Kamusal Alanda Kadın

In document Türk modernleşmesi ve kadın: Tek parti dönemi üzerine bir inceleme (Page 119-126)

7. TEK PARTİ DÖNEMİNDE KADIN

7.1. Kamusal Alanda Kadın

Kadınların kamusal alanda kendi hak ve talepleri için verdikleri mücadelelerin inceleneceği bu başlık altında ilk olarak, Türkiye’de kadın tarihinin nasıl oluştuğu ve kadınların kamusal alanda tam olarak görünür olamadıkları dönemlerde verdikleri mücadelelerin nasıl araştırma konusu haline geldiği kısaca aktarılacaktır. Cumhuriyet inkılaplarının gerçekleştiği 1923 sonrasındaki dönemde kadınların birtakım çalışmalar yürüttüğü bilinmektedir. Ancak, çok uzun yıllar bu dönemde gerçekleştirilen reformların kadın hareketi ile olan ilişkisi bilinmemiştir. Yani resmi tarihin söyledikleri bilinmiştir. Bu ise, Türkiye’deki kadınların hakları için mücadele vermediği, o dönemde kadın hareketi olmadığı, kadınlara haklarının bizzat Atatürk tarafından verildiği yönünde olmuştur. Kadınların da birlikte kendi hak mücadeleleri için verdiği çabalar uzun yıllar fark edilememiştir (Zihnioğlu, 2011: 41). Türkiye’de 1990’larda gelişen feminist siyasetin bir boyutu olarak, kadınların yakın geçmişteki unutulmaya yüz tutmuş toplumsal katkılarının görünür kılınabilmesi için, feminist araştırmalar gelişmiştir.

Özellikle üniversitelerin bünyesinde feminist araştırma alanlarının gelişmesi de bu duruma hız kazandırmıştır. Bu araştırmalar, Türkiye’de sessizliğe terk edilen “kadın tarihi”ni yazmakla işe başlamış ve kadınların karşılaştıkları sorunların ve bunların muhtemel çözüm yollarının bir dökümünü oluşturmaya kadar gitmiştir. Feminist tarihçiler, son yüzyıl boyunca ideolojik, siyasal ve kültürel dönüşümlerinin içerisinde

110 kadınların katkısını görünür hale getirmek için kadınların izlerinin olabileceği her yere ve her çeşit toplumsallığın içindeki kadın etkisini incelemeye çalışmıştır. Yürütülen feminist araştırmalar, 20. yüzyılın ilk yıllarında ortaya çıkan kadın dergileri, örgütleri, hatıra ve romanlar gibi kaynakları görünür kılmaya çalışmıştır. Bu araştırmalar, kadınlara hem bellek ve tarih kazandırmış, hem de toplumsal görünürlük ve siyasal tanınırlık sağlamıştır (Sancar, 2014: 15-16).

