• Sonuç bulunamadı

II. BÖLÜM: TANZİMAT DÖNEMİNDE TÜRK AYDINININ EĞİTİME

3. TANZİMAT AYDINININ MEDENİYET VE BİLİM ANLAYIŞI

3.1. MEDENİYET VE TERAKKİ

Sivilizasyon (civilization) kavramı, 1830’larda ilk kullanılmaya başlandığında henüz Türkçe bir karşılık bulunamamıştı. Nitekim bu kavramı ilk kullanan kişi olan Sadık Rıfat Paşa, 1834 yılında Paris’ten gönderdiği resmi yazılarında bu kelimenin tam bir karşılığını bulamadığı için sivilizasyon kelimesinin karşılığında “terbiye-i nâs ve icrayı nizâmât” ifadesini kullanmıştı.

Mustafa Reşit Paşa ve Sadık Rıfat Paşa gibi Tanzimat öncülerinin yazdıkları metinlerde, “sivilizasyon usûlü”, “Avrupa’nın şimdiki sivilizasyonu yani usül-i me’nûsiyet ve medeniyeti” olarak ifade edilen kavram, 1850’lerde “medeniyet” karşılığını alır.115

Mustafa Reşid Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa, Ahmet Cevdet Paşa ve Münif Paşa gibi dönemin öne çıkmış isimleri çeşitli yazılarında, “medeniyet” kavramının tarifini yapmağa çalışmışlardır. 19. yüzyılda Batı’dan gelen her kavrama bir karşılık bulmaya çalışan Osmanlı aydınları, medeniyet kavramına da, Arapça’da “şehir” demek olan “medine’den medeni ve medeniyet” kelimelerini türetmişlerdir.

İbn Haldun’un kavramsal çerçevesine bağlı kalarak yaşadığı zamanı ve özellikle Osmanlı devletinin içinde bulunduğu durumu analiz etmeye çalışan Ahmet Cevdet Paşa, ünlü Cevdet Tarihi’ne medeniyet ve bedeviyet hallerini karşılaştırarak başlar. İnsan toplumlarını tasnif ederken birinci safhada, toplumsal hayatın en aşağı derecesini çadırlarda yaşayan kabileleri; ikinci safhada köylerde (ehl-i kura) ve şehirlerde yaşayan “medain-i muazzama” ahalisini ve üçüncü safhada da devlet ve saltanat mertebesinde olanları görür. İkinci safhadakiler, birincilere göre medenidirler ama üçüncü safhaya ulaşanlar, korunma endişeleri olmadığı için bir yandan beşerî ihtiyaçlarını karşılarken, öte yandan insani olgunluklarını tamamlarlar. Buna göre medeniyet, toplumların devamlı değişerek çeşitli aşamalara maruz kalmasını ifade eden tavırlar nazariyesiyle doğrudan irtibatlı olarak her toplumun geçtiği bir merhaledir. Medeniyetin başlıca belirtileri ise iş bölümü ve nüfusun şehirlerde toplanması olup şartı da devlettir. Ahmet Cevdet Paşa, yeryüzünde tek bir medeniyet bulunduğunu savunan determinist bakış açısına karşı çıkarak tarihte büyük

115 Tuncer Baykara, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve Ondokuzuncu Yüzyıla Dair Araştırmalar,

medeniyetlerin varlığını kabul eder. Ahmet Cevdet Paşa’ya göre, tarihin büyük medeniyetleri, belli iklimlerde ve mesut tesadüflerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmışlardır. Ona göre; medeniyet, ulaşılması gereken bir ideal değil, sosyal bir olgudur.116

Ahmet Cevdet Paşa, medeniyete ilişkin görüşlerini anlatırken eğitim, devlet, ilim ve medeniyetle ilgili olarak “terakki” kelimesini çok sık kullanır. Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı Devleti’ndeki ıslahat hareketlerini değerlendirirken sık sık “zamanın şartlarına uymamak, çağın gereklerine uymamak”, anlamında; “îcâb-ı hal ve zaman”, “muvâfık-ı hal ve maslahat”, “asrın mütehammil olmaması”, “dehrin ilcââtı”, “icab-ı hal ve vakt”, “icâbât-ı zamâniye”, “ilcâât-ı zamaniye”, “hal ve zamanın müsaid olmaması” gibi ifadeler kullanır.117

Ahmet Cevdet Paşa’nın, “terakki” ile kastettiği, her çağın ihtiyaçlarını dikkate alarak geliştirilecek ilim, medeniyet, gelenek ve devlet anlayışı gibi hususları kastettiği sonucuna varabiliriz. Cevdet Paşa’nın kendisinin Batı medeniyetinden alınan bilimleri ve bunların metotlarını “usûl-i cedide” ve bu medeniyetten alınan unsurlara ise “yeni medeniyet” adını vererek eskiye sıkı sıkıya sarılanları, ya da yeniliklere karşı çıkanları “mutaassıp” ve “efkâr-ı atîka ashâbı” şeklinde olumsuz bir ifadeyle niteleyerek suçlar. Ona göre; medeniyetlerin geçirdiği çeşitli tavırlarda farklı davranmak ve buna göre müesseseler geliştirmek gerekmektedir.118

