İLÂHÎ İSİMLERİN NİTELİKLERİ

Belgede İBN ARABÎ’NİN ULEMÂ ELEŞTİRİSİ (sayfa 92-96)

olarak Hakk’ın kalması yani varlığın Hak olmasına işaret ettiğini söyleyebiliriz.316 İbn Arabî’nin Allah ile âlem arasındaki ilişkiyi ilâhî isimlerin sürekli tecellisi olarak ele alması, isimlerin eserleriyle olan ilişkilerinin bir sonucu olarak, eserlerinde sürekli olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu ise bizi, tecellinin meydana geldiği eserlerin durumu meselesine götürmektedir.

ilişkisinin de sıfatlar vasıtasıyla gerçekleşmesi, âlemin belirli bir boyutta kadîm olması gerektiği şeklinde bir nitelemeyi zorunlu kılmaktadır. Oysa âlem hâdistir.321 Dolayısıyla ilâhî isimlerin bir eseri olması gerektiği söylemi, Eş’arîlerin baştan bu yana korumaya çalıştıkları mutlak otorite fikriyle taban tabana zıt durmaktadır. Buradan hareketle de Eş’arî’lerin sıfatlar ile âlem arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturamadıklarını söyleyebiliriz.

Eş’arîlerin sıfatlarla âlem arasındaki ilişkiyi tesis etmek için ortaya koymuş oldukları Allah’ın isim ve sıfatlarının bir sonuç meydana getirmesinin zorunlu olmadığı çözümü sûfîleri tatmin etmemiştir. Çünkü Eş’arîlerin ortaya koymuş olduğu çözüm göz önüne alındığında rızka konu olması en büyük özelliği olan âlemin zuhur etmeden önce Allah’ın er-Rezzâk ismine sahip olması hiçbir anlam ifade etmemektedir. Aynı şekilde güç yetiren olmaksızın kudret, ihsan edilen olmadan cömertlik, yardım isteyen olmaksızın yardım etmek, merhamet edilen olmaksızın merhamet edici olmak, işlevleri olmayan anlamsız hakîkatler bütünü olmaktadır. Dolayısıyla bu durumu kabul ettiğimiz zaman bütün ilâhî nitelikler de aynı hükme tabi olmaktadır.322 Eş’arîlerin kadir-î mutlak Allah inancında içine düştükleri paradoksu göstermesi bakımından el-Âlîm ismini ele alalım. Eğer Allah’ın el-Âlîm isminin bir neticesi olması gerekmez şeklinde düşünecek olursak Allah’ın belirli bir zaman bilinip belirli bir zaman bilinemeyeceği sonucuna ulaşırız.

Allah’ın bazen bilip bazen bilinmemesi, Allah’ın kendisini bildirme vesilesi olan ilâhî isimlerin bazen tecelli edip bazen de tecelli etmeyeceği manasına gelmektedir. Allah’ın ilâhî isimlerinin tecelli etmemesi durumu da Allah’ın isimlerinin ta’til olduğu manasına gelmektedir.323

Âlemin varlık nedenini ilâhî isimlerin bilinmek istemesi olarak gören İbn Arabî’ye göre, Allah hakkında bir ismi veya fiili kullanmak, kullanılan bu ismin veya fiilin bir durumu meydana çıkarması gerekmektedir. Çünkü Allah’ın devamlı bilinmek istemesi, bu arzuyu yerine getirme vesilesi olan ilâhî isimleri de sürekli kılmaktadır. Dolayısıyla yaratılış da sürekli olmaktadır.324 Buna örnek olarak yine Allah’ın el-Âlim ismini ele alalım. Bu isim, ezelî olarak fâildir ve Allah her daim Âlim’dir. Çünkü bilinenden söz etmedikçe herhangi bir bilgiden söz etmek anlamsız olacağı için Allah’ın bilgisinden söz

321 Taftâzânî, a.g.e., s. 187.

322 İbn Arabî,Fütûhât, C. 1, s. 347; el-Fütûhât, C. 1, s. 185.

