Hazret-i Gavs’ın Keramet-i Gaybiyesini teyid eden bir âyetin işârâtındaki bir nükte-i i’câziyedir

Belgede Sikke-i Gaybiye Hakkında (sayfa 194-197)

Kur’ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’ân-ı Hakîmin bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan, o risaleler ve Sözlere gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ân’a ve hakaik-i imâna aittir. Madem öyledir; bilâ-perva derim ki:

4 sırrıyla, Kur’ân’da elbette bu

istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur’ân o tefsirine hususî bakıyor. Çünkü, âyât-ı mühimmeden Sûre-i Hûd’dakiHAŞİYE-12 âyeti bulunan sahifenin karşısında 3 âyeti, fâ-yı atıf hariç olarak

1makam-ı ebcedîsi bin üç yüz ikidir. Demek deki emr-i has içinde bulunan hitab-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üç yüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak.

Demek on dördüncü asırda Kur’ân’dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil ediyor.

1. “Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır.” En’âm Sûresi, 6:59.

Haşiye-1 Hattâ Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş ki: yani, sûre-i Hûd’daki [Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!] âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünkü, ehemmiyeti azimdir; istikamet-i tâmmeyi emrediyor. (Tirmizî, Tefsîru Sûre 56:6.) 2. “O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır.” Hûd Sûresi, 11:105.

3. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Hûd Sûresi, 11:112.

4. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Hûd Sûresi, 11:112.

Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işaret ediyor. Halbuki, o asırda şahsen istikamette mümtaz bir hususiyet kesb etmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyleyse, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’âniye, o asırda istikamette imtiyaz kesb edecek. O adam şahsen gayr-ı müstakim olduğu halde, müstakimler içine ithali, o imtiyaza remzeder. Madem hakikat budur, ben kat’î bir surette itiraf ediyorum ki, hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sakametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat 1 sırrıyla o nimete bir şükür

olarak derim ki: O bin üç yüz iki tarihi ise—Arabî tarih itibariyle olsa—Kur’ân okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve—Rumî tarihi hesabıyla—ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyleyse, o ima edilen ferd olabiliriz. Halbuki şahsen bütün hayatı sakim ve istikametsiz olan bir ferde istikametle imâ edilse ve gayr-ı müstakim iken müstakimler içine ithal edilse, elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine imâdır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve zulümat tarikleri içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek, emrini imtisal edecek demektir. Evet, lillâhilhamd Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın bu mu’cizane imâ-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydandadır.

1. “Rabbinin nimetini de yâd et.” Duhâ Sûresi, 93:11.

Şu âyetin gizli imâsına 1 âyeti teyid ediyor.

Çünkü ’deki şeddeli nun bir sayılsa, tam evvelki âyete tevafuk ile, hizbü’l-Kur’ân’ın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur’ân okumaya başladığı bin üç yüz iki tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üç yüz elli eder ki, bu tarihte Kur’ân’dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur’ân’ın hizmetlerine çalışan, hizbü’l-Kur’ân’ın faaliyeti ve dalâlet ve zındıkaya mânen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise, istikbalde tam galebelerine bir ima-i gaybîdir.

Sual: Sen bu zamanın hâdisâtına, fitne-i âhirzaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki, âhirzamanda Allah Allah (c.c.) denilmeyecek; sonra kıyamet kopacak.

Elcevap:

Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzundur; biz bir faslındayız.

Saniyen: Yerde Allah Allah (c.c.) denilmeyecekten murad, Allah’a iman kalkacak demek değildir;HAŞİYE-1 belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir.

Nasıl ki yerde Allah Allah (c.c.) denilmezse kıyamet-i kübrâ kopacak. Bir memlekette de Allah Allah (c.c.) denilmezse bir nevi kıyamet kopmasına işarettir.HAŞİYE-2

1. “Şüphesiz Allah’a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir.” Mâide sûresi, 5:56.

Haşiye-1 Çünkü hadiste vardır ki, Bu hadîs

diğer hadîsi takyid ediyor.

(Mânâsı: “Ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar galibâne hak üzerine olacaktır.” Bu hadis-i şerif, hadîs kaynaklarında bu lâfızlarla rivayet edildiği gibi, aynı mânâyı ifade eden farklı lâfızlarla da rivayet edilmiştir. Buharî, İ’tisam: 10; Müslim, İman: 247, İmâre: 170, 173, 174; Ebu Davud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 27, 51; İbni Mâce, Mukaddime: 1, Fiten: 9; Müsned, 5:34, 269, 278, 279; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:449-450, 550.)

Haşiye-2 Yedi sene evvel yazılan bu işâret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı, fakat akılları başlarına gelmedi.

İlm-i cifirle mânâsı: “Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile veşefaatçi yap. İnşaallah, senin herşeyinde ve her işinde uzun birzamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar, yani bin iki yüz doksan dörtten, tâ bin üç yüz kırk beş, belkialtmış dörde, daha ziyade bir zamana kadar Allah’ın izniyle vekuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.”

1

Said Nursî

1. “Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlediysek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.

Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar veBir

ekseriyetle günahlara mâruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanların hususî ibadeti ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?” diye meyusâne düşündüm.

Hayat-ı içtimaiyedeki Risaletü’n-Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim.

Risale-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur’âniyeyi ve beşaret-i Aleviye ve Gavsiyeyi düşündüm.

Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:

Risaletü’n-Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve sâdık tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara karşı bin dille mukabele eder. İhlâs ve sadâkat ve sünnet-i seniyyeye mütâbaat ve hizmet derecesine göre o küllî ubûdiyete sahip olur.

Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerektir. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak olur inşaallah.

İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...

Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenlerbulunmadı. Ve evliya-yı azimeden dört-beş zâtın da vefat etmelericihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan

Belgede Sikke-i Gaybiye Hakkında (sayfa 194-197)