Misâl 1: FÀtióa sûresinin ﴾ ِ ِّ א ِم ْ َ ِכِ َ ﴿ âyetinde geçen “כِ َ ” kelimesinin mütevâtir birer kırâatle hem “ ِכِ َ ” hem de “ ِאَ ِ ِכ ” okunduğu hâlde kelimelerin lügat manalarını öne sürerek birini diğerine şöyle tercîh etmiştir242:

ن א א ّ כو ،ه و א ّن ؛ א م כ א و .

و כِ َ) ( ح أ

) כ א ِّ ّ א ةر א أ ن כ نأ و אو ، א א א א (

تא ّن ، ّ אو א

ف أ

239 Bu konuda bkz. Çetin, Abdurrahman, Kur’ân’ın İndirildiği Yedi Harf ve Kırâatleri, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2005, s. 337, 344.

240 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 50.

241 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 106.

242 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s.8.

א א . و א ّ إ و כ ُ א و ، ً ذإو אًزא إو א ً و אً ر ّن ؛ א م إ כ ُ א א إ :

כِ َ א) .(

Misâl 2: İsrÀ sûresinin 102. âyetinde geçen ﴾ َ ْ ِ َ ْ َ َ ﴿ kavl-i şerifindeki “ت”nın iki mütevâtir kırâat olarak hem üstün hem de ötre ile okunduğu hâlde “üstün”lü okunuşun özellikle mana itibâriyle daha doğru olduğunu şöyle açıklamıştır243:

﴾ َ ْ ِ َ ْ َ َ ﴿ כ ذ ىو و ،ءאّ א ّ ّ א כ א أ و ،ن אًא ءאّ א ّ א א ةءא :

لא و ، :

ي ّ א ّ כ و ، َ ِ َ و ، ّ א ّنأ א سאّ א لא و .

: ْ כ و ،ن َ ِ َ »

لא ، א

﴾ ْ ُ ُ ُ َْأ אَ َ ْ َ َْ ْ אَو אَ ِ אوُ َ َ َو﴿ א א

« ّن ؛ّ أ ّ א א א ّ א و א ةءא א . 

ّ و ، ّ ءא א ر 

.

4. Âyetleri tefsîr ederken tek bir kırâatı esâs almaması

Müellifin, âyetleri tefsîr ederken esâs aldığı kırâat mütevâtir olmakla birlikte her zaman aynı kâri’nin kırâatı değildir. Bazı yerlerde özellikle Ebÿ ‘Amr b. el-‘AlÀ (ö.

154/771)’nın kırâatini esâs almıştır. Ebÿ ‘Amr belli âyetleri diğer altı kâri’den farklı okumuştur. Müellifin, âyetleri tefsîr ederken Ebÿ ‘Amr’ın veya başkaların kırâatlerini esâs alması bir nevi tercîh sayılmaktadır. Dikkat çekicidir ki Ebÿ ‘Amr’den esâs olarak aldığı “يأّ א يِدאَ ”244, “ ْ ِ ِ אَ ِّرُذ ْ ُ َ ْ َ َْأَو”245, “ ِ َن ُ ُ َ َ ”246 gibi kırâatlarin hepsi Osmânî mushafa uygundur. Ancak Ebÿ ‘Amr’ın Osmânî mushafa muhâlif olarak okuduğu نإ﴿247

﴾ِنאَ ِ א َ َ ِ َ َ , ﴾َن ُכَأَو َق ََ ﴿248gibi kırâatları da olmuştur. Müellif Ebÿ ‘Amr’ın bu tür kırâatlarını esâs almamış, ﴾ ِنאَ ِ א َ َ ِنאَ َ نإ﴿ kavlini ele alırken “ ّنإ” okuyan Ebÿ

‘Amr’ın “Ben, Kur’ân en fasîh lügat olduğu hâlde ﴾ ِنאَ َ نإ﴿ okumaktan utanıyorum”

dediğini nakletmiş ve ardından Hz. Osmân’ın Kur’ân’da lahin olduğu ancak Araplar’ın bunu dilleriyle düzelteceklerini söylediğine dâir rivâyeti kesin bir dille şöyle tenkit

243 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 210.

244 Hÿd sûresi, 11/27.

245 Ùÿr sûresi, 52/21.

246 Mu’minÿn sûresi, 23/87-89.

247 TÀhÀ sûresi, 20/63.

248 MunÀfiúÿn sûresi, 63/10.

etmiştir: “Buna benzer bir şeyin Hz. Osmân hakkında rivâyet edilmesi câiz değildir.

Zira Allah’ın kitâbı zâyi olmamıştır ki Araplar dilleriyle onu düzeltsinler. Kur’ân’ı toplayanların Arapların fasih konuşanları, sahâbenin ve kârilerin zekileri oldukları hâlde böyle bir şey nasıl olur ve mushaflardaki hataları nasıl bilmemiş olurlar?! Bu, neyi rivâyet ettiğini bilmeyen câhilin sözüdür ve bu rivâyete aslâ itibar edilmez” 249.

Böylece el-Mu‘ìnì Hz. Osmân’a nisbet edilen sözü eleştirmek suretiyle dolaylı olarak Ebÿ ‘Amr’ın ﴾ِنאَ َ نإ﴿ kırâatiyle ilgili söylediği sözü de tenkit etmiştir.

5. Sahîh bir kırâatı nahiv yönünden eleştirmesi

İster mütevâtir ister şâz olsun müellif kırâatleri ele alırken özellikle nahiv ve lügat manaları üzerinde durmuştur. Dolayısıyla sıhhat derecelerine bakmaksızın bazı kırâatleri tenkit etmesi veya bazılarını diğerlerinden daha doğru sayması kanaatimizce tamamen dilci bakışından kaynaklanan bir durumdur.

Bu anlamda yedi mütevâtir kırâatten biri olan Óamze’nin kırâatini nahiv ölçülerine tâbi tutarak şöyle tenkid etmiştir250:

“« ِمא ر א» kelimesinin kesreli (esreli) oluşu -öyle okunmuş olsa da- zayıftır. Zira

zaafından dolayı mecrûr zamire başka bir şey atfedilmez. Bunun yerine

﴾ َضْرَ א ِهِرאَ ِ َو ِ ِ אَ ْ َ َ َ ﴿ kavl-i şerifinde olduğu gibi harf-i cerrin tekrar edilmesi gerekir.

