1.5. Kişilik Kuramları

1.5.4. Erich Fromm: Özgürlükten Kaçış

Fromm (1941/1996:33-34)’a göre, insan doğası ne biyolojik olarak önceden saptanmış; doğuştan gelen itkiler toplamıdır, ne de kendi kendisini güzel güzel uyarladığı kültür kalıplarının ölü bir gölgesidir. İnsan doğası, insan evriminin bir ürünüdür ve bünyesinde önceden belirlenmiş ve değiştirilmesi olanaksız bazı yasaları barındırmaktadır. Örneğin fizyolojik olarak koşullandırılmış itkilerin doyurulması; yalnızlıktan ve soyutlanmadan sakınma bu değiştirilmesi olanaksız yasalardan bazılarıdır. İnsanoğlu kendisinin diğerlerinden ayrı, farklı bir varlık olduğunun bilincine varmasıyla beraber; ölümün, hastalığın, yaşlanmanın da bilincine varmış; kendisinin evrenin ve “kendisi olmayan tüm diğerlerinin” yanında ne kadar da küçük ve önemsiz olduğunu idrak etmiştir. Bu yüzden, insan bir yere ait olmazsa; yaşamına bir anlam ve yön bulamazsa kendisini bir toz tanesi olarak duyumsayacak ve bu önemsizlik duygusu içinde kaybolup gidecektir.

Fromm (1941/1996:37-40)’a göre, birey ne zaman ki kendisine aidiyet, güvenlik veya köklerinin bir yere bir bağlı olduğu hissini veren simgesel, göbek bağlarından kurtulur, işte o

34

zaman bireyin gerçek özgürleşmesi başlar. Bu simgesel bağlar; çocuğun annesine, ilkel insanın klanına; ortaçağ insanının kiliseye olan bağıdır. Birey bu bağlardan kurtulmaya kalkıştığında yeni bir görev karşısına çıkar. Bu görev, bireyin kendisini dünyanın koşullarına uyarlamak; güvenlik ve aidiyet ihtiyacını bu göbek bağından farklı kanallar aracılığıyla karşılamak zorunda olmasıdır. Bu görevi yerine getirme çabası bireyleşme sürecine işaret eder ve bireyleşme sürecinde giderek artan yalnızlık görülür. Benlik gelişir ve güçlenir. Bu süreç, kısmen koşullar tarafından ama daha da çok toplumsal koşullar tarafından belirlenir. Bu yüzden her toplumda belli bir bireyleşme düzeyi vardır ve insanlar bu düzeyin ötesine geçemezler.

Fromm (1941/1996:40-41), insanın kendi bireyselliğinden vazgeçmesi ve kendisini tümüyle dış dünyaya kaptırarak güçsüzlük ve yalnızlık duygularından kurtulması yönünde bir takım dürtülerle karşılaştığına dikkat çekmektedir. Fromm’a göre, her insan kendi bireyselliğinden vazgeçmeden ya da mevcut bireyselliğini yok etmeden kendisi ile dünya arasında sevgi ve üretken bir iş aracılığıyla bağ kurabilir.

Ancak Fromm (1947/1994)’a göre, çok az insan bunu başarabilmekte dolayısıyla da bireyselleşebilmektedir. Çoğu insanın kişiliği, içinde bulunduğu toplumun empoze ettiği düşünce ve değer kalıpları; o toplum içindeki mevcut hayat tarzları tarafından biçimlendirilmektedir. Örneğin, çağdaş kapitalizm, işçilerden, mühendislerden, memurlardan, vasıflı veya vasıfsız çok sayıda çalışandan oluşan, iyi işleyen bir çalışanlar ekibine ihtiyaç duymaktadır. Böyle bir ekip önemlidir çünkü tüm kurumlar bir organizasyon şemasına ve “teşkilat adamına” bir diğer deyişle örgütçü insana dayanmaktadır. Dolayısıyla, sistem kendi ihtiyaçlarına cevap verebilecek tipte ve nitelikte insanlar yaratmak zorundadır. Sorun yaratmadan işbirliği yapan, herhangi bir zora başvurulmadan güdülebilen, başlarında bir lider olmadan da kendi kendilerine yollarını bulabilen insanlar gerekmektedir. Bunun için de her zaman atak ve proaktif olmak, hep ilerlemek ve sözde iyiyi aramak, daha mükemmele ulaşmak gibi değerler vurgulanır. Ancak günümüzün çağdaş insanı, giderek artan bir tedirginlik ve şaşkınlık duygusu içinde bocalamaktadır. Çalışmakta, çabalamakta ama etkinliklerinin yararsız olduğu duygusunu üzerinden atamamaktadır. Çünkü insan kim olduğunu, nasıl yaşaması gerektiğini, içindeki sayısız güçlerin nasıl özgürleştirilebileceğini ve bunların nasıl üretken bir hale getirilip kullanılabileceğini bilmemektedir.

