kontrolü amacıyla yapmış olduğu bir harekat olarak nitelendirilebilir (Olçar, 2010: 116). “Başkan Yardımcısı Dick Cheney' nin Saddam'ın “dünya enerji arzının çoğunu denetimine almak için” kitle imha silahlarından devasa bir cephanelik oluşturduğunu söylemesi” bu görüşe örnek verilebilir (Aydın vd., 2007: 10). ABD bu Savaş ile ülkede ve bölgede istikrar getireceği vaadinde bulunsa da Savaş’ın bilançosu çok ağır olmuştur. Savaş esnasında ve sonrasında birçok insan, işkence ve zulme maruz kalırken ülkede alt yapı tamamen hasara uğramış sosyal ve ekonomik büyük yıkımlar meydana gelmiştir. Ayrıca etnik ve mezhepsel çatışma artmış ve terör örgütlerinin, organize suç örgütlerinin yuvası haline gelmiştir.

13 Bkz 5.2.3. İran

108 ABD, 2011 yılında ordusunu Irak’tan çekmiş olsa bile ülkede suni-şii çatışması, Arap-kürt çatışması gibi siyasi krizler patlak vermiştir. Ülkede mezhep ve etnik çatışmaları varlığı ve diğer istikrarsızlık demokrasinin henüz yeterince yerleşmediğini göstermekle birlikte bu nedenlerden dolayı olası bir iç savaş tehlikesine dönüşmesi potansiyeli yüksektir (Semin, 2010). Mezhep çatışmaları ve vekalet savaşları baş göstermiş ve hala çatışma olarak devam etmektedir. Irak’ta savaş sonrası ortaya çıkan bu istikrarsızlık sorunu, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarının önemli bir kısmını barındırması ve stratejik enerji hatları geçiş bölgesi olmasından dolayı küresel güçler, çevre ülkelerin güvenliğini ve küresel enerji güvenliğinin tesisinde önemli bir sorun teşkil etmektedir.

Arap Baharı, Suriye İç Savaşı ve Mezhep, Etnik Çatışmalar

Arap Baharı olarak adlandırılan ve protesto, ayaklanmalar ile yönetimleri değiştiren olaylar ilk Tunus’ta baş göstermiş ve Libya, Mısır gibi diğer Ortadoğu ülkelerine de yayılmıştır. Bu ayaklanmaların altında yatan temel nedenler, küresel güçlerin güdümünde diktatörlükle bu ülkelerin yönetilmesi, sosyal, psikolojik ve ekonomik yetersizlikler gösterilebilir.

Tunus’tan sonra bu ayaklanmalar Kuveyt, Sudi Arabistan, Umman, gibi ülkelerde de küçük çaplı çıktı ise de devam eden nitelikte olmamıştır, ancak, Yemen ve Suriye’deki ayaklanmalar iç savaşa dönüşmüştür. Çalışmamız kapsamında değerlendirildiğinde kısaca söz konusu ülkelerdeki çıkan çatışmanın arka planından bahsetmekte yarar var.

Yemen, Arabistan Yarım Adasının güney doğusunda yer almaktadır. Kızıl Denizin Hint Okyanusu’na açılan kapısı konumunda, stratejik bir coğrafyaya sahip olup, dünya tarihi boyunca küresel güçlerin ilgi odağı olmuştur. Yemen’de Şiilik hâkimdir. 2003 yılından bu yana nüfusun %30 - %45’ini temsil eden Zeydi bir grup olan Hutiler ile hükümet güçleri arasında çatışmalar söz konusudur. Hutiler ABD, İsrail ve Batı karşıtlığıyla bilinmektedirler. Amaçları 1962 darbesi sonrası kaldırılan imamlık makamını geri getirmektir. Bu yüzden güçlenmeye çalışmaktadırlar. Bu isyanları İran’ın teşvik ettiği öne sürülmüştür. Hutiler, Zeydi inancına göre İmam’ın Hz. Peygamber soyundan gelmesi gerekmektedir. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in, peygamber soyundan gelmediği için imamlığını kabul etmemektedir. Bu durumdan kaynaklı ve diğer ekonomik, siyasal sorunlarla birlikte 12 yıldan bu yana zaman zaman ülkede

109 çatışmalar olmaktadır. Arap baharı ile birlikte Yemen’de 2011 yılının başlarında protesto gösterileri ile başlayan ayaklanma silahlı çatışmaya dönüşmüş ve Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih 2011 yılında görevi bırakmıştır (Aydıntepe ve Artokça, 2013: 4,11-16).

Stratejik konumundan dolayı Rusya, Çin, İran, Suudi Arabistan tarafından sürekli mücadelenin ve çatışmaların olduğu bir ülke olan Yemen, ABD’nin etki alanındadır.