Cer edilen zamir muttasıl olduğundan « ٍ زو تر » cümlesi makbûl görülmemiştir;

çünkü harf-i cer, isimdeki tenvine benzer. Tek başında bulunabilen ismin ise tek başında bulunamayan isme atf edilmesi makbûl değildir. Bundan dolayı mecrûr zamir munfasıl olamaz”.

249 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 234.

250 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 75.

6. Şâz kırâatlere yer vermesi

Müellif birçok yerde mütevâtir kırâatlerle birlikte manasını açıklamak üzere şâz kırâatleri de zikretmiştir. Sadece Yÿsuf sûresinin 31. âyetinde geçen ﴾ً כ ُ ُ َ ْتَ َ ْ אَو﴿

kavl-i şerifindeki “ ًכ ُ ” kelimesinin şâz olarak “אًכْ ُ ” okunduğunu açıkça belirtmiştir251. Bunun dışında hiçbir kırâatin şâz oluşuna işâret etmeksizin şâz kırâatleri nâdir de olsa ya sâhiplerine açıkça nisbet ederek ya da isim zikretmeden “ئ ”, “ ُأَ ْ ُ ” gibi ifâdelerle veya i‘râb vecihlerinden bahsederek aktarmıştır.

a. Şâz kırâatleri sahâbîlere nisbet ederek nakletmesi

Misâl 1: Nÿr sûresinin 15. aytinde geçen ﴾ ْ ُכ َِ ِ ْ َ ِ ُ َ َ َ ﴿ kavl-i şerifindeki “ َن ْ َ َ ” kelimesini Hz. Ayşe’nin “ َن ُ ِ َ ” olarak okuduğunu şöyle aktarmıştır252:

א ةءא و :

َُ ُ ِ َ»

« ب כ א رא א و ، .

Misâl 2: Tìn sûresinin 5. âyetinde geçen ﴾ َ ِ ِ אَ َ َ ْ َأ﴿ kavl-i şerifini açıklarken İbn Mes‘ÿd’un şâz kırâatını şöyle aktarmıştır253: . َ ِ ِ א א َ َ ْ أ : א ةءא و

b. Şâz kırâatleri tâbi‘lere nisbet ederek nakletmesi

Misâl 1: NisÀ sûresinin 3. âyetinde geçen ﴾א ُ ُ َ َأ َ ْدَأ َכِ َذ﴿ kavl-i şerifini tefsîr ederken tâbi‘ kâri’lerden Ùalóa b. Muãarrif (ö. 112/730)’in şâz kırâatını, ismini zikrederek şöyle nakletmiştir254: «.א ُ ِ َ َ ْنَأ» :فّ أ و

Misâl 2: İbrÀhìm sûresinin 34. âyetinde geçen ﴾ُه ُ ُ ْ ْ َ אَ ِّ ُכ ْ ِ ْ ُכאَ آَو﴿ kavl-i şerifini tefsîr ederken el-Óasan el-Baãrì (ö. 110/728)’nin şâz kırâatını, ismini zikrederek şöyle aktarmıştır255:

251 Bkz. el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 170.

252 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 259.

253 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 435.

254 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 76.

255 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 184.

א أ و :

ٍّ ُכ ْ ِ» « א ) : א يأ ، ّ א ( :

כא ، א إ אو و א א ، ٍّ כ

. c. Şâz kırâatleri isim vermeden “ َئِ ُ ” veya “أَ ْ ُ ” ibâresi ile zikretmesi

Misâl 1: Tevbe sûresinin 128. âyetinde geçen ﴾ ْ ُכ ِ ُ َْأ ْ ِ ٌل ُ َر ْ ُכَءאَ ْ َ َ ﴿ kavl-i şerifindeki “ ْ ُכ ِ ُ َْأ” kelimesinin şâz olarak “ ْ ُכ ِ َ َْأ” okunduğunu isim vermeden “ئِ ُ ” lafzı ile şöyle aktarmıştır256: .אً و ،אً כو ،אً ُכ ِ َ ْأ :يأ ،ءא א « ْ ُכ ِ َ َْأ » ئ و

Misâl 2: FÀùir sûresin 5. âyetinde geçen ﴾ُروُ َ ْא ِ א ِ ْ ُכ ُ َ َ َو﴿ kavl-i şerifindeki

“ ُروُ َ א” kelimesinin şâz olarak “روُ ُ ْא” okunduğunu isim vermeden “ ُאَ ْ ُ ” lafzı ile şöyle aktarmıştır257: .د ُ ُ و ٍ א כ ( ٍّرא ) ، א א :يأ ،« ُروُ ُ א» :أَ ْ ُ و

d. Şâz Kırâatlere sadece kelimenin i‘râb vechini beyân ederek işâret etmesi

Misâl 1: Baúara sûresinin 58. âyetinde geçen ﴾ ْ ُכَ ْ ِ ْ َ ٌ ِ א ُ ُ َو﴿ kavl-i şerifindeki “ ٌ ِ ” kelimesinin mansûb hâlinin anlamından bahsederek şâz olarak “ ً ِ ” okunduğuna şöyle işâret etmiştir258:

כ כ ،ً ّ ِ א ُ و يأ ، א و אً :

אً أ : .

Misâl 2: Baúara sûresinin 185. âyetinde geçen ﴾ُنآْ ُ ْא ِ ِ َلِ ُْأ يِ א َنא َ َ َر ُ ْ َ ﴿ kavl-i şerkavl-ifkavl-indekkavl-i “ ” kelimesinin mansûb hâlinin manasından bahsederek şâz olarak “ َ ْ َ ” okunduğuna şöyle işâret etmiştir259: .(אً אّ أ) ل א وأ ،ه :يأ ، א ُ و

e. Şâz Kırâatlere, kelimelerin i‘râblarını “ز ” lafzıyla zikrederek işâret etmesi Misâl 1: En‘Àm sûresinin 154. âyetinde geçen يِ א َ َ אً אَ َ َبאَ ِכْא َ ُ אَ َْ آ ُ ﴿

﴾ َ َ ْ َأ kavl-i şerifindeki “ َ َ ْ َأ” kelimesinin şâz olarak “ ُ َ ْ َأ” okunduğuna “ ز و ُ أ»

« رא

ُ أ ي ّ א : ” cümlesiyle işâret etmiştir260.

256 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 148.

257 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 312.

258 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 23.

259 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 41.