35

Fromm (1941/1996:153), insanların özgürlükten ve kendi bireyselliklerinden kaçış mekanizmaları olarak üç yoldan birine başvurduğunu belirtmektedir. Bunlar; otoriteryanizm, konformite ve yıkıcılıktır. Bunun yanı sıra, birey dünyadan el etek de çekebilir ve dışındaki dünyayı çok küçük kılacak ölçüde kendisini büyütebilir. Bu el etek çekme, bireysel ruhbilim açısından önemlidir ancak toplumsal ve kültürel açıdan herhangi bir anlam taşımaz. Konformitede, birey kendi olmaktan çıkar. İçinde bulunduğu kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği bütünüyle benimser. Böylece tıpkı diğerleri gibi ve diğer insanların kendisinden beklediği gibi olur. Artık birey kendisini yalnız, güçsüz hissetmez, kaygı duymaz; ancak ödediği bedel büyüktür; çünkü birey artık kendi benliğini yitirmiştir. Yıkıcılık ise yaşanmamışlıklar sonucu oluşur. Yaşama yöneltilen enerji bastırıldığında veya engellendiğinde bu enerji yıkıcılığa yöneltilir. Yaşamın bastırılmasına zemin hazırlayan bireysel ve toplumsal koşullar düşmanlık eğilimlerini besler; yıkıcılık tutkusunu tetikler. Otoriteryanizmde ise birey güç arayışına girer. Güç arayışında olan yetkeci kişilikler üstündekilere büyük bir teslimeyetle boyun eğerken; altındaki kişilere hükmetmekten gizli bir zevk alır (Fromm, 1941/1996:213).

Fromm (1947/1994:65-66)’a göre, bireyin dünya ile nasıl ilişki kurduğunu yansıtan bazı psikolojik yönlenmeler mevcuttur. Bunlar; alıcı, sömürücü, istifçi, pazarlayıcı ve üretken yönlenmelerdir. Bunlar, kişinin karakterinin (öz yapısının) çekirdeğini oluşturur. Bireyin tutarlı bir şekilde davranması yönünde bir işleve sahip olmakla birlikte kişinin kendisini topluma nasıl uyarladığını da gösteren bir ipucu niteliği taşır. Fromm (1947/1983:83)’a göre öz yapı (karakter) yönlenmeleri birbirini dışlayıcı nitelikte değildir. Örneğin, bir kişide alıcı yönlenme başat olarak bulunabilir ancak genel itibariyle öteki yönlenmelerden biri ya da hepsiyle birlikte harmanlanmış haldedir.

Fromm (1947/1994:69-87)’un öne sürdüğü söz konusu beş farklı özyapı yönlenmesi aşağıdaki gibidir:

 Alıcı Yönlenme

Alıcı yönlenmede kişi, ihtiyacı olan tüm şeylerin dışarıda olduğunu düşünür ve istediği şeye (bu sevgi, bilgi veya herhangi bir haz kaynağı olabilir) ulaşmanın tek yolunun dışarıdan temin etmek olduğuna inanır. Alıcı yönlenmede sevgi yalnızca bir sevilme sorunudur. Bu tipe girenler, sevgi objelerini seçerlerken ayrım gözetmemeye eğilimlidirler. Çünkü, herhangi biri tarafından seviliyor olmak, onlar için öylesine karşı konulamaz bir yaşantıdır ki, kendilerine

36

sevgi ya da sevgiye benzer bir şey veren kim olursa olsun ona bağlanırlar. Sevdikleri kimsenin bu ilişkiden vazgeçmesi ya da kendilerine karşı baştan savma bir tavır takınması onları çok fazla olumsuz yönde etkiler.

Düşünce alanındaki yönlenmeleri de duygusal anlamdaki yönlenmeleri ile aynıdır. Bu gibilerin temel düşüncesi, en küçük bir çaba göstermektense, kendilerine gerekli olan bilgiyi verebilecek birini bulmaktır. Bu kişiler dindar oldukları zaman da öyle bir Tanrı anlayışları vardır ki bu anlayışa göre, kendi etkinliklerinden hiçbir şey beklemeyip her şeyi Tanrı'dan umarlar. Her zaman sihirli bir yardımcı arayışı içindedirler. Kendilerini güvencede hissetmek için pek çok yardımcıya gereksinim duyduklarından sayısız insana bağlanmak zorunda kalırlar. Onlar yalnızca bilgi ve yardım için yetkelere bağımlı olmakla kalmaz; genelde her türden yardım ve destek için hep başkalarına muhtaç durumda olurlar. Yalnız kaldıklarında ise kendilerini yitik ve kaybolmuş hissederler; çünkü desteksiz ve yardımsız hiçbir şey yapamayacaklarının bilincindedirler.