Türkiye’de siyasetin yönü Cumhuriyet’in ilanı ile değişmiş ve bu değişim kadınları da etkilemiştir. 20. yüzyılın ilk yıllarını savaşlar içerisinde geçirmiş bir toplumun, yeni kadrolar tarafından dönüştürülmesi doğal olarak kadınlara da yön vermiştir. Kadınların toplumsal yaşamda yer alma isteği, hukuki ve siyasi birtakım taleplerde bulunan ve bu talepler doğrultusunda mücadele veren sınırlı sayıda bir kadın kitlesi oluşturmuştur. Bu kitle; örgütlenme, lider kadrosu ve her türlü alandan dernekler gibi hedeflerle Meşrutiyet’in sağladığı kazanımları daha ileri bir noktaya taşımak istemiştir (Akagündüz, 2015: 2). Kadınlar, bu hedeflere ulaşabilmek adına da gazete ve dergilerde seslerini duyurmaya çalışmışlardır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların toplumsal ve siyasal haklarını elde etme çabaları, basın aracılığıyla geniş kitlelere yayılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, dergi ve gazetelerde yer alan öykü, tefrika roman ve çeşitli yazılar sayesinde kadınların siyasal ve toplumsal haklarını elde etmeleri ve kazandıkları hakların toplum tarafından içselleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu dönemde Türk kadınının, kadın hareketine dair yazılarda, siyasi iktidarın aldığı kararları ve çıkardıkları kanun maddelerini basın yoluyla özgür bir şekilde eleştirebilmeleri, son derece şaşırtıcı olmuştur. Çünkü, kadın hareketinin başarıya ulaşma yönünde hız kazandığı bu dönem, aynı zamanda Takrir-i Sükun Dönemine denk gelmektedir. Çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile pek çok dergi ve gazete kapatılmış, gerici olduğu düşünülen ya da yeni kurulan Cumhuriyet’e zarar vereceğinden şüphelenilen gazeteciler ve kişiler İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak ya sürülmüş ya da cezalandırılmıştır. Bu dönemin çıkarılan bu kanunla anılmasının bir sebebi de Cumhuriyet’in ilk sıkıyönetim ve sansür dönemi olmasıdır. Bu denli sıkıyönetimin hâkim olduğu bir ortamda kadınların söylemlerine izin verilmesinin sebebi, inkılapların kadının özgürleşmesi üzerinden kurgulanması olduğunu söylemek mümkündür. Bunun bir diğer sebebi ise, kadınların hem basın aracılığıyla hem de toplantılarla haklarını aramalarının geleneksel toplumdan

111 modern topluma geçişi hızlandıracağı ve planlanan inkılapların çabuk gerçekleşeceği düşüncesi olmuştur (Kânoğlu, 2014: 55). Bu nedenlerden dolayı kadınlar basını aktif bir şekilde kullanmaya özen göstermiş ve henüz sahip olmadığı; ancak mücadele ettiği hakları için çeşitli yazılar kaleme almıştır.

Bu dönemde Türk kadınının birçok konuda sesi olan basın aracılığıyla gerek Medeni Kanun’daki eksiklikler dile getirilmiş, gerekse de kadınların kamusal, özel ve siyasal alandaki hak talepleri ortaya konmuştur. Dönemin en çok dikkat çeken basın organlarından birisi ise, “Resimli Ay Dergisi” olmuştur. 1930’lu yıllarda Sabiha Sertel’in hem yazarlık hem de zaman zaman yayıncılık görevini üstlendiği bu dergi, Türk kadın hareketine önemli katkılarda bulunmuş; hem Batı’daki gibi popüler edebiyattan faydalanarak okuyucusuna ulaşmayı amaçlamış, hem de bildiri niteliğinde yazılar kaleme alınmıştır (Kânoğlu, 2014: 53). II. Meşrutiyet ile beraber hız kazanan kadınların basın hayatındaki faaliyetleri, bu dönemde de devam etmiştir. 1923 yılında Süs, Asar-ı Nisvan, Ev Hocası, Kadın Yolu/Türk Kadın Yolu, 1924 yılında Firuze, 1929 yılında Hanımlar Alemi, 1939 yılında ise, Cumhuriyet Kadını adlı yayın organı çıkarılmıştır (Çakır, 1996a: 751).

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadın dergiciliğinin önemli bir örneği olan Süs,

“haftalık edebi hanım mecmuası” alt başlığıyla elli beş sayı yayımlanmıştır. Bu dergide hem kadın hakları meseleleri, hem de edebi metinler incelenerek okuyuculara aktarılmıştır. Asar-ı Nisvan ise, “milli aile mecmuası” alt başlığıyla toplam yirmi beş sayı olarak yayınlanmış olup, Dergi yirminci sayısından sonra Kadın Yazıları adını almıştır. Bilgilendirme amaçlı yazıların yoğunlukta olduğu bu dergide, Japon kadınları başta olmak üzere, dünyadaki kadınlar hakkında bilgi vermeyi amaçlayan makaleler de kaleme alınmıştır. Kadın Yolu ise, dördüncü sayısından sonra Türk Kadın Yolu adını almış ve “Asri Türk Kadınının Şehrarıdır. Türk Kadın Birliği’nin Naşir-i Efkarıdır” alt başlığıyla yayınlanarak Türk kadınlarının gelişimini ilgilendiren bilgilendirme niteliğindeki yazılarla kadın hareketinde önemli bir yere sahip olmuştur (Akagündüz, 2012: 330).