Misâl 2: Áli ‘İmrÀn sûresinin 13. âyetinde geçen ُ ِ אَ ُ ٌ َ ِ אَ َ َ ْ א ِ َْ َ ِ ِ ٌ َ آ ْ ُכَ َنאَכ ْ َ ﴿ ِ ِ َ ِ

﴾ٌةَ ِ אَכ ىَ ْ ُأَو ِ א kavl-i şerifindeki “ ٌَ ِ ” kelimesinin mütevâtir kırâate göre ref‘ ile okunduğu gibi şâz olarak cer ile “ ٍ ِ ” şeklinde okunduğuna “ ّ אو ّ א ( )א ز و” cümlesiyle işâret etmiştir261.

7. Şâz kırâatlerin nahvî tahlîllerini yapması

Misâl 1: NisÀ sûresinin 148. âyetinde geçen ْ َ ِإ ِلْ َ ْ א َ ِ ِء אِ َ ْ َ ْא ُ א ِ ُ َ ﴿

﴾ َ ِ ُ kavl-i şerifindeki “ ” kelimesine, şaz olarak “ َ َ َ ” okunduğunda nahiv açısından istisnâ-i munkati‘ olması hasebiyle, şöyle mana vermiştir262:

אً כ אّ א ّ כ و ﴾ َ َ َ ّ إ﴿ א ن כ نأ و ،ٌ آ و و .

אّ א ّ כ :

ل א ء א אو א .

Misâl 2: En‘Àm sûresinin 98. âyetinde geçen ﴾ٌعَد ْ َ ْ ُ َو َ َ ْ ُ َ ﴿ kavl-i şerifindeki

﴾ٌعِد ْ َ ْ ُ َو ِ َ ْ ُ َ ﴿ şâz kırâatinin tevcîhini şöyle yapmıştır263:

כ א و :

عِد و ّ ِ כ .

8. Şâz kırâati nahiv veya lügat yönündeneleştirmesi

Misâl 1: Baúara sûresinin 83. âyetinde geçen ﴾אً ْ ُ ِسא ِ א ُ ُ َو﴿ kavl-i şerifindeki

“אً ْ ُ ” kelimesinin şaz olarak “ َ ْ ُ ” okunmasını nahiv yönden kesin bir dille şöyle eleştirmiştir264:

ةءא َ و و

» ّإ ْ ُ و َ ْ أ ّن «

א )ِ

( وأ ، مّ אو א)

( لא ، א א وأ ،

א א

﴾ َ ْ ُ ْ א א ِ ْ ُ َ ْ َ َ َ َ ِ א نِإ﴿ : .

260 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 110.

261 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 60.

262 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 87.

263 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 106.

264 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 29.

Misâl 2: MÀ’ide sûresinin 69. âyetinde ﴾َنو ِ א אو אوُدאَ َ ِ אَو א ُ َ آ َ ِ א نِإ﴿ kavl-i şerifindeki “ َنوُ ِ א א” kelimesinin “ن א ّ א” olarak şâz okunuşunu, lügat manası açısından İbn ‘AbbÀs’ın sözüyle şöyle tenkit etmiştir265:

א أ ُةءא سאّ َ א و ن א ّ אو»

« א כ ، لא و

: بא ّ א א ن א ّ א א ّ إ»

«.

9. Şâz kırâatin manasını lügat yönünden mütevâtir olan kırâatin manasına tercîh etmesi

Baúara sûresinin 88. âyetinde geçen ﴾ ٌ ْ ُ אَ ُ ُ ُ א ُ אَ َو﴿ kavl-i şerifindeki “ ٌ ْ ُ ” kelimesini mütevâtir kırâata göre tefsîr ettikten sonra şâz olan “ ٌ ُ ُ ” kırâatinin, lügat manası itibariyle daha doğru olduğunu şöyle açıklamıştır266:

﴾ ٌ ْ ُ ﴿ :

َ ْ أ ) ف ّن כ ي ّ א ( .

ئ و ٌ ُ ُ » « مّ א ّ ) ّ أ א و ،ف ُ ْ َ (

ّ أ م هدא א نאכ כأ نאכ א ّ כ א ّن ؛ل א א ، ت א وأ א ّ إ ُ

ّ א א تא א אو دو א َ ْ َ ْ ُ א ل ّ כ و ،م א א ّ إ ل א ذإ ، وأو .

Yukarıda geçtiği üzere birçok müfessir, mütevâtir kırâatler arasında bile tercîhte bulunması sakıncalı sayarken ister dil ister hangi açıdan olursa olsun şâz bir kırâatin mütevâtirden daha doğru sayılması müfessirlerce kabul edilebilir bir davranış değildir.

Nitekim İbn Cerìr eù-Ùaberì bu âyetin tefsîrini yaparken her iki kırâatı ve selef imamlarının âyetle ilgili görüşlerini beyan ettikten sonra şöyle demiştir: “﴾ ٌ ْ ُ אَ ُ ُ ُ ﴿ kavl-i şerifinde ancak “ ٌ ْ ُ ” kelimesinin sâkin lâm ile okunduğu ve kalplerin örtülmüş olduğu anlamına gelen kırâat câizdir. Zira müfessirler ve kâri’ler bu kırâatın doğru,

“ ٌ ُ ُ ” olarak lâm harfini ötreli okuyanların kırâatinin ise şâz olduğu konusunda ittifâk etmişlerdir”267.

265 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 94.

266 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 29-30.

267 eù-Ùaberì, CÀmi‘u’l-beyÀn ‘an, I, 408.

Müellif, yeri geldikçe âyetlerin nüzûl sebeplerini zikretmiştir. Bu nüzûl sebeplerini rivâyet ederken, rivâyet senedini zikretmemiş, sadece nâdiren hâdiseyi anlatan sahabî’nin ismini vermiş, çoğu zaman doğrudan hâdiseyi veya âyetin kimin hakkında indiğini açıklamıştır.

1. Genelde nüzûl sebeplerini râvînin ismini zikretmeden vermesi

Misâl 1: Enfâl sûresinin 67. âyetinde geçen ﴾ىَ ْ َأ ُ َ َن ُכَ ْنَأ ٍّ َِ ِ َنאَכ אَ ﴿ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini doğrudan âyetin kimin hakkında indiğini belirterek şöyle vermiştir271: .ءא א  ِ ّ א ىأر ،ر يرא أ

Misâl 2: NisÀ sûresinin 19. âyetinde geçen َءא َ ِّ א א ُ ِ َ ْنَأ ْ ُכَ ِ َ َ א ُ َ آ َ ِ א אَ َأ אَ ﴿

﴾אً ْ َכ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini şöyle açıklamıştır272:

א َ ْ ِ و ّ رא א כ ّيرא

.