323 Kartal, İlâhî İsimler Teorisi, ss. 166-167.

324 İbn Arabî, Fütûhât, C. 13, ss. 34-35; el-Fütûhât, C. 6, ss. 35-36.

etmek, o bilginin bilineninden de bahsetmeyi gerektirmektedir. Bu bağlamda Allah’ın tekvin ismini ele almamız O’nun sürekli yaratıcı olmasını gerektirir. Bundan dolayı da isimlerin eserleri de belirli bir şekilde ezelilik kazanmışlardır.325

İbn Arabî’ye göre ilâhî isimlerin eserlerinin ezelilik kazanmaları, onların sahip oldukları hakîkatlerin Allah’ın ezelî ilminde biliniyor olması manasına gelmektedir. İlâhî ilimde bulunan bu hakîkatler; a’yân-ı sâbite olarak ifade edilen tasavvurlardır. A’yân-ı sâbite’nin bir yönüyle yaratılmamış olması Hakk’ın karşısında Allah’ın isimlerine konu olan mevcudun hakîkatinin, ilm-î ezelîde bulunması yani kadîm olması manasına gelmektedir.326 Bu noktada İbn Arabî ezel kavramıyla ilgili şöyle düşünmektedir:

“Öyleyse Allah’ın kullarını sevmesi, bir başlangıç veya son ile nitelenmez. Çünkü Allah’ın sevgisi, sonradanlık veya (değişme anlamı taşıyan) arazları kabul etmez. O’nun kullarını sevmesi, onların var oluş ilkeleri, başlangıçları ve nihayetsiz sonları demektir.

Allah’ın onları sevmesinin onlarla ilişkisi -yokluk ve varlık halinde- bulundukları her yerde onlarla beraberliğidir. Allah, var iken onlarla birlikteyken yok iken de onlarladır.

Çünkü onlar, Allah tarafından bilinir ve Allah onları görür. Allah sürekli ve daima onları sever. Daha önce sahip olmadığı bir hükmün Allah hakkında yenilenmesi mümkün değildir. O, sürekli kendilerini bildiği gibi sürekli de yaratıklarını sever. O halde

‘bilinmek istedim’, işin gerçekteki durumunu bildirmek amacı taşır. Bütün bunlar, şanına layık tarzdadır. Allah, ancak fâil ve yaratıcı olarak bilinir. Bu bakımdan özü gereği madum (yok) olan her ayn (-ı sâbite), (dışta) meydana geldiği gibi Hakk’ın ilke oluşuna dayanan ilk yaratılandan (ilk akıl) müteakiben ve peşi sıra diğer varlıklar yaratılır.

Burada başka bir varlık yoktur. Aksine şahıslarda sürekli bir varoluş söz konusudur. O halde var olanlar yenidir ve yaratılışın bir sonu yoktur. Dünya sonlu olsa bile, yaratıklarda şahıslar, sadece ahirette özel bir türde sonludur. O halde var olanlar yenidir ve yaratılışlarının bir sonu yoktur. Çünkü mümkünlerin sonu yoktur. Böylelikle Allah adına ezel sabit ve zorunlu olduğu gibi mümkünler içinde sürekli ve daimidir.”327

İbn Arabî burada ezeliliği hem Allah hem de hakîkatler için kullanırken ince bir fark gözetmektedir. Ezelilik ilâhî isimlerin eserleri olan mümkünler için hakîkatlerinin Allah tarafından biliniyor olmasıdır. Hakîkatlerin Allah’ın ezeli ilminde biliniyor olması, onların varlığa çıkışlarının başlangıcını oluşturmaktadır. Allah için ezel ise; O’nun başlangıcının olmamasıdır. Böylelikle İbn Arabî eşyanın hakîkatlerinin Allah’ın