Dönemin kadın gazete ve dergilerinde Türk kadınının nasıl olması gerektiğine dair yazılara da yer verilmiştir. Örneğin; Cumhuriyet Kadını Dergisi’nin birinci sayısında bir tanıtım yazısı kaleme alınmış ve Cumhuriyet döneminde kadının sahip

112 olması beklenilen nitelikleri şu şekilde özetlenmiştir: “Cumhuriyet devrinde yaşayan kadın bir cepheli kadın değildir. Bütün manası ile iş hayatında olduğu kadar eğlenceli, cemiyet hayatında da kendisini gösteren kadındır. Fikir kadını olduğu kadar, süs kadınıdır. Cumhuriyet kadını fikir mücadelelerine, edebiyat hareketlerine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğine ve zevceliğine merbut mükemmel kadındır.” (Davaz Mardin, 1998: 15-16). Özetlenecek olursa, bu dönemde yayınlanan kadın gazete ve dergilerinde kadınlara dair önemli bilgiler yer almıştır. Bu dergilerde çeşitli mesleklerde çalışan kadınlar tanıtılmış ve kadınlar için bu gazete ve dergiler çeşitli resim ve fotoğraflar ile belge olma niteliği taşımıştır. Türk kadın hareketinin pekişmesinde bu kitle iletişim araçları önemli rol oynamıştır. Kadın gazete ve dergileri, içerik bakımından incelendiğinde hepsinin genel konu başlığı, kadınlar olmuştur. Bazıları kültür, moda, sosyal yaşamı ağırlıklı olarak ele alırken; bazıları ise, kadınlık ve aile hayatı konularını ön planda tutmuştur. Konu başlıkları olarak; sosyal hayat, siyasal hayat, edebiyat, ilim, şiir, felsefe, aile hayatı, çocuk yetiştirme, moda, yurt dışından kültürel-sosyal-moda haberleri, toplumsal denge, kadın-erkek eşitliği, kadın hareketleri, kadın örgütleri ve faaliyetleri gibi konular yer almıştır (Ünal, 2010: 35). Kadınlar, gazete ve dergiler aracılığıyla kamusal alanda faaliyet gösterdikleri gibi çeşitli cemiyetler içerisinde yer alarak da kamusal alanda görünürlüklerini arttırmaya çalışmıştır.

Cumhuriyet’in ilanı sonrasında kurulan cemiyetlerin önemli bir bölümünü, sosyal yardım amacıyla kurulan kadın cemiyetleri oluşturmuştur. Yönetim kurullarının ve üyelerinin hem kadın, hem de erkeklerden oluştuğu bu cemiyetler, 1928 yılında Ankara’da Himaye-i Etfal Kadın Yardım Cemiyeti adıyla kurulan Çocuk Esirgeme Kurumu, çalışan kadınların çocukları için kreşler açmayı, annelerin ve çocukların sosyal ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamıştır. 9 Şubat 1928 tarihinde kurulan ve emek karşılığı yardımı amaçlayan Himaye-i Etfal Kadın Yardım Cemiyeti, 28 Ocak 1938 tarihinde Atatürk’ün “kadının yoksulu olmaz, kadın bizatihi bir varlıktır” ifadesi üzerine, “Yardım Sevenler Derneği” adını almıştır. Bu dönemde, “Yetimleri Koruma Cemiyeti”, “Yoksulları Koruma Cemiyeti” adında cemiyetler de kurularak yetim ve yoksul genç kadınlara yardım faaliyetleri yürütülmüştür (Kahraman, 2014: 123-4).