2. Bazen nüzûl sebeplerini naklederken râvinin ismini vermesi

Misâl 1: YÀsìn sûresinin 12. âyetinde geçen ﴾ ْ ُ َرאَ آَو א ُ َ אَ ُ ُ ْכَ َو﴿ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini hâdiseyi rivâyet eden sahâbînin ismini zikrederek şöyle vermiştir273:

ّير א أ لאو :

ل א زאَ َ ْ ُ ْ כ

﴾ ْ ُ َرאَ آَو א ُ َ אَ ُ ُ ْכَ َو﴿ א .

Misâl 2: EnfÀl sûresinin ilk âyetinde geçen ﴾ ِل ُ َو ِ ِ ُلאَ ْ ْא ِ ُ ﴿ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini hâdiseyi rivâyet eden sahâbînin ismini zikrederek şöyle vermiştir274:

א ّ א ةدא

] ت . ـ 34

[

لא :

» ل سرא و ،بِرא ّ א א א ر م نאכ אّ

א ،א א א تءא و ، א

ل أو א أ و ﴾ ِل ُ َو ِ ِ ُلאَ ْ ْא ِ ُ ﴿ :

א ،ل ّ א إ

ٍءא .

271 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 134.

272 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 78.

273 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 314.

274 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 128.

3. Bazen nüzûl sebebini hiçbir tabir kullanmadan doğrudan aktarması

Misâl 1: Meryem sûresinin 64. âyetinde geçen ﴾ َכِّ َر ِ ْ َ ِ ِإ ُل َ َ َ אَ َو﴿ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini herhangi bir tabir kullanmadan doğrudan şöyle aktarmıştır275:

لو א لא ،

:

؟ َכِ َذ ْ ِ َ َ ْכَأ אَ َروُ َ ْنَأ َכُ َ ْ َ אَ»

«.

Misâl 2: EnfÀl sûresinin 47. âyetinde geçen אً َ َ ْ ِ ِرאَ ِد ْ ِ א ُ َ َ َ ِ ّ אَכ א ُ ُכَ َ َو﴿

ِسא א َءאَ ِرو

﴾ kavl-i şerifini nüzûl sebebini herhangi bir tabir kullanmadan şöyle aktarmıştır276:

نأ إ رأ نא أ א אّ ، א א ،א ً :

א א و אّ ِ أ ،א رא»

« . أ لא

: نא א א ف و ،אً ب و ،אًرو َ و ،אًر د ّ ، » .

4. Bir âyet hakkında birden fazla nüzûl sebebi zikretmesi

Birçok tefsîrde olduğu gibi LevÀmi‘u’l-burhÀn’da da bazı âyetler için birden fazla nüzûl sebebi zikredilmiştir. Genelde naklettiği rivâyetler arasında tercîhini belli ederken, bazen birden fazla rivâyeti herhangi bir tercîhte bulunmadan aktardığı da olmuştur.

a. Aralarından tercîhini belli ederek birden fazla nüzûl sebebi zikretmesi

Misâl 1: Taórìm sûresinin ilk âyetinde geçen ﴾ َכَ ُ א َ َأ אَ ُمِّ َ ُ َ ِ ِ א אَ َأ אَ ﴿ kavl-i şerkavl-ifkavl-i hakkında üç nüzûl sebebkavl-i aktarmıştır. Bkavl-ir taneskavl-inkavl-i başta doğrudan verkavl-ip dkavl-iğer kavl-ikkavl-i tanesini de ardından “ ” ifâdesiyle zikretmesi birincisini diğeri ikisine tercîh ettiğini göstermektedir. Ancak eserin belki de muhtasar bir tefsîr olması nedeniyle, müellif tercîhinin gerekçesini açıklamamıştır. Müellifin ibâresi şöyledir277:

ّ ّ א بא أ א أ إ و ، ّ א رא 

.

لא ، אّ

ّ א ّ ّ إ : .

و َ و אכو ، א م نאכ ّ إ : )

ر א א

، ِ َْ ِ א ( نאכو ،َ א ت

א لא  :

א ي َ رא مّ و ،אً ءא ّ א ل אو ،َ ّ .

. و : ز نאכ ، َبא مّ

א א و ،ُ و ُ א כ ذ ت כ ، بא ّ א כ ذ مّ ،ة ّ و ، א א ر כ ّ אّ إ :

.

275 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 228.

276 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 134.

277 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 396.

Misâl 2: ‘ArÀf sûresinin 204. âyetinde geçen ﴾ُ َ א ُ ِ َ ْ אَ ُنآْ ُ ْא َئِ ُ אَذِإَو﴿ kavl-i şerifi hakkında da birkaç nüzûl sebebi zikretmiştir. Bir tanesini “ א ه لو و”

deyip tercîh ederek kalanları “ ” lafızyla şöyle aktarmıştır278:

لو و و ،ن ّ כ א אכ ّ ،ة ّ א ةءא א א ه

: ،مא א ةءא א א כ

و : و ،مא א א و ، א م و ، אو ، א م تא א א :

א א :

אو ِ ُأ

א م مא א تא א .

b. Herhangi bir şekilde tercîh belirtmeden birden fazla nüzûl sebebi zikretmesi Misâl: ‘Anekbÿt sûresinin 60. âyetinde geçen ﴾אَ َ ْزِر ُ ِ ْ َ َ ٍ אَد ْ ِ ْ ّ َ َכَو﴿ kavl-i şerifinin iki nüzûl sebebini, herhangi birini tercîh etmeden şöyle aktarmıştır279:

ُ ِ ُأ אّ

א א ة א אو :

لא أ و כ ِ א א

﴾אَ َ ْزِر ُ ِ ْ َ َ ﴿ . ُ ّ :

. لא א و 

: א ِ ْ َ ِ ،ٍ َقْزِر َنوُ ِ ْ ُ ،سאّ א َ ِ ٍ َ אَ ُ ِ َ ِ َ َو َتْ ِّ ُ אَذِإ َ َ ُ َ ْא אَ َכِ َ َْכَ»

« ؛

ََכَو﴿

﴾אَ َ ْزِر ُ ِ ْ َ َ ٍ אَد ْ ِ ْ ّ .

