Cumhuriyetin İlanı İle Ortaya Çıkan Halifelik Tartışmaları

Belgede Şark istiklal mahkemesinde 1925-1927 döneminde Takrir-i Sükun Kanununun uygulanmasi (sayfa 31-36)

1.2. Takrir-i Sükun Kanunu Öncesi Türkiye’nin İç Politika Durumu

1.2.2. Cumhuriyetin İlanı İle Ortaya Çıkan Halifelik Tartışmaları

Cumhuriyetin ilanına karşı asıl ses getiren tepki Tevhid-i Efkar başyazarı Velid Ebüzziya ve Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Bey’e; Rauf Beyin cumhuriyetin ilan ediliş tarzını eleştirerek Cumhuriyetin ilanın emrivaki şeklinde olduğundan dolayı endişeli olduğu ve bu isticalin sebebinin meclis ve hükümet tarafından millete açıklanması gerektiğini söylediği beyanat olmuştur. Bu açıklama İstanbul gazeteleri ile Ankara gazetelerini yeniden karşı karşıya getirmiş Ankara gazeteleri üsluplarını sertleştirmişler ve Derviş Vahdetilerin ve 31 Martçıların hortladığını söyleyerek muhalifleri açıkça uyarmışlardır. Rauf Bey’in demeci dolayısıyla büyük bir tartışmaya dönen mesele halifelik konusuna kaymıştır.

54 Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 2000, s.283 vd

55 Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi (1908-1980), İstanbul 1996, s.57vd

56 Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, İstanbul 1998, s 109

Rauf Bey’i şiddetle tenkit eden Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’i cumhuriyet konusunda samimi olmamakla suçluyor ve Rauf Bey’in cumhuriyetten söz etmek bile istemediğini asıl endişesinin cumhuriyetin ilanı

değil halifeliğin devamı meselesi olduğunu, devlet başkanlığı

mekanizmasının, orada halifenin oturması sağlanıncaya kadar, başka bir unvanla başka biri tarafından işgal edilmesini güvence altına almak olarak değerlendirilmesi gerektiğini bu makam işgal edildiğine göre bu işten geri dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe kışkırttığı iddia etmektedir.58 Rauf Bey İstanbul gazetelerine verdiği beyanatla ilgili olarak Halk Fırkası Grubu’nda açıklama yaparak, beyanat yüzünden ortaya çıkan anlaşmazlıktan dolayı üzgün olduğunu Ankara’ya gelir gelmez Mustafa Kemal Paşa’ya durumu anlatmak istediğini, ancak Paşa’nın rahatsızlığının bunu yapmasını engellediğini, ortak davada hiçbir ihtilaf olmadığını, savaşta kazanılan büyük başarının sağladığı şerefin çok büyük olduğunu ve herkese yeteceğini, Ankara’dan ayılırken cumhuriyet düşüncesinden haberdar olmadığını, bütün mebusların Ankara’ya çağrılmasına rağmen kendisine haber verilmemesi yüzünden kırgın olduğunu, cumhuriyetin acele ilan edildiğini, mebusların çoğunun duyduktan yalnızca beş saat sonra yeni bir şekli benimsediğini, ne Saltanat ne de Meşrutiyet taraftarı olmadığını, Hakimiyet-i Milliyeyi savunduğunu, en büyük arzusunun arkadaşlarıyla birlikte çalışmak olduğunu belirtmiş; ancak “kabul etmezlerse, kendilerine hürmetkar olarak mütevazı hayatını milletin başka bir hizmetinde idamesine çalışmağı bir şeref telakki edeceğini ,zaferden sonra, kendisi İcra Vekilleri Reisi iken saltanatın kaldırıldığını, kendisinin bunun için teklif verdiğini “hatırlatarak, milletin asıl olduğunu, kendilerinin vekil olduğunu vurgulamış sözlerine son vermiştir.59

Rauf Bey daha sonra grupta kendisi hakkında yapılan eleştirilere cevap vermiş, Halife ile görüşmesi meselesinde Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Halife ve sultanın esaretten kurtarılması kararının yer aldığını, kendisinin İstanbul halkı tarafından seçilen bir mebus olarak TBMM’nin seçtiği Halife’yi