Medeniyetleri izah ederken başvurduğu İbn-i Haldun’un “tavırlar” nazariyesi de “terakki (ilerleme)” fikrini ihtiva etmektedir. Ahmet Cevdet Paşa’ya göre; her şeyde bir “teceddüt (yenilik)” bulunmaktadır. Geçmişi tamamen terk edilmesi gereken bir unsur olarak görmeyen Ahmet Cevdet Paşa, zamana göre yapılması lazım gelenlerin yapılmasını ister.

116 Ümit Meriç Yazan, Cevdet Paşa’nın Cemiyet ve Devlet Görüşü, İstanbul, 1992, ss. 39 - 45, Harun

Anay, “Ahmet Cevdet Paşa’nın Modernizme Bakışı”, Ahmet Cevdet Paşa (1823 - 1895), (Sempozyum: 9 - 11 Haziran 1995), Vefatının 100.Yılına Armağan, Ankara, 1997, ss. 69 - 70.

117 Cevdet Paşa, Tezâkir, I, II, s. 24, III, s. 198, 240, IV, s. 23. Ahmet Cevdet Paşa’nın Hanefi mezhebi

fıkhına dayanarak oluşturduğu Mecelle, “zamanın değişmesiyle ahkâmın değişeceği prensibine” dayandırılmıştır.

Medeniyeti, insanlığı oluşturan her ferdin her açıdan emniyet ve refahtan faydalanması olarak tanımlayan Ali Paşa’ya göre, insanoğlu tabiatı itibarıyla medenidir ve bu medenilik tabiatı gereği daima medeniyetin ilerlemesini ister.119

Tanzimat döneminde halka bilimin faydalarını anlatmayı amaç edinen Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayın organı olarak 1861’de yayına başlayan Mecmua-i Fünûn dergisinde çıkan yazılarda; insanları servet ve mutluluğa ulaştıran bir yol olarak tanımlanan medeniyetin insanoğlu için tabii ve zaruri olduğu, insanların medeniyete muhtaç oldukları vurgulanıyordu.

Medeniyetin gerekliliği, kaçınılmazlığı ve üstünlüğü bazı argümanlara dayandırılmaktaydı. Her şeyden önce, yaratılış itibarıyla insanın medeni olma zorunluluğu vardır. Medeni insanlar, işbirliğiyle ulûm, fünûn ve sanayi sayesinde tabiata hükmederek doğayı kendi kontrollerine alır ve menfaatine göre kullanıp saadete ulaşır. Münif Paşa, “Mukayese-i İlm ü Cehl” başlıklı yazısında, medeniyetin askeri güç bakımından üstünlüğünü; yirmi otuz bin kadar Avrupalının, birkaç aylık mesafeyi geçerek, üç yüz elli milyonu aşkın nüfusu ve birkaç milyon askeri bulunan Çin devletini kolayca mağlup etmeleri örneğiyle açıklıyordu. “Eğer Çinliler usul-i kadime-i medeniyet- i gayri mükemmelenin muhafazasında ısrar etmemiş olsalar idi, birkaç bin ecanibin şu hakaretine duçar olurlar mıydı?” diye soruyordu.

Diğer bir argümanda da, klasik İslâm’dan hareketle dini açıdan medeniyetin bedeviyete üstünlüğü savunuluyordu. İlim - cehalet ve medeniyet - bedeviyet arasında paralellik çizilir; medeni olmak eşittir Müslüman olmak formülüne, medeni olmak dinin bir gereğidir, sonucuna varılır.

Medeniyet ile ilerleme arasında güçlü bir ilişki kuran Tanzimat aydınları tarafından en sık kullanılan diğer bir argüman da klasik İslâm düşüncesinde yer etmiş olan “ilim Müslüman’ın yitik malıdır, ilim Çin’de dahi olsa onu bulup elde etmek görevdir” ifadesidir.