ABD, ara ara bu ülkede El Kaide terör örgütünün konuşlandığını bahane ederek müdahale edebilmekte, diğer taraftan İran Zeydî nüfusu ön plana çıkararak müdahale etmeye çalışırken, Suudi Arabistan da, Husileri tehdit olarak neden gösterip zaman zaman Yemen’in kuzeyine müdahale etmektedir. Son iki yıldır bulunduğumuz zaman itibariyle Yemen’de Suudi Arabistan ve İran’ın desteklediği bu taraflar çatışma içerisindedir (Aydıntepe ve Artokça, 2013: 16). Bu durum enerji transferinin deniz yollarından biri olan Aden Körfezinin terör ve savaştan dolayı riskli bölge yapmaktadır ve enerji güvenli açısından bir tehdit oluşturmaktadır.

Aynı şekilde Arap Baharının devamı olarak Suriye’de iç savaş bütün şiddeti ile devam etmektedir. Suriye, Arap Yarım Adası’nın kuzeyinde yer alan ve bu yarımadanın Akdeniz Havzası’na ve Türkiye’ye acılan bir kapısı özelliğindedir. Neredeyse nüfusun

%70-80 ini Arap’tır. Suriye tarih boyunca dinsel ve etnik ve kültürel çeşitliliği barındıran bir ülkedir. Tunus’tan ortaya çıkan Arap Baharı ayaklanmaları, halkın demokrasi söylemi ile Suriye’ye de yansımıştır, ancak, Beşer Esad yönetiminin, bu ayaklanmayı bastıramamış ve şiddet ile karşılık vermiş olması ile bu halk hareketi genişlemiş ve tam bir iç savaşa dönüşmüştür. Soğuk Savaş döneminde Suriyede SSCB ile yakın ilişki içerisinde Baas Rejimini benimsenmiş sosyalist politikalar izlenmiştir.

Aynı rejimi benimseyen İran ile ilişkilerini sıcak tutmuş ve Ortadoğu’da siyasal etkinliğini artırmayı hedeflemiştir (Tüysüzoğlu, 2011: 377, 378, 387). Ortadoğu’da etkin olmak isteyen İran ve Suriye müttefikliği son iç savaşta Beşar Esad’ı devirmek isteyen muhaliflere karşı her türlü desteği vermek ile kendini göstermiştir. Suriye, İran için Akdeniz’e ulaşması ve güney Lübnan’da kendi kontrolü altındaki Şii Hizbullah grubu daha kolay iletişim kurması için önemlidir. İran, bu izlediği politika ile Ortadoğu’daki enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyetini kurmak amacı ile bu bölgedeki Şii nüfuzunu kullanmaktadır. Aynı şekilde bölgedeki enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet ve Akdeniz’de bulunan hem enerji kaynakları ve Akdeniz’e ulaşma

110 arzusunda olan Rusya ve Çin’de Suriye’ye destek vermektedir. Bu nedenle bu durumu kendilerine bir tehdit olarak gören ABD ve Batılı ülkeler ile Suriye’de farklı çatışma içerisindedirler (Zeynalov, 2013: 89, 90).

Rusya’nın 2015 Ekim ayı içerisinde Suriye sınırında faaliyet gösteren DAEŞ’ e karşı yürüttüğü hava saldırılarında muhaliflere ve sivillere de zarar veren basında haberler yayınlanmakla birlikte Suriye’de üs kurmuş ve Türkiye ve diğer Batılı ülkeler tarafından kınanmıştır. Türkiye kendi sınır güvenliğini korumak amaçlı başlattığı sınır ötesi operasyonlarla DAEŞ örgütünün gücünü zayıflatmayı başarmıştır. Ancak Rusya ve diğer Batılı güçler çatışma ortamına meydan verecek tutumlarını devam ettirme niyetinde görünmekte ve olası büyük çaplı çatışmadan dolayı bölgede ve dolayısıyla dünya genelinin enerji güvenliği tehdit altında görünmektedir. Bu durumda yani kaynak paylaşımındaki bu anlaşmazlıktan ötürü Ortadoğu ülkeleri için ve hatta bu kaynaklara ihtiyacı olan tüm dünya için enerji bir tehdit mi? Veya avantaj mı? sorusunu akla getirmektedir. Bu nedenle, çalışmada enerji güvenliği risk ve tehditleri tespit edilmesi önem arz etmektedir.

6.2. Enerji Kaynaklarının Ortadoğu Ülkelerine Avantajları ve Dezavantajları,

In document Küresel enerji güvenliği politikalarının Ortadoğu'ya yansıması (Page 120-125)