2.6. Güç Araştırmalarında Farklı Yaklaşımlar

2.6.1. Motivasyonel Yaklaşım

Motivasyonel yaklaşımda güç, insanoğlunun genelinde var olan, düzeyi kişiden kişiye farklılık gösteren, içten gelen doğal bir güdü; ihtiyaç olarak ele alınmaktadır. Sosyal bilimlerin çeşitli alanlarından pek çok düşünür ve kuramcı insanlardaki bu güç ihtiyacına değinmiş; iktidar arzusunun insan yaşamı üzerindeki etkilerini çeşitli yönlerden ele almıştır.

İngiliz fiolozof ve siyaset kuramcısı Thomas Hobbes (1588-1679), batı siyaset biliminde Machiavelli’nin Hükümdar’ı değerinde önemli bir başyapıt sayılan Leviathan (1651/2007)’da bütün insanlardaki durmak bilmez kudret arzusuna dikkat çekmektedir. Hobbes (1651/2007:76), bütün insanlarda var olan ve ancak ölümle sona eren bir güç ihtiyacı olduğunu belirtmektedir. Bunun nedeni, insanın elde ettiğinden daha büyük bir hazza ulaşmayı istemesi veya ölçülü bir kudretle yetinmemesi değil; hali hazırda elinde bulundurduğu kudreti güvence altına alamayacağı gerçeğini bilmesidir. Bundan dolayıdır ki, en büyük kudrete sahip olan krallar, bu kudreti yurt içinde yasalarla, yurt dışında ise savaşlarla güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Bu bittiğinde, arkadan yeni bir arzu

126

gelmekte; bazen yeni fetihlerin şöhreti, bazen refah ve sefahat; bazen de sanatsal veya bilimsel bir alanda hayranlık kazanma arzusu ortaya çıkmaktadır.

Nietzsche’ye göre, güç istenci insanoğlunun genel bir eğilimidir ve yaşamın bütün alanına yayılmış bir haldedir. Örneğin, insanların tarih boyunca sürdürdüğü hakikat arayışı ve hakikatı bulma isteği de aslında bir tür güç istencidir (Becermen, 2010:361-362). Nietzsche (1901/2010:482)’ye göre, her canlı kendi gücüyle erişebildiği yere kadar erişir ve daha güçsüz olanı ezer; böylece aslında kendi içinde bir keyif alır. Canlılardaki her davranış bir bütün olarak esasında güç istencinden kaynaklanır.

Nietzsche (1901/2010:484)’ye göre güç istencinin gizlenmiş bazı biçimleri de vardır. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

 Örneğin, tinsel özgürlük, güç istencinin gizlenmiş bir biçimidir. Bunun en düşük düzeydeki hali varoluş istenci bir çeşit kendini koruma dürtüsüdür. Özgürlük ve bağımsızlık da yine bir başka gizlenmiş güç istencidir.

 İnsanlar kimi zaman da güç istencini daha büyük bir bütün içinde de tatmin etme yoluna gidebilir. Örneğin güçsüzlerin güçlülere itaati; iktidarda olanların da kendilerini diğer büyük kalabalıklar için vazgeçilmez ve yararlı kılma çabaları buna örnek verilebilir.

 Güçsüzlerin güce sahip olanlardan daha yüksek rütbede olmaya ilişkin hayali avuntuları bile aslında güç istencinin gizlenmiş bir diğer biçimidir. Bunun yanı sıra, görev düşüncesi ve vicdan, daha güçlü olanların bile yargılanmasına izin veren sosyal bir düzenin tertip edilmesi ve kabul edilmesi de insanların güç istençlerinin gizlenmiş bir diğer biçimidir.

Russell (1938/1990:14), İktidar adlı kitabında, insanın biricik, en güçlü güdülerinden birinin iktidar aşkı olduğunu ancak bu güdünün insanlar arasında farklı şiddet düzeylerinde mevcut olduğunu belirtmektedir. İktidar aşkı, çekingen yaratılışlarda öndere uyma kılığına bürünmüştür; bu da atılgan insanlardaki iktidar dürtüsünün yayılma alanını büyütür.