Fuat Paşa’ya göre, tabiatı gereği sürekli kendini aşmak eğiliminde olan insanın bu özelliği İslâm’ın özüyle tamamen uyumludur. Çünkü, İslâm terakkiyi amaçlayan bütün inançları içermektedir. “İslâmiyet bize aklımızı iyi kullanıp

dünyanın terakkisi yolunda ilerlemekliğimizi emretmekte ve bizi değil Arabistan’da ve Müslüman ülkelerde, hatta yabancı yerlerde, Çin’de, dünyanın en uzak köşelerinde bile, bilim ve beceri ışığını aramaya yöneltmektedir”.120

Fuat Paşa, “İslâm’ın emrettiği bilim, başkalarının tahsil ettiği bilimden farklıdır sanılmasın. Katiyen, bilim tektir. Akıl ve idrak dünyasını her yerde aynı güneş ışıtır ve ısıtır. Ve madem bizim inançlarımızca İslâmlık evrensel gerçeklik ve bilginin bir ifadesidir, o halde yararlı bir buluş, yeni bir bilgi kaynağı nerede bulunmuş olursa olsun, ister putperest ister Müslümanlar arasında, ister Medine ister Paris’te olsun, her zaman İslâm’a aittir” diyordu.121

Tanzimat aydınları için medeniyet, her türlü maddi ve manevi ilerlemenin ön şartıdır. Medeniyette ilerlemenin sonu yoktur. Avrupa’da söz sahibi olarak yaşayabilmek için gereken, terakki yolunda Avrupa ülkelerine yetişmek ve onlarla bu yolda gururla yarışmaktır. “İhmaller yüzünden mahvolmaktan kurtulabilmemiz, İngiltere kadar paraya, Fransa kadar bilgi aydınlığına ve Rusya kadar askere sahip olmamıza bağlıdır. Bizim için artık önemli olan çok terakki etmek değil, fakat kesin olarak Avrupa’nın öteki ülkeleri kadar terakki etmektir.”122

Medeniyet, insanoğlunu mutluluğa götüren her şeydir. Söz konusu aydınlar nezdinde; bir ülkedeki kara ve demiryolları, şirketler, nüfus çokluğu, şehirleşme, kanun ve nizam, emniyet ve refah toplumun medeniyet ve terakkisinin göstergesidir. Fuat Paşa’nın, “Avrupa ülkeleri kadar demiryoluna sahip olduğumuz gün dünyada en önde gelen bir devlet olacağız” sözü bu düşüncenin tipik bir ifadesidir.123

Medeniyet fikri, Tanzimat’ın ilanı yıllarından itibaren Osmanlı aydının konusu olmuştur. Medeniyet, başlangıçta sınırları belirsiz olarak kullanılan bir kavramken zamanla Batı uygarlığının temeli olan bilim ve teknikteki ilerlemeyle; şehirler, ticari hayat, sanayi ve bütün bunların meydana getirdiği günlük yaşam tarzındaki düzen ve hayatı kolaylaştırma olarak belirlenmiştir. Medeniyet kavramının çeşitli yazarlarca kullanımına bakıldığında, bir tek medeniyetin bulunduğu bunun da Avrupa

120 Akarlı, a.g.e., s. 2. 121 Akarlı, a.g.e., s. 2. 122 Akarlı, a.g.e., ss. 1 - 2. 123 Akarlı, a.g.e., s. 2.

medeniyeti olduğu görülür. Bu nedenle Tanzimat dönemi kullanışında, Osmanlının bir medeniyetten diğerine geçmesi gibi intikalden söz edilmez.124

Nitekim, 1856 tarihli Islahat Fermanı’nda da Batılı devletlerden “milel-i mütemeddine” (medeni milletler) diye söz edilmesi dikkate alındığında, dönemin ortak kavrayışında tek medeniyetin varlığının yer ettiği anlaşılıyor.

Tanpınar’ın belirttiği gibi, ilk düşünce “kristalizisyonu” medeniyet kavramının etrafında şekillenir. Tanzimat dönemi kullanılışında medeniyet her şeydir ve kendisinden bir din gibi bahsedilir. Örneğin kasidelerinde, medeniyetten bir din gibi bahseden Şinasi, Mustafa Reşid Paşa’yı, getirdiği nizâmla medeniyetin kapısını açan bir peygamber gibi över. Bu nedenle, medeniyetçiliği Tanzimat döneminin ilk ideolojisi olarak değerlendirmek mümkündür.125

Medeniyetçilik düşüncesini bir ideolojiye dönüştüren kişi ise Şinasi’dir. Her türlü değişimin mihveri olarak gördüğü medeniyeti mutlaklaştıran Şinasi, yazılarında adeta medeniyet tebliği yapmaktadır.126

Ettin azad bizi olmuş iken zulme esir Cehlimiz sanki idi kendimize bir zencir ….

Olmuş insana taasup bir onulmaz illet Hüsn-i tedbirin ile kurtulur andan millet ….

Acep midir medeniyet resûlü dense sana Vücud-i mu’cizin eyler taasubu tahzîr.