Türkiye’de siyasi bakımdan kadınların örgütlü yapıya kavuşması ise, Kurtuluş Savaşı öncesine dayanmaktadır. Bu bağlamda öncelikle 1910’lu yıllara kadar gidilmesi

113 gerekmektedir. Bu yıllarda Batı’da “Sufraj Hareketi” şeklinde adlandırılan kadın hakları hareketi, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte kadınların taleplerinin ne kadar haklı olduğunu kanıtlamıştır. Sonuç olarak savaş sonrasında pek çok ülkede kadınlar seçme ve seçilme haklarını elde etmiştir. Türkiye’de ise, hem Birinci Dünya Savaşı yıllarında hem de Kurtuluş savaşı yıllarında kadın, savaşı bilfiil yaşamış ve bu süreçte gereken fedakarlıkları göstermiştir (Toprak, 2014: 461). Bu meyanda Türk kadınının Kurtuluş Şavaşı’nda yer alması üzerinde durmak gerekmektedir. Bu savaş, Türk insanı için tarihinin en onurlu ve en parlak sayfaları arasında bulunmaktadır. Türk kadını ise, bu sayfaların her birinde yerini almıştır. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı için Anadolu’da bir direniş oluşturmak amacıyla Samsun’a çıkmış ve örgütlenmiş tüm güçlere çağrıda bulunarak, halkı ayaklanmaya çağırmıştır. Bu mücadeleye erkekler gibi kadınlar da büyük bir özveriyle katılmıştır. Anadolu’nun işgal devletlerinin saldırısına uğramasına karşı, Ülkenin birçok yerinde kadınların da katıldığı mitingler düzenlenmiştir. Bu açıdan en dikkat çekici miting, 19 Mayıs 1919’da İstanbul’da gerçekleşmiştir. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı bu mitingde Halide Edib ve Meliha Hanım söz alarak Türk milletini kendine güvenmeye çağırmıştır. Bir gün sorasında ise, Asri Kadınlar Cemiyeti adına halka seslenen Sabahat Hanım ve Naciye Hanım, savaşçılara destek vererek Anadolu’daki direnişi desteklemişlerdir. 23 Mayıs 1919’da ise, İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda büyük bir miting düzenlenmiş ve Halide Edip burada da halka seslenmiştir (Caporal, 1982: 162-8).

Türkiye’de Kurtuluş Savaşı yıllarında kadının cephe gerisinden ön saflara doğru kayan bir etkinliği olmuştur (Toprak, 1994: 6). Bu dönemde, özgürlükleri elinden alınarak çok uzun yıllar eve kapatılmış olmalarına rağmen kadınların çok büyük katkıları olmuş ve Savaş boyunca büyük bir özveriyle mücadele etmişlerdir. Kadınlar, hem yaralı askerlerle ilgilenmiş, hem cepheye mermi taşımış, hem de cephe gerisindeki işlere koşturmuş, kısacası Ülkenin kurtuluşu için cephede savaşan erkeklere yardımcı olabilmek adına ne gerekiyorsa yapmışlardır. Caporal (1999: 21) bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Türk kadınları bu savaşa tüm benlikleriyle katıldılar. Onlar, ordunun yardımcı hizmetlerine katkıda bulunmakla yetinmediler, bununla sınırlı kalamazlardı, kalmamalıydılar. Sık sık, kavganın tam ortasında ve içinde yer aldılar”. Kurtuluş Savaşı, kadın-erkek ayrımı gözetmemiş, kadın savaşla bütünleşerek bilfiil savaşı yaşamıştır. Henüz Cumhuriyet’i kuracak olan HF, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