Russell (1938/1990)’a göre, iktidar aşkı diğer insanlar üzerinde istenilen etkileri yaratma arzusudur. Bu arzu, insan doğasının temel bir parçasıdır ve insanın tabiatında hem çok büyük hem de çok önemli bir yer tutar. İktidarı ele geçirme dürtüsü iki biçimde ortaya çıkar: açık olarak liderlerde; kapalı olarak lideri izleyenlerde. İnsanlar kendi istekleriyle bir

127

önderin ardına takıldıkları zaman, bunu liderin kumanda ettiği grup yoluyla iktidarı elde etmek amacıyla yaparlar ve liderin amaçları, hayalleri onlara kendi amaç ve vizyonlarıymış gibi gelir. Birçok insanda, bağlı bulundukları grubu amaçlarına ulaştıracak yetenek ve basiret kendilerinde yoktur; bundan dolayı da gerekli cesarete ve basirete sahip görünen bir lider ararlar. İnsanlar iktidarda olmayı ancak insanları idare edebileceklerine inandıkları sürece isterler, ama kendilerini yeteneksiz gördükleri anda da bir liderin ardına takılmayı yeğlerler.

Russell (1938/1990:270), bir araç olarak arzulanan iktidar ile bir amaç olarak arzulanan iktidar arasındaki ayrıma dikkat çekmektedir. İktidarı bir araç olarak arzulayan insanın önce başka bir arzusu vardır. Bu arzuyu gerçekleştirebilecek duruma gelme isteği sonradan gelir. İktidarı bir amaç olarak arzulayan insan ise hedefini, bu hedefi ele geçirebilme olanağına göre seçer. Bir insandaki iktidar arzusunun alabileceği biçimler, o insanın karakterine, eline geçen fırsatlara ve hünerine bağlıdır. Öte yandan, karakter de büyük ölçüde koşullar tarafından biçimlenir. Bu yüzden, bir insanın iktidar arzusunu belli kanallara yönlendirebilmek; hayırlı hayırlı olmasa bile zararsız bir çıkış kapısı açabilmek için bireye gerekli koşulların, gerekli fırsatların ve uygun hünerlerin sağlanması gerekir.

Russell(1938/1990:271), iktidarın salt kendisinden başka bir amaca hizmet etmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Bu amaca hizmet etmedikçe de haklı görülmemelidir. Bu amaç, başkalarının da arzularını doyurabilir nitelikte olmalıdır. Russell (1938/1990:18), Alfred Adler’in otoriter eğitimin en büyük kusurunun çocuğa bir iktidar ülküsü aşılaması ve ona iktidarın ele geçirilmesine bağlı zevkleri göstermesi görüşüne katılmakta ve eklemektedir: “Otoriter eğitim, iki insan arasındaki biricik ilişkinin; birinin emir vermesi, ötekinin de ona boyun eğmesi şeklinde bir ilişki olduğu duygusu aşılamaktadır. Bu yüzden de toplumda despot tip kadar, köle tip de kolaylıkla yetişmektedir”.

Adler (1933/2002:59-60), insanlık tarihinin bir aşağılık duygusu ve bunu gidermek için yapılan teşebbüslerin toplamı gibi düşünmenin yerinde olduğunu belirtmektedir. Adler’e göre, her canlı, dünyaya geldiği ilk günden itibaren daima daha üstün bir duruma ulaşma yolunu aramaktadır. Aslında, oluş kavramıyla özetlenen şey de budur. Bu oluş hali dünyada varlığını sürdürme hatta kimi zaman da dış dünyaya egemen olma çabasını içerir. Her insanda, güç kazanma ve böylelikle sivrilme güdüsü yer alır. Bu güdünün altında yatan neden kişinin kendisinde gördüğü fiziksel veya psikolojik yetersizliktir. Bireyin kendisinde gördüğü eksiklik veya yetersizlikleri telafi etme çabası kendisini güç arayışına sürükler. Alfred Adler,

128

boyun eğen ve boyun eğdiren olmak üzere iki tip olduğunu belirtir: “Uşak ruhlu birey, başkalarının koyduğu kurallar ve yasalara göre yaşar ve bu tip, adeta içinden gelen bir zorlamaya uyarak kendine uşakça bir yer arar. Nasıl herkesten üstün olabilirim diye soran, boyun eğdiren tip ise bir yöneticiye gereksinme duyulduğu zaman ortaya çıkar ve devrimlerle başa geçer” (Russell, 1938/1990:18).