 Sömürücü Yönlenme

Sömürücü yönlenmenin temel güdüsü, alıcı yönlenme gibi, tüm iyiliklerin kaynağının dışarıda olduğu ve insanın ne elde etmek isterse onu dışarıda araması gerektiği şeklindedir. Alıcı yönlenme ile sömürücü yönlenme arasındaki temel fark; sömürücü tipin bazı şeyleri başkalarından armağan olarak almayı beklememesi; onları zor kullanarak ya da hilekârlıkla elde etmesidir. Bu yönlenme, tüm etkinlik alanlarını kapsamaktadır. Bu gibiler, aşk ve duygu alanında karşısındaki kişiyi ayartmaya eğilim gösterirler. Düşünsel alanda da aynı tavır görülür. Bu kişiler, düşünce üretmektense çalma eğilimindedirler. Ya doğrudan doğruya eser hırsızlığı yapar ya da daha örtük bir biçimde, başkalarının dile getirmiş oldukları düşünceleri değişik terimlerle yineleyerek ve bunların hem yeni hem de kendi düşünceleri olduğu konusunda direterek düşünsel alanda hırsızlığa teşebbüs ederler. Başkalarından alabilecekleri şeyler onlara her zaman kendi kendilerine üretebilecekleri şeylerden daha cazip görünür. İnsanları kullanıp sömürmeyi sevdikleri için, açık ya da örtük bir şekilde, sömürülmeye açık olan kişileri daha çok severler. Karşılarındakini sömürüp tükettiklerindeyse onlardan bıkar ve uzaklaşırlar.

 İstifçi Yönlenme

Alıcı ve sömürücü tipler, nesneleri dış dünyadan elde etmeyi umdukları için birbirlerine benzerler. Oysa istifçi yönlenme onlardan tamamen farklıdır. Bu gibilerin

37

güvenliği, istifleme ve biriktirmeye dayanır. Onlar harcamanın kendileri için bir tehlike olduğunu düşünürler. Çevrelerini sanki koruyucu bir duvarla çevirmiş gibidirler. Temel amaçları, duvar örerek sağlamlaştırdıkları dünyalarına, dışarıdan olabildiğince çok şey getirmek; dışarıya ise olabildiğince az şey vermektir. Cimrilikleri para ve somut nesneler konusunda olduğu kadar, duygu ve düşünsel alanda da geçerlidir. Onlar için sevgi, temelde bir maldır. Kendileri sevgi vermezler ama “sevilene” sahip olma yoluyla sevgiyi elde etmeye çalışırlar. İstifçi kişi geçmişe ve anılara yoğun bir duygusallıkla bağlıdır. Geçmişi şimdi de sürdürmeye çalışır ve eskiyi özlemle anarlar. Her şeyi bilirler ancak kısırdırlar; üretici düşünce konusunda yetenekleri yoktur. Bu tiplerin belirgin özelliklerinden biri de aşırı derecede düzenli olmalarıdır. İstifçi tipler, nesnelerin yerlerinin değiştirilmesine hiçbir şekilde katlanamaz ve onları düzeneksel bir şekilde tertip ederek yeniden düzene sokarlar. Onların gözünde dış dünya, kalın duvarlarla örüp güçlendirdikleri yaşam alanlarına sızmaya çalışan bir düşman gibidir ve kişisel duvarlarını zorlamaya çalışmaktadır. Bu yüzden, düzenlilik istifçi tip için her şeyi yerli yerine koyup koruyarak dış dünyaya egemen olma ve onun zorla içeriye sızmasını engelleme anlamına gelir. Dış dünya ile ilişkisini koruma gereksinmesinin bir başka anlatımı ise aşırı derecedeki titizliğidir. Kendi çizdiği sınırların ötesinde kalan şeylerin hem tehlikeli hem de kirli olduğunu düşünür. Ayrıca, istifçi tip saplantılı bir şekilde dakiktir. Bu ise, dış dünyaya egemen olma ve kendini koruma gereksiniminin bir ifadesidir. Bu tiplerin dimdik oturma alışkanlıkları bile bir yandan itilme tehlikesine karşılık almış oldukları bir önlem gibidir. İstifçilerin en yüksek değeri güvenliktir. Temel inanışları, güneşin altında yeni olan hiçbir şeyin olmadığı şeklindedir. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde sıkı fıkı dost olmayı tehlikeli bulurlar. Diğer insanlarla aralarına ya bir mesafe koyarak ya da onlara sahip olma yolunu seçerek kendilerini korumaya altına almaya çalışırlar.