5. áarÀnìú Meselesi Hakkında Rivâyet Edilen Nüzûl Sebebini Değerlendirmesi Óacc sûresinin 52. âyetinde geçen َ ْ َأ َ َ אَذِإ إ ٍّ َِ َ َو ٍل ُ َر ْ ِ َכِ َْ ْ ِ אَ ْ َ ْرَأ אَ َو﴿

ِ ُنאَ ْ א

﴾ِ ِ ّ ِ ُْأ kavl-i şerifinin manasını açıkladıktan sonra nüzûl sebebi olarak rivâyet edilen hâdiseyi şöyle ele almıştır280:

“Nüzûl sebebi diye anlatılan Peygamber (a.s)’ın Necm sûresinin 20. âyetinde geçen ve meâli “Üçüncüsü MenÀt’ı da (gördünüz mü!)” olan ﴾ َى א َ אّ א َةא و﴿ kavl-i şerifini “Bunlar yüce olan putlardır ve şefaatları umulur” meâlindeki “ و א א א כ

َ َ ْ ُ ّ َ א ّنإو” sözü ile tamamlaması, rivâyet açısından sabit değildir ve nübüvvet makamının yüceliğine yakışmamaktadır. Şâyet rivâyetin doğruluğu ispatlansa bile yine putları övme manasına gelmez. Zira bu sözler müşriklerin iddiası olarak onların

278 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 128.

279 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 291.

280 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 251.

ağzından dile getirilmiştir. “Ey kendisine Kur’ân indirilen! Sen muhakkak delisin”

meâlindeki ﴾ٌن ُ ْ َ َ َכ ِإ ُ ْכِّ א ِ َْ َ َلِّ ُ يِ א אَ َأ אَ ﴿281 kavl-i şerifinde olduğu gibi. Manası;

kendi ve kendisine iman edenlerin iddiasına göre “kendisine Kur’ân indirilen”dir. Şâyet bu cümlede dile getirilen düşünce, cümleyi söyleyenin düşüncesi olsaydı Peygameri deli saymazdı”.

6. Bazen nüzûl sebebi ile birlikte ilgili âyetin lafzından anlaşılan genel manaya dikkat çekmesi

Misâl 1: Baúara sûresinin 231. âyetinde geçen ﴾א ًؤُ ُ ِ א ِتאَ ٰא אۤوُ ِ َ َ َو﴿ kavl-i şerifinin nüzûl sebebini zikretmekle birlikte lafzın ifâde ettiği manayı şöyle açıklamıştır282:

ل ّ ، ِ ْ ُ و ّ ّ א نאכ ً زא כ :

. لא : َ ُ ُ ْ َ َو َ ُ َ ٌث َ َ» ، ُق َ א َو ،ُحאَכِّ א :

ُ َ ْ אَو

«

ّ א م אّ أو . :

و ،א و ة כ ،مאכ א א إ ع ّ א إ אو

. ّ א Misâl 2: Enfal sûresinin 23. âyetinde geçen ﴾ ْ ُ َ َ ْ َ אً ْ َ ْ ِ ِ א َ ِ َ ْ َ َو﴿ kavl-i şerifini hem nüzûl sebebi itibariyle hem de lafzın genel manası itibariyle şöyle tefsîr etmiştir283:

يأ א َم כ : ه و ب כ ّ ءא إ א ّ א نאכ ّ א م َت א نإو .

: א آ

و َعא .

“Muhkem, tefsîri açık ve ihtilafsız olup kesin bir mana ifâde eden âyettir.”

Ayrıca şöyle denilmiştir: “Muhkem, insanın yaratılışının devreleri, göklerin ve yeryüzünün yaratılışının açıklanması gibi tafsilatı, zamanı ve mikdarı bilinendir.

Kısacası yaratılanların ikrar etmek zorunda kaldıkları herşeydir.”

Aynı âyette geçen ﴾ ٌتאَ ِ א َ َ ُ ُ َ ُأَو﴿ kavl-i şerifini tefsîr ederken müteşâbihi şöyle tefsîr etmiştir285:

ّכ ّ אو ّ ّ א إ جא א و ، ّسא א א و ،نآ אو ،ءא א لא أو ، א لא כ א אو .

“Müteşâbih, ba‘s’ın ve peygamberlerin (a.s) durumları, Kur’ân, duyularla hissedilmeyen, inceleme ve düşünme gerektiren meseleler gibi şeylerden ibârettir”.

2. Müteşâbih âyetlerin te’vîlinin bilinip bilinmeyeceği meselesi

Müellif yukarıda geçtiği üzere müteşâbihin nelerden ibâret olduğunu açıkladıktan sonra bilinip bilinemeyeceği konusunda şunları söylemiştir286:

“Bu gibi şeyler çoğu insanlar için müteşâbihtir (kapalı), ancak ilimde derinleşenler için müteşâbih olmaz. Zira Allah Teala meâlen “Akıl sâhiplerinden başkası ibret almaz (Baúara, 2/269)” buyurmuştur. Müteşâbihi kıyamet alâmetleri diye yorumlayanlar ﴾ א ِإ﴿ sözünde vakıf yaparlar. Âyetleri sadece zâhir itibariyle müteşâbih sayanlar ise ﴾ ِ ْ ِ ْ א ِ َن ُ ِ א א﴿ kavl-i şerifinde vakıf yaparlar…”

Görüldüğü üzere müellif müteşâbihin manasına göre bilinip bilinmeyeceği konusunda iki görüş sunmuş ve bununla anlaşılması zor âyetlerin kastedildiği görüşünü benimseyerek müteşâbihin bilinebileceğini tercîh etmiştir.

3. Müteşâbih-muhkem arasındaki münâsebet

Müellif misâl vererek muhkem ile müteşâbih arasındaki münasebeti şöyle anlatmıştır287: “Muhkem Kitab’ın temelidir. Zira müteşâbih âyetlerin ne anlama geldiği,

284 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 58.

285 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 58.

286 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 58.

ancak muhkem âyetlere bakılarak anlaşılabilir. Meselâ “istivÀ”, hem oturma ve yerleşme manasına, hem de kudret ve hâkim olmak manasına gelir. Birinci mana ise,

“Hiçbir şey onun benzeri değildir” meâlindeki ŞÿrÀ sûresinin 11. âyeti delil olmak üzere, Allah hakkında câiz değildir”.

4. Kur’ân’da müteşâbih âyetlerin bulunmasındaki hikmet

Müellif, Kur’ân’da müteşâbih âyetlerin bulunmasındaki hikmeti şöyle izah etmektedir: “Müteşâbihteki hikmet aklın ihmal edilmemesi için araştırmayı teşvik etmektir. Ya da bu gibi âyetlerin muhâtabları, ilmî birikime sâhip olan topluluklardır” 288.

