KURAMSAL ÇERÇEVE: LİBERAL ULUSLARARASI EKONOMİ POLİTİK

2. ULUSLARARASI EKONOMİ POLİTİKLE İLGİLİ YAKLAŞIMLAR

2.2. MARKSİST/YAPISALCI ULUSLARARASI EKONOMİ POLİTİK YAKLAŞIM

2.2.1. Klasik Marksizm

Ekonomiyi bütünüyle toplumsal ilişkilere bağımlı bir disiplin olarak gören Marksist yaklaşım, bu özelliği ile ekonomi politiğe bizatihi ekonomi anlamını yüklemiştir. Kapitalist olarak telakki edilen dünya sisteminin açıklanmasında ekonominin temel analiz birimi olarak dikkate alındığı Marksist yaklaşımda, ulusal ve uluslararası alandaki olay ve olgular açıklanırken politik ve ekonomik olanın birbirinden ayrılmaz olduğu ileri sürülmektedir. Marksizme göre devlet, üretim araçlarına sahip olan sınıfın çıkarlarını korumak üzere oluşturulmuş olan bir yapıdır.90

89 Richard Devetak, “Critical Theory”, Theories of International Relations, (ed.) Scott Burchill-Andrew Linklater et. al., New York, Palgrave Macmillan, 2005, p.141.

90 James A. Caporaso-David P. Leviene, Theories of Political Economy, Cambrigde, Cambridge University Press, 2005, s. 75.

36

Böyle bir yapı içerisinde devletler arasındaki ilişkiler ulusal düzeyde üretim araçlarına sahip olan sınıfların sınır ötesi rekabeti çerçevesinde kavramsallaştırılır. Sınıfların tarihsel ortaya çıkış gerekçelerinin ortaya konulması Marksist ekonomi politiğin başlıca işlevidir. Marksist yaklaşım için ekonomi politik, toplumsal üretim ilişkilerinin, yani insanlar arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesinin bilimidir. Ancak Marksist ekonomi politiğin görevi sadece bununla sınırlı değildir; amaç, sözkonusu sınıflı yapıyı ortadan kaldıracak tarihi anlara (moment) entelektüel hazırlığın yanı sıra aynı zamanda pratik hazırlığı da sağlamak olmalıdır. Bu nedenle “ekonomi politik, gelişmesinin farklı evrelerinde, insan toplumu içinde maddi malların üretim ve dağıtımını etkileyen yasaları gün ışığına çıkarmalı” ve onlara yön verecek reçeteleri de sunmalıdır.91 Marx’a göre, yalnızca kapitalist üretim tarzının yol açtığı sınıfsal yapıyı analiz etmek yeterli değildir; bu yapının çelişkilerinin de ortaya konularak tarih içerisinde çözülüşünü ve yerini daha ‘özgür’ toplumsal yapılara bırakmasını sağlamak gerekmektedir. Bu gereklilik praxis felsefesinin bir ahlâki misyonu olarak Marx’ın kapitalizmin iç çelişkilerinin ve yapısal krizlerinin tespit edilmesini beraberinde getirir. Bu çerçevede, Marx, kapitalist sistemin kendi çalışma mantığının aynı zamanda onun çökmesine neden olacak iç çelişkisini yarattığını öne sürer.92 Buna göre, kapitalizmin en ciddi sorunu, bizatihi sistemin belkemiğini oluşturan kâr elde etme güdüsü ve buna bağlı üretim isteğidir. Bu noktadan hareketle Marx, kapitalist üretim şekline ilişkin üç ekonomik yasanın kapitalizmin sonunu hazırlayacağını iddia eder. Bunlar;

i) Oransızlık (yetersiz tüketim) yasası, ii) Sermaye birikimi yasası,

iii) Azalan kâr oranı’dır.93

İlk yasa her arzın kendi talebini yaratacağı, dolayısıyla da arz ve talep dengesinin her zaman sağlanacağını öne süren Say yasasının reddi anlamına gelen oransızlık yasasıdır. Kapitalist ekonominin bazı tip malları fazla üretme eğiliminde olduğunu savunan Marx, kapitalizmde mal üretme kapasitesi ile (maaşlı çalışan) tüketicilerin bu malları tüketme kapasiteleri arasında bir çelişki olduğunu, bu nedenle

91 Pyotr Nikitin, Ekonomi Politik, (çev. Hamdi Konur), Ankara, Sol Yayınları, 1995, s.26.

92 Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, a.g.e., s. 301.

93 Gilpin, a.g.e., ss.53-54.

37

üretim ve tüketim arasında sürekli olarak tekrarlanan bu orantısızlığın periyodik depresyonlara ekonomik dalgalanmalara yol açtığını iddia eder.94

İkinci yasa, kapitalizmin gelişmesini sağlayan ancak aynı zamanda kapitalizmin kendi sonunu hazırlayan sermaye birikimi yasasıdır. Kapitalizmin itici gücü kâr amacı gütme, bireysel kapitalistler için birikim ve yatırım anlamına gelmektedir. Rekabet ortamı, kapitalistleri verimliliklerini ve sermaye yatırımlarını arttırmaya zorlar; aksi halde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Nihai olarak kapitalizmin gelişmesi zenginliğin verimli bir azınlıkta toplanması ve çoğunluğun yoksulluğunun artması yönünde olur. Marx, küçük burjuvanın gittikçe büyüyen yoksul hale getirilmiş proletaryanın içine itilmesiyle, işsiz yedek işgücü ordusu artacak, işçi ücretleri azalacak ve kapitalist toplum sosyalist devrim için olgunlaşmış hale gelecektir.

Üçüncü yasa, kârın azalma eğiliminin kaçınılmaz olduğuna işaret eden azalan kâr oranıdır. Kapitalizme sermaye birikimi verimli hale geldikçe, getiri oranı azalacaktır. Rekabet baskısı, kapitalistleri, işgücünden/emekten tasarruf ederek daha üretken teknolojilere yatırımlarla üretkenliği ve verimliliği artırmaya zorladığından (mevcut işçiler üzerindeki sömürü artmakla birlikte) işsizlik oranı artacak ve kâr oranı veya artı değer azalacaktır. Dolayısıyla kapitalistlerin üretim şirketleri kurma ve istihdam yaratmak noktasında motivasyonları azalacaktır. Bu da ekonomik durgunluğa, işsizliğin artmasına ve proletaryanın yoksullaşmasına yol açacaktır. Bu durum nihai olarak işçileri ayaklanmaya ve kapitalist ekonomik sistemi yok etmeye zorlayacaktır.

Kapitalizmin yapısal krizleri esasında istisnai değil, olağan bir durumdur.

Kapitalizm, işçilerin bu krizleri sermaye sahiplerine yönelik bir ‘isyan’ aracı olarak kullanmamaları için de oldukça etkin araçlarla donanmıştır. Bunların başında meta fetişizmi (commodity fetishism) ve yabancılaşma (alienation) gelmektedir. Buna göre, sermaye işçilerin satın alamayacağı üretim maddelerine bir tür ‘ulaşılmazlık’ ve

‘gizemlilik’ katmakta ve işçileri de bu yanılsama içerisinde onları sözkonusu metalardan uzaklaştıran sermayeye yönelik isyan duygusu beslemek yerine, metalara yönelik bir arzu duymalarına yol açarak kapitalist üretimi canlı tutmaktadır. 95

94 Karl Marx, Artı-Değer Teorileri: İkinci Cilt, (çev. Yurdakul Fincancı), Ankara, Sol Yayınları, 1999, ss.477-513.

95 Hakan Övünç Ongur-Başak Yavçan, “Uluslararası İlişkilerde Marksist Yaklaşımlar”, (der.) Ramazan Gözen, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, s. 264.

38

Ancak Marx’ın öngürüsü kapitalizmin sonsuza dek var olamayacağı ve sonunun yine bizzat meta ilişkileri ve yabancılaşma ile geleceğidir. Kendi iç/yapısal krizleri ve çelişkilerinin beraberinde getirdiği içsel devinim nedeniyle, Marx, kapitalizmin temelde devrimci bir nitelik taşıdığını vurgular.96 Bu devrimci nitelik, uzlaşmaz çelişkileri olgunlaştıracak ve bu süreç, kendisinden sonra egemen olacak üretim biçimine yol verecektir. Başka deyişle, kapitalizmin yıkılmayacağı sanılan duvarları bizzat burjuvazi tarafından yıkılacaktır; Marx ve Engels’in popüler ifadesiyle “katı olan her şey buharlaşmaktadır”.97

Gerek realizm gerekse liberalizm devletlerin -farklı noktalarda temellendirilen- güç ve çıkar ilişkilerinin analizine odaklanırken, Marksizmde devletlerin çıkarlarından ziyade, devleti kendi çıkarlarına göre şekillendirip yönlendiren sermaye sahibi sınıfı analiz etmek esastır. Hegel’in diyalektiğini materyalist temele oturtan98 (Marx’ın kendi deyişiyle ayakları üzerine diken) ve tarihsel materyalizmi/maddeciliği bir araştırma yöntemi olarak benimseyen Marx’a göre, üretim güçlerinin gelişimi ve ekonomik faaliyetler tarihsel değişimlerin merkezinde yer alır. Tarihin akışının sınıflar ve sınıf çatışması ekseninde şekillendiğini savunan Marksizmin merkezinde toplumsal üretim ilişkileri yer almaktadır. Realist akımın bir analiz nesnesi yapmaktan kaçındığı, liberal yaklaşımın ise devletten ayrı sivil bir alan olarak ele almayı benimsediği toplumsal üretim ilişkileri Marksist analiz için en elzem faktördür.

Aynı zamanda Marx ve Engels hızlı ekonomik ve sosyal küreselleşmenin yaşandığı yeni çağ üzerinde kafa yoran ilk düşünürler arasındaydı. İkili eserlerinde, günümüz küresel dünyasında tüm boyutlarıyla ve yoğun bir biçimde ortaya çıkan insanlar arasında karşılıklı bağımlılık ve içiçelik seviyelerinin artışını öngörmüştü.99 Komünist Manifesto’daki bir pasajda Marx ve Engels şunu iddia etmekteydi:

Burjuvazi, her ülkedeki üretim ve tüketime dünya piyasasını sömürerek kozmopolitan bir karakter vermiştir. (…) Tüm eski tarz ulusal endüstriler yok

96 Karl Marx, Kapital: Birinci Cilt, (çev. Alaattin Bilgili), Ankara, Sol Yayınları, 2007, s. 90.

97 Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, (çev. Muzaffer Erdost), Ankara, Sol Yayınları, 1993, s. 113.

98 Bu konuda bkz. Louis Althusser, Politics and History, (çev. Ben Brewster), London, NY, Verso, 2007, ss.161-186.

99 Andrew Linklater, “Marxizm”, Theories of International Relations, (ed.) Scott Burchill-Andrew Linklater et. al., New York, Palgrave Macmillan, 2005, p.115.

39

edilmiştir. (…) Eski yerel ve ulusal içe kapanma ve kendine-yeterliliğin yerini ulusların evrensel karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz.100

Marksistlerin vurgu yaptığı bu bağımlılık ve iç içe geçmişlik olgusu, elbette ki liberal yaklaşımın öncüleri tarafından öne çıkarılan karşılıklı bağımlıklıktan farklıydı.

Ulusal ve uluslararası arenanın hiyerarşik ve çatışmacı bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Marksist yaklaşım için bu bağımlılık ilişkisi -daha sonra bağımlılık teorisyenlerince de ele alındığı üzere- sınıfsal temelli bir ilişki olup çatışmayı bizatihi arttıran bir nitelik taşımaktaydı. Oysa liberal teorisyenler için bu türden bir karşılıklı bağımlılık çatışmaların azalmasına ve ekonomik işbirliğine imkân sağlayan bir özelliğe sahipti.

Belgede TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU İLE İLİŞKİLERİNİN EKONOMİ POLİTİK ANALİZİ (sayfa 53-57)