Fromm (1941/1996:136), ruhbilimsel anlamda güç sahibi olma tutkusunun güçlülükten değil zayıflıktan kaynaklandığını belirtmektedir. Güç ihtiyacı, bireysel benliğin tek başına ayakta kalma ve yaşamını sürdürme yetisinden yoksun olduğunun anlatımıdır. Gerçek gücün, bir diğer deyişle benliğin tek başına ayakta kalabilme yetisinin olmadığı yerde dışarıdan bir güç kazanma yolunda aslında umarsız bir çaba gösterilmektedir.

Fromm (1941/1996:137), güç sözcüğünü iki ayrı anlamda ele almaktadır. Biri, bir başkası üzerinde güç sahibi olmak; onun üzerinde egemenlik kurmaktır. Diğer anlamıysa, içsel güçtür. Bir kişi, kendi benliği ve bütünselliği doğrultusunda istediklerini yapabilme yeterliliğine ve yetisine sahipse egemenlik kurma gereksinimi duymayacak; iktidar hırsı da olmayacaktır.

McClelland (1975,1987), yüksek düzeyde güç yönelimli bireylerin diğer insanları etkilemek yönünde bilinçaltlarında karşı konulmaz bir güdüye sahip olduklarını belirtmektedir. Güç yönelimli insanlar, başkaları üzerinde duygusal bir tesir yaratmak, diğerlerinin davranışlarını etkilemek ve böylelikle bir nam ve statü kazanmayı arzu etmektedirler. McCllelland, gücün olumlu veya olumsuz kullanımına bağlı olarak iki türü olduğunu belirtmektedir; kişisel güç ve sosyal güç. Kişisel güçte gücü elinde bulunduran kişi benmerkezci hareket etmekte; kendi çıkarları için diğer insanların istek ve taleplerini göz ardı edebilmektedir. McClleland, kişisel gücün son derce ilkel olduğunu ve son derece olumsuz sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir. Öte yandan, sosyal güç, grup çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır.

Sosyal gücün odak noktası “biz” yani gruptur. Kişisel güç ben merkezcidir. Gücü olumlu yönde kullanan yöneticilerin daha demokratik değerlere sahip olduğu; kararlara astların katılımını desteklediği ve ellerindeki gücü bütünün hayrına olacak şekilde kullandığı görülmektedir (Luthans, 2011:322). Bacon (2011) ve Pearce & Manz (2011) da yüksek düzeyde güç yönelimli lider ve yöneticilerin gücün ahlaki açıdan doğru olarak kullanımı

129

konusunda daha az kaygı duyduklarını öne sürmektedir. Maner ve Mead (2010:489-494) araştırma sonuçlarına göreyse, yüksek düzeyde güç ihtiyacına sahip yöneticiler, kişisel çıkarları ile grup amaçları arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında bireysel çıkarlarına öncelik vermektedir. Öte yandan, yüksek düzeyde güç ihtiyacına sahip yöneticiler, örgüt içindeki ayrıcalıklı konumları değişebilir nitelikte olduğunda ellerindeki gücü daha fazla koruma çabası göstermekte ve başarılı buldukları meslektaşlarını kendilerine bir tehdit olarak görüp onlarla mücadeleye girişmektedir.

Belgede Tepe yöneticilerin kişilik özellikleri, güç temelleri ve politik davranışlarının örgütsel politika algısına etkisi (sayfa 125-129)