5. Avâmın müteşâbih âyetlere karşı takınması gereken tavır

Müellif, isim vermeksizin GazÀlì’den289 naklen, ilimde “rusÿò” sâhibi, marifette de ileri dereceli olmayan bir kişinin müteşâbih âyetler konusunda yerine getirmesi gereken 7 hususu şöyle sıralamıştır:

1-Takdîs ( א): Allah Teala’yı cismânîlikten ve ona tâbi olan şeylerden tenzîh etmek.

2- Tasdîk ( א): Allah ve Rasûlü’nün söylediklerinin, söyledikleri ve kastettikleri üzere hak ve doğru olduğuna îmân etmek.

3- Aczini itiraf etmek ( א فא א): Allah’ın murâdını bilmenin gücü dahilinde olmadığını ikrâr etmek.

4- Sukût (ت כ א): Müteşâbih hakkında soru sormanın bid‘at olduğu ve ona girmekte büyük tehlikelerin bulunduğunu bilip manasını sormamak.

5- İmsâk (כא א): Müteşâbih lafızların sîgalarını değiştirmek, başka bir lügat ile tebdîl etmek, ziyâdeleştirmek, noksanlaştırmak, çoğul veya tekil yapmak gibi herhangi

287 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 59.

288 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 59.

289 el-áazÀlì, Mecmu‘atu resÀ’il (İlcÀmu’l-‘avÀm ‘an ‘ilmi’l-kelÀm), I-VII, c. IV, nşr.

DÀru’l-kutubi’l-‘ilmiyye, Beyrut, 1414/1994, s. 42.

bir tasarrufta bulunmamak. Doğrusu o lafzı ancak geçtiği şekilde o i‘râb, tasrîf ve sîga üzere telaffuz etmek.

6- Kendini alıkoymak ( ّ כ א): Müteşâbih âyetler hakkında düşünmek ve araştırmaktan kendini alıkoymak.

7- Marifet ehline teslim olmak ( א א): Eğer müteşâbih bir âyet kişiye, aczi ve yetersizliğinden dolayı gizli kalmışsa, bu âyetin anlamının Rasûlüllâh, diğer peygamberler, sıddîkler ve evliyalar tarafından bilinebileceğine inanmak290.

sonra vaki olduğu şeklinde anlaşılabilme ihtimaline karşın şöyle bir izahta bulunmuştur:

“Biz sizi (yani Ádem’i) yarattık; veya sizi babalarınızın bel kemiklerinde yarattık, sonra da rahimlerde size şekil verdik; veya halk ettik: takdir ettik, sonra da şekil verdik, zira baştan takdir gelir sonra da tasvir (şekil verme). Daha sonra da meleklere Ádem’e secde ediniz dediğimizi size haber verdik” 294.

b. Kehf sûresinin 45. âyeti

Allah Teala’nın zamandan münezzeh olduğu hâlde hakkında “نאכ” fiilin kullanılması Müşkilü’l-Kur’ân’dan sayılmıştır. Müellif bu durumu Kehf sûresinin 45.

âyetinde geçen ﴾אًرِ َ ْ ُ ٍء ْ َ ِّ ُכ َ َ א َنאَכَو﴿ kavl-i şerifini tefsîr ederken şöyle izah etmiştir: “( fiilinin yorumu şudur ki: Şâhit olduğunuz kudret geçici değildir. O her نאכ) zaman böyle olmuştur ve böyle olmaya devam etmektedir” 295.

2. Başka âyetlerle çelişkili gibi görülen âyetlere izah getirmesi a. Óicr sûresinin 92. âyeti ile RaómÀn sûresinin 39. âyeti

Óicr sûresinin 92. âyetinde geçen “Rabbin hakkı için! Biz hepsine soracağız”

meâlindeki ﴾ َ ِ َ ْ َأ ْ ُ َ َ ْ َ َ َכِّ َرَ َ ﴿ kavl-i şerifinin, RaómÀn sûresinin 39. âyetinde geçen

“O gün ne bir insana, ne de bir cinniye günah sorulmayacak” meâlindeki ِ ِ ْ َذ ْ َ ُلَ ْ ُ ﴿

﴾نא َ َو ٌ ْ ِإ kavl-i şerifi ile birbirine ters düşmediklerini şöyle izah etmiştir: “Rabbin hakkı için! Biz hepsine soracağız” meâlindeki ﴾ َ ِ َ ْ َأ ْ ُ َ َ ْ َ َ َכِّ َرَ َ ﴿ kavl-i şerifi ile “O gün ne bir insana, ne de bir cinniye günah sorulmayacak” meâlindeki ٌ ْ ِإ ِ ِ ْ َذ ْ َ ُلَ ْ ُ ﴿

﴾نא َ َو kavl-i şerifi aralarında şöyle uyum sağlanır: insana ve cinniye “günah işlediniz mi?” değil de “niye günah işlediniz?” diye sorulacaktır; veya değişik yerler söz

294 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 113.

295 Bkz. el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 216.

konusudur: bazı yer veya zamanlarda sorulur (bazı yer veya zamanlarda da sorulmaz)”296.

b. Baúara sûresinin 29. âyeti ile NÀzi‘Àt sûresinin 30. âyeti

Baúara sûresinin 29. âyetinde geçen “Yerde olan şeylerin hepsini sizin istifâdeniz için yarattıktan sonra gökyüzüne inâyet buyurarak, gökleri de yedi kat hâlinde nizama koyan O’dur” meâlindeki َ ِإ ى َ َ ْ א ُ אً ِ َ ِضْرَ א ِ אَ ْ ُכَ َ َ َ يِ א َ ُ ﴿

ُ א َ َ ءאَ א

﴾ ٍتא َوאَ َ َ ْ َ kavl-i şerifi ile ilgili, yeryüzü ve göklerin ibdâ‘ edildiği ve imkânsız bir boşluk oluşmaması için ne göklerin yer yüzünden, ne de yeryüzünün göklerden ayrı yaratılışının caiz olmadığını söyledikten sonra NÀzi‘Àt sûresinin 30. âyeti olan “Ondan sonra yeri döşemiştir” meâlindeki ﴾אَ אَ َد َכِ َذ َ ْ َ َضْرَ אَو﴿ kavl-i şerifinin bu âyetle çelişmediğini şöyle izah etmiştir: “NÀzi‘Àt sûresinin 30. âyeti olan “Ondan sonra yeri döşemiştir” meâlindeki ﴾אَ אَ َد َכِ َذ َ ْ َ َضْرَ אَو﴿ kavl-i şerifi âyetle çelişmemektedir.