 Pazarlayıcı Yönlenme

Pazarlayıcı yönlenme modern çağda ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu yönlenmenin doğası modern toplumdaki pazarın ekonomik işlevine dayanmaktadır. Modern pazar, artık bir buluşma yeri değil soyut ve kişisel olmayan arz ve taleplerle belirlenen büyük bir sistemdir. Üretim hedef alınan belli bir müşteri çevresi için yapılmakta ve burada arz ve talep yasaları geçerli olmaktadır. Malın satılıp satılamayacağını veya hangi fiyattan satılacağını arz-talep yasalar belirlemektedir. Pazarın düzenleyici işlevi, tüm nüfusun özyapı oluşumu üzerinde derin bir etkiye sahip olacak büyüklükte bir güce sahiptir. Öyle ki modern pazar, “kişilik pazarının” ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çanta gibi, kişilik pazarında da insanın modaya uygun olması gerekmektedir. Bu yüzden, insan modaya uygun olmak için, en çok hangi

38

kişilik türünün istendiğini bilmeli ve buna göre kendini konumlandırmalıdır. En çok hangi kişilik türünün arzu edildiği bilgisi de insana tüm eğitim süreci boyunca aşılanmakta ve aile tarafından da desteklenip pekiştirilmektedir.

Çağdaş insan kendisini hem pazardaki satıcı hem de satılacak mal olarak gördüğünden, özsaygısı da denetiminin dışındaki pazar koşullarına dayanmaktadır. O, eğer başarılıysa değerli; başarısızsa değersizdir. Eğer bir insan kendi değerinin, öncelikle sahip olduğu insani niteliklerden değil de koşulları durmadan değişen yarışmacı pazardaki konumundan kaynaklandığını düşünüyorsa, hem özsaygısı sağlam olmayacak hem de sürekli olarak başkalarının bu özsaygıyı pekiştirmesine gereksinim duyacaktır. İnsan böylece, durmadan başarı için itilecek ve her başarısızlığı özsaygısı için bir tehdit niteliği taşıyacaktır. Ancak esas sorun özsaygı kaybı değildir. Temel sorun, insanın bağımsız bir varlık haline gelmeyi başaramaması; kendi hakikatine ulaşamaması ve bireysel menkıbesi doğrultusunda eyleme geçmeyi öğrenememesidir. Pazarlayıcı yönlenmede kişi bu temel sorunun üstesinden gelememektedir.

 Üretici Yönlenme

Fromm (1947/1994), üretici yönlenmeyi insanın kendisine özgü gizilgüçleri gerçekleştirmesi ve kendi güçlerini olumlu yönde üretici bir biçimde kullanması olarak tanımlamaktadır. Üretici etkinlik insanın doğal bir eğilimidir ve her insanın doğasında vardır. Bu yüzden toplumsal düzen üretici etkinlik için bir araç olmalı ve bu yönde dizayn edilmelidir. İnsanın yaradılışına, kişisel menkıbesi doğrultusunda hareket etmesine yardımcı olacak şekilde inşa edilmelidir. İnsan doğasının temel eğilimi olan üretici yönlenme sakatlandığında ya da engellendiğinde; ortaya ya aşırı etkinlik ya da etkinsizlik çıkmaktadır. Son birkaç yüzyıldır Batılı insanının çalışmayı sürekli bir etkinlik gereksinmesi olarak yorumlaması ve bunu kendisi için bir saplantı haline getirmesi üretici yönlenmenin sakatlanmasının bir sonucudur. Çünkü üretici yönlenme; durmaksızın çalışma, sürekli bir etkinlik içinde olma anlamına gelmez. İnsanın kendi kendisiyle yalnız ve dingin kalabilmesini de içerir. Sürekli bir meşguliyet içerisinde olma ihtiyacı; boş kalındığında yaşanan gerginlik ve tedirginlik üretici etkinlik değil; psikolojik yönlenmedeki sağlıksızlığın bir göstergesidir.

39

Belgede Tepe yöneticilerin kişilik özellikleri, güç temelleri ve politik davranışlarının örgütsel politika algısına etkisi (sayfa 33-39)