58 M.K.Atatürk, Nutuk, s.556

ziyaret etmesinde mahzurlu bir yön görmediğini ve Halife’nin Milli Mücadele döneminde Kuvay-i Milliye taraftarı olduğunu hatırlatmış, Ankara’ya geldiği günden beri kendisine muhalif gibi davranıldığını, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına seçildiğini, Fırka’nın bir üyesi olduğunu ve muhalif fırka kurulmasına karşı olduğunu açıklamıştır. İsmet Paşa’nın eleştirilerine karşı muhalefete itilmeye çalışıldığını iddia ederek, “cebrettiğiniz noktaya gitmeyeceğim” demiş ve konuşmasının sonunda, kendisinden istenilenleri söylemeyi yararlı değil zararlı gördüğünün altını çizerek, “Ben şimdi buradan çıkıp gidiyorum. Kararınızı serbest olarak veriniz. Cenab-ı Hak milletimize refah ve saadet versin. Şahıslar payidar değildir, fanidir. Fikirler her zaman payidardır” diyerek bitirmiş ve alkışlar arasında toplantıyı terk etmiştir. 60

Toplantı tutanaklarının basına verilmesiyle birlikte kimin galip kimin mağlup olduğu tartışması başlamıştır. İstanbul gazeteleri Rauf Bey’in galip olduğu kanısında61 iken Ankara gazeteleri tartışmaların galibi ya da mağlubu olmadığını öne sürmüşlerdir.

Grup toplantısıyla ilgili olarak Mustafa Kemal Paşa, toplantı öncesinde Rauf Bey’in kendisine gelerek görüşmelere karışmamasını rica ettiğini, ancak kendisinin görüşmelere müdahale etmeyip söz söylemeyeceğini ama parti Başkanı sıfatıyla görüşmelerin nasıl geçeceğini görmek istediği cevabını vererek görüşmelere katıldığını, Rauf Bey’in maksadın kendisine saygı değil; İsmet Paşa’yı hasım olarak karşısına almak olduğunu belirterek “Rauf Bey saldırıya hazırlanırken saldırıya uğramıştır.” demiştir.

Görüldüğü gibi Lozan müzakereleri sırasında başlayan İsmet Paşa- Rauf Bey ayrılığı cumhuriyetin ilanı dolayısıyla iyice ortaya çıkmış, Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa safında yer aldığı iyice netleşmiştir. Bundan sonra Rauf Bey muhalefeti temsil eder hale gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın iddia ettiği “Paşalar Komplosu” meselesiyle Mustafa Kemal Paşa ile eski arkadaşları arasındaki ayrılıklar derinleşmiş ve bundan sonraki çekişmenin Mustafa Kemal Paşa-İsmet Paşa bloğu ile Rauf Orbay-Kazım Karabekir- Refet Bele-Ali Fuat Cebesoy bloğu arasında yaşanacağını açıkça ortaya

60 F.Alpkaya, a.g.e., s.142 vd

koymuştu. İki büyük gruplaşmanın memleketteki ve meclisteki vaziyetleri daha açıkça belli oldu. Muhafazakarlar Halife etrafında toplanıyor, Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği yenilikçiler, iktidarları için Halifeliğin her zaman bir tehlike teşkil ettiği düşüncesiyle Halifeliğe karşı vaziyet alıyordu.62 Halifelik

taraftarlarının maksadı da muhtemel bir askeri diktatörlüğe “ruhani” bir nüfuzla karşı koymaktı. 63

Bu tartışmalar sürdüğü sırada Akşam gazetesinde Halife’nin istifa edeceğine dair bir haber yer almıştır. Haberinin gazetelerde yer alması üzerine Halife Abdülmecid Efendi İslam aleminin işleriyle meşgul olduğunu, istifa söylentileriyle alakası olmadığını açıklamış, ancak Alem-i İslamdan şahsına itiraz gelmesi durumunda çekilebileceğini, siyasetle meşgul olmadığını ve müminlerin teveccühü devam ettiği müddetçe çekilmeye sebep görmediğini 64 ifade etmiştir.

Böylece Cumhuriyetin ilanının aceleye getirildiğine dair başlayan tartışma birdenbire hilafet meselesine dönüştürülmüştü. Tevhid-i Efkar, meselenin kasten çıkarıldığı görüşündeydi. Ancak bir taraftan da hilafete karşı olan müfritlerin hilafetin Türkiye’de kalması durumunda siyasete karışacağını iddia ettiklerini ancak bu kişilerin kendilerinin dini durup dururken siyasete karıştırdıklarını söylemekteydi.65

Bütün bu tartışmalar sürerken Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Refet Paşaların Halifeyi ziyaret etmeleri Refet Paşa’nın Halifeye Konya adında bir at hediye etmesi de66 tepki çeken hareketler olmuştu.