Zira “ ” “ ” manasındadır. Denilmiştir ki: “ א” kelimesi sermek demektir ki yeri yarattıktan ve üzerine semâyı bina ettikten sonra serdi. Ancak gerçek şudur ki

﴾ّ אّ ﴿’nin manası Allah’ın gökleri oluş ve bozuluş aleminde, maden, bitki, hayvan ve insan çeşitler gibi mahluklar için sebep kılmasıdır” 297.

3. Hadisle çelişkili gibi görülen âyetlere izah getirmesi

İsrÀ sûresinin 36. âyetinde geçen “Kulak, göz ve kalb, bütün bunlar (yaptıklarından) sorulmuş olacaktır” meâlindeki ُ ْ َ َنאَכ َכِ َ وُأ ُכ َدאَ ُ ْ אو َ َ َ ْאَو َ ْ א نِإ﴿

﴾ ً وُ ْ َ kavl-i şerifi ile “Allah ümmetimi nefisleriyle aralarında geçen fısıldamalar konusunda affetmiştir” meâlindeki « ْ ُ َ ُ ْ َأ ِ ِ ْ َ َ אَ ِ ُأ ْ َ אَ َ א نِإ» hadisinin birbirleriyle çelişmediğini şöyle izah etmiştir: “Âyet ile « ْ ُ َ ُ َْأ ِ ِ ْ َ َ אَ ِ ُأ ْ َ אَ َ א نِإ»

296 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 190-191.

297 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 16.

hadisin arasındaki zâhir ihtilaf şöyle çözülür: Kalplerin hatırına gelenler (kuvvetine göre) şöyledir: “ א ” (aklından geçen), “ א ” (düşünce), “ةدאرإ” (İrade), “ ” (azimet)”.

Bunlardan “ א ” ve “ א ”dan dolayı insan sorumlu olmaz zira bu ikisi gönüllü yapılan şeyler olmadığından sorumluluk onlara taalluk etmez. Diğer ikisi ise gönüllü yapılan olduklarından onlara sorumluluk taalluk eder” 298.

2. Neshin ıstılahî manası

Müellif ıstılahi manada neshi yine Ebÿ Óamid el-áazÀlì’den303 yaptığı bir nakille şöyle tarif etmiştir304: “Daha önceki bir hitapla sabit olan hükmün, zaman bakımından daha sonra gelmek şartıyla, yürürlükten kalktığını gösteren hitaptır. Şöyle ki; bu ikinci hitap olmasaydı önceki hitap sabit olmaya devam ederdi”.

3. Nesh ile tahsîs arasındaki fark

Müellifimizin kaydettiğine göre nesh ile tahsîs arasındaki fark şudur:

1- Tahsîs, siğanın umûmî anlamından çıkarılan şeyin, söz konusu lafızdan murâd edilmediğini beyândır.

2- Neshte, nâsihle mensûh arasında bir zaman dilimi bulunması şart iken tahsîs beyân olduğundan tahsîs edenle tahsîs edilen birleşebilir.

3- Nesh, lafzın anlamından, delâleti kastolunan şeyi çıkartır. Hâlbuki, tek birşeyi emreden lafız tahsîs edilmez.

4- Nesh, sadece söz ve hitâb ile olabilirken tahsîs aklî deliller ve karînelerle de gerçekleşebilir305.

4. Mensûh âyetlerden bahsederken neshi kabul etmeyenlerin âyetin hakkındaki yorumlarını aktarması

Müellif neshedildiğini söylediği âyetlerden bahsederken genelde, hem hangi âyetlerle nesh edildiğini söyler hem de Kur’ân’da nesh olmadığını söyleyenlerin yorumlarını aktarır.

Misâl 1: Orucun önceki ümmetlere sayılı günlerde farz kılındığı gibi müslümanlara da farz kılındığından bahseden Baúara sûresinin 183.-184. âyetlerini

303 el-áazÀlì, el-MusteãfÀ, I, 107.

304 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 32.

305 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 32.

tefsîr ederken neshi kabul etmeyenlerin yorumunu da vererek ﴾ ٍتאَدوُ ْ َ אً א َא﴿ kavl-i şerifinin Ramazan orucuyla nesh edildiğini şöyle aktarmıştır306:

﴾ ٍتאَدوُ ْ َ אً א َא﴿

: و ، ٍر نא ر م َ ِ ُ ّ ّ כ مאّ أ :

ـ دאرأ تאدو مאّ أ) َمאّ أ (

نא ر . Misâl 2: Baúara sûresinin 240. âyetinde geçen ً ِ َو אً אَوْزَأ َنوُرَ َ َو ْ ُכْ ِ َنْ َ َ ُ َ ِ א َو﴿

﴾ٍجאَ ْ ِא َ ْ َ ِلْ َ ْא َ ِإ אً אَ َ ْ ِ ِ אَوْزَ kavl-i şerifini açıklarken neshi kabul etmeyenlerin görüşünü de aktararak, dul kalan kadınlara yapılan vasiyetin mirasla, yine onların bir senelik iddetlerinin de “dört ay on gün” veya “çoçuğu doğurmak”la nesh edildiğini açıklamıştır307:

5. Nesh edildiği söylenen bazı âyetler hakkında nesih dışında başka bir görüşü tercîh etmesi

Misâl 1: MÀ‘ide sûresinin 6. âyetinde geçen ﴾ ْ ُכِ ُ ْرَأَو ْ ُכ ِ و ُؤُ ِ א ُ َ ْ אَو﴿ kavl-i şerifindeki “ رأ” kelimesinin önceki kelimeye manen ma‘tûf diye mecrûr olduğunu savunarak nesh görüşünü “ ” ile zayıf bir görüş olarak şöyle aktarmıştır: “« כِ رأ» kelimesinin civâr sebebiyle mecrûr olduğu söylenmiştir. Ancak doğru olan ise «سو ُؤُر» kelimesine manen ma‘tuf olmasıdır. Zira ayakları yıkayıp başı mesh etmek gerekiyor ise de, yıkamak da, mesh de, suyu mahalle ulaştırmak demektir. Araplar bu gibi bir atfı hoş görürler…Ayrıca denilmiştir ki: « כِ رأو» kelimesi mecrûr olarak hem lafzan hem de manen «سو ُؤُر» kelimesine ma‘tûftur. Ancak daha sonra Rasûlüllâh’ın kavli ve fiilleriyle nesh edilmiştir. Bu hususta Rasûlüllâh (a.s) şöyle buyurmuştur: Gereğince yıkanmayan topuk ve ayakların ateşten vay hâline” 308.