Yukarıdaki beyitlerde zulüm cehalet, taassup - hüsn-i tedbir (yönetim), medeniyet - taassup arasında bağ kuran Şinasi, bu kavramları gelişigüzel kullanmamıştır. Ona göre; bilgisizlik, taassup, zulüm ve esaret birbirini doğuran kavramlardır. Bunların zıddı olan bilgi, medeniyet, hüsn-i tedbir ve özgürlük ise yine birbirini netice veren kavramlardır.

Olmuş insana taassup bir onulmaz illet

124 Okay, a.g.m., s. 202. 125 Tanpınar, a.g.e., s. 152.

126 Bedri Mermutlu, Sosyal Düşünce Tarihimizde Şinasi, İstanbul, 2003, s, 81. Tanpınar’a göre;

Şinasi “Garpta filan ve falan muharririn değil, bir medeniyetin ve düşünce sisteminin dersini almıştır.” Tanpınar, a.g.e., s. 205.

Hüsn-i tedbirin ile kurtulur andan millet.

Medeniyeti bilime bağlayan Şinasi, rasyonel yönetimin de medeniyete giden yolu açacağını düşünür. Medeniyete kavuşmak, kendiliğinden cehaleti, taassubu ve zulmü ortadan kaldırır.127

1 Ocak 1873 yılında İbret Gazetesi’nin 84. sayısında yayınladığı “Medeniyet” adlı makalesinde Namık Kemal, bazılarınca Avrupa’nın kötü ahlâkına eşdeğer olarak algılanan medeniyetin güzelliklerini anlatırken medeniyetsiz yaşamayı ecelsiz ölmeye benzetir. 128

Medeniyetin en hararetli savunucuları arasında yer alan Namık Kemal, çok abartılı ifadelerle medeniyeti alabildiğine yüceltir ve buna karşı duranları, ecelden kurtulmaya çalışmakla suçlar. Namık Kemal’e göre medeniyet, asayişte kemaldir, beşer hayatının kefilidir ve medeniyeti tanımamak demek insanı tanımamak demektir. Eğer uluslar medeni değilse, medeni olanların esareti altına girerler. Namık Kemal, medeniyetin “fuhşiyat” yani çirkin davranışlar, hayasızlıklar olduğunu asla kabul etmez. Batı medeniyetinde bu tür hayasızlıklar varsa bile, medeniyeti onlardan alacak olanların bu yönlerini almak zorunda olmadıklarını söyler. Namık Kemal, medeniyeti, hiçbir milletin malı olmayan evrensel ve ilmî gerçekler olarak görür. Bu nedenle herkesin bunları iktibas etmesi gerektiğini savunur. Namık Kemal, İslâm şeriatının ilkeleri ve halkının olağanüstü yetenekleri sayesinde Osmanlıların da dünyayı şaşırtacak bir medeniyet kurabileceği inancındadır.129

Yukarıda yazılan argümanlardan hareketle modern bilimin İslâmiyet’teki yerinin ne olabileceğini tayin etmeye çalışan Osmanlı aydınlarının bu konuda vardıkları sonuç şudur: Hıristiyanlığın aksine İslâm’ın batıda gelişen bilimsel faaliyetleri kabul edebilecek bir karaktere sahip olduğu ve Kuran’ın hükümleriyle bilimsel faaliyetlerin büyük ölçüde örtüşme içinde bulunduğu şeklindedir. Hatta bu tür bilimsel gelişmelerin İslâma yakınlaşmayı ve bağlılığı artıracağını savunuyorlardı. Bundan hareketle, “Öyleyse, Avrupa’nın buluşu olan terakki vasıtalarını benimsememizde hiçbir engel yoktur. Avrupa medeniyetinin kaynağı olan bilim, İslâm’ın yitik malıdır; geçmişte Avrupa’nın Müslümanlardan

127 Mermutlu, a.g.e., s. 240.

128 Namık Kemal, “Medeniyet”, İbret, Sayı 84, 1 Ocak 1873, Aktaran Özön, a.g.e., ss. 210 - 214. 129 Ali Bulaç, Tarih, Toplum ve Gelenek, İstanbul, 1997, s. 163

devralıp geliştirdiği miras, şimdi tekrar İslâm dünyasına ithal edilebilir” olduğunu savunuyorlardı.130

Tanzimat dönemi Osmanlı aydınları, yukarıda yazılan argümanlarla meşrulaştırdıkları ve taklit etmek istedikleri Avrupa medeniyeti ve ilerleme fikrini bilim merkezli olarak algılıyorlardı. Bir çok açıdan üstünlüğü ortaya çıkan Avrupa medeniyetini iktibas etmenin yolunun da, Ahmet Cevdet Paşa’nın ifadeleriyle; “bahâristân-ı âlemde imâr u medeniyyetin tezâyüd ve terakkî

bulması fünûn ve ma’rifetin ilerlemesine” bağlı olduğuna inanıyorlardı.131