Hilafet meselesinin bu derece gündeme taşınmasına neden olan gelişmelerden birisi de, Afyonkarahisar Mebusu İsmail Şükrü (Çelikalay) Hoca’nın yazdığı “Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi” adlı risalenin Trabzon Mebus’u Ali Şükrü Bey’e ait matbaada basılıp dağıtılması olmuştu. İsmail Şükrü risalenin mukaddimesinde, 1 Kasım 1922’ de saltanatın kaldırılmasıyla Halife’nin papanın durumuna düşürüldüğü yolunda İslam aleminde bir tereddüt hasıl olduğunu; aslında TBMM’nin böyle bir niyeti

62 K.Karpat, a.g.e., s.57 vd.

63 Y.K.Karaosmanoğlu, a.g.e, s 47

64 Tevhid-i Efkar, “Zat-ı Hazret-ı Hilafet Cenabının Beyanatı”, 9 Kasım 1923

olmadığını, zaten bu durumun şeriata aykırı olduğunu söylüyordu. Bu gibi düşüncelerin sebebinin halife ile meclisin ayrı şehirlerde bulunması olduğunu söyleyen İsmail Şükrü, bu durumun da geçici olduğunu söyledikten sonra “Halife Meclisin, Meclis Halifenindir” diyordu. Meclis hakkında ortaya çıkan sui tevehhümlerin de geçici olduğunu ve TBMM’nin şeriat-ı celileyi islamiyeyi teyid ve tarsinden başka bir şey düşünmediğini de ilave ediyordu.67 İsmail Şükrü halifenin hükümetten mahrum ve güçsüz olamayacağını, dolayısıyla devlet reisi olması gerektiğini söylüyordu.

Risalenin yayınlandığı haberini Batı Anadolu gezisi sırasında alan Mustafa Kemal Paşa’nın tepkisi oldukça sert oldu. Şükrü Hocayı “Kara cahil, dünya şartlarından ve gerçeklerinden habersiz” olarak nitelendiriyor ve “anlamsız, mantıksız ve uygulama kabiliyetinden yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamak için cidden Hoca Efendi gibi Allahlık denilen yaratıklardan olmak lazımdır.”68 diye öfkesini belirtiyordu.

İsmail Şükrü’nün risalesine karşı İlyas Sami Efendi, Rasih Efendi ve Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi tarafından “Hakimiyet-i Milliye ve Hilafet-i İslamiye” adıyla bir risale yazıldı. Bu risaleyi Ankara ve İstanbul basınında yayınlanmış makalelerin bir araya toplanmasıyla meydana getirilen, “Hilafet ve Milli Hakimiyet” isimli derleme eser takip etti. Bu eserin maksadı da saltanat ve hilafet taraftarlarının propagandalarına mani almaktı. Bununla yetinmeyen Meclis 15 Nisan 1920’de çıkartılmış bulunan Hıyanet-i Vataniye Kanununun Birinci Maddesini “Saltanatın kaldırılmasına ve egemenlik haklarının; terki, ayrılması ve başkasına bırakılması kabil olmamak üzere Türkiye halkının gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde var olduğuna dair 1 Kasım 1922 tarihli karara aykırı veya TBMM’nin meşruluğuna dair ayaklanma niteliğinde söz, yazı ve eylemle kasden karşı gelenler, karışıklık çıkaran ve yayında bulunanlar vatan haini sayılırlar.” şeklinde değiştirdi. 69

66 M.K.Atatürk, Nutuk, s.477 vd.

67 İsmail Şükrü Celikalav, Hilafet-i İslamiye ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, İstanbul 1993, s.35 vd.

68 M.K.Atatürk, Nutuk, s.479

69 Ali Satan, “Halifeliğin kaldırılışı” M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Tarih Anabilim

Cumhuriyetin ilanı; Kurtuluş Savaşını yöneten kişiler arasında gruplaşmalara bu gruplar arasındaki ihtilafların derinleşmesine, ayrılıklara en nihayetinde tasfiyeye ve Takrir-i Sükun’a giden yolu açan gelişmelerden biridir.

Belgede Şark istiklal mahkemesinde 1925-1927 döneminde Takrir-i Sükun Kanununun uygulanmasi (sayfa 31-36)