Misâl 2: EnfÀl sûresinin ilk âyetinde geçen ﴾ ِل ُ ِ َو ِ ُلאَ َْ א ِ ُ ﴿ kavl-i şerifine, nesh edildiğini söylemeye gerek kalmadan ve nesh görüşünü “ ” ile zayıf sayarak

306 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 41.

307 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 50.

308 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 90.

şöyle mana vermiştir309: “﴾ ِل ُ ِ و ّ ُلאَ َْ א ِ ُ ﴿ (De ki: Ganimetler Allah’ın ve Rasûlündür) âyetin manası: İkisi ganimetler hakkında hüküm verirler ve istedikleri yere harcarlar. Bu mana ile âyet mensûh değil, muhkemdir. Açıklaması da ْ ُ ْ ِ َ אَ َأ א ُ َ ْ אَو﴿

﴾ٍء ْ َ ْ ِ kavl-i şerifinde bulunmaktadır. Bununla birlikte bu âyetin ﴾ْ ُ ْ ِ َ אَ َأ א ُ َ ْ אَو﴿

kavl-i şerifiyle nesh edildiği de söylenmiştir”.

“Her kitabın bir sırrı vardır, Kur’ân’ın sırrı da bu mu’cem harflerdedir”. “Allah kuluna vahyedeceğini etti. (Gözün gördüğünü) kalp yalanlamadı” meâlindeki ِه ِ ْ َ َ ِإ َ ْوَ ﴿324

﴾ىَأَر אَ ُدאَ ُ ْ א َبَ َכ אَ َ ْوَأ אَ kavl-i şerifindeki “mâ (א )” harflerinde olduğu gibi bu mu‘cem harfler de sanki Peygamber (a.s)’a vahyedilen sırlardır. Zirâ kavl-i şerifteki mücmel

“mâ (א )”lar Allah ve Rasûlü arasındaki bazı sırlara delâlet etmektedir.

b) Daha doğru olan görüş ise bu harflerin muhatabın anlayabileceği bir kelâm kısaltması olup her harfin bir isme delâlet etmesidir. Buna göre أ “ أ א א أ” manasındadır ki bu şair’in « ْفאَ ْ َ אَ אَ َ ِ ِ אَ َ ُ ْ ُ» sözündeki “فא ”ın “ و” manasına gelmesine benzer;

c) Sûrelerin isimleridir. Zira Allah onlarla “kitab”a işâret etmiştir. Ancak

“muşârun ileyh” olan “kitab”ın sıfatı olamaz.

d) Vaat edilen o kitabın bu harflerden oluştuğuna bir işârettir, zira Allah’tan başkası tarafından olsaydı onun gibi bir şeyi siz de meydana getirebilirdiniz.

e) Bir yemindir ki manaları ihtiva eden kelâmın onlardan oluştuğundan Allah o harflere yemin etmiştir. O kelâm ki Allâh’ın en hayret verici yapımlarındandır ve

“Rahmân Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona konuşmayı öğretti”325 meâlindeki kavl-i şerifinden anlaşıldığı üzere Allah’ın büyük bir lütuf olarak saydığı Adem oğlunun özelliğidir” 326.

2. Hurûf-i mukattaa’nın tefsîrine örnekler

el-Mu‘ìnì tefsîrinde hurûf-i mukattaa’yı ele aldığında hep tercîh ettiği üzere bunların başka sözlerin kısaltılması olduğunu kabul ederek açmaya çalışmıştır. Meselâ:

324 Necm sûresi, 53/10-11.

325 Raóman sûresi, 55/1-4.

326 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 9.

Misâl 1: İhtisar sayarak ﴾ ﴿ harflerinin muhtemel manalarını şöyle açıklamıştır327:

يأ ﴾ ﴿ :

ُ אو א طא إ ّ ّ ي ُ وأ ؛א إ ٍدא ،א א أ وأ ؛

نא כ א طא 

כ ى א وأ ؛א ّ כ لא א إ ي ُ و ،א א א ّ כ .

Misâl 2: Meryem sûresinin başındaki harfleri hakkındaki görüşleri her bir harfin bir sözünü ihtisarı olduğunu tercîh ederek şöyle aktarmıştır328:

﴾ כ﴿

: : ءא أ א א

و ؛ א :

و ؛نآ א و ؛ةر ّ א א :

أ ٌ َ َ : א

؛

و ءא أ א ف ّ כ : א

א : فאכ א )כ

( و )כ ( ءא אو ، )

ٍدא ( ءא אو ، )ر

( אو ،

) ( دא ّ אو ، )

قدא ( هא وأ ؛ و ٌقدא ،ءא א ٌ א ، أ ق هُ ،هدא ٍدא ، ٍفאכ :

ه.

3. Sûrelerin huruf-i mukattaa ile isimlendilirmesinin manası

Müellif, hurûf-i mukattaa’nın sûre isimleri olduğunu savunanların görüşüne göre sûrelerin onlarla isimlerindirilmesini ﴾ أ﴿ ile başlayan A‘rÀf sûresinin başında şöyle açıklamıştır:

“(Sûrelerin) hurûf-i mu‘ceme ile isimlendirilmesinin birden fazla manası vardır:

1- Kendisinden oluşan şeyin başlangıcı olması

2- Başında bulunduğu sûre ile kendisinden öncekiler arasında ayırıcı olması 3- Kendisi mu‘ciz olduğu gibi kendisinden sonraki lafızların da mu‘ciz olması”329.

V. FIKIH YÖNÜ

el-Mu‘ìnì, ahkâm âyetlerini açıklarken genelde birden fazla görüş zikretmiş ve birçok yerde mensûp olduğu Şâfi‘î mezhebinin görüşünü tercîh etmiştir.

A. Tercîh Yapmadan Hem Şâfi‘îlerin hem de Hanefîlerin Görüşlerini Vermesi Misâl 1: Baúara sûresinin 196. âyetinde geçen ِ ِ ْ َ ْא يِ ِ אَ ُ ُ ْ َأ ْ ُכَ ْ َ ْ َ ِ َכِ َذ﴿

﴾ ِمאَ َ ْא kavl-i şerifindeki “مא א א ي א ” ibâresi ile ne kastedildiğini hem İmâm

327 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 230.

328 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 223.

329 el-Mu‘ìnì, a.g.e., s. 111.

Belgede MUHAMMED B. EL-HASAN EL-MU‘ÎNÎ’NİN “LEVÂMİ‘U’L-BURHÂN VE KAVÂTİ‘U’L-BEYÂN FÎ ME‘ÂNİ’L-KUR’ÂN” ADLI ESERİNİN TAHLÎL VE TAHKÎKİ (sayfa 111-156)