325 Kartal, İlâhî İsimler Teorisi, s. 167.

326 Demirli, İbn Arabî Metafiziği, s. 240.

327 İbn Arabî, Fütûhât, C. 8, s. 189; el-Fütûhât, C. 3, s. 493.

bilgisinde bulunması anlamındaki kadîmlik ve ezelilik ile o bilginin sahibinin kadîmliği arasında belirgin bir farkın bulunduğunu, ikisinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurgulamaktadır. İbn Arabî bunu ortaya koyarken kadîm ve zaman üstü olan Allah’ın zaman içinde var olmuş mevcudun etkilerinden ve özelliklerinden tenzih edilmesi gerektiğini unutmuş değildir. Zira Allah, tenzih edilirken kelâmcıların yaptıkları gibi Allah ile âlemi büsbütün ayırmak da tenzih anlayışıyla çelişmektedir. Böyle bir tenzih Allah hakkındaki bilgilerimizi çelişkiye düşürmektedir. Dolayısıyla kelâmcıların düşmüş oldukları çıkmaza düşmeden tenzihi, sınırlama halinin dışına çıkarmak gerekmektedir.

Bu ise a’yân-ı sâbite olarak tarif edilen bilinenlerin hakîkatinin ilm-i ilâhî’de sabit oluşuyla sağlanmaktadır.328 Çünkü a’yân-ı sabite, âlemin kadîm yönünü Allah’ın onu bilmesi yani âlemin hakîkatinin ilm-i ezelide sabit olması şeklinde sınırlamıştır.329 İbn Arabî’nin isimlerin niteliklerinin gerekliliği düşüncesi, âlemin kendiliğinden varlığa sahip olma düşüncesini ortadan kaldırmaktadır. Bunun yerine kadîm sayılan şeylerin zuhura gelebilmesi için Allah’a ihtiyaç duyduklarını ortaya koyarak âlemin asli özelliği olan muhtaçlık ilkesini de korumuş olmaktadır.330

İbn Arabî ve takipçilerine göre isimler ile âlem arasındaki ilişkinin sağlanması ve âlemin zuhura gelmesi ilâhî isimlere bağlı olduğu gibi ilâhî isimler de kendi hakîkatlerini izhar edebilmek için eserleri olan âleme bağlıdırlar.331 Örneğin Âlim-malumu, irade-irade edileni, Kâdir-makduru, Rahîm-merhumu, İlâh-me’luhu, Râzık-merzuğu gerektirdiği gibi bütün isimler taayyün edebilmek için eserleri olan mevcutlara ihtiyaç duymaktadırlar.332 Dolayısıyla a’yân-ı sâbite mertebesinde ilâhî isimler, zuhur edebilmek için âlemin varlığını gerekli kıldığı gibi, şehadet mertebesinde de hakîkatlerinin ortaya çıkabilmesi için âlemin devamlı olarak yaratılmasını gerekli kılmaktadır. İlâhî isimler ile âlem arasındaki karşılıklı ilişkinin, Allah’ın sürekli bilinmek isteyeceğinden hareketle sürekli yaratılacağını, sürekli yaratılmadan hareketle de sürekli var olacağını söyleyebiliriz.

328 Demirli, İbn Arabî Metafiziği, s. 241.

329 İbn Arabî, Fütûhât, C. 16, ss. 248-249; el-Fütûhât, C. 7, s. 310.

330 Demirli, İbn Arabî Metafiziği, ss. 241-242.

331 İbn Arabî, Fütûhât, C. 15, ss. 110-111; el-Fütûhât, C. 7, s. 67.

332 İbn Arabî,Fütûhât, C. 3, s. 46,C. 8, s. 189; el-Fütûhât, C. 1, ss. 495-496, C. 3, s. 493.

Belgede İBN ARABÎ’NİN ULEMÂ ELEŞTİRİSİ (sayfa 92-96)