114 Hukuk Cemiyeti olarak faaliyet gösterirken kadınlar, 15 Haziran 1923 tarihinde Kadınlar Halk Fırkası adında bir siyasal örgüt kurmuştur (Toprak, 1994: 5-6). Ancak seçim yasalarında kadınların oy hakkı olmadığı gerekçe gösterilerek, valilikçe Fırkaya kuruluş onayı verilmemiştir. Bu tarihten sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda “her Türk erkeğinin seçme seçilme hakkına sahip olacağı” maddesi yer almış, kadınlarla ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. Kadınlar siyasal hakları için mücadele eden partileri kapatılsa da durmamış, 5 Şubat 1924’te TKB adındaki dernek çatısı altında mücadelelerine devam etmiştir (Çakır, 1996a: 751).

Kurulan bu Derneğin başkanlığını 1924-1927 yılları arasında Nezihe Muhittin yapmıştır. Dernek; dul ve kimsesiz kadınlara yardım edilmesi, düşünce ve sosyal yaşamda kadınların eğitilmesi ve kadınların toplumsal hayata hazırlanması için bilimsel toplantılar düzenleyerek etkin olmuştur. Ayrıca birlik tarafından Derneğin tüm faaliyetlerinin ve fikirlerinin açıklanması amacıyla, 1925 yılında “Kadın Yolu” adında bir dergi yayınlanmaya başlamıştır. TKB ilk kongresini 1927 yılında gerçekleştirmiş ve bu kongrede tüzük değişikliğine giden birlik, tepkilere yol açacak siyasal haklar talebinde bulunmuştur. Ancak, bu konuda başlayan tartışmalarda, Nezihe Muhittin Hanım’ın görüşlerinde ısrarcı olmasından dolayı, birlik başkanlığında değişikliğe gidilmiştir. Birlik, Nezihe Muhittin’den sonra dinamizmini kaybetmiş ve birliğin tekrar hareketlilik kazanması Dâhiliye Müfettişi Hilmi Bey’in Nisan 1929’da yaptığı kadınlara belediye seçimlerinde intihap hakkı verileceğini açıklamasıyla olmuştur (Salman Bolat, 2014: 30-31).

1930’lu yıllarda ise, Türkiye’de kadınların siyasal ve toplumsal alanda elde ettikleri hakları, dünya kadın hareketi tarafından ilgiyle izlenmiştir. Türkiye kadın tarihi bakımından 1935 yılı, önemli bir yıl olmuştur. 1934 yılında, gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etmiş ve 1 Mart 1935 tarihinde toplanan beşinci dönem TBMM’de 18 kadın milletvekili yer almıştır. Bu gelişmeler neticesinde Uluslararası Kadınlar Birliği, 12. kongresini İstanbul’da toplama kararı almıştır. 18-24 Nisan 1935 tarihleri arasında gerçekleşen kongrenin ev sahipliğini de TKB üstlenmiştir. Kongre, birinci dalga Türk feminizminin zirve noktası olurken, bir yandan da sonu olmuştur (Toprak, 2014: 483-495). Çünkü çok ara geçmeden TKB kapatılmıştır.

115 TKB’nin kapatılmasında o dönem başkanlık görevini yürüten Latife Bekir’in 2 Mayıs 1935 tarihinde basına verdiği demecin de etkisi olmuştur. Bu demeçte Bekir:

“Teşkilâtı Esasiye Kanununun tadili ile Türk kadınına verilen müsavi (eşit) haktan dolayı Birliğimizin lağvı (kaldırılması) düşünülmüşse de bundan bir sene evvel Uluslararası Kadın Birliği’nin 12. Beynelmilel Kadın Kongresi’nin hükümetimizin müsaadesi ile şehrimizde toplanması takarrür etmişti (kararlaştırılmıştı). Haddi zatında Birliğimiz Uluslararası Kadın Cemiyeti’nin tabiî bir azası olduğu binaenaleyh onun lağvı demek beynelmilel kadınlar kurumunun ilgası olacağından bu hareketten vazgeçilmişti. Beynelmilel kongrenin hüsnü (iyi) suretle bitmesinden sonra bu mesele birliğimizin en yakın bir tarihte yapacağı toplantıda görüşülecektir.” Bu demeçle birlikte basında artık TKB’ye gerek olmadığına yönelik yoğun bir kampanya yürütülmüştür. Bu kampanya sürecinde ortaya koyulan fikirler kısaca özetlenecek olursa: Türk kadınları Cumhuriyet devrimleri sayesinde her türlü haklarını elde etmiş ve erkeklerle eşit bir hale gelmişlerdir. TKB’nin amacı da bu hedefleri gerçekleştirmek olduğundan, bu amacın hayata geçirilmesiyle de TKB’nin varlık nedeni bulunmamaktadır. Birliğin siyasal bir kuruluş da olmamasından dolayı faaliyetlerine devam etmesinin bir anlamı kalmamıştır. Basında yer alan bu değerlendirmelerin sonrasında Uluslararası kongrenin iki hafta sonrası olan 10 Mayıs 1935 tarihinde TKB’nin olağanüstü kongresi birliğin kapatılması kararını almıştır (Yetkin, 1983: 85-6).

Toprak (2016: 496)’a göre, TKB’nin kapatılması konusunda, kadınların haklarını elde ettikleri gerekçesiyle artık birliğin kapatılabileceğinin belirtilmesinden daha farklı meseleler olmuştur. Tek Parti Dönemi’nin parti-hükümet modeli, yani devlet bütünlüğü, derneklerle parti arasında da organik bağı veya yakın teması gerektirmiştir.

Diğer dernekler gibi TKB de CHP’nin sözünden çıkmamıştır. Fakat yukarıda da bahsedilen 12. Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi, uluslararası anlamda parti çevrelerinin öngöremediği bir şekilde politik arenaya dönüşmüştür. Bu kongrede barış sorunu, kongrenin gündeminde ilk maddeden kendisine yer bulmuş; Türk delegeleri de bu duruma hazırlıksız yakalanmışlardır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı Ankara’nın dış poltika anlayışının temel ilkesi olmuştur. Ancak bu durum, Türkiye’nin ufukta beliren yeni bir dünya savaşı karşısında önlem almasını engellememeliydi. Türkiye, olası bir savaş öncesinde, elini belli etmek istememiştir. Tüm Avrupa’nın silahlanma yarışına girdiği bir süreçte barışı savunmak ve silahsızlanmadan yana tavır sergilemek

116 ulusal çıkarlarla örtüşmemiştir. Bütçede savunma giderlerinin arttığı bir dönemde, TKB’nin barış savunuculuğunun içinde yer alması Tek Parti yönetimini kızdırmış bunun sonucunda da TKB uygun bir neden öne sürülerek kapatılmıştır (Toprak, 2016:

496).

Bu dönemde kadınlara önce 1930 yerel seçimlerinde, daha sonra ise, 5 Aralık 1934’te yapılan kanun değişikliği ile genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Tek Parti Dönemi’nde kadınlar, eğitim ve çalışma alanında birçok başarı elde etse de kadınların bağımsız olarak örgütlenmelerine izin verilmemiştir. Kadınlar ancak 1946 Cemiyetler Kanunu’nun değişmesi ile birlikte kadın dernekleri kurarak bağımsız olarak örgütlenmeye başlamışlardır (Çakır, 1996a: 751). Kadınların 1946 yılına kadar bağımsız bir örgütlü yapı içerisinde bulunamadığı bilgisinden hareketle, kadınların birlikte kendi hak mücadelelerinin aktarılmaya çalışıldığı bu başlık, TKB’nin kapatılması meselesi ile son bulmuştur.

In document Türk modernleşmesi ve kadın: Tek parti dönemi üzerine bir inceleme (